|

İslam
Sanatı ve Resim*
"Resim ya da tasvir İslam sanatları içinde, başta tevhid
ilkesinin gözetilmesi olmak üzere, belli bazı sebeplerden dolayı büyük
bir ihtiyatla karşılanmış, bu yüzden de büyük ölçüde mesafeli durulmuş
bir sanattır. Bu anlayış içinde resim, bir minyatür sanatı olarak
tezahür etmiş ve bağlı olduğu ölçü ve kurallar çerçevesinde bir gelişme
göstermiştir; ama hiçbir zaman "ihsan"ın doğrudan tezahürü olmak gibi
bir önem ve önceliğe sahip olmamıştır. Başka bir ifadeyle resim asla
kutsal bir sanat olarak görülmemiş, İslam'ın ruhuna uygun tezahürleriyle
dini bir sanat olarak varlığını şu veya bu şekilde sürdürmüştür. Bu
anlayışı göz önünde bulundurarak resmi, ihsanın doğrudan tezahürü olan
sanatlar içinde değil, ayrı bir başlık altında ele almayı uygun gördük.
İslam ulûhiyetin ve ulûhiyet kavramıyla doğrudan ilgisi olan her şeyin
tasvir ve temsiline şiddetle karşı çıkmıştır. İslam insanların kafa ve
gönüllerine tevhid fikrini yerleştirmeye son derece büyük bir önem
verdiğinden, ilahi olanın plastik düzeyde temsil ve tasvirine asla izin
vermemiştir. Mutlak olanın izafi olanla, yaratanın yaratılanla bir
tutulması çok büyük bir günah hatta şirk olarak görülmüştür. Her türlü
putun reddi ve tahrip edilmesi İslam'ın şahadet ilkesinin bir
tezahürüdür. Bu ilke, arındıran bir ateş gibi ruhlara egemen olmuş,
şehadet şuuru gizli-açık her türlü putun inkârına varacak şekilde
genelleşmiştir. Böylece Rasûlullah'ın ve diğer bütün peygamberlerin
resmedilmesinden sonuna kadar uzak durulmuştur.
Sebep sadece resimlerin, resmedilen varlığın yerine geçerek putperest
bir inancın nesnesi haline gelmesi korkusu değildi; taklit edilemez,
tasvire gelmez olana saygı da burada önemli bir rol oynamıştır. Başka
alanlarda resim ya da tasvire karşı belli bir müsamaha gösterilmiş olsa
da, canlı varlıkların temsiline karşı olan isteksizlik sürekli kendisini
hissettirmiştir. Kısaca ibadetle ilgili olan hiçbir alan ya da durumda
resim kullanılmamıştır.
Burada Kur’an'ın dil ve üslubunun da bu konuda önemli bir etken olduğunu
rahatlıkla söyleyebiliriz. Zira Kur an, İncil ve Eski Ahid'den farklı
olarak görsel formlara çevrilemeyen bir dil ve üsluba sahiptir. Başka
bir ifadeyle Kur an'ın dil ve üslubu açık bir anlatı dizisi izlemez.
Keza Kur an'ın dilinin, duyusal algıdan çok tefekküre yönelten ve zihni
idrake ağırlık veren bir yapıda olmasını da göz önünde bulundurmak
gerekmektedir. Kuran sürekli tek yaratıcının Allah olduğunu ve O'nu
görmenin ve görsel bir biçime dönüştürmenin imkânsızlığını vurgular.
İslam'da hangi sebepten dolayı heykel yoksa, aynı sebepten dolayı resim
de pek yüz bulamamıştır. Buna karşılık tezhip, tezyinat, hat, ve boyama
sanatı; halı-kilim, armacılık ve minyatür sanatı hep var olagelmiştir.
Kur'an'da açık bir tasvir (resim) yasağı bulunmamaktadır; dolayısıyla bu
konudaki ihtiyatlı tutumun kaynağı Peygamber'in belli bazı sözleridir.
Bu hadislerden birinde kabirlere Peygamber ve azizlerin resimlerine
tapanlar kınanmaktadır. Burada resmin, Allah'a münhasır olması gereken
ibadetli maddileştirmeye yönelik bir tapınma yolu olarak görüldüğü
anlaşılmaktadır ki böyle bir davranış putperestlikten başka bir şey
değildir. Başka bir hadiste ise suret yapanların yaptıklarını diriltme
cezasına çarptırılacakları belirtilir. Burada kınanan şeyin ise ‘ibda',
yani sanatsal yaratma işinde sanatçının kendisini Allah a karşı muhalif
bir güç olarak görmesi ve kibre kapılması olduğunu görüyoruz.
