Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 356 | Ağustos  2008

                   

 

 


 

İslam Sanatı ve Resim*

"Resim ya da tasvir İslam sanatları içinde, başta tevhid ilkesinin gözetilmesi olmak üzere, belli bazı sebeplerden dolayı büyük bir ihtiyatla karşılanmış, bu yüzden de büyük ölçüde mesafeli durulmuş bir sanattır. Bu anlayış içinde resim, bir minyatür sanatı olarak tezahür etmiş ve bağlı olduğu ölçü ve kurallar çerçevesinde bir gelişme göstermiştir; ama hiçbir zaman "ihsan"ın doğrudan tezahürü olmak gibi bir önem ve önceliğe sahip olmamıştır. Başka bir ifadeyle resim asla kutsal bir sanat olarak görülmemiş, İslam'ın ruhuna uygun tezahürleriyle dini bir sanat olarak varlığını şu veya bu şekilde sürdürmüştür. Bu anlayışı göz önünde bulundurarak resmi, ihsanın doğrudan tezahürü olan sanatlar içinde değil, ayrı bir başlık altında ele almayı uygun gördük.
İslam ulûhiyetin ve ulûhiyet kavramıyla doğrudan ilgisi olan her şeyin tasvir ve temsiline şiddetle karşı çıkmıştır. İslam insanların kafa ve gönüllerine tevhid fikrini yerleştirmeye son derece büyük bir önem verdiğinden, ilahi olanın plastik düzeyde temsil ve tasvirine asla izin vermemiştir. Mutlak olanın izafi olanla, yaratanın yaratılanla bir tutulması çok büyük bir günah hatta şirk olarak görülmüştür. Her türlü putun reddi ve tahrip edilmesi İslam'ın şahadet ilkesinin bir tezahürüdür. Bu ilke, arındıran bir ateş gibi ruhlara egemen olmuş, şehadet şuuru gizli-açık her türlü putun inkârına varacak şekilde genelleşmiştir. Böylece Rasûlullah'ın ve diğer bütün peygamberlerin resmedilmesinden sonuna kadar uzak durulmuştur.
Sebep sadece resimlerin, resmedilen varlığın yerine geçerek putperest bir inancın nesnesi haline gelmesi korkusu değildi; taklit edilemez, tasvire gelmez olana saygı da burada önemli bir rol oynamıştır. Başka alanlarda resim ya da tasvire karşı belli bir müsamaha gösterilmiş olsa da, canlı varlıkların temsiline karşı olan isteksizlik sürekli kendisini hissettirmiştir. Kısaca ibadetle ilgili olan hiçbir alan ya da durumda resim kullanılmamıştır.
Burada Kur’an'ın dil ve üslubunun da bu konuda önemli bir etken olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Zira Kur an, İncil ve Eski Ahid'den farklı olarak görsel formlara çevrilemeyen bir dil ve üsluba sahiptir. Başka bir ifadeyle Kur an'ın dil ve üslubu açık bir anlatı dizisi izlemez. Keza Kur an'ın dilinin, duyusal algıdan çok tefekküre yönelten ve zihni idrake ağırlık veren bir yapıda olmasını da göz önünde bulundurmak gerekmektedir. Kuran sürekli tek yaratıcının Allah olduğunu ve O'nu görmenin ve görsel bir biçime dönüştürmenin imkânsızlığını vurgular. İslam'da hangi sebepten dolayı heykel yoksa, aynı sebepten dolayı resim de pek yüz bulamamıştır. Buna karşılık tezhip, tezyinat, hat, ve boyama sanatı; halı-kilim, armacılık ve minyatür sanatı hep var olagelmiştir.
Kur'an'da açık bir tasvir (resim) yasağı bulunmamaktadır; dolayısıyla bu konudaki ihtiyatlı tutumun kaynağı Peygamber'in belli bazı sözleridir. Bu hadislerden birinde kabirlere Peygamber ve azizlerin resimlerine tapanlar kınanmaktadır. Burada resmin, Allah'a münhasır olması gereken ibadetli maddileştirmeye yönelik bir tapınma yolu olarak görüldüğü anlaşılmaktadır ki böyle bir davranış putperestlikten başka bir şey değildir. Başka bir hadiste ise suret yapanların yaptıklarını diriltme cezasına çarptırılacakları belirtilir. Burada kınanan şeyin ise ‘ibda', yani sanatsal yaratma işinde sanatçının kendisini Allah a karşı muhalif bir güç olarak görmesi ve kibre kapılması olduğunu görüyoruz.
