|
Bir Dergi Bir Alıntı
SITKI ULAY:
“27 MAYIS CUNTA ESERİ DEĞİLDİR”*
Hürriyet; 28/Nisan/1985
Dönemin Harp Okulu Komutanı Emekli Tümgeneral Sıtkı
Ulay, Bayar'ın 27 Mayıs'a ilişkin görüşlerini cevaplarken, "Biz, 27
Mayıs'ın müftehir sorumluları isek, siz de iktidarı bu akıbete götüren
mesullerden birisiniz" diyor.
Celal Bayar'ın Hürriyet'te yayınlanan mülakatında "27 Mayıs" konusunda
savunduğu görüşleriyle ilgili bir açıklama yapan, 1960'ın Harp Okulu
Komutanı Emekli Tümgeneral Sıtkı Ulay, "İçeride bizlerin olduğu gibi,
dışarıda da bütün yabancı ülkeler hareketlerinizi yakından takip ediyor
ve devrilmenizi bekliyordu" dedi. Ulay 27 Mayıs'ın bir "cunta eseri"
olmadığını vurgulayarak şunları ekledi: "Eğer öyle olsaydı, Amerika
Birleşik Devletleri ateşeşi kulağıma eğilerek (Neyi bekliyorsunuz?
Hareketinizin gününü ve saatini bana bildirir misiniz?) diye sorar
mıydı?"...
İKTİBASIN NOTU:
Temmuz/1985
Yukarıda okuduğunuz haberden çok şeyler çıkarabileceğiniz
inancındayız. Zira bizim okuyucumuz seviyeli okuyucudur. Belki pek genç
yaşta olanlarınız için 27 Mayıslı yıllar çoook gerilerde kaldı. Lakin
yakın tarihin mutlaka bilinmesi gereken bir kesitidir 27 Mayıs, daha
sonraki benzerleri gibi. Bilinmelidir eski olaylar ki yenilerini
değerlendirip, gerçek yerlerine koyabilmek mümkün olsun. Mukayese
edilebilsin birbirleriyle ve daha isabetli sonuçlara varılabilsin.
Büyük bir dikkatle yeniden okuyunuz yukarıdaki iktibasımızı. Ve üzerinde
durunuz Sıtkı Paşa'nın yaptığı açıklamaların. Göreceksiniz ki itirafa
zorlasanız alamayacağınız nice değerli bilgi vermektedirler.
Değerlendiriniz bu bilgileri ve isabetli sonuçlar çıkarınız.
Okuyucumuzun bunu yapabileceğinden eminiz. Günümüzdeki olaylarla kıyas
yapabilecek çok sonuçlar çıkarabilecek açıklamalar yapılmaktadır. Bu
açıklamalar içinde mesela "Dünya Bankası Genel Müdürü'nün huzurundan
kovulması"nın da bir askeri müdahale sebebi olabileceğini öğreniyoruz.
Hele CHP'nin kapatılma hazırlığının yine bir ihtilal sebebi olabildiğini
fakat değil hazırlık artık onu kapatmanın dahi bir suç olmadığı günlere
gelmiş bulunuyoruz.
Enver Sedat'ın naklettiğimiz Amerikan Elçisi'nin birbirine tanıştırdığı
Mısırlı Genç Subayların daha sonra ihtilalci subaylar olduğunu söylemesi
ile Ulay Paşa'nın kulağına eğilerek kendisinden "Neyi bekliyorsunuz?
Hareketinizin gününü ve saatini bana bildirirmisiniz? diyen Amerikalı
ateşenin durumları birbirine ne kadar benziyor diye düşünüyor ve aynı
kaynaklı işlerin nasıl aynı şekilde cereyan ettiğine dikkatlerinizi
çekmek istiyoruz.
Evet dünyada olduğu gibi Türkiye'de de çok şeyler değişiyor. Köprülerin
altından çoook sular akıp gidiyor. Ve eskiyor artık o günlerin
yönetimleri. Yenileri de ilânihâye çoğaltılma şansına sahip değil artık
ve oyunlar ortaya çıkıyor. Amerika'yı Amerika'dan çok 'düşünenlerin
bulunduğu dünya küçülüyor artık. Bir uçtan da olsa gedik açıldı.
Biz yukarıdaki iktibasla ilgili açıklamalarımızda bu kadarıyla yetinelim
ve siz aziz okuyucularımıza bırakalım gerisini. İnanıyoruz ki sizler çok
daha iyi sonuçlar çıkaracaksınız.
