Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 356 | Ağustos  2008

                   

 

 


                           

17. Abant Havası:“Kürtlerin Zihninde Bakir Kalmış Alanlar
Demokratik Kültürlerle İtina İle Kirletilir!”

Mehmed Durmuş

Geçtiğimiz Mart ayında Diyarbakır'da yapılması planlanan, ancak bazı nedenlerle ertelenen Abant'ın 'Kürt Sorunu' toplantısı, 4-5 Temmuz 2008 tarihinde, Abant konsilinin adını aldığı yerde, Abant Palace Hotel'de yapıldı.
"Kürt Sorunu: Barışı ve Geleceği Birlikte Aramak" genel başlıklı 17. Abant toplantısı, kendince, 'Kürt sorunu'nu masaya yatırmak ve çözüm yolları araştırmak peşinde idi. Ancak 'sorun'un masadan kalktığını söyleyebilmek mümkün değildir. İki buçuk gün süren toplantı, Cuma günü, Abant Platformu başkanı Prof. Dr. Mete Tunçay'ın açılış konuşmasıyla başlamış. Toplantı, dört ana oturum, bir de kapanış oturumu olmak üzere beş oturum şeklinde icra edilmiş. İlk oturum "Tarihi Arka Plan, Ortak Miras ve Geleceğin Keşfi"; ikincisi, "Dünya Pratiği: Karşılaştırmalar ve Modeller"; üçüncüsü, "Geçmişin Muhasebesi" ve dördüncüsü ise "Arayışlar ve Çözümler." başlıklarını taşımaktaydı. Toplantı bitiminde bir de, sonuç değerlendirme metni yayınlandı.
17. Abant toplantısına Abdülmelik Fırat, Ahmet Şişman, Bekir Karlığa, Cevat Öneş (MİT Eski Müsteşar Yardımcısı), Fuat Keyman, Galip Ensarioğlu, Haşim Haşimi, Hüseyin Gülerce, Necdet Subaşı, Nevval Sevindi, Neyire Akpınarlı, Sertaç Bucak, Ümit Fırat gibi bildik isimlerin de yer aldığı, yüzü aşkın entelektüel, akademisyen bürokrat katılmış. Ali Bulaç, Mümtaz'er Türköne, Ümit Kardaş, Altan Tan gibi bazı kişiler, toplantının düzenleme kurulunda bulunmuşlar.
Toplantıya DTP ile AKP'den Kürt kökenli milletvekilleri davet edildikleri halde -bir kişi dışında- katılım olmamış. Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir de davete icabet etmeyenlerden…
Toplantı için Abant'a giden gazetecilerin dikkatini, ilk yıllarda Mete Tunçay, M.Ali Kılıçbay, Mehmet Aydın, İlber Ortaylı gibi ülkenin 'büyük' entelektüellerinin diktiği "Demokrasi Ağacı"nın büyümüşlüğü çekmiştir.(1) Fakat demokrasi ağacının büyümesiyle kıvananlar, bu ağacın çevreye verdiği zararın şuuruna varacak birikime sahip değildirler. Hâlbuki bilmeleri gerekirdi ki, kanserojen maddeler sadece zararlı endüstriyel ürünlerden yayılmamaktadır…
Sorun Nedir?
Abant Platformu, teşekkül ettiği günden beri, reformcu resmi söylem paralelinde hizmet üretmektedir. Bugüne kadar gerçekleştirdiği toplantıların -bize göre konsillerin- tamamında, demokratikleşme, liberalleşme, modernleşme, dolayısıyla İslam'dan uzaklaştırma sürecini hızlandırıcı işlev görmüştür.
Abant Platformu genel sekreterine, "demek memlekette böyle valiler de varmış!" dedirten, sözleriyle Türkiye gündeminde de belli bir etki doğuran Bolu valisi Halil İbrahim Akpınar, Kürt sorununun Türkiye'ye ayak bağı olduğunu söylemiştir. Kürt sorunu veya başka bir sorunun Türkiye'ye ayak bağı olması, Avrupa Birliği sürecindeki bir Türkiye'nin önünü tıkaması, hızını kesmesi, demokratik reformların istenilen hızda ve kıvamda yapılamaması, batı tarzı özgürlük, insan hakları ve kadın konusunda tam bir modernleşmenin gerçekleştirilememesi anlamına gelmektedir. Kürt sorunu devam ettiği sürece, Türkiye'nin bu banal görüntüsü devam edecek ve ödevini yapmamış sayılacaktır. Dolayısıyla bu sorunun çözümlenmesi gerekmektedir. Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında 'Kürt sorunu', herkesin ayağına takılacaktır.