Tarihte resmin kesinlikle yasak olduğunu savunan fakih düşünürler de olmuştur; ama çoğunluk bu yasağın topyekûn bir inkâr değil, bir sınır çizme şeklinde anlamıştır. Öyle anlaşılıyor ki Allah'ın Resûlü güzel sanatların hiç birini yasaklamamıştır; ama sanat duygusunun belli bazı tezahür şekillerine engel ya da sınırlar koymuştur, ki bu da sanatın daha iyi ve sağlıklı olana yönetilmesi şeklinde anlatılmıştır. Yasaklama mutlak olmamış, İslam'ın ruhuna uygun düşen tarz ve üslup içinde onu alabildiğine geniş bir alan bırakılmıştır. Ama hangi çeşitten olursa olsun, bir sanatçının muhayyilesinin eseri olan tanrı heykelleri ya da ikonografik bir dil ve boyuta sahip tasvirler hiç hoş görülmemiş, kesin bir biçimde yasaklanmıştır. Rasûlullah'ın halı-kilim minder ya da yastıklar üzerindeki canlı varlık tasvirine hoşgörü ile bıraktığına dair elimizde bilgiler vardır. Buna göre asıl karşı çıkılan şeyin tasvirlerin dinî bir sembol ya da ikon olarak kullanılması olduğu anlaşılmaktadır. İslam tarihinde heykel hariç, hemen her alanda harikulade güzellikte ve mükemmel sanat eserlerinin ortaya konduğunu görüyoruz. Göz kamaştırıcı birer belge olan bu sanat eserleri hala ayaktadır. Bunlar İslam medeniyetinin aydınlık yüzünün göstergeleridir. Ama Müslümanlar hiçbir zaman sanatın tuzağına düşmemiş; bu yüzden trajediye de ilgi göstermemişlerdir.
Defaatle ifade edildiği gibi, İslam sanatının özünü vahdet fikri oluşturur. Tevhid dini olan İslam'ın sanat alanındaki tezahürü bu anlayışa oturur ve hiçbir tasvir İslam sanatının vahdet ilkesine dayalı bu mücerret vasfını açıklayamaz. Bununla birlikte İslam'da tasvir yasağı mutlak değildir. Gölgesiz, düz tasvir, Allah ve peygamberleri resmetmemek kayıt ve şartıyla ve mukaddes olmayan mekânlarda müsamaha ile karşılanmıştır.
Konuyu toparlayacak olursak, kutsal bir sanat tasvirden oluşmaz; dolayısıyla İslam sanatı da bundan özenle uzak durmuştur. İslam sanatı aynı zamanda bir tefekkür ve temaşa sanatı olduğundan, onun temel özelliğinin bir şekilde temaşa edilen durumun sessiz ve sakin bir dışlaştırılması olduğu söylenilebilir. Bu özelliği ile o doğrudan doğruya fikirleri yansıtmaz; ama çevreyi, çekim alanı gayb (görünmeyen) olan bir dengeye kavuşturarak niteliksel bir dönüşüme uğratır. Dolayısıyla resme karşı soğukluk onun temaşa özelliğini zayıflatmaz; tam tersine insanın zihnini kendi dışında bir şeyle meşgul olmaya ve ruhunu "ben buradayım!" diyen bir biçime kaptırmaya davet eden her türlü resmi engelleyerek bir boşluk yaratır. Bu özelliği ile İslam sanatının yaptığı iş, bakir tabiatın, özellikle temaşaya çok elverişli olan çölün işlevini andırır. İslam sanatındaki tezyinat bolluğu, bazılarının iddia ettiği gibi onun boşluk yaratma niteliği ile çelişmez. Tam tersine, soyut biçimlerden oluşan tezyinat ya da süsleme, sürüp giden ritim ve sonsuz bir birine geçişleriyle boşluğu artırır. Böylece zihni tuzağa düşürerek onu sanal bir âleme sürüklemek yerine, tıpkı akan dereleri, salınan bir alevi ya da rüzgârda oynaşan yaprakları temaşa etmenin bilinci iç putlarından kopardığı gibi zihni "takıntılarından" çözer.
Avrupa resmi eşyanın belli bir bakış açısından görüntüsünü sunar, dolayısıyla zaman içerisindeki bir anın, durdurulmuş bir hareketin veya ışığın etkisinin resmini yaparken İslam sanatı her zaman bir durumun resmini çıkarmaya çalışmıştır. Başka bir ifadeyle modern Avrupa sanatı nesneleri kendi halleriyle, oldukları gibi temsil etmeye (çizmeye) çalışırken, İslam sanatı onları Tanrı'ya yakınken veya mümkün olduğu ölçüde O'nun kudretini de izhar edecek şekilde göstermeye çalışır. Coomaraswamy, İslam "olay"ı değil, "faaliyetin tipi"ni dikkate aldığı için resimde gölgelemeye önem vermemiştir. Söz gelimi, tezyinatta, herhangi bir nesnenin dış çizgileri değil, bir hareketin sürekliliği vurgulanır. Tabiattan koparılarak direnişleri kırılan şekiller, bir birinin içine girip çıkarak dönüp dururlar ve böylece sonsuzu tebliğ ve telkinin güçlü bir aracı haline gelirler.
