|

Militarist Yapılanmadan “Dine Karşı
Din” Eksenli Demokratik Yapılanmaya...
Militer eksenli bir
yapının hakim olduğu Türkiye Cumhuriyeti'nde, hukuk, ancak egemen
güçlerin, bir avuç oligarşik güç odağının müdahil olmadıkları alanlarda
söz konusu olagelmiştir. Olağanüstü dönemlerdeki hukuk cinayetleri bir
yana, genelde hukukçular "durumdan vazife çıkararak" hukuk dışı
kararlara imza atmakta hiçbir beis görmemişlerdir. Ve bu kararlardan
dolayı, gerek kendilerini bu devletin sahibi olarak gören malum odaklar
ve gerekse bu durumdan nemalanan çevreler başta olmak üzere çağdaş
Batıcı kesimler tarafından bırakın eleştirilmeyi, zaman zaman takdir
dahi edilegelmişlerdir. Türkiye Cumhuriyeti'nin "özel şartları" olduğu
gerekçesiyle bu hukuksuzluğu meşrulaştırmaya çalışanlar, sistem-içi
konuları ve çıkarları ile adeta ülkenin bölünmez bütünlüğü, ulusal
yararlarını da bire bir örtüştürmekten hiçbir sakınca görmemişlerdir.
Bunlara göre her türlü zorbalığın, keyfiliğin, her türlü haksızlığın,
işkencenin, zulmün mutlaka "ideolojik" gerekçesi varolagelmiştir.
Türkiye'nin özel şartları diye başlayan bu Batıcı-ideolojik zorbalık,
öncelikle, "irtica" ile mücadele adı altında deli gömleği giydirilmek
istenen bu toplumun geneline yönelmiştir. Sonra, dünyadaki dengelere
paralel olarak, Batıcı, çağdaş uygarlık düzenini temsil eden dostlarıyla
ortaklaşa oluşturdukları "Komünist" öcüsünün karşısına toplumun diğer
kesimini konumlandırarak yeni bir çatışmanın fitilini ateşlemişlerdir.
Dolayısıyla çok yakın ilişkiler içinde oldukları emperyalist Batılı
dostlarıyla el ele yaşadığımız coğrafyayı kavmiyetçi-bölücü
politikalarıyla her türlü zulme, sömürüye, manipülasyona açık hale
getirmekten çekinmemişlerdir. Üstelik bu çevrelerin büyük bir kısmı
halen aynı sapkın zihniyetle hareket etmekten geri durmamaktadırlar. Ama
bu arada dış ve iç konjonktür ciddi olarak değişmiş, iki kutuplu dünya
düzeni yıkılmış ve dünyada yeni denge arayışlarıyla paralel bir
globalizasyon her alanda kendini hissettirmeye başlamış bulunmaktadır.
Global sistem, global sermayenin önünü açmak üzere tüm dünyayı,
demokrasi, insan hakları, serbest piyasa ekonomisi düzleminde yeni bir
dengeye zorlamakta, bu doğrultuda yoğun çabalar ve projeler gündemdeki
yerini almaktadır. Bu bağlamda, söz konusu değişim ve dönüşümün ana
parametreleri ve bunların insanlığı taşıdığı kaos dikkate alınmadan bu
coğrafyadaki gelişmeleri doğru algılamak imkanı bulunmamaktadır.
Özellikle Özal döneminin milat kabul edildiği Türkiye'deki yaşananları
yerli yerine oturtmak çok zor olacaktır. Hele hele 21,y.y.'ın hemen
başından itibaren kesafeti giderek artış göstererek yaşanan sistem-içi
güç odakları arasındaki mücadele (artık savaş da diyebiliriz) ve
bunların dış uzantılarının politikaları doğru algılanamayacak, net
tavırlar konulamayacaktır.
Öyleyse son gelişmeleri de dikkate alarak tekrar sormak gerekir. Bu
kavgaların temelinde yatan nedir? Her iki tarafın da kıblesinin Batıya
dönük olduğu bilindiğine göre, bu stratejik mücadelede değişim yanlıları
ile statükocu-ulusalcı tarafların argümanları nelerdir? Bunları ne kadar
ciddiye almak gerekir?