Hakkâri'li kadın avukat Rojbin Tuğan Kalkan'ın "Daha ilkokuldayken benim yüreğim parçalandı" cümlesiyle başlayan, "Türk sınıf arkadaşlarımız doğal olarak başarılı idiler, biz ise onlara yetişmek için dilimizden ve kendimizden vazgeçmek zorundaydık."(2) diye devam eden yürek yakan sözleri, kanaatimce, AB sürecinde bir nevi 'damat tıraşı' olması istenen Kürt sorunu toplantısının asıl perde arkası iradesiyle örtüşmemekte, akort bozukluğu yapmaktadır. Rojbin'in sözleri, Abant'a katılan herkesin kendine göre bir 'Kürt sorunu' olduğunun en iyi göstergesidir.
Abant gölü etrafında 'Kürt sorunu' üzerine biraz ilahiyat, biraz sosyoloji ve tarih soslu sosyetik bir ağıt yakanların, gerçek ve ciddi anlamda asla bir 'Kürt sorun'ları olmadığını iddia ediyorum. Bu yargıdan, Rojbin gibi Kürtler ayrı tutulabilir. Onların, "denizden bir damla" diyerek arz ettikleri yakıcı sorunları iliklerine kadar yaşadıklarını kabul ediyor ve acılarını da paylaşıyorum. Fakat Rojbin'in 'Kürt sorunu' ile gerçek 'Kürt sorunu'nun farklı şeyler olduğunu yinelemeden edemiyorum.
'Kürt sorunu' aslında eksik bir tanımlamadır. Sorun sadece Kürtlerle sınırlı değildir. Kürtlere sırf Kürt oldukları için değil, Cumhuriyet kurulurken, arzu edildiği oranda 'uslu unsur' olmadıkları için zulüm görmüşlerdir. Bununla, Kürtlere yapılan baskıları, 1925 olaylarını, koskoca bir kavmin bir 'hiç' sayılmasını, dillerinin, dinlerinin, kültürlerinin, soylarının ve topraklarının yok sayılmasını görmezden gelme gibi bir kabalığa düşmek istemiyorum. Her şeyden önce, Kürt adı verilen insanlar dilleriyle, renkleriyle ve topraklarıyla Allah'ın ayetlerinden bir ayettir. Bir kavmi yok saymak, Allah'a meydan okumak gibidir. Diller, renkler ve soylar Allah'ın ayetleridir. Allah'ın yarattığı güzellikleri örtmek isteyenler İslamî literatürde ancak kâfir sözcüğüyle ifade olunabilir.
Lakin şu var ki, bu ülkenin sorunlarını bölüp, parçalar haline getirmek yerine, olabildiğince bütüncül yaklaşmak, sorunların adını bütünleyerek netleştirmek gerekir. Herhangi bir mahfilde bir toplantı düzenleyip orada sadece 'Kürt sorunu'nu tartışmak abes değildir. İki gün içerisinde A'dan Z'ye her konunun tartışılamayacağı aşikârdır. Fakat benim itirazım, 'Kürt sorunu' gibi başlıklarla, asıl büyük sorunu bölmek, parçalar haline getirmek ve o büyük sorunun görülemez, algılanamaz, kavranamaz hale getirilmek istenmesinedir. Her ne kadar Kürt Müslümanlar nezdinde, belirli siyasî koşullar ve propagandaların da etkisiyle, olaya bu şekilde bakmak bir fikri sabit haline gelmişse de, o acılar Kürtlerle Türkler tarafından beraber yaşanmıştır. Bir imparatorluktan Cumhuriyet'e geçilirken elbette büyük travmalar yaşandı ama o travma sadece 'Kürt' olanlara isabet etmedi. Çünkü cumhuriyet sırf Kürtlere yönelik bir siyasî hesaplaşma değildi; İslam üzerinde yapılan bir mühendislik söz konusuydu. Meramımı, Süleyman Demirel'in bir cümlesi çok iyi anlatmaktadır. Demirel, devletin Kürtlere kötü muamele yaptığından şikâyetçi olan bir kişiye şu cevabı vermiş: "Kürtlere kötü davranıyoruz da Türklere iyi mi davranıyoruz?"(3) Demirel başka ne desin? Bir de kalksın da, "okumak isteyen kızlar Suudi Arabistan'a gitsinler!" sözünü her altı ayda bir tekrarladığını mı hatırlatsın?!