İktibaslarımızı dikkatle okuyunuz. Böylesini çokça bulacaksınız.
Buldukça da olayların düğümlerini çözmeye yarayacak bilgileriniz artacak
ve yakın hasıl edeceksiniz.
DÜŞÜNDÜRÜCÜ SİYASÎ GERÇEKLER!..
Haziran/1990
"LAİKLİĞİ ORDU ZEDELİYOR"
Bülent Ecevit, her üç müdahalenin de ortak çizgisine dikkat
çekerken, en büyük hassasiyeti laiklik konusunda gösteriyor. Laiklikten
ödün vermenin her üç askeri yönetim döneminin ortak özelliği olduğunu
vurgulayan Ecevit şöyle diyor:
"Türkiye'de laiklikten en büyük ödünler, demokrasi işlerken değil,
demokrasinin askıya alındığı dönemlerde, Silahlı Kuvvetler işbaşındayken
verilmiştir. Örneğin, başkent Ankara'da devlet dairelerinde mescit açma
uygulamasını 27 Mayıs 1960 askeri müdahale döneminde Milli Birlik
Komitesi başlatmıştı. 12 Mart 1971 müdahalesinden sonra yeniden
demokrasiye geçildiğinde askerler sık sık Sayın Necmettin Erbakan'dan ve
partisinden duydukları rahatsızlığı dile getireceklerdi, oysa 12 Mart
müdahale döneminde Sayın Erbakan yurt dışında sessiz sedasız otururken,
kendisini Türkiye'ye gelip din ağırlıklı bir parti kurmaya da bildiğim
kadarıyla, askerler teşvik etmişlerdi.
"Laiklikten en ileri ödünler ise 12 Eylül 1980 askeri müdahale döneminde
verilmiştir, Türkiye İslam Ülkeleri Konferansı Örgütü etkinliklerine
12 Eylül döneminde en yüksek düzeyde katılmaya ve laiklikle bağdaşsın,
bağdaşmasın, bütün oylamalara hem de olumlu oyla katılmaya başlamıştır.
Kurslarıyla, yurtlarıyla yeni kuşakları tuzaklarına düşürmeye çalışan
bazı siyasal nitelikli tarikat etkinliklerine de, yine 12 Eylül askeri
müdahale döneminde, bir hayli geniş serbestlik tanınmıştır. Böylelikle
dindar halk kesimlerinin askeri yönetime ve Anayasa'ya desteğinin
sağlanabileceği tahmin edilmiştir. Oysa bizim halkımızın büyük çoğunluğu
dinine bağlı olduğu kadar laikliğe de bağlıdır. Yine 12 Eylül askeri
müdahale döneminde tıpkı teokratik Osmanlı çağında olduğu gibi, devletin
başında bulunan zat (Evren) yönetimi bazı karar ve uygulamalarını
Kur'an'dan ayetlerle veya hadislerden alıntılarla kamuoyuna
desteklettirmeye çalışmıştır. Yine o dönemde laiklikle çelişen bir
hüküm, yani mecburi din eğitimi Anayasa'ya girmiştir. Dediğim gibi,
laiklikten en büyük sapmalar ve ödünler, hem de gitgide artan ölçüde,
askeri müdahale dönemlerinde görülmüştür. Demokrasi işlerken bu tür
ödünler verilmemiş olması Türk halkının laikliği ne kadar özümsemiş
olduğunu kanıtlar."
İKTİBASIN NOTU:
Yukarıda iktibas ettiğimiz Ecevit'in beyanâtının bir bölümünü
dikkatle okuyunuz. Bildiğiniz bazı gerçeklerle bağlantı kurunuz. Bundan
beş-altı yıl önce Yeni Asır gazetesinde yayınlanan 197li yılların Hava
Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Muhsin Batur'un da anlattığı gibi Bülent
Ecevit de anlatıyor. İşin içinde olanlar, yakınına yaklaşanlar ve
akıllarını çalıştıranlar elbette bir takım gerçekleri herkesten daha iyi
görecek ve bileceklerdir. Kendilerini kilitleyenler, akıllarını bir gün
olsun çalıştırmayanlar, kafaları kireçlenenler ise, hayat bütün
gerçekleriyle gözler önünde akıp gittiği halde bir türlü gerçekleri
göremezler. Zira onlar, o gibiler gerçekleri görmek değil; hayallerini,
kuruntularını görmek için kendilerini programlamışlardır. Neye baksalar,
baktıkları şeyler kurdukları gibi olmasa da bu gibiler yine de
kafalarında kurduklarını görürler her baktıklarında... Tıpkı Mecnun'un
her baktığı yerde, her baktığı şeyde Leylâ'yı gören Mecnun'un, Leylası
ile karşılaştığında da 'Bu Leylâ değil, ben Leylâ'yı istiyorum!.." deyip
yeniden çöllerde hayâl edip, yaşantısının ayrılmaz parçası haline
getirdiği bulunmaz, bulunamaz Leylâ'sına döndüğü gibidir bazı insanlar.
