|

17. Abant Havası:“Kürtlerin Zihninde Bakir Kalmış Alanlar
Demokratik Kültürlerle İtina İle Kirletilir!”
Mehmed Durmuş
Geçtiğimiz Mart ayında
Diyarbakır'da yapılması planlanan, ancak bazı nedenlerle ertelenen
Abant'ın 'Kürt Sorunu' toplantısı, 4-5 Temmuz 2008 tarihinde, Abant
konsilinin adını aldığı yerde, Abant Palace Hotel'de yapıldı.
"Kürt Sorunu: Barışı ve Geleceği Birlikte Aramak" genel başlıklı 17.
Abant toplantısı, kendince, 'Kürt sorunu'nu masaya yatırmak ve çözüm
yolları araştırmak peşinde idi. Ancak 'sorun'un masadan kalktığını
söyleyebilmek mümkün değildir. İki buçuk gün süren toplantı, Cuma günü,
Abant Platformu başkanı Prof. Dr. Mete Tunçay'ın açılış konuşmasıyla
başlamış. Toplantı, dört ana oturum, bir de kapanış oturumu olmak üzere
beş oturum şeklinde icra edilmiş. İlk oturum "Tarihi Arka Plan, Ortak
Miras ve Geleceğin Keşfi"; ikincisi, "Dünya Pratiği: Karşılaştırmalar ve
Modeller"; üçüncüsü, "Geçmişin Muhasebesi" ve dördüncüsü ise "Arayışlar
ve Çözümler." başlıklarını taşımaktaydı. Toplantı bitiminde bir de,
sonuç değerlendirme metni yayınlandı.
17. Abant toplantısına Abdülmelik Fırat, Ahmet Şişman, Bekir Karlığa,
Cevat Öneş (MİT Eski Müsteşar Yardımcısı), Fuat Keyman, Galip
Ensarioğlu, Haşim Haşimi, Hüseyin Gülerce, Necdet Subaşı, Nevval
Sevindi, Neyire Akpınarlı, Sertaç Bucak, Ümit Fırat gibi bildik
isimlerin de yer aldığı, yüzü aşkın entelektüel, akademisyen bürokrat
katılmış. Ali Bulaç, Mümtaz'er Türköne, Ümit Kardaş, Altan Tan gibi bazı
kişiler, toplantının düzenleme kurulunda bulunmuşlar.
Toplantıya DTP ile AKP'den Kürt kökenli milletvekilleri davet
edildikleri halde -bir kişi dışında- katılım olmamış. Diyarbakır
Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir de davete icabet
etmeyenlerden…
Toplantı için Abant'a giden gazetecilerin dikkatini, ilk yıllarda Mete
Tunçay, M.Ali Kılıçbay, Mehmet Aydın, İlber Ortaylı gibi ülkenin 'büyük'
entelektüellerinin diktiği "Demokrasi Ağacı"nın büyümüşlüğü
çekmiştir.(1) Fakat demokrasi ağacının büyümesiyle kıvananlar, bu ağacın
çevreye verdiği zararın şuuruna varacak birikime sahip değildirler.
Hâlbuki bilmeleri gerekirdi ki, kanserojen maddeler sadece zararlı
endüstriyel ürünlerden yayılmamaktadır…
Sorun Nedir?
Abant Platformu, teşekkül ettiği günden beri, reformcu resmi söylem
paralelinde hizmet üretmektedir. Bugüne kadar gerçekleştirdiği
toplantıların -bize göre konsillerin- tamamında, demokratikleşme,
liberalleşme, modernleşme, dolayısıyla İslam'dan uzaklaştırma sürecini
hızlandırıcı işlev görmüştür.
Abant Platformu genel sekreterine, "demek memlekette böyle valiler de
varmış!" dedirten, sözleriyle Türkiye gündeminde de belli bir etki
doğuran Bolu valisi Halil İbrahim Akpınar, Kürt sorununun Türkiye'ye
ayak bağı olduğunu söylemiştir. Kürt sorunu veya başka bir sorunun
Türkiye'ye ayak bağı olması, Avrupa Birliği sürecindeki bir Türkiye'nin
önünü tıkaması, hızını kesmesi, demokratik reformların istenilen hızda
ve kıvamda yapılamaması, batı tarzı özgürlük, insan hakları ve kadın
konusunda tam bir modernleşmenin gerçekleştirilememesi anlamına
gelmektedir. Kürt sorunu devam ettiği sürece, Türkiye'nin bu banal
görüntüsü devam edecek ve ödevini yapmamış sayılacaktır. Dolayısıyla bu
sorunun çözümlenmesi gerekmektedir. Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında
'Kürt sorunu', herkesin ayağına takılacaktır.