Bu sorulara tatmin edici bir cevap aramadan önce bazı hususların altını
çizmek yararlı olacaktır. Bunlardan en önemlisi mücadelenin taraflarının
ikisi de yeni bir din inşasına gayret etmekte ve evrensel değerlerle
(?!) bu dinin uyumunu sağlamaya, daha doğrusu toplumu bu yönde
dönüştürmeye çalışmaktadır. Bu çerçevede statükocu-ulusalcı kesim
toplumda ciddi bir desteğe sahip gözükmezken, değişimci kesim, kendi
içinde değişik unsurları bulunsa da global sisteme entegre olmak ve
"evrensel" olduğunu iddia ettikleri kavramlarla toplumu barıştırmak,
uyumlu hale getirmek açısından ciddi adımlar atmış bulunmaktadırlar.
Konjonktür gereği ulusalcı-statükocu çevrelerin ideolojik argümanları
toplumun değerleriyle bir türlü uyum sağlamazken, değişimciler,
kişi-merkezli din anlayışının tüm avantajlarını kullanarak topluma
geçmişte reddettikleri şeyleri sevimli hale getirmeyi başarmış
gözükmektedirler. Yani taraflardan birisi toplumsal desteğe sahip
gözükürken, diğeri statükoya yaslanarak bu kavgayı götürmekten başka
çıkış yolu bulamamaktadır…
AKP'nin kapatılması davası-Ergenekon Soruşturması:
Yukarıda ortaya koymaya çalıştığımız çerçeveyi göz önüne aldığımızda,
AKP'nin laikliğe aykırı fiillerin odağı haline geldiği yolundaki
Yargıtay Başsavcısı'nın açtığı dava, gelişmeleri dışarıdan izleyen bir
gözlemcinin bile görebileceği üzere, sübjektif yorumlara dayanan ve bu
mücadelede taraflardan biri adına "yargısal darbe" niteliğindeki bir
gelişim olarak değerlendirilmektedir. Yani hukuki bir metin olmaktan
öte, sistemin yeniden yapılandırılması sürecinde kendilerinin "özel
durumlarını" dikkate almayan bir değişimin konumlarını ve çıkarlarını
büyük ölçüde ortadan kaldıracağını düşünen odakların ideolojik bir karşı
hamlesi, son çaresi olarak okunabilecek bir metindir iddianame!..
Üstelik, geçmişteki askeri ve zaman zaman yargısal darbelere destek
vermeyi âli menfaatlerine uygun gören dış odakların, bazı konjonktürel
tereddütlerine rağmen bu kez gelişmelere farklı yaklaşımları da bu
davayı sonuç itibariyle geçersiz kılması kuvvetle muhtemel bir durum
olarak gözükmektedir. Ama her şeye rağmen, T.C.'de erkler üzerinde bir
konuma sahip olmayı henüz sürdüren ve genelde bu konumu kabul gören
TSK'nin de bu çekişmede kısmen de olsa taraf olması ve bölgenin henüz
uzlaşma sağlanamayan sorunlarının varlığı dış odakların işine
geldiğinden bu dava adeta bir muamma haline gelmiş bulunmaktadır. Ne var
ki, bu geçici politikalara rağmen kesin olan bir durum vardır ki, ABD ve
AB, Türkiye'nin yeni şartlarla birlikte stratejik öneminin arttığı ve
vazgeçilmez olduğu konusunda mutabık gözükmektedirler. Global
sistem/global sermaye, Ortadoğu başta olmak üzere, Kafkaslar ve
Balkanlarda stratejik bir öneme haiz Türkiye'nin global sisteme entegre
edilmesinin zaruretinin farkında olduklarını her fırsatta ortaya
koymaktadırlar… Global sistemi kontrol eden veya etkileyen bu
uluslararası aktörlerin siyasi, ekonomik vb. çıkar çatışmaları bir takım
yanıltıcı tepkilerin karşımıza çıkmasına neden olsa da bu durum işin
mahiyetini değiştirecek özellikte değildir.
Evet, AKP'nin kapatılması davası ve ondan çok önce başlamasına rağmen
birbiriyle direkt ilişkisi konusunda şüphe olmayan Ergenekon davası, bu
sürecin önemli dönemeçlerindendir. Ve bu tür önemli ve rejim krizi
olarak görülebilecek daha derin krizler bundan sonra da
yaşanabilecektir. Kaçınılmaz da… Ama, ne olursa olsun konjonktürel
dalgalanmalara rağmen olağanüstü bir durum ortaya çıkmadıkça değişim ve
dönüşüm hızlanarak devam edeceğe benzemektedir.