12 Eylül döneminde, MHP davasından Mamak Askeri Cezaevi'nde yattığı günlerde bol bol dayak yediğini, ama kendisini dövenlerin hep Kürtler olduğunu dikkatlere sunan Mümtaz'er Türköne'nin bu hatırası, 'Kürt sorunu'na ışık tutacak önemli bir ayrıntıdır. Üstelik sanılanın aksine, Türk devleti sadece Türklerin değil, en az o kadar da Kürtlerin devletidir. Hatta şu son Ergenekon operasyonları bir kez daha göstermiştir ki, Türk devletinde Anadolu'nun saf Türk halkının bir payı yoktur. Ankara valisi Nevzat Tandoğan'ın Osman Yüksel Serdengeçti'ye söylediği şu sözler, belki de 'Kürt sorunu' algısını değiştirmeye bir katkı sağlar: "Ulan öküz Anadolulu; sizin milliyetçilikle, komünizmle ne işiniz var? Milliyetçilik lazımsa bunu biz yaparız. Komünizm gerekirse onu da biz getiririz. Sizin iki vazifeniz var: Birincisi çiftçilik yapıp mahsul yetiştirmek. İkincisi askere çağırdığımızda askere gelmek[tir]." Sonra Tandoğan, görevlilere emir verir: "Alın bu iti götürün!"(4) Nevzat Tandoğan bu sözleri 1940'larda sarf etmiştir. O yıllardan geriye, cumhuriyetin kuruluşuna doğru gidilerek, 'öküz Anadolulu'lara reva görülen benzeri muamelelerin dökümü çıkartılabilse, nasıl bir 'sorun'dan bahsetmemiz gerektiği daha da netleşecektir.
Nevzat Tandoğan'ın O. Yüksel Serdengeçti algısı ile Orgeneral Mustafa Muğlalı'nın, sınırdan İran'a geçmek üzereyken yakalanıp mahkemeye çıkartılan ama suçsuz bulunarak serbest bırakılan 33 kişiyi kurşuna dizdirmesi(5) arasında, devletin öz niteliği açısından bir fark yoktur.
Mümtaz'er Türköne, (Cumhuriyetin kurucu kadrosu) İttihat Terakki'nin 5 kurucusundan 2'sinin ve Cemal Gürsel'in Kürt olduğunu hatırlatır ve Gürsel'in, 2500 kişilik, idam edilmesi gereken önde gelen Kürt listesini Menderes'e verdiğini belirtir.(6) Şahin Alpay, Kara Kuvvetleri komutanlığı sırasında 2500 Kürt'ün idamı projesini, Abant toplantısında birkaç kişinin tekrarladığını, ama bir ayrıntının ısrarla atlandığını hatırlatmaktadır. O da, Cemal Gürsel'in de bir Kürt olmasıdır. Alpay, bugün Kürt siyasetçilerin 'hain' olarak niteledikleri Kürt kökenli devlet adamları ve aydınların Türk ulus devletinin inşası sürecindeki çok önemli katkılarına dikkat çekmektedir. Bu katkılara, Cumhuriyet'in ideolojik rotasını çizen aydınlardan, Kürt isyanlarını bastıran devlet adamlarına kadar çok sayıda örnek verilebilecektir.(7) Ümit Fırat'ın zikrettiği ve "tam hukuksuzluk abidesi" diye nitelediği Mahmut Esat Bozkurt, Türkiye'de Türk'ten başka kimsenin yaşama hakkı bulunmadığı görüşündeymiş. Fakat Cumhuriyet elitlerinin 'Türk' kelimesi içine doldurdukları anlam iyi anlaşılmazsa, konu daima eksik kalacaktır.
Ümit Fırat, 1960 darbesiyle açılan yatılı okulların amacının asimilasyon olduğunu savunmaktadır.(8) El hak doğrudur. Fakat doğrunun cesameti sadece bu kadar değildir. Asimilasyona tabi tutulan, sadece Kürt çocukları değildir. Türk çocukları da aynı asimilasyona tabi tutulmuşlardır. Bununla beraber, Kürt çocuklarının anadillerini konuşmalarının yasak kılınması gibi zulümleri görmezden gelmek de mümkün değildir.