Hakkâri'li kadın avukat Rojbin Tuğan Kalkan'ın "Daha ilkokuldayken benim
yüreğim parçalandı" cümlesiyle başlayan, "Türk sınıf arkadaşlarımız
doğal olarak başarılı idiler, biz ise onlara yetişmek için dilimizden ve
kendimizden vazgeçmek zorundaydık."(2) diye devam eden yürek yakan
sözleri, kanaatimce, AB sürecinde bir nevi 'damat tıraşı' olması istenen
Kürt sorunu toplantısının asıl perde arkası iradesiyle örtüşmemekte,
akort bozukluğu yapmaktadır. Rojbin'in sözleri, Abant'a katılan herkesin
kendine göre bir 'Kürt sorunu' olduğunun en iyi göstergesidir.
Abant gölü etrafında 'Kürt sorunu' üzerine biraz ilahiyat, biraz
sosyoloji ve tarih soslu sosyetik bir ağıt yakanların, gerçek ve ciddi
anlamda asla bir 'Kürt sorun'ları olmadığını iddia ediyorum. Bu
yargıdan, Rojbin gibi Kürtler ayrı tutulabilir. Onların, "denizden bir
damla" diyerek arz ettikleri yakıcı sorunları iliklerine kadar
yaşadıklarını kabul ediyor ve acılarını da paylaşıyorum. Fakat Rojbin'in
'Kürt sorunu' ile gerçek 'Kürt sorunu'nun farklı şeyler olduğunu
yinelemeden edemiyorum.
'Kürt sorunu' aslında eksik bir tanımlamadır. Sorun sadece Kürtlerle
sınırlı değildir. Kürtlere sırf Kürt oldukları için değil, Cumhuriyet
kurulurken, arzu edildiği oranda 'uslu unsur' olmadıkları için zulüm
görmüşlerdir. Bununla, Kürtlere yapılan baskıları, 1925 olaylarını,
koskoca bir kavmin bir 'hiç' sayılmasını, dillerinin, dinlerinin,
kültürlerinin, soylarının ve topraklarının yok sayılmasını görmezden
gelme gibi bir kabalığa düşmek istemiyorum. Her şeyden önce, Kürt adı
verilen insanlar dilleriyle, renkleriyle ve topraklarıyla Allah'ın
ayetlerinden bir ayettir. Bir kavmi yok saymak, Allah'a meydan okumak
gibidir. Diller, renkler ve soylar Allah'ın ayetleridir. Allah'ın
yarattığı güzellikleri örtmek isteyenler İslamî literatürde ancak kâfir
sözcüğüyle ifade olunabilir.
Lakin şu var ki, bu ülkenin sorunlarını bölüp, parçalar haline getirmek
yerine, olabildiğince bütüncül yaklaşmak, sorunların adını bütünleyerek
netleştirmek gerekir. Herhangi bir mahfilde bir toplantı düzenleyip
orada sadece 'Kürt sorunu'nu tartışmak abes değildir. İki gün içerisinde
A'dan Z'ye her konunun tartışılamayacağı aşikârdır. Fakat benim
itirazım, 'Kürt sorunu' gibi başlıklarla, asıl büyük sorunu bölmek,
parçalar haline getirmek ve o büyük sorunun görülemez, algılanamaz,
kavranamaz hale getirilmek istenmesinedir. Her ne kadar Kürt Müslümanlar
nezdinde, belirli siyasî koşullar ve propagandaların da etkisiyle, olaya
bu şekilde bakmak bir fikri sabit haline gelmişse de, o acılar Kürtlerle
Türkler tarafından beraber yaşanmıştır. Bir imparatorluktan Cumhuriyet'e
geçilirken elbette büyük travmalar yaşandı ama o travma sadece 'Kürt'
olanlara isabet etmedi. Çünkü cumhuriyet sırf Kürtlere yönelik bir
siyasî hesaplaşma değildi; İslam üzerinde yapılan bir mühendislik söz
konusuydu. Meramımı, Süleyman Demirel'in bir cümlesi çok iyi
anlatmaktadır. Demirel, devletin Kürtlere kötü muamele yaptığından
şikâyetçi olan bir kişiye şu cevabı vermiş: "Kürtlere kötü davranıyoruz
da Türklere iyi mi davranıyoruz?"(3) Demirel başka ne desin? Bir de
kalksın da, "okumak isteyen kızlar Suudi Arabistan'a gitsinler!" sözünü
her altı ayda bir tekrarladığını mı hatırlatsın?!