İslam sanatı güzelliği, asıl değerli olanı, kısaca hakikati, şeyh Galib'in ifadesiyle, "Beş duyunun birleştiği yerde" bulmanın peşinde olmuştur. Şeyhulislam Bahai'nin, doğu resminin üstadı Bizhad'a hitaben söylediği,
Güzel tasvir edersin hatt-u hal-i dilberi amma
Fusun-u işveye geldikte ey Bizhad neylersin
Beyti bu durumu çok güzel bir şekilde dile getirmiştir. İslam sanatı salt görsel olanın ötesine geçerek, güzelin kokusunu da duymak istemiş, bu bakımdan bütün güzelliklerdeki "Fusun ve işveyi" yakalama arayışı içinde olmuştur. Bu bağlamda Müslüman sanatçı arabesk yoluyla doğal olandan mümkün olduğu ölçüde kurtularak mücerretle buluşmanın güzel bir imkânını elde etmiştir.
İnsan sadece beş duyunun getirdiklerini algılamakla yetinen bir varlık değildir. Biz duyularımızla algıladığımız şeyler üzerinde aynı zamanda düşünerek değerlendirmelerde bulunur, idrak ve kavrayış gücümüzle elde ettiğimiz verilerden hareketle daha ilerilere geçmeye çalışırız. Sanatta ve özellikle resimde tabiatı olduğu gibi taklit etmek ve bununla yetinmek bir yerde insanın vakar ve yüceliğine yakışmayan bir şeydir. Tabiatı ya da tabi nesneleri olduğu gibi taklit etmek ve sanatı bununla sınırlamak insanın düşünce, akıl ve ruhi yönünü görmezlikten gelmek demektir.
İslam sanatının soyutlama, üsluplaştırma ve istiğraka yönelmesi; dolayısı ile üç boyutluluk ya da gölgeli resimden mümkün olduğunca uzak durması onun bağlı olduğu ilkelerin bir sonucudur. Bu bağlamda resmin nihai anlamda bir basitleştirme işi olduğu anlayışı da ondan uzak durulmasında bir şekilde etkili olmuş olabilir. Söz gelimi, insanı ne kadar mükemmel bir şekilde resmederseniz edin, o resimde onun işitme, görme, duyma ve düşünme yetilerini yansıtmak mümkün değildir. Bu yüzden resim bir yerde insana saygısızlık sayılmıştır. Câmî'nin şu beytinin İslam dünyasında resim konusundaki tutumun özünü ortaya koyduğu söylenebilir:
Şeriat resmi yasaklamıştır; çünkü
Senin güzelliğini resmetmek imkânsızdır.
İşte bu anlayışla Müslüman sanatçı minyatüre yönelmiştir.
Minyatürde doğal nesne ya da kişilerin perspektif ve gölgeye dayanarak doğrudan bir portresi çıkartılmaya çalışılmaz. Su resimlerde tabiatın temsili formülleştirilmiş veya idealize edilmiş bir şekilde karşımıza çıkar; tıpatıp doğru, sahih temsil şeklinde bir kopya etme durumu söz konusu değildir; dolayısıyla burada ağaç, taş ya da ırmak gibi doğal nesneler ve bunlarda kullanılan ama doğal renklere hiç benzemeyen renkler gerçek dışı şekilde bir araya getirilir. İç örüntüler de bundan geri kalmaz; yani ya hiç ayrıntı yoktur ya da çok ayrıntılıdır. Zaten burada önemli olan şey ayrıntı değil, bütün tablodur veya bütünün bizzat kendisidir. Özellikle renklerin harmanlanması harikulade bir parlaklık, denge ve bütünlük sergiler. İslam sanatı bu alanda nefes kesici güzellikte eserler ortaya koymuştur. Bu sanatın bu tür eserler ortaya koyması bir dikkat ya da nesneleri görememe meselesi değil, geleneğe bağlı olarak çalışmanın gerektirdiği bir anlayış ve form meselesidir. Burada perspektifin olmaması veya görmezlikten gelinmiş olması bu sanatın değerinden bir şey azaltmaz. Tek gerçek İslami sanatın non-figüratif sanat olduğunu bu alanda İspanya'dan Hindistan'a kadar evrensel bir dil ve üslup geliştirildiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. …"
* Turan Koç, İslam Estetiği, İSAM y., İst-2008, s.183-189.
 

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...