Bu insanların tedaviye ihtiyacı vardır. Gerçekten, gerçeklerle değil,
hayal ettikleriyle yaşamaktadırlar.
İsviçre'de sessiz sedasız oturan Erbakan'ın Türkiye'ye getirilip din
ağırlıklı bir parti kurmasının askerler tarafından teşvik edildiğini"
söyleyen Ecevit, bu konuda yapılan açıklamaların ilkinin sahibi
değildir. Yıllar önce Yeni Asır gazetesinde Muhsin Batur da, bu
'askerler'den biridir ve önemli biridir. Bu askerlerin Amerikan yanlısı
olduğunu bilmeyen yoktur. Amerikan yanlısı askerlerin kurduğu,
kurulmasını teşvik ettiği partinin de kimlerin işine yarayacak parti
olduğu düşünülmeli değil midir? Yirmi yıldan beri sadakatle hizmet
verenler, kendilerine oy verenleri rejimle entegre eden bunlar değil
midir? Şöyle sağlıklı düşününüz, böyle değil midir gerçekler?
Bir arkadaşımız daha dün anlattı. Memleketinde 35-40 kişinin toplanarak
kendisini dinlemek istediklerini, kendisinin ise TEVHİD'i olanlara
anlatığını söyleyen bu kardeşimizi hepiniz tanırsınız. Beni dinledikten
sonra diyor bu kardeşimiz, dinleyenlerden bir müftü emeklisi olan ve o
ilin P'sinin il başkanlığını yapan kimsenin bana herkesin içinde aynen
şöyle söylediğini duydum ve kulaklarıma inanamadım. Şöyle diyormuş
emekli müftü ve bilmem ne partisinin o il deki il başkanlığını yapan
kimse: "Bütün bu anlattıklarınız çok doğru ve Kur'ânî şeyler. Bir tek
sözüne bile İslâmî değil diyemem. Allah sizden razı olsun. Ama ne olur,
Allah rızası için bunları başka yerde anlatmayınız. Zira partimiz
tuzla-buz olur, dağılır gider!.." Şaşkınlıktan donup kaldığını söyleyen
arkadaşımız ne yapacağını bilememiş. Gerçekten insan donup kalıyor
böylesi manzara karşısında... Düşünüyor musunuz. İslâm, İslâmî gerçekler
ne olursa olsun ama sakın partilerine bir şey olmasın... İstedikleri
bu... Bunların partileri, dinleri olmuş, farkında değiller...
Partilerini din edinenlerin ahirette yalnızca 'İnneddine indallahil
İslâm' olduğu gerçeğini unuttuklarını gösteren böylesi manzaralarla
yalnız kardeşimiz mi karşılaşıyor? Biz de sizlere birçok mahalden aynı
türden şeyler nakledip duruyoruz. Ve herbiriniz de bulunduğunuz yerlerde
bunlarla karşılaşıyor ve aynı türden örnekleriyle yüzyüze geliyorsunuz.
Daha dün de yine aynı partinin yayın organı günlük gazetede
yazarlarından biri 'Ne mutlu refahlıyım diyene!..' diye yazısına başlık
atmıştı. Artık ne mutlu bilmem neyim demelerin insanları mutlu
etmediğini, mutlu olmanın ancak "Ne Mutlu Müslümanım" demekle ve elbette
gereğini yerine getirmekle mümkün olduğunu bunlar ne zaman anlayacaklar!
Yarabbî bunlara acı!.. Yarabbî bunlara verdiğin aklı devreye sokmalarına
yardım et!.. Yarabbî bunların tıkanıklıklarını aç!.. Ya Rabbî hepimize
acı, mağfiretine, rahmetine muhtacız... Allah'ım! İçimizdeki
beyinsizlerin yüzünden bizleri helak etme!.. Acı bizlere !..
*Ercümend Özkan Yazıları, Anlam Yayınları, s.302-303, 310-312. |