12 Eylül döneminde, MHP davasından Mamak Askeri Cezaevi'nde yattığı
günlerde bol bol dayak yediğini, ama kendisini dövenlerin hep Kürtler
olduğunu dikkatlere sunan Mümtaz'er Türköne'nin bu hatırası, 'Kürt
sorunu'na ışık tutacak önemli bir ayrıntıdır. Üstelik sanılanın aksine,
Türk devleti sadece Türklerin değil, en az o kadar da Kürtlerin
devletidir. Hatta şu son Ergenekon operasyonları bir kez daha
göstermiştir ki, Türk devletinde Anadolu'nun saf Türk halkının bir payı
yoktur. Ankara valisi Nevzat Tandoğan'ın Osman Yüksel Serdengeçti'ye
söylediği şu sözler, belki de 'Kürt sorunu' algısını değiştirmeye bir
katkı sağlar: "Ulan öküz Anadolulu; sizin milliyetçilikle, komünizmle ne
işiniz var? Milliyetçilik lazımsa bunu biz yaparız. Komünizm gerekirse
onu da biz getiririz. Sizin iki vazifeniz var: Birincisi çiftçilik yapıp
mahsul yetiştirmek. İkincisi askere çağırdığımızda askere gelmek[tir]."
Sonra Tandoğan, görevlilere emir verir: "Alın bu iti götürün!"(4) Nevzat
Tandoğan bu sözleri 1940'larda sarf etmiştir. O yıllardan geriye,
cumhuriyetin kuruluşuna doğru gidilerek, 'öküz Anadolulu'lara reva
görülen benzeri muamelelerin dökümü çıkartılabilse, nasıl bir 'sorun'dan
bahsetmemiz gerektiği daha da netleşecektir.
Nevzat Tandoğan'ın O. Yüksel Serdengeçti algısı ile Orgeneral Mustafa
Muğlalı'nın, sınırdan İran'a geçmek üzereyken yakalanıp mahkemeye
çıkartılan ama suçsuz bulunarak serbest bırakılan 33 kişiyi kurşuna
dizdirmesi(5) arasında, devletin öz niteliği açısından bir fark yoktur.
Mümtaz'er Türköne, (Cumhuriyetin kurucu kadrosu) İttihat Terakki'nin 5
kurucusundan 2'sinin ve Cemal Gürsel'in Kürt olduğunu hatırlatır ve
Gürsel'in, 2500 kişilik, idam edilmesi gereken önde gelen Kürt listesini
Menderes'e verdiğini belirtir.(6) Şahin Alpay, Kara Kuvvetleri
komutanlığı sırasında 2500 Kürt'ün idamı projesini, Abant toplantısında
birkaç kişinin tekrarladığını, ama bir ayrıntının ısrarla atlandığını
hatırlatmaktadır. O da, Cemal Gürsel'in de bir Kürt olmasıdır. Alpay,
bugün Kürt siyasetçilerin 'hain' olarak niteledikleri Kürt kökenli
devlet adamları ve aydınların Türk ulus devletinin inşası sürecindeki
çok önemli katkılarına dikkat çekmektedir. Bu katkılara, Cumhuriyet'in
ideolojik rotasını çizen aydınlardan, Kürt isyanlarını bastıran devlet
adamlarına kadar çok sayıda örnek verilebilecektir.(7) Ümit Fırat'ın
zikrettiği ve "tam hukuksuzluk abidesi" diye nitelediği Mahmut Esat
Bozkurt, Türkiye'de Türk'ten başka kimsenin yaşama hakkı bulunmadığı
görüşündeymiş. Fakat Cumhuriyet elitlerinin 'Türk' kelimesi içine
doldurdukları anlam iyi anlaşılmazsa, konu daima eksik kalacaktır.
Ümit Fırat, 1960 darbesiyle açılan yatılı okulların amacının asimilasyon
olduğunu savunmaktadır.(8) El hak doğrudur. Fakat doğrunun cesameti
sadece bu kadar değildir. Asimilasyona tabi tutulan, sadece Kürt
çocukları değildir. Türk çocukları da aynı asimilasyona tabi
tutulmuşlardır. Bununla beraber, Kürt çocuklarının anadillerini
konuşmalarının yasak kılınması gibi zulümleri görmezden gelmek de mümkün
değildir.