Türkiye'de sanılanın aksine, bağımsız bir Kürt devleti istemek türünden bir 'Kürt sorunu' olmadığını, dokuz yıl doğuda ve güney doğuda çalışmış olan Bolu valisinin tespitleri teyid etmektedir. Vali, dokuz yıl boyunca, ayrı devlet kurmak isteyen bir kişiye rastlamadığını, Ağrı'da bir kahvehane toplantısında karşılaştığı bir amcanın dahi 'bunu isteyen bir ahmak yok' dediğini ifade etmektedir.(9) Valiye göre, doğudaki en büyük yıpranma 12 Eylül'den sonra yaşanmış, Türkiye'nin muhtelif yerlerinde, yapılan işkenceler askere ve polise mal edilirken, Güneydoğu ve Doğu'da Devlet'e mal edilmiş, yapılan baskılar Kürt olmaya bağlanmıştır.(10) Aslında Bolu valisinin tespitleri, 'Kürt sorunu'nun bazı dış bağlantılar konuşulmadan tam olarak anlaşılamayacağının ipucunu vermektedir. Fakat konu dış bağlantıya gelince, hem Kürtlerin bizzat kendisi susma haklarını kullanmakta, hem de Abant gibi oluşumlar, saflık numarası yapmaktadırlar. Bu arada, mesela PKK ile Kürtlerin, PKK ile Ergenekon'un ilişkisi gibi netameli konulara bir 'Kürt cevabı' olmalıdır diye düşünüyorum. Acaba 'Kürt bilgesi' Abdülmelik Fırat'ın dediği gibi PKK aslında bir Kemalist örgüt(11) müdür, yoksa Kürt sorununu teşhis ve tedavi edecek bir Kürt hareketi midir?
Altan Tan'ın, "Kürt eşittir PKK" anlayışının yerleşmesini isteyenlerin varlığına dikkat çekmesi yerinde bir müdahaledir. Lakin "Kürt eşittir PKK" olmadığını göstermek için de çok ciddi bir gayretin olması icap etmez mi? Türk ulusalcılığı ne kadar İslam dışı ise, Kürt ulusalcılığı da o kadar İslam dışıdır.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin AB yolunda ciddi adımlar attığı, önemli demokratik reformların yapıldığı şu dönemde, dikkatleri sadece 'Kürt sorunu'na yoğunlaştırmak, asıl büyük sorun olan İslam'a hükmedilmesi, İslam'ın vasıfsız bir tapınak dini haline getirilmesi problemini unutturucu, görmezden gelici bir girişimdir.
Kürt Sorununa Demokratik Çözüm Önerileri
Abant'ta, bugüne kadar tartıştığı konular gibi 'Kürt sorunu'nun da hakikate uygun şekilde teşhis edilemeyeceğini iddia ediyorum. Açılış konuşmasını yapan, Abant Platformu'nun Başkanı Mete Tunçay'ın sözleri bu iddiamı doğrulamaktadır. Tunçay, Kürtlerle Türklerin aralarının tarih boyunca iyi olduğunu fakat Osmanlı'nın çağdaşlaşma sürecine girmesiyle birlikte uygulamaya konulan "eşit halklar ve eşit haklar" politikasının rahatsızlık doğurduğunu belirterek, "laiklik Kürtlerle aramızda din kardeşliği bağını kopardı" demektedir.(12) Tunçay, Müslüman olmadığını, dolayısıyla İslam kardeşliği adına yapılan çağrıyı doğru bulmadığını belirtmektedir.(13) Tunçay'a göre sorun, "Kürtlerin geç kalmış milliyetçilik düşünceleri"nden başka bir şey değildir.(14)
İki buçuk gün süren Abant toplantısındaki konuşmalarda 'Kürt sorunu' konuşulurken, böyle bir sorunun herhangi bir yerinde İslam aranmamış, İslam'la konunun ilgisi kurulmamış, bilhassa çözüm için İslam neredeyse hiç akla getirilmemiştir. Zaten orada, İslam'ın gerek Kürt sorununa gerekse daha bütüncül sorunlara sunacağı sağaltıcı önerileri dile getirecek yetkinlikte İslam'ı bilen kimse de yoktu. İslam'a sadece cılız bir iki atıf yapılmıştır. Bu atıfları yapanlardan biri Mehmet Metiner'dir. Metiner, Din olgusunun, sorunun çözümünde etkili olabileceğini, ancak "yalnızca din üzerinden çözüm arayışı"nın çözümsüzlükle sonuçlanacağını ileri sürmektedir.(15) Metiner'e göre, "Kürt sorunu çözülmezse demokrasi gelmez!" denklemi yerine, "Kürt sorunu ancak demokrasi içinde çözülür!" denklemini kurmak gerekir.(16)
Altan Tan ise adeta bir sosyolog nazarıyla, İslam dinini "çok önemli bir payda" olarak görmekte ve son 30 yıllık süreçte 40 bin kişi hayatını kaybetmesine rağmen, halklar arasında kin ve nefret duygularının boy vermeyişinin en önemli faktörünü "Kürtler ve Türkler arasındaki dinî birliktelik" olarak görmektedir.(17) Ama Tan'a göre Kürt sorunu Türkiye'nin demokratikleşme sorunudur.