Bu çerçevede, Ergenekon davası ile ilgili tartışmalarda devletin önemli
kurumları arasında ciddi hesaplaşmalar yaşanması işin doğası gereğidir.
Dolayısıyla TSK içinde de çok ciddi değişim ve dönüşüm sancısı
yaşanılması kaçınılmaz gözükmektedir. NATO üyesi bir ülkenin bir kurumu
olarak dış etkilere olabildiğince açık ve duyarlı olan TSK'nin,
Türkiye'nin yeniden yapılandırılması sürecinde en fazla etkilenen kurum
olmasına da hayret etmemek gerekir. Keza yargıdaki ulusalcı-statükocu
kadroların çoğunlukta olması da bu değişim sürecine tepki
göstermelerine, zaman zaman kontrolü kaybederek açık ideolojik tepki
koymalarına neden olmaktadır. Bu durumda, toplumun değişik kesimlerinden
yargıya tepkiler yoğunlaşınca, bu kurumun, bildirilerle, tehditlerle
yargıya saygı çağrıları yapması da beyhude olmaktadır. Zira, gerek
darbeler karşısındaki teslimiyetçi tavırları, gerekse de siyasi
tartışmaların içinde elenen bir taraf olarak yer almaları bu kurumun
ağırlığını yitirmesine neden olmaktadır. Yakın tarihe bakıldığında,
özellikle de 28 Şubat sürecinde, konumlarıyla izahı kâbil olmayacak
şekilde karargahlarda brifing almaları, Anayasa Mahkemesi'nin 367
kararı, son olarak meclisin çoğunluğuyla yapılan Anayasa değişikliği
karşısındaki tutumları ve AKP'nin kapatılması istemiyle açılan dava
süreci, "et kokarsa tuzlanır, ya tuz kokarsa" özdeyişini çağrıştıran
gelişmeler olarak toplumun karşısında durmaktadır. Yargının "hakem
olmak" yerine "sistemi korumak" adına sistem-içi mücadelede taraf olması
toplumun gözünden kaçmamaktadır. Ergenekon davasıyla ilgili duruşları,
yargı içindeki ideolojik saflaşmanın ortaya çıkardığı müsamahasızlık,
Şemdinli Savcısı'na reva görülen ceza, vb. artık adalet sistemin
çivisinin çıktığını açıkça ortaya koymaktadır.
Tüm bu kaos içinde kamuoyunda iki cephe halinde tartışılan ve birçok
spekülasyon ve sürpriz operasyonlara neden olan Ergenekon iddianamesi
mahkemeye sunuldu ve iddianame mahkemece kabul edildi. Böylece, darbe
hazırlığı yapmak, terör örgütü kurmak ve yönlendirmek, şiddet yoluyla
hükümeti ortadan kaldırmak, halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etmek
ve askeri itaatsizliğe teşvik suçları dahil birçok suçlamayı içeren bu
dava, çok önemli gelişmelere, çatışmalara ve krizlere gebe bir dava
olarak gündemin merkezindeki yerini uzun süre koruyacaktır.
Tahmin edildiği üzere, Ergenekon davası ile ilgili tepkiler de, içinde
yaşadığımız sürece uygun olarak, hak-hukuk bağlamında olmayıp,
sistem-içi tarafların bulundukları konumlarına, duruşlarına ve
beklentilerine göre olmaktadır. AKP'nin kapatılmasını talep eden davaya
karşı çıkıp bunun hukuk-dışı ideolojik bir yaklaşım olduğu eleştirisinde
bulunanlara, dava sonucunun beklenmesi, yargıya saygı gösterilmesi
gerektiğini hatırlatanlar, Ergenekon davası ile birlikte tavır
değiştirmiş durumdalar. Karşı cephede olanlarda farklı bir duruş
sergilememektedirler. Bu ideolojik duruşun derin nedenleri olduğunun en
önemli argümanlarından birincisi, Danıştay davasında davanın Ergenekon
davası ile ilişkisi gündeme geldiğinde bu durumu dikkate almayan bir
mahkemeye karşın Ergenekon davasının Danıştay davasında iddianameye
alınmasıdır. İkincisi, AKP'nin kapatılma davasında savcının, önemli bir
delil olarak sunduğu hususların Ergenekon iddianamesinde çok farklı ve
birbirini tekzip eden bir bağlamda değerlendirilmesidir.