Türkiye'de sanılanın aksine, bağımsız bir Kürt devleti istemek türünden
bir 'Kürt sorunu' olmadığını, dokuz yıl doğuda ve güney doğuda çalışmış
olan Bolu valisinin tespitleri teyid etmektedir. Vali, dokuz yıl
boyunca, ayrı devlet kurmak isteyen bir kişiye rastlamadığını, Ağrı'da
bir kahvehane toplantısında karşılaştığı bir amcanın dahi 'bunu isteyen
bir ahmak yok' dediğini ifade etmektedir.(9) Valiye göre, doğudaki en
büyük yıpranma 12 Eylül'den sonra yaşanmış, Türkiye'nin muhtelif
yerlerinde, yapılan işkenceler askere ve polise mal edilirken, Güneydoğu
ve Doğu'da Devlet'e mal edilmiş, yapılan baskılar Kürt olmaya
bağlanmıştır.(10) Aslında Bolu valisinin tespitleri, 'Kürt sorunu'nun
bazı dış bağlantılar konuşulmadan tam olarak anlaşılamayacağının ipucunu
vermektedir. Fakat konu dış bağlantıya gelince, hem Kürtlerin bizzat
kendisi susma haklarını kullanmakta, hem de Abant gibi oluşumlar, saflık
numarası yapmaktadırlar. Bu arada, mesela PKK ile Kürtlerin, PKK ile
Ergenekon'un ilişkisi gibi netameli konulara bir 'Kürt cevabı' olmalıdır
diye düşünüyorum. Acaba 'Kürt bilgesi' Abdülmelik Fırat'ın dediği gibi
PKK aslında bir Kemalist örgüt(11) müdür, yoksa Kürt sorununu teşhis ve
tedavi edecek bir Kürt hareketi midir?
Altan Tan'ın, "Kürt eşittir PKK" anlayışının yerleşmesini isteyenlerin
varlığına dikkat çekmesi yerinde bir müdahaledir. Lakin "Kürt eşittir
PKK" olmadığını göstermek için de çok ciddi bir gayretin olması icap
etmez mi? Türk ulusalcılığı ne kadar İslam dışı ise, Kürt ulusalcılığı
da o kadar İslam dışıdır.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin AB yolunda ciddi adımlar attığı, önemli
demokratik reformların yapıldığı şu dönemde, dikkatleri sadece 'Kürt
sorunu'na yoğunlaştırmak, asıl büyük sorun olan İslam'a hükmedilmesi,
İslam'ın vasıfsız bir tapınak dini haline getirilmesi problemini
unutturucu, görmezden gelici bir girişimdir.
Kürt Sorununa Demokratik Çözüm Önerileri
Abant'ta, bugüne kadar tartıştığı konular gibi 'Kürt sorunu'nun da
hakikate uygun şekilde teşhis edilemeyeceğini iddia ediyorum. Açılış
konuşmasını yapan, Abant Platformu'nun Başkanı Mete Tunçay'ın sözleri bu
iddiamı doğrulamaktadır. Tunçay, Kürtlerle Türklerin aralarının tarih
boyunca iyi olduğunu fakat Osmanlı'nın çağdaşlaşma sürecine girmesiyle
birlikte uygulamaya konulan "eşit halklar ve eşit haklar" politikasının
rahatsızlık doğurduğunu belirterek, "laiklik Kürtlerle aramızda din
kardeşliği bağını kopardı" demektedir.(12) Tunçay, Müslüman olmadığını,
dolayısıyla İslam kardeşliği adına yapılan çağrıyı doğru bulmadığını
belirtmektedir.(13) Tunçay'a göre sorun, "Kürtlerin geç kalmış
milliyetçilik düşünceleri"nden başka bir şey değildir.(14)
İki buçuk gün süren Abant toplantısındaki konuşmalarda 'Kürt sorunu'
konuşulurken, böyle bir sorunun herhangi bir yerinde İslam aranmamış,
İslam'la konunun ilgisi kurulmamış, bilhassa çözüm için İslam neredeyse
hiç akla getirilmemiştir. Zaten orada, İslam'ın gerek Kürt sorununa
gerekse daha bütüncül sorunlara sunacağı sağaltıcı önerileri dile
getirecek yetkinlikte İslam'ı bilen kimse de yoktu. İslam'a sadece cılız
bir iki atıf yapılmıştır. Bu atıfları yapanlardan biri Mehmet
Metiner'dir. Metiner, Din olgusunun, sorunun çözümünde etkili
olabileceğini, ancak "yalnızca din üzerinden çözüm arayışı"nın
çözümsüzlükle sonuçlanacağını ileri sürmektedir.(15) Metiner'e göre,
"Kürt sorunu çözülmezse demokrasi gelmez!" denklemi yerine, "Kürt sorunu
ancak demokrasi içinde çözülür!" denklemini kurmak gerekir.(16)
Altan Tan ise adeta bir sosyolog nazarıyla, İslam dinini "çok önemli bir
payda" olarak görmekte ve son 30 yıllık süreçte 40 bin kişi hayatını
kaybetmesine rağmen, halklar arasında kin ve nefret duygularının boy
vermeyişinin en önemli faktörünü "Kürtler ve Türkler arasındaki dinî
birliktelik" olarak görmektedir.(17) Ama Tan'a göre Kürt sorunu
Türkiye'nin demokratikleşme sorunudur.