Kürt sorununda Din'in izine Ali Bulaç da kısaca değinmiştir. Bulaç, ilk oturumda yaptığı konuşmasında, toplumu bir arada tutan faktörlerden biri olarak dini göstermiş, dinin başka coğrafyalarda giderek artan bir çatışmayı körüklemesine rağmen, Türkiye'de yatıştırıcı bir faktör olarak etkileyiciliğine dikkat çekmiştir. Ona göre, Türkiye'de Balkan ve diğer bölgelerdeki gibi etnik bir çatışmadan bahsedemiyorsak, bunda din faktörü vardır.
Mete Tunçay, Kürtlerin Osmanlı devleti zamanındaki vergi ve askerlikten muaf, yarı özerk durumlarını, Osmanlı'nın çağdaşlaşma politikaları döneminde yitirdiklerini, yakın dönemdeki laiklik uygulamalarıyla rahatsızlığın daha da arttığını ifade etmektedir. Çünkü laiklikle birlikte 'din kardeşliği' anlamını yitirmiş ve Kürtler o eski özerk durumlarını ister olmuşlardır.(18) Şahin Alpay da laikliğin işlevselliğine dikkat çekmekte, kimlik politikalarının, laiklik ve kültür üzerinde yükseldiğine, çok kültürle başa çıkan ülkeler gibi bizim de başa çıkmayı başarmamız gerektiğine değinmektedir.
Mete Tunçay, olaya "elini veren kolunu da kaptırır" düşüncesiyle bakılmaması gerektiğini, Kürtlerin de insan hakları çerçevesinde yaşayabilecekleri bir takım koşullara kavuşturulmaları gerektiğini, böylece İran, Irak ve Suriye'deki soydaşlarıyla bir araya gelerek bir devlet kurma hayalleri kurmayacaklarının altını çizerek, onlara "ne mutlu Kürdüm diyene" hakkının tanınması gerektiğini belirtmektedir.(19) Görüldüğü gibi, Abant konsili başkanının Kürt sorununu tespiti ve çözüm önerisi, 'Türk sorunu'nun çözümünün Kürt versiyonudur. Kürtler adına temenni ettiği haklar tamamen seküler, ulus devletlerin olmazsa olmaz bazı araçlarıdır. Kürtlerin sıradan halk kesimi bu hakları elde ettiklerinde, "Sivas, Sivas olalı böyle zulüm görmedi" diyen hemşehrisinin tepkisini göstereceği muhakkaktır.
Muğla Üniversitesi’nden Necdet Subaşı, Devletin bakış açısının Kürt sorununu çözecek bir nitelikte olduğuna inanmamaktadır. Çatışma ve tartışmaların bir elitist kavga olduğuna dikkat çeken Subaşı'na göre, çözümmüş gibi sunulan İslam faktörü de anlamını yitirmiştir. Alışılmış "ümmet birliği" gibi söylemler Kürt sorununun aktörleri arasında pek itibar görmemektedir. İslam, sorunu kısa vadede bir çözüme kavuşturabilirse de, uzun soluklu olamaz. Subaşı'nın, "İslam Kürt sorununun çok dışında kalmaktadır. Ve sorun tamamen seküler bir nitelik kazanmıştır. İslam sorunun Kürt aktörlerinin gündeminde değil"(20) tespitleri, Abant'ta neler yaşandığını gösterecek en iyi karinelerdir.
Doç. Dr. Kemal Sayar'ın konuşması Abant toplantısına romantik bir çeşni katmıştır. Sayar, insanların birbirine hoşça bakmalarını, 'kalpten kalbe giden yol'u diriltmek, 'kibir ve önyargı'dan sıyrılarak yârenlik ve sohbeti ihya etmek gerektiğini belirtmekte; Kürtler ve Türklerin tek tesellisinin birbirinin omuzunda ağlayabilmek olduğunu söylemektedir.(21) Kemal Sayar, Kürt sorununun çözümü için "buluşma odaları" önermektedir. Doğrusu bu önerisini duyunca gayrı ihtiyari kendi kendime "yoksa doçentimiz cami adındaki müessesenin varlığından haberdar değil mi?" diye sordum. Sayar'ın romantik söylemine, S.Ü. Sosyoloji bölümü öğretim üyesi Ramazan Yelken'in, Rojbin Tugan Kalkan'a gül vermesi, görsel bir efekt işlevi sağlamış.