Tarihte resmin kesinlikle yasak olduğunu savunan fakih düşünürler de
olmuştur; ama çoğunluk bu yasağın topyekûn bir inkâr değil, bir sınır
çizme şeklinde anlamıştır. Öyle anlaşılıyor ki Allah'ın Resûlü güzel
sanatların hiç birini yasaklamamıştır; ama sanat duygusunun belli bazı
tezahür şekillerine engel ya da sınırlar koymuştur, ki bu da sanatın
daha iyi ve sağlıklı olana yönetilmesi şeklinde anlatılmıştır. Yasaklama
mutlak olmamış, İslam'ın ruhuna uygun düşen tarz ve üslup içinde onu
alabildiğine geniş bir alan bırakılmıştır. Ama hangi çeşitten olursa
olsun, bir sanatçının muhayyilesinin eseri olan tanrı heykelleri ya da
ikonografik bir dil ve boyuta sahip tasvirler hiç hoş görülmemiş, kesin
bir biçimde yasaklanmıştır. Rasûlullah'ın halı-kilim minder ya da
yastıklar üzerindeki canlı varlık tasvirine hoşgörü ile bıraktığına dair
elimizde bilgiler vardır. Buna göre asıl karşı çıkılan şeyin tasvirlerin
dinî bir sembol ya da ikon olarak kullanılması olduğu anlaşılmaktadır.
İslam tarihinde heykel hariç, hemen her alanda harikulade güzellikte ve
mükemmel sanat eserlerinin ortaya konduğunu görüyoruz. Göz kamaştırıcı
birer belge olan bu sanat eserleri hala ayaktadır. Bunlar İslam
medeniyetinin aydınlık yüzünün göstergeleridir. Ama Müslümanlar hiçbir
zaman sanatın tuzağına düşmemiş; bu yüzden trajediye de ilgi
göstermemişlerdir.
Defaatle ifade edildiği gibi, İslam sanatının özünü vahdet fikri
oluşturur. Tevhid dini olan İslam'ın sanat alanındaki tezahürü bu
anlayışa oturur ve hiçbir tasvir İslam sanatının vahdet ilkesine dayalı
bu mücerret vasfını açıklayamaz. Bununla birlikte İslam'da tasvir yasağı
mutlak değildir. Gölgesiz, düz tasvir, Allah ve peygamberleri
resmetmemek kayıt ve şartıyla ve mukaddes olmayan mekânlarda müsamaha
ile karşılanmıştır.
Konuyu toparlayacak olursak, kutsal bir sanat tasvirden oluşmaz;
dolayısıyla İslam sanatı da bundan özenle uzak durmuştur. İslam sanatı
aynı zamanda bir tefekkür ve temaşa sanatı olduğundan, onun temel
özelliğinin bir şekilde temaşa edilen durumun sessiz ve sakin bir
dışlaştırılması olduğu söylenilebilir. Bu özelliği ile o doğrudan
doğruya fikirleri yansıtmaz; ama çevreyi, çekim alanı gayb (görünmeyen)
olan bir dengeye kavuşturarak niteliksel bir dönüşüme uğratır.
Dolayısıyla resme karşı soğukluk onun temaşa özelliğini zayıflatmaz; tam
tersine insanın zihnini kendi dışında bir şeyle meşgul olmaya ve ruhunu
"ben buradayım!" diyen bir biçime kaptırmaya davet eden her türlü resmi
engelleyerek bir boşluk yaratır. Bu özelliği ile İslam sanatının yaptığı
iş, bakir tabiatın, özellikle temaşaya çok elverişli olan çölün işlevini
andırır. İslam sanatındaki tezyinat bolluğu, bazılarının iddia ettiği
gibi onun boşluk yaratma niteliği ile çelişmez. Tam tersine, soyut
biçimlerden oluşan tezyinat ya da süsleme, sürüp giden ritim ve sonsuz
bir birine geçişleriyle boşluğu artırır. Böylece zihni tuzağa düşürerek
onu sanal bir âleme sürüklemek yerine, tıpkı akan dereleri, salınan bir
alevi ya da rüzgârda oynaşan yaprakları temaşa etmenin bilinci iç
putlarından kopardığı gibi zihni "takıntılarından" çözer.
Avrupa resmi eşyanın belli bir bakış açısından görüntüsünü sunar,
dolayısıyla zaman içerisindeki bir anın, durdurulmuş bir hareketin veya
ışığın etkisinin resmini yaparken İslam sanatı her zaman bir durumun
resmini çıkarmaya çalışmıştır. Başka bir ifadeyle modern Avrupa sanatı
nesneleri kendi halleriyle, oldukları gibi temsil etmeye (çizmeye)
çalışırken, İslam sanatı onları Tanrı'ya yakınken veya mümkün olduğu
ölçüde O'nun kudretini de izhar edecek şekilde göstermeye çalışır.