Kürt sorununda Din'in izine Ali Bulaç da kısaca değinmiştir. Bulaç, ilk
oturumda yaptığı konuşmasında, toplumu bir arada tutan faktörlerden biri
olarak dini göstermiş, dinin başka coğrafyalarda giderek artan bir
çatışmayı körüklemesine rağmen, Türkiye'de yatıştırıcı bir faktör olarak
etkileyiciliğine dikkat çekmiştir. Ona göre, Türkiye'de Balkan ve diğer
bölgelerdeki gibi etnik bir çatışmadan bahsedemiyorsak, bunda din
faktörü vardır.
Mete Tunçay, Kürtlerin Osmanlı devleti zamanındaki vergi ve askerlikten
muaf, yarı özerk durumlarını, Osmanlı'nın çağdaşlaşma politikaları
döneminde yitirdiklerini, yakın dönemdeki laiklik uygulamalarıyla
rahatsızlığın daha da arttığını ifade etmektedir. Çünkü laiklikle
birlikte 'din kardeşliği' anlamını yitirmiş ve Kürtler o eski özerk
durumlarını ister olmuşlardır.(18) Şahin Alpay da laikliğin
işlevselliğine dikkat çekmekte, kimlik politikalarının, laiklik ve
kültür üzerinde yükseldiğine, çok kültürle başa çıkan ülkeler gibi bizim
de başa çıkmayı başarmamız gerektiğine değinmektedir.
Mete Tunçay, olaya "elini veren kolunu da kaptırır" düşüncesiyle
bakılmaması gerektiğini, Kürtlerin de insan hakları çerçevesinde
yaşayabilecekleri bir takım koşullara kavuşturulmaları gerektiğini,
böylece İran, Irak ve Suriye'deki soydaşlarıyla bir araya gelerek bir
devlet kurma hayalleri kurmayacaklarının altını çizerek, onlara "ne
mutlu Kürdüm diyene" hakkının tanınması gerektiğini belirtmektedir.(19)
Görüldüğü gibi, Abant konsili başkanının Kürt sorununu tespiti ve çözüm
önerisi, 'Türk sorunu'nun çözümünün Kürt versiyonudur. Kürtler adına
temenni ettiği haklar tamamen seküler, ulus devletlerin olmazsa olmaz
bazı araçlarıdır. Kürtlerin sıradan halk kesimi bu hakları elde
ettiklerinde, "Sivas, Sivas olalı böyle zulüm görmedi" diyen
hemşehrisinin tepkisini göstereceği muhakkaktır.
Muğla Üniversitesi’nden Necdet Subaşı, Devletin bakış açısının Kürt
sorununu çözecek bir nitelikte olduğuna inanmamaktadır. Çatışma ve
tartışmaların bir elitist kavga olduğuna dikkat çeken Subaşı'na göre,
çözümmüş gibi sunulan İslam faktörü de anlamını yitirmiştir. Alışılmış
"ümmet birliği" gibi söylemler Kürt sorununun aktörleri arasında pek
itibar görmemektedir. İslam, sorunu kısa vadede bir çözüme
kavuşturabilirse de, uzun soluklu olamaz. Subaşı'nın, "İslam Kürt
sorununun çok dışında kalmaktadır. Ve sorun tamamen seküler bir nitelik
kazanmıştır. İslam sorunun Kürt aktörlerinin gündeminde değil"(20)
tespitleri, Abant'ta neler yaşandığını gösterecek en iyi karinelerdir.
Doç. Dr. Kemal Sayar'ın konuşması Abant toplantısına romantik bir çeşni
katmıştır. Sayar, insanların birbirine hoşça bakmalarını, 'kalpten kalbe
giden yol'u diriltmek, 'kibir ve önyargı'dan sıyrılarak yârenlik ve
sohbeti ihya etmek gerektiğini belirtmekte; Kürtler ve Türklerin tek
tesellisinin birbirinin omuzunda ağlayabilmek olduğunu
söylemektedir.(21) Kemal Sayar, Kürt sorununun çözümü için "buluşma
odaları" önermektedir. Doğrusu bu önerisini duyunca gayrı ihtiyari kendi
kendime "yoksa doçentimiz cami adındaki müessesenin varlığından haberdar
değil mi?" diye sordum. Sayar'ın romantik söylemine, S.Ü. Sosyoloji
bölümü öğretim üyesi Ramazan Yelken'in, Rojbin Tugan Kalkan'a gül
vermesi, görsel bir efekt işlevi sağlamış.