Sistem İçin Kavganın Derin Taraftarları
Sistem-içi güç ve çıkar kavgasının niteliğine, tarafların
ideolojilerinde ortak paranteze alınacak kurumsal benzerliklere karşın
tarafların beklentileriyle paralel olarak bu kavramların içeriğinin
farklılaşması bir kısım insanımızın tavrını ve konumunu netleştirmesini
bir hayli zorlaştırmaktadır. Bu da bizim sistem-içi kavganın
taraflarıyla ilgili bazı hususların altını çizmemiz zaruretini ortaya
çıkarmaktadır.
Taraflardan biri, değişimden, global sisteme ve bu sistemin temel
değerleriyle uyumdan yana, laik (Anglo-sakson versiyonuyla-ılımlı)
demokrat, insan haklarına saygılı ve serbest piyasacıdır… Bu cephenin
içinde de muhafazakar ağırlıklı, belirli bir döneme kadar rejimle kan
uyuşmazlığı içinde olan, ancak belirgin bir projeyle Batılı değerlerle
uzlaşabilecek, hoşgörülü bir çizgiye taşınan ve kendilerini İslam ile
tavsif eden kitle bulunmaktadır. Toplumun değerlerini yeniden
tanımlayarak, adeta "Dine karşı din" ekseninde demokratik bir yapı
oluşturup global sistemle bölge insanını uyumlu hale getirerek kontrol
etmek isteyen odakların hedef kitlesidir bunlar. Bunların yanı sıra
deist liberaller, demokrasinin önemine vurgu yapan sosyal demokratlar ve
sosyalistler, ateistler de bu kesim içerisinde bulunmaktadır. Diğerleri
ise, statükodan beslenen laik (jakoben), demokrat (özel şartlara uygun),
serbest piyasacı (konjonktürel itirazlarıyla birlikte)... Bu cephede ise
ana/başat unsur olarak karşımıza Kemalist jakobenler çıkmaktadır.
Bunların yanında ateist ve ateist olmayan solun bir kısmı, deist
sağcılar, cuntacı sosyalistler (Yön Dergisi çevresinden…), MHP'nin büyük
bir kısmı vb. Yani durum bu kadar net! Konuyla ilgili daha detaylı bir
değerlendirmeye ihtiyaç olduğunu sanmıyoruz.
Öyleyse bazı akıl tutulması yaşayan çevrelere sormak istiyoruz. Allah
aşkına söyleyiniz, bunlardan hangileri zalim, hangileri de zulme karşı
mücadele eden, adalet ve şeffaflık arayan taraf?! Öyle ehli kitap,
ateşperest benzetmelerinden yola çıkarak global sistem adına, global
sistemin yerli uzantıları adına ya da Türkiye Cumhuriyeti'nin "özel
şartları" adına bu toplumu farklı versiyonlarıyla laik, batıcı bir
zeminde değiştirmek, dönüştürmek, bu arada da gayr-i İslâmî sistemde
elde edecekleri iktidarın rantına talip olan bunlardan hangisinden yana
olacaksınız? Yoksa her türlü zulme karşı ilkesel bir tavır, tevhidi bir
duruş sergileyip sistem-dışı konumunu muhafaza ederek mücadele etmenin
izzetini mi tercih edeceksiniz…
Ezcümle, bugün Ergenekon davası çerçevesindeki gelişmeler buzdağının su
yüzüne çıkan görüntülerinden bir kısmı olmaktan öte bir şey değildir. Ve
bu mesele sadece Türkiye'nin içiyle ilgili de değildir. Global sistem,
bu sistemin kontrolündeki global sermaye ve bunların Türkiye'yi
konumlandırmaları, dolayısıyla yükledikleri misyon vb. gibi hususları da
kapsayan çok boyutlu, küresel, dönemsel boyutlarıyla bir yeniden
yapılandırma gayretleriyle ilgilidir. Oysa tamamen kategorize olmuş
tarafların büyük bir kesimi, olup biteni, iktidar partisiyle muhalefet
cephesinin mücadelesi olarak değerlendirme sığlığını veya cinliğini
göstermektedir. Durumun böyle olmadığı açıktır…
Türkiye'nin yeniden inşa sürecinde bulunduğu ve bu sürecin
