|

“Aziz İslam Ailesi”nin Ağabeyi Atasoy Müftüoğlu
Erhan Aktaş
İnsan, değer verdiği şeyle
aslında kendi değerini belirlemiş olur. Diğer bir deyimle insanın
değeri, değer verdiği şeylerin değeri kadardır. Seni değerlendirmek
isteyenler, hakkı söylemek istiyorlarsa senin nelere değer verdiğine
bakmalıdırlar. Sen, izzetli olmaya, şerefli yaşamaya, hakka tabi olmaya,
Kur'an'ı ahlak edinmeye, ödünsüz olmaya, ilkeli olmaya, mütevazılığe
değer veriyorsun. İslamı, dünyadan ve içindeki her şeyden daha değerli
gördüğün için; dünya hayatının aslında bir oyun ve oyalanmadan başka bir
şey olmadığını bildiğin için ona iltifat etmiyorsun.
Ağabey! Otuz yıldan fazladır seni tanıyor ve izliyorum. Senin mensubu
olduğun "Aziz İslam"a olan bağlılığına, davana olan sadakatine, Kur'an'ı
ahlak edinmede gösterdiğin özene ve her şeyden önemlisi inancını canın
da dahil hiçbir şeyle pazarlık konusu etmeyişindeki tutarlılığına
tanıklık etmek; benim için, bir ağabeyin kardeşine vereceği en büyük
ikramdır. Ağabey, Ne zaman adın anılsa, ne zaman seni ansam, ne zaman
kardeşliğe dair bir konu olsa bende "sadakati, tutarlılığı, teslimiyeti,
güzel ahlakı, ilkeli olmayı ve "aziz İslam kardeşliği"ni
çağrıştırıyorsun. Seni her gördüğümde kendimdeki eksikleri görüyorum.
Bunları salt seni övmek için yazmıyorum. Zaten bu bir Müslüman'a
yakışmaz da. Bir hakkı teslim etmekten başka derdim yok. Seni yalnızca
Allah için seviyorum. Seni sevmem şahsınla alakalı bir duygu değil,
senin muvahid bir kul oluşundandır. İslamı sevdiğim için seni seviyorum.
Aramızdaki sevgi bağı imanımızdır. Seni bana sevdiren, senin İslam'a
olan teslimiyetinden başka bir şey değil. Ne zaman İslam veya Müslüman
sözünü etsen başına özenle "aziz" sözünü ilave ediyorsun. Bu sende
sadece "sözde" kalan bir şey değil, "özde" de yaşamaya verdiğin önemi
seni tanıyanlar çok iyi bilmektedirler. İslam'ın ve Müslümanların
azizliğini korumak için, onlara zarar verecek her türlü çıkar
ilişkisinden uzak duruşun bunun en iyi kanıtıdır. Dünyalık hiçbir şeye
iltifat etmeyişin de bundan değil midir?
İnsanlık tarihi önderlik ettikleri toplumlara ihanet eden "ağabeylerin"
sayısız örnekleri ile doludur. Girdiği yolu sonuna kadar sürdüren çok az
insan vardır. Siyasi, kavmi, coğrafi, mal, mevki, makam ve şöhret gibi
nedenler bu ağabeylerin büyük bir çoğunu davasından saptırmıştır. Diğer
yandan zulme direnmeye ve zorluğa dayanmaya sabredemeyenler, yorgunluk,
yılgınlık ve bıkkınlığa düşerek davasını terk edenler de bu ihanetin bir
parçası olmuşlardır. Esas ihaneti ise, davasının sağladığı güçle elde
ettiği malı, şöhreti v.b. imkanları korumak isteyenler yapmaktadırlar.
Bunlar, sahip oldukları imkanları korumak için davasından dönmekle
yetinmeyip, bu dönekliklerini meşrulaştırmak için görüş ve düşüncelerini
de değiştirmektedirler. Görüş ve düşünce değişikliklerinin büyük bir
çoğunluğunun gerçek nedeni budur. Özellikle İslam adına konuşan ve
yazan, Müslüman aydın ve entelektüel geçinen birçok kimsenin bugün saf
değiştirmiş olmasının gerçek nedeni de budur.
Yazar, düşünür, entelektüel ve aydın olarak dün Müslümanlarca önder
kabul edilen kimselerin, bugün düşüncelerini değiştirmiş olmalarının
gerçek nedeni, kendilerince doğru bilgiye ulaşmış olmaları değil,
durumlarını meşrulaştırmak içindir. Dün "küfür" olarak nitelenen
laiklik, demokrasi ve benzer birçok şey, bugün kabul görmesi veya dün
İslamı seslendirirken, İslam devletinden, İslam'ı hayata hakim kılmaktan
söz edenlerin bugün söylemlerinde buna yer vermeyişlerinin gerçek nedeni
kendi durumlarını meşrulaştırmaktan başka bir şey değildir. Diğer bir
deyimle bu aslında: "inandığı gibi yaşamayanların yaşadıkları gibi
inanmaya başlamış olmalarıdır.