Sonuç Değerlendirme Metni
17. Abant toplantısının Mete Tunçay, Mümtaz'er Türköne ve Altan Tan
tarafından açıklanan "sonuç değerlendirme"(22) metninde, hem sorunun
tespiti yapılmakta, hem de çözüm önerileri getirilmektedir. Metin,
"Türkiye'nin öncelikli ve en önemli sorunlarından biri" olarak tespit
ettiği 'Kürt sorunu'nun çözümü için sağlıklı bir diyalog ortamının
gerekliliğini, önyargıların yıkılması ve karşılıklı güvenin tesisiyle
beraber, özet olarak bu sorunun, demokratikleşme süreci ile çözüleceğini
vurgulanmaktadır. Fakat hem demokratikleşme sürecinin devamı, hem de
Kürt sorununun çözümü için AB sürecine sığınılmakta, Avrupa Birliği
perspektifinin muhafazasının bu sorunun çözümünü kolaylaştıracağı ifade
edilmektedir. Abant toplantısına katılanlardan Şahin Alpay, Kürt sorunu
dâhil her meselenin çözümünün, "tam demokratik bir anayasa ve AB vizyonu
çerçevesinde daha müreffeh bir Türkiye perspektifi ile mümkün" olacağını
ileri sürmektedir.(23)
Mehmet Metiner ise, PKK ideolojisine veya seküler/laik Kürt
milliyetçiliği anlayışına sahip Kürtlerin, şeriat kurallarıyla idare
edilen bir Kürdistan'da yaşamak isteyeceklerinden pek emin değildir.
Aynı şekilde, dindar Kürtlerin de, PKK egemenliğindeki bir Kürdistan'da
yaşamak isteyeceklerinden emin değildir. Dolayısıyla,
"farklılıklarımızla bir arada yaşayacağımız demokratik bir cumhuriyetten
yana olmak" Metiner için çözümün en doğru adresidir!(24) Ona göre çözüm,
Peygamberimiz Hz. Muhammed'in "herkesi bir tarağın dişleri gibi eşit
gören yaklaşımını demokrasinin özgür ve eşit vatandaşlık anlayışıyla"
buluşturabilmekten geçmektedir. Adı geçenin, eski bir 'İslamcı' olarak,
eşitlik, özgürlük, Hz. Muhammed, vatandaş gibi kavram ve değerler ile
Peygamberimiz Hz. Muhammed'in neyi isteyip neyi istemeyeceğini
bilmeyişindeki derin trajedi bir tarafa, kendi sözleri ile sabit olan
çelişkisinin de farkında olamayışı, Abant'a ilişkin bütün umutları(!)
yıkmaktadır. Mehmet Metiner, bir anlamda Abant'a ilişkin kanaatlerinin
özeti olarak diyor ki, "Batı toplumları için üretilen sosyolojik kimi
kavramların kafa karıştırmanın ötesinde bir işe yaramadığını görmek beni
yeniden düşünmeye sevk etti."(25)
Metiner'in bu değerlendirmesi umarız gerçek olur ve laiklik gibi,
demokrasi gibi, eşitlik, özgürlük gibi batı medeniyetinin kavramlarıyla,
yüz yıldır Türk halkına hiçbir çare üretilemediği gibi, Kürt halkına da
üretilemeyeceğini idrak eder. Sonuç değerlendirme metninde, "insan
haklarına, hukukun üstünlüğüne ve demokrasiye bağlı"lığa yapılan vurgu,
'İslamcı Türkler' gibi 'İslamcı Kürtler'in de dimağlarının hangi
ideolojik kirlilikle felç edildiğini ortaya koymaktadır. "Ben Müslüman
değilim, İslam kardeşliği adına yapılan çağrıyı doğru bulmuyorum."(26)
diyen Mete Tunçay'ın başkanlığındaki Abant'ta "Türkiye'ye demokrasi,
Irak'a Kürdistan" formülünü öneren(27) Altan Tan ve M. Metiner
gibilerin, pozisyonlarını anlamaları pek kolay olacağa benzememektedir.