Sonuç Değerlendirme Metni
17. Abant toplantısının Mete Tunçay, Mümtaz'er Türköne ve Altan Tan tarafından açıklanan "sonuç değerlendirme"(22) metninde, hem sorunun tespiti yapılmakta, hem de çözüm önerileri getirilmektedir. Metin, "Türkiye'nin öncelikli ve en önemli sorunlarından biri" olarak tespit ettiği 'Kürt sorunu'nun çözümü için sağlıklı bir diyalog ortamının gerekliliğini, önyargıların yıkılması ve karşılıklı güvenin tesisiyle beraber, özet olarak bu sorunun, demokratikleşme süreci ile çözüleceğini vurgulanmaktadır. Fakat hem demokratikleşme sürecinin devamı, hem de Kürt sorununun çözümü için AB sürecine sığınılmakta, Avrupa Birliği perspektifinin muhafazasının bu sorunun çözümünü kolaylaştıracağı ifade edilmektedir. Abant toplantısına katılanlardan Şahin Alpay, Kürt sorunu dâhil her meselenin çözümünün, "tam demokratik bir anayasa ve AB vizyonu çerçevesinde daha müreffeh bir Türkiye perspektifi ile mümkün" olacağını ileri sürmektedir.(23)
Mehmet Metiner ise, PKK ideolojisine veya seküler/laik Kürt milliyetçiliği anlayışına sahip Kürtlerin, şeriat kurallarıyla idare edilen bir Kürdistan'da yaşamak isteyeceklerinden pek emin değildir. Aynı şekilde, dindar Kürtlerin de, PKK egemenliğindeki bir Kürdistan'da yaşamak isteyeceklerinden emin değildir. Dolayısıyla, "farklılıklarımızla bir arada yaşayacağımız demokratik bir cumhuriyetten yana olmak" Metiner için çözümün en doğru adresidir!(24) Ona göre çözüm, Peygamberimiz Hz. Muhammed'in "herkesi bir tarağın dişleri gibi eşit gören yaklaşımını demokrasinin özgür ve eşit vatandaşlık anlayışıyla" buluşturabilmekten geçmektedir. Adı geçenin, eski bir 'İslamcı' olarak, eşitlik, özgürlük, Hz. Muhammed, vatandaş gibi kavram ve değerler ile Peygamberimiz Hz. Muhammed'in neyi isteyip neyi istemeyeceğini bilmeyişindeki derin trajedi bir tarafa, kendi sözleri ile sabit olan çelişkisinin de farkında olamayışı, Abant'a ilişkin bütün umutları(!) yıkmaktadır. Mehmet Metiner, bir anlamda Abant'a ilişkin kanaatlerinin özeti olarak diyor ki, "Batı toplumları için üretilen sosyolojik kimi kavramların kafa karıştırmanın ötesinde bir işe yaramadığını görmek beni yeniden düşünmeye sevk etti."(25)
Metiner'in bu değerlendirmesi umarız gerçek olur ve laiklik gibi, demokrasi gibi, eşitlik, özgürlük gibi batı medeniyetinin kavramlarıyla, yüz yıldır Türk halkına hiçbir çare üretilemediği gibi, Kürt halkına da üretilemeyeceğini idrak eder. Sonuç değerlendirme metninde, "insan haklarına, hukukun üstünlüğüne ve demokrasiye bağlı"lığa yapılan vurgu, 'İslamcı Türkler' gibi 'İslamcı Kürtler'in de dimağlarının hangi ideolojik kirlilikle felç edildiğini ortaya koymaktadır. "Ben Müslüman değilim, İslam kardeşliği adına yapılan çağrıyı doğru bulmuyorum."(26) diyen Mete Tunçay'ın başkanlığındaki Abant'ta "Türkiye'ye demokrasi, Irak'a Kürdistan" formülünü öneren(27) Altan Tan ve M. Metiner gibilerin, pozisyonlarını anlamaları pek kolay olacağa benzememektedir.