İnsanız ve bizim dışımızdaki her şeyden etkileniriz. Bizi etkileyen
şeylerin başında da canımız, yaşama arzumuz, eşimiz, çocuklarımız, anne
ve babamız, mal mülk, mevki, makam, işsizlik, açlık ve yokluk korkusu
v.b şeyler gelmektedir. Müslüman, kendisini etkileyerek zayıf düşürecek
bu şeylere karşı ancak İslam'a teslim olmakla koruyabilir. İslam'a
teslim olmanın, İslam'a sığınmanın dışında insanı bunların fitnesinden
koruyabilecek bir araç yoktur. Kur'an'ın, insanı etkileyerek sapmasına
neden olacak şeylere fitne demesinin nedeni budur. Bunun çaresi teslim
olmaktır. İşte, gereğince ve yeterince teslimiyet göstermeyenler, bu
fitnelerin etkisinde kalarak sapkınlaşırlar. Bir Müslüman için gerçek
başarı ne ekonomik güç ne de sayısal çoğunluktur. Gerçek başarı bu
fitneye karşı İslam'a bağlı kalmaktır. İmtihanı kazanmak budur.
Ağabey, senin bu teslimiyeti gösterenlerden olduğuna şahitlik edenlerle
beraber ben de şahitlik ediyorum.
Ağabey, senin de çok iyi bildiğin gibi daha dün, adına 28 şubat
dedikleri güne kadar kendisini siyasi önder, düşünür, bilgin, üstat ve
aydın gören nice kahramanlar(!) o günden sonra nasıl dönekleştiler,
suspus oldular, girecek delik aramaya başladılar; rejime günah çıkarma
yarışına girdiler. Ben buna, tıpkı Talut'un ordusunun ırmakla sınanması
gibi 28 şubat ırmağı diyorum. Bu kıymetli(!) şahsiyetlerin çok azı
hariç, 28 şubat ırmağından geçerlerken tıpkı Talut'un ordusundakiler
gibi imtihanı kaybettiler: "Tâlut askerleriyle yola çıkınca onlara:
"Allah sizi bir nehirle imtihan edecek. Kim ondan bir avuç kadar
tatmakla yetinirse o bendendir, kim de ondan doyasıya içerse benden
değildir" dedi. Çok azı hariç ondan doyasıya içtiler. O ve inanlar nehri
geçince: " Bu gün Câlût'a ve askerlerine karşı savaşacak gücümüz
kalmadı" dediler. Allah'a kavuşacaklarına inanlar ise: " Nice az
topluluklar, Allah'ın izni ile nice çok topluluklara galip gelmiştir.
Allah sabredenlerle beraberdir" dediler. (2/249);Onlar, Câlût ve
askerleriyle karşı karşıya geldikleri zaman: " Ey Rabbimiz! Üzerimize
sabır yağdır ve ayaklarımızı sabit kıl, kâfir kavme karşı bize yardım
et" dediler. (2/250); Allah'ın yardımıyla onları yenilgiye uğrattılar.
Davud, Câlût'u öldürdü. Allah, O'na güç ve hikmet verdi. O'na
dilediğinden öğretti. Eğer Allah insanların bir kısmını bir kısmıyla
savmasaydı yeryüzü bozguna uğrardı. Ancak Allah bütün âlemlere karşı
sınırsız lûtuf sahibidir." (2/251) Evet, maalesef 28 şubat ırmağından
kana kana içenler nehrin karşısına geçecek gücü yitirdiklerinden rejime
sığınmak zorunda kaldılar. Sen ve senin gibi çok az kimsenin bu nehirden
içmeden geçmiş olması sana "aziz İslam ailesinin " ağabeyi deme hakkını
bana vermektedir. Ağabey, "iyi ki varsın".
Sen insanları hiçbir zaman kendine çağırmadın. Kendini hiçbir zaman
merkeze koymadın. Sen yalnızca Kur'an'ın ve İslam'ın sesi oldun.
İnsanları partisine, mezhebine, cemaatine çağıranları; şirke çağırı
yapmakla uyardın. Halkın levminden korkarak susmadın veya dilini eğip
bükmedin. Sadece sapkın düşünce sahibi Müslümanlara! karşı değil aynı
zamanda din üzerinde oyun kurarak, onu ruhbanlaştırarak ve sistemin bir
parçası haline getirmek isteyenlere karşı da hayatını ortaya koyarak
mücadele ettin.