Abant toplantısının sonuç değerlendirme metninde, "açık bir şiddet
çağrısı içermedikçe her fikrin serbestçe ifade edilebilmesi ve
tartışılması" ve "farklı düşünen bütün kişi ve grupların fikirlerini
beyan etme" hakkına saygı göstermek temel prensip olarak kabul
edilmiştir. Kürt Sorunu'nun çözümü için ön şart olarak, "her türlü
şiddetin ve şiddet içeren yöntemlerin mutlak olarak reddi"nin talep
edilmesi, mevcut siyasî söylemin etkisini gösterir. Demek ki, hâkim
siyasî kültürü eleştirilenler, eleştirdikleri siyasî sistemin kültürel
kodlarıyla düşünmektedirler. "Şiddet içermedikçe her fikrin ifade
edilmesi" kuralı, tam demokratik bir söylemdir. Bu kural izafilik
içerir. Neyin şiddet çağrısı olup neyin olmadığına yine hâkim güçler
karar vermektedirler. Mesela İslam'ın pek çok kuralı pekâlâ şiddet
çağrısı olarak yorumlanmaktadır. Kaldı ki, şiddet içermediğini var
saysak bile, her fikrin ifadesi savunulamaz. Çünkü öyle fikirler vardır
ki evet şiddet içermemektedir fakat tamamen münkerdir, Allah katında
fahşâdır, ahlaksızlıktır. Demokratik kültürün dışında böyle bir ilke
pervasızca savunulamaz. Dolayısıyla diğer bölgelere nazaran nispeten
temiz kalmış olan 'Kürdistan'ın zihni demokratik söylemlerle iğfal
edilmektedir.
Asimilasyona karşı çıkan, geçmişte Kürtlerin yaşadığı acıların bir 'kan
davasına' dönüşmemesini temenni eden değerlendirme metninde, "Kimsenin
elinde kitlelerin vekaleti yoktur…" cümlesiyle, PKK gibi örgütlerin
kastedildiği akla gelmektedir.
Değerlendirme metninde Kürtçenin serbest olması ve Kürtçe eğitim
yapılabilmesine yönelik talep açıkça ifade edilmiştir: "Anadile saygı,
insana saygıdır. Anadili konuşma, eğitim ve öğrenimde kullanma hakkının
vazgeçilmez bir insan hakkı olduğunu ve bu hakka karşı çıkmanın hiçbir
gerekçesi olamayacağını düşünüyoruz." Bekleneceği gibi Kürtçenin
serbestiyeti yine "temel insan haklarıyla" temellendirilmekte, "uluslar
arası sözleşmelerde yer verilen sosyal, kültürel ve siyasi hakların"
kabulünün lüzumu belirtilmektedir.
Sonuç
Müslüman halkların maruz kaldığı diğer sorunlardan ayrıştırılması yanlış
olmakla beraber, 'Kürt sorunu' denilen problemin halli, Abant
platformunun demokratik-laik çağrılarına sığmayacak kadar ciddi bir
iştir. Zaten kendisi bir sorun olan demokratik-laik kültürle 'Kürt
sorunu' çözülemez, ancak sorun daha da büyür. Abant platformu hiçbir
soruna, hitap ettiği kitlelerin kendilerini nisbet ettikleri İslami
zaviyeden yaklaşmamaktadır, yaklaşamaz da. Çünkü böyle bir amaçla
kurulmadı. Kürtlerin veya Türklerin bütün sorunları, kendisiyle çok
şeref kazandıkları İslam'a yeniden sımsıkı sarılmakla çözüme
kavuşturulabilir. İslamsız bir hayat zaten hayat sayılmayacağı için,
'Kürt sorunu'nun şu veya bu şekilde çözülmüş olması bir değer ifade
etmeyecektir. Öyle Cengiz Çandar'ın teklifi gibi, bölgede trafik
levhalarını Kürtçe yazmak(28) gibi etkinlikler, çocukların eline balon
tutuşturmaktan öte bir anlam içermeyecektir.
Yaklaşık bir asırdır Türkler Batı’nın pagan kültürünü benimsemeleri için
çok ciddi bir beyin yıkama ameliyesinden geçirildiler ve bugünlere
gelindi. Toplum her ne kadar Dini'nden edilmediyse de, onunla da
olamadı. İnsan hakları, özgürlük, eşitlik, feminizm, demokrasi gibi
kavramlarla, şirkle tevhid değiş tokuş edildi. Dolayısıyla Abant'tan
Kürtlere yapılan çağrı, Kürtlerin artık İslam, Kur'an, Muhammed'in
sünneti gibi, çözümün tek çaresi olan ölçüleri terk edip, muasır
medeniyet seviyesi denilen ahlaksız ve İslamsız putperest hayatı
benimsemeleridir. Yani Türklerin geçtiği yoldan Kürtler de geçirilmek
istenmektedir. Kürtler de Allah'ı inkâr etmedikleri halde, Allah'ı
hesaba katmayan bir hayat oluşturmaya davet edilmektedirler. Müslüman
Kürt halkının zihninde, eğer modern putperestliklerle kirletilmekten
korunabilmiş herhangi bir alan varsa, onu da bir an önce kirletelim
çağrısıdır.
İslam'lı bir Türkiye AB için yüz karasıdır. İslam'sız bir 'Kürdistan'
ise AB için iki kere muteberdir. İşte Abant'ın yapmak istediği, bu
itibarı vücuda getirmektir.