Abant toplantısının sonuç değerlendirme metninde, "açık bir şiddet çağrısı içermedikçe her fikrin serbestçe ifade edilebilmesi ve tartışılması" ve "farklı düşünen bütün kişi ve grupların fikirlerini beyan etme" hakkına saygı göstermek temel prensip olarak kabul edilmiştir. Kürt Sorunu'nun çözümü için ön şart olarak, "her türlü şiddetin ve şiddet içeren yöntemlerin mutlak olarak reddi"nin talep edilmesi, mevcut siyasî söylemin etkisini gösterir. Demek ki, hâkim siyasî kültürü eleştirilenler, eleştirdikleri siyasî sistemin kültürel kodlarıyla düşünmektedirler. "Şiddet içermedikçe her fikrin ifade edilmesi" kuralı, tam demokratik bir söylemdir. Bu kural izafilik içerir. Neyin şiddet çağrısı olup neyin olmadığına yine hâkim güçler karar vermektedirler. Mesela İslam'ın pek çok kuralı pekâlâ şiddet çağrısı olarak yorumlanmaktadır. Kaldı ki, şiddet içermediğini var saysak bile, her fikrin ifadesi savunulamaz. Çünkü öyle fikirler vardır ki evet şiddet içermemektedir fakat tamamen münkerdir, Allah katında fahşâdır, ahlaksızlıktır. Demokratik kültürün dışında böyle bir ilke pervasızca savunulamaz. Dolayısıyla diğer bölgelere nazaran nispeten temiz kalmış olan 'Kürdistan'ın zihni demokratik söylemlerle iğfal edilmektedir.
Asimilasyona karşı çıkan, geçmişte Kürtlerin yaşadığı acıların bir 'kan davasına' dönüşmemesini temenni eden değerlendirme metninde, "Kimsenin elinde kitlelerin vekaleti yoktur…" cümlesiyle, PKK gibi örgütlerin kastedildiği akla gelmektedir.
Değerlendirme metninde Kürtçenin serbest olması ve Kürtçe eğitim yapılabilmesine yönelik talep açıkça ifade edilmiştir: "Anadile saygı, insana saygıdır. Anadili konuşma, eğitim ve öğrenimde kullanma hakkının vazgeçilmez bir insan hakkı olduğunu ve bu hakka karşı çıkmanın hiçbir gerekçesi olamayacağını düşünüyoruz." Bekleneceği gibi Kürtçenin serbestiyeti yine "temel insan haklarıyla" temellendirilmekte, "uluslar arası sözleşmelerde yer verilen sosyal, kültürel ve siyasi hakların" kabulünün lüzumu belirtilmektedir.
Sonuç
Müslüman halkların maruz kaldığı diğer sorunlardan ayrıştırılması yanlış olmakla beraber, 'Kürt sorunu' denilen problemin halli, Abant platformunun demokratik-laik çağrılarına sığmayacak kadar ciddi bir iştir. Zaten kendisi bir sorun olan demokratik-laik kültürle 'Kürt sorunu' çözülemez, ancak sorun daha da büyür. Abant platformu hiçbir soruna, hitap ettiği kitlelerin kendilerini nisbet ettikleri İslami zaviyeden yaklaşmamaktadır, yaklaşamaz da. Çünkü böyle bir amaçla kurulmadı. Kürtlerin veya Türklerin bütün sorunları, kendisiyle çok şeref kazandıkları İslam'a yeniden sımsıkı sarılmakla çözüme kavuşturulabilir. İslamsız bir hayat zaten hayat sayılmayacağı için, 'Kürt sorunu'nun şu veya bu şekilde çözülmüş olması bir değer ifade etmeyecektir. Öyle Cengiz Çandar'ın teklifi gibi, bölgede trafik levhalarını Kürtçe yazmak(28) gibi etkinlikler, çocukların eline balon tutuşturmaktan öte bir anlam içermeyecektir.
Yaklaşık bir asırdır Türkler Batı’nın pagan kültürünü benimsemeleri için çok ciddi bir beyin yıkama ameliyesinden geçirildiler ve bugünlere gelindi. Toplum her ne kadar Dini'nden edilmediyse de, onunla da olamadı. İnsan hakları, özgürlük, eşitlik, feminizm, demokrasi gibi kavramlarla, şirkle tevhid değiş tokuş edildi. Dolayısıyla Abant'tan Kürtlere yapılan çağrı, Kürtlerin artık İslam, Kur'an, Muhammed'in sünneti gibi, çözümün tek çaresi olan ölçüleri terk edip, muasır medeniyet seviyesi denilen ahlaksız ve İslamsız putperest hayatı benimsemeleridir. Yani Türklerin geçtiği yoldan Kürtler de geçirilmek istenmektedir. Kürtler de Allah'ı inkâr etmedikleri halde, Allah'ı hesaba katmayan bir hayat oluşturmaya davet edilmektedirler. Müslüman Kürt halkının zihninde, eğer modern putperestliklerle kirletilmekten korunabilmiş herhangi bir alan varsa, onu da bir an önce kirletelim çağrısıdır.
İslam'lı bir Türkiye AB için yüz karasıdır. İslam'sız bir 'Kürdistan' ise AB için iki kere muteberdir. İşte Abant'ın yapmak istediği, bu itibarı vücuda getirmektir.