Coomaraswamy, İslam "olay"ı değil, "faaliyetin tipi"ni dikkate aldığı
için resimde gölgelemeye önem vermemiştir. Söz gelimi, tezyinatta,
herhangi bir nesnenin dış çizgileri değil, bir hareketin sürekliliği
vurgulanır. Tabiattan koparılarak direnişleri kırılan şekiller, bir
birinin içine girip çıkarak dönüp dururlar ve böylece sonsuzu tebliğ ve
telkinin güçlü bir aracı haline gelirler.
İslam sanatı güzelliği, asıl değerli olanı, kısaca hakikati, şeyh
Galib'in ifadesiyle, "Beş duyunun birleştiği yerde" bulmanın peşinde
olmuştur. Şeyhulislam Bahai'nin, doğu resminin üstadı Bizhad'a hitaben
söylediği,
Güzel tasvir edersin hatt-u hal-i dilberi amma
Fusun-u işveye geldikte ey Bizhad neylersin
Beyti bu durumu çok güzel bir şekilde dile getirmiştir. İslam sanatı
salt görsel olanın ötesine geçerek, güzelin kokusunu da duymak istemiş,
bu bakımdan bütün güzelliklerdeki "Fusun ve işveyi" yakalama arayışı
içinde olmuştur. Bu bağlamda Müslüman sanatçı arabesk yoluyla doğal
olandan mümkün olduğu ölçüde kurtularak mücerretle buluşmanın güzel bir
imkânını elde etmiştir.
İnsan sadece beş duyunun getirdiklerini algılamakla yetinen bir varlık
değildir. Biz duyularımızla algıladığımız şeyler üzerinde aynı zamanda
düşünerek değerlendirmelerde bulunur, idrak ve kavrayış gücümüzle elde
ettiğimiz verilerden hareketle daha ilerilere geçmeye çalışırız. Sanatta
ve özellikle resimde tabiatı olduğu gibi taklit etmek ve bununla
yetinmek bir yerde insanın vakar ve yüceliğine yakışmayan bir şeydir.
Tabiatı ya da tabi nesneleri olduğu gibi taklit etmek ve sanatı bununla
sınırlamak insanın düşünce, akıl ve ruhi yönünü görmezlikten gelmek
demektir.
İslam sanatının soyutlama, üsluplaştırma ve istiğraka yönelmesi;
dolayısı ile üç boyutluluk ya da gölgeli resimden mümkün olduğunca uzak
durması onun bağlı olduğu ilkelerin bir sonucudur. Bu bağlamda resmin
nihai anlamda bir basitleştirme işi olduğu anlayışı da ondan uzak
durulmasında bir şekilde etkili olmuş olabilir. Söz gelimi, insanı ne
kadar mükemmel bir şekilde resmederseniz edin, o resimde onun işitme,
görme, duyma ve düşünme yetilerini yansıtmak mümkün değildir. Bu yüzden
resim bir yerde insana saygısızlık sayılmıştır. Câmî'nin şu beytinin
İslam dünyasında resim konusundaki tutumun özünü ortaya koyduğu
söylenebilir:
Şeriat resmi yasaklamıştır; çünkü
Senin güzelliğini resmetmek imkânsızdır.
İşte bu anlayışla Müslüman sanatçı minyatüre yönelmiştir.
Minyatürde doğal nesne ya da kişilerin perspektif ve gölgeye dayanarak
doğrudan bir portresi çıkartılmaya çalışılmaz. Su resimlerde tabiatın
temsili formülleştirilmiş veya idealize edilmiş bir şekilde karşımıza
çıkar; tıpatıp doğru, sahih temsil şeklinde bir kopya etme durumu söz
konusu değildir; dolayısıyla burada ağaç, taş ya da ırmak gibi doğal
nesneler ve bunlarda kullanılan ama doğal renklere hiç benzemeyen
renkler gerçek dışı şekilde bir araya getirilir. İç örüntüler de bundan
geri kalmaz; yani ya hiç ayrıntı yoktur ya da çok ayrıntılıdır. Zaten
burada önemli olan şey ayrıntı değil, bütün tablodur veya bütünün bizzat
kendisidir. Özellikle renklerin harmanlanması harikulade bir parlaklık,
denge ve bütünlük sergiler. İslam sanatı bu alanda nefes kesici
güzellikte eserler ortaya koymuştur. Bu sanatın bu tür eserler ortaya
koyması bir dikkat ya da nesneleri görememe meselesi değil, geleneğe
bağlı olarak çalışmanın gerektirdiği bir anlayış ve form meselesidir.
Burada perspektifin olmaması veya görmezlikten gelinmiş olması bu
sanatın değerinden bir şey azaltmaz. Tek gerçek İslami sanatın
non-figüratif sanat olduğunu bu alanda İspanya'dan Hindistan'a kadar
evrensel bir dil ve üslup geliştirildiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. …"
* Turan Koç, İslam Estetiği, İSAM y., İst-2008, s.183-189.
|