Şunun şurasında yıllardır Abant toplantılarını değerlendirmeye
çalışıyorum. Artık Abantçılarla tanışık olduk… Bu tanışıklığın verdiği
cesaretle, kendilerinden bir talepte bulunmak istiyorum. Böyle bir
'hakkım' var diye düşünüyorum… Sözünü ettikleri insan hakları, şiddet
içermeyen her fikrin ifadesi gibi ölçütleri icabı, bu hakkıma itiraz
etmezler sanırım! Diyorum ki, bir de zulüm, hak, tevhid, şirk, İslam,
küfür, nifak, Allah'ın razı edilmesi, İslam kardeşliği, şeytana kulluk
etmek, tağut ve bunun gibi kavramları o ünlü masanıza yatırsanız! Bir
kere de, Allaha kulluk edip, tağuta kulluk yapmaktan kaçınmak nedir ve
nasıl olurun cevabını araştırsanız! Referansınız neden İslam değil de,
kâfir ideolojilerdir, bir de bunun cevabını soruştursanız!
Kürt halkının ödevinin ne kadar büyük olduğu açıktır. Bir taraftan,
halen fiilen yaşadığı acıları doğuran gerçek sebepleri bulup ortaya
çıkarması gerekirken, diğer yandan da ne PKK gibi İslam karşıtı
örgütlerin etkisinde kalmalı, ne de batının fikrî ajanlığını yapan,
ılımlı İslam projesinin bir parçası olan politikalara alet olmalıdır.
Türkün ve Kürdün İslam'dan başka bir dini, Kâbe'den başka yönü
olmamalıdır.
Dipnotlar
1-Cengiz Şimşek, gyv.org. 04.07.2008
2-Kürtler Bu ülkede yaşamak İçin Direniyorlar, gyv.org, 04.07.2008.
3-Abdülhamit Bilici, Kim Bu 3 Bin Kişi?, Zaman, 05.07.2008.
4-Ahmet Cemil Ertunç, Cumhuriyetin Tarihi, İst-2005, s.454.
5-Ahmet Cemil Ertunç, Cumhuriyetin Tarihi, 454-455;
6-Türköne'yi Kimler Dövdü?, haber7.com, 05.07.2008.
7-Şahin Alpay, Acıların Kürtlüğü ve Türklüğü, Zaman, 10.07.2008.
8-Fatih Vural, Abant'ta Yeni Anayasa Önerisi, Zaman, 06.07.2008.
9-Kürt Sorununu Bürokratik Elitin Tavrı Derinleştiriyor, Zaman,
05.07.2008.
10-Ayrı Devlet Kurmak İstiyorum Diyen Kürt'e Rastlamadım, Zaman,
05.07.2008.
11-haber7.com, 05.07.2008.
12-Mete Tunçay: Kürtlerle Aramızdaki Din Kardeşliği Bağı, gyv.org,
03.07.2008.
13-haber7.com, 06.07.2008.
14-Kürt Sorunu Toplantısı, gyv.org, 04.07.2008.
15-Kürt Sorununu Bürokratik Elitin Tavrı Derinleştiriyor, Zaman,
05.07.2008.
16-Mehmet Metiner, Abant'ta Kürt Sorunu Çözüldü mü?, Bugün, 07.07.2008.
17-Altan Tan, Kürt Sorununda Çözüm Arayışları, Zaman, 19.07.2008.
18-Kürtlerle Aramızdaki Din Kardeşliği, gyv.org, 03.07.2008.
19-Kürtlerle Aramızdaki Din Kardeşliği, gyv.org, 03.07.2008.
20-gyv.org, 04.07.2008.
21-Cemal Uşşak, Abant Serinliğinde Ülkenin Meselelerini Tartışmak,
Bugün, 05.07.2008; Kürt Sorununu Çözmek İçin Buluşma Odaları
Oluşturulmalı, gyv.org. 05.07.2008.
22-Abant Platformu Sonuç Değerlendirmesi, Zaman, 07.07.2008.
23-Salih Yaylacı, Türkiye'nin Ombudsmanı Abant Platformu, Zaman,
18.07.2008.
24-Mehmet Metiner, Abant'ta Kürt Sorunu Çözüldü mü?, Bugün, 07.07.2008.
25-Mehmet Metiner, Abant'ta Kürt Sorunu Çözüldü mü?, Bugün, 07.07.2008.
26-haber7.com, 06.07.2008.
27-Altan Tan, Kürt Sorununda Çözüm Arayışları, Zaman, 19.07.2008.
28-Fatih Vural, Abant'ta Yeni Anayasa Önerisi, Zaman, 06.07.2008. |