Şunun şurasında yıllardır Abant toplantılarını değerlendirmeye çalışıyorum. Artık Abantçılarla tanışık olduk… Bu tanışıklığın verdiği cesaretle, kendilerinden bir talepte bulunmak istiyorum. Böyle bir 'hakkım' var diye düşünüyorum… Sözünü ettikleri insan hakları, şiddet içermeyen her fikrin ifadesi gibi ölçütleri icabı, bu hakkıma itiraz etmezler sanırım! Diyorum ki, bir de zulüm, hak, tevhid, şirk, İslam, küfür, nifak, Allah'ın razı edilmesi, İslam kardeşliği, şeytana kulluk etmek, tağut ve bunun gibi kavramları o ünlü masanıza yatırsanız! Bir kere de, Allaha kulluk edip, tağuta kulluk yapmaktan kaçınmak nedir ve nasıl olurun cevabını araştırsanız! Referansınız neden İslam değil de, kâfir ideolojilerdir, bir de bunun cevabını soruştursanız!
Kürt halkının ödevinin ne kadar büyük olduğu açıktır. Bir taraftan, halen fiilen yaşadığı acıları doğuran gerçek sebepleri bulup ortaya çıkarması gerekirken, diğer yandan da ne PKK gibi İslam karşıtı örgütlerin etkisinde kalmalı, ne de batının fikrî ajanlığını yapan, ılımlı İslam projesinin bir parçası olan politikalara alet olmalıdır. Türkün ve Kürdün İslam'dan başka bir dini, Kâbe'den başka yönü olmamalıdır.

Dipnotlar
1-Cengiz Şimşek, gyv.org. 04.07.2008
2-Kürtler Bu ülkede yaşamak İçin Direniyorlar, gyv.org, 04.07.2008.
3-Abdülhamit Bilici, Kim Bu 3 Bin Kişi?, Zaman, 05.07.2008.
4-Ahmet Cemil Ertunç, Cumhuriyetin Tarihi, İst-2005, s.454.
5-Ahmet Cemil Ertunç, Cumhuriyetin Tarihi, 454-455;
6-Türköne'yi Kimler Dövdü?, haber7.com, 05.07.2008.
7-Şahin Alpay, Acıların Kürtlüğü ve Türklüğü, Zaman, 10.07.2008.
8-Fatih Vural, Abant'ta Yeni Anayasa Önerisi, Zaman, 06.07.2008.
9-Kürt Sorununu Bürokratik Elitin Tavrı Derinleştiriyor, Zaman, 05.07.2008.
10-Ayrı Devlet Kurmak İstiyorum Diyen Kürt'e Rastlamadım, Zaman, 05.07.2008.
11-haber7.com, 05.07.2008.
12-Mete Tunçay: Kürtlerle Aramızdaki Din Kardeşliği Bağı, gyv.org, 03.07.2008.
13-haber7.com, 06.07.2008.
14-Kürt Sorunu Toplantısı, gyv.org, 04.07.2008.
15-Kürt Sorununu Bürokratik Elitin Tavrı Derinleştiriyor, Zaman, 05.07.2008.
16-Mehmet Metiner, Abant'ta Kürt Sorunu Çözüldü mü?, Bugün, 07.07.2008.
17-Altan Tan, Kürt Sorununda Çözüm Arayışları, Zaman, 19.07.2008.
18-Kürtlerle Aramızdaki Din Kardeşliği, gyv.org, 03.07.2008.
19-Kürtlerle Aramızdaki Din Kardeşliği, gyv.org, 03.07.2008.
20-gyv.org, 04.07.2008.
21-Cemal Uşşak, Abant Serinliğinde Ülkenin Meselelerini Tartışmak, Bugün, 05.07.2008; Kürt Sorununu Çözmek İçin Buluşma Odaları Oluşturulmalı, gyv.org. 05.07.2008.
22-Abant Platformu Sonuç Değerlendirmesi, Zaman, 07.07.2008.
23-Salih Yaylacı, Türkiye'nin Ombudsmanı Abant Platformu, Zaman, 18.07.2008.
24-Mehmet Metiner, Abant'ta Kürt Sorunu Çözüldü mü?, Bugün, 07.07.2008.
25-Mehmet Metiner, Abant'ta Kürt Sorunu Çözüldü mü?, Bugün, 07.07.2008.
26-haber7.com, 06.07.2008.
27-Altan Tan, Kürt Sorununda Çözüm Arayışları, Zaman, 19.07.2008.
28-Fatih Vural, Abant'ta Yeni Anayasa Önerisi, Zaman, 06.07.2008.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...