Gelenekten beslenen, bidat ve hurafelerle yoğrulmuş, kişiselleştirilmiş,
mezhepleştirilmiş bir İslam yerine Kur'an'dan beslenen ve sahih sünnetle
şekillenmiş bir İslam anlayışını diğer bir deyimle Kur'an İslamını,
tevhidi nebevi İslam'ı ortaya koyarak hakka şahitlik ettin.
İslam'ı bugün, bu günün insanına ve bugünün diliyle aktarmak, siyaseten
dünyayı ve dünya sistemlerini tanımak, çağdaş görüş ve düşünceleri
bilmek; bu bilgi ve bilinçle; İslami duyarlılık ve kişilikle
pekiştirilmiş bir şahsiyet olarak insanlara İslam'ı sunmada örneklik
teşkil etmektesin. Söylediğini yapan, yapmadığını söylemeyen bir
örneklikle inancını temsil etme erdemliliğini göstermek her müslümanda
olması gereken bir özelliktir ve sen bu özelliğe fazlasıyla sahipsin.
Ağabey, bana göre sahip olduğun zihniyet ve anlayış, kısmen siyasi
kavramları ve mistizmi saymazsak sahih bir İslami anlayışla tamamen
örtüşmektedir. Siyasi yaklaşımında kavramsal çerçevede İslamla
bağlantılarda yeterince dikkat etmediğin kanaatindeyim. Geleneğe ve onu
besleyen değerlere karşı gösterdiğin netlik, tasavvuf konusunda
kaybolmaktadır. Bugünkü biçimiyle onaylamadığın tasavvufu kısmen
faydaları olan bir kurum olarak tanımlamaktasın. Oysa bir şeyin
sahihliği yararları ve zararları tasnif edilerek tespit edilemez.
Doğduğu ve dayandığı yere göre tanımlandığında, tasavvufun tamamen ayrı
bir din olduğu, İslamla hiçbir şekilde birlikte anılamayacağı, özü
itibariyle şirkten başka bir şey olmadığı inancı ve anlayışı senin
İslami anlayışına daha uygun düşmektedir. Tasavvuf konusundaki
değerlendirmelerin bizzat İslami anlayışınla çelişmektedir.
Egemen sistem, İslami özgün amacından ve anlamından soyutlayarak, onu
bir tür kişisel tatmin, geleneğe ve göreneğe indirgenmiş bir anlayış
olarak insanlara din diye benimsetmeye çalışan akımları desteklemekte ve
onları çeşitli kanallardan beslemektedir. Geleneği, bidat ve hurafeyi
İslam adına din edinen bu unsurlar, sahih İslam anlayışına sahip
olanları İslam'ın düşmanları olarak görmekte ve onları fitne çıkarmak,
mezhepsiz olmak, sünneti inkar etmek hatta kafir olmakla itham
temektedirler. Ağabey, sen de bu kimseler için sünneti inkar eden,
mezhepsiz hatta kafir bir kimsesin. Diğer yandan demokrat, laik,
modernist Müslümanlar(!) için de istenmeyen bir kimsesin. Zira senin
ilkeli duruşun onları açığa düşürmekte ve ele vermektedir. Bu da onları
rahatsız etmektedir. Hırsızlık yapanın suçunu bastırmak için arkadaşını
da hırsızlık etme teşvik etmesi gibi.
Ağabey, Son sözü sana bırakarak yazımı bitirmek istiyorum: "Bugün İslam
toplumlarında ilkesel, kavramsal, kurumsal çerçevesi bulunmayan bir dini
söylem kullanılıyor. Bu nedenledir ki, dini hayat vahyin, nasların ve
aklın dışında şekilleniyor. İlkesel kavramsal ve kurumsal çerçevesi
ihmal edilmiş; zayıflatılmış, unutulmuş ve unutturulmuş bir din anlayışı
İslami olmaktan çok, kurulu düzenin amaçları doğrultusunda, kurulu
düzene hizmet eden bir gelenek olarak somutlaşıyor. İlkesel tutarlılığı,
bütünlüğü derinliği ve ufku olmayan bir dini kültür, kuşkusuz gündelik
hayatın bütününü kuşatamıyor, ancak hayatın kimi parçalarında
yaşatılabiliyor."( İlahi Şiarları Özgürleştirmek, sayfa 44 )"İlahi
şiarları emanet almak, onları gereği gibi, bu şiarların ruhuna nüfuz
ederek, gerçek imanla uyarak teslim etmek demektir. Allah(cc) gereği
gibi teslim olanlar, hiçbir beşeri irade tarafından teslim alınamazlar.
Kur'an'ı Kerim İlahî şiarların kimilerini gizleyen, kimilerini
açıklamayan, kimilerini koşullar böyle istiyor diye değiştirenleri
şiddetli bir azapla tehdit etmektedir." (İlahi Şiarları Özgürleştirmek ,
s.55 ) |