tamamlanmasıyla birlikte global sistem ve onun yerli uzantılarının yeni
bir döneme girecekleri bilinmektedir. Dolayısıyla bu çerçevede yeni bir
ideoloji inşasının kaçınılmaz olarak gündeme gelmiş olması şaşırtıcı
değildir. Ve bu, cumhuriyetin temel kazanımlarıyla çelişen, onları
ortadan kaldıracak bir nitelikte olmayıp tam tersine cumhuriyetin
kazanımlarını güçlendiren ve derinleştiren bir ideoloji olarak karşımıza
çıkmaktadır. Artık Türkiye'de oligarşinin kanlı, despot, tepeden inme
iktidarı ömrünü tamamladı. Uluslararası finans, bilişim ve sanayi
sermayesi hakim güç olarak iktidarı kontrol etmek istemektedir. Ulusalcı
anlayış hem rejim hem de TSK açısından taşınabilir niteliğini kaybetmiş
bulunmaktadır. Ancak, bu gelişmenin somutlaşma sürecinde dış dinamikler
belirleyici bir rol oynayacağa benzemektedir. Ordu içindeki
hesaplaşmalar, anti-Amerikancı söylemler, Avrasyacı çıkışlar, farklı bir
analizi gerektiren dinamikleri içinde barındırmaktadır. TSK, ulusalcı
bir çizgiden daha evrenselci bir aksa doğru hızla yol almaktadır. Bunun
da sancılı olması doğası gereğidir. Bu bağlamda restleşmelerin, dönemsel
kırılmaların yaşanması kaçınılmazdır. Ancak eskiden olduğu gibi dış
odakların darbeci eylemlere desteği ilkesel olarak söz konusu
olmayacaktır.
İRAN - ABD AYNI MASADA
İran, uluslararası ve bölgesel politikalarıyla ciddi bir santranç
oyununu başarıyla sürdürmektedir.
Devrimden hemen sonra, global sisteme ve onun başat gücü ABD'ye karşı
net politikalarla hem İran halkının hem de suni ön yargılara sahip
olmayan müslümanların yüzünü ağartan İran, İmam'dan sonra, Ahmedi Nejad
ile de onurlu politikalarına devam etmektedir. Ve uluslararası sistemin
ve ABD'nin tüm çifte standartlı baskılarına ve tehditlerine rağmen
nükleer programını devam ettirmektedir. ABD ve İsrail başta olmak üzere
bir kısım devletler, kendilerinin yıllar önce yaptığı bir faaliyeti ve
(insanlık-dışı kullanımlarını) İran'ın ilkesel gerekçelerle sürdürmesine
karşı çıkmaktadırlar. Bu haksız tutumlarını da uluslararası iletişim
araçlarını kontrol etmek suretiyle insanları aldatarak
gerçekleştirmektedirler. Zira bu güçlerin derdi, nükleer silahların
yayılması ve bunun insanlığı tehdit etmesi değildir. Ki bunlar yıllar
öncesinde nükleer silah imal ederek emperyalist amaçları doğrultusunda
kullanmakta çekinmediler. Kendi çıkarlarını tehdit etmeyen devletlerin
de aynı faaliyetlerde bulunmasına ses çıkarmadılar. Ama konu İran olunca
ortalığı gürültüye boğmaya ve dünya kamuoyunu yanlış yönlendirmeye
çalışmaktadırlar. Oysa İran haklı nedenlerle başladığı nükleer
programını tüm tehditlere rağmen devam ettirmektedir. Devam ettirmelidir
de… ABD ve İsrail'in tehditleri, İran'ın nükleer tesislerine yönelik
operasyon seçeneğini hep masada tutmaları söz konusudur. Ancak, İran bu
programını sonuca ulaştırmak için avantajlı bir konjonktür yakalamış
bulunmaktadır. ABD ve yandaşları köşeye sıkışmış durumdadır. Buna karşın
ABD, bir yandan dünyayı yanına alarak İran'a karşı yaptırımlar
uygulamaya devam ederken, diğer yandan İran'a destek veren Rusya ve
Çin'i kendi politikası yönünde hareket etmeleri için önemli uğraşlar
vermektedir. Nitekim İran'ın nükleer programına ilişkin müzakereler
ABD'nin güdümündeki BM'in daimi konsey üyesi 5 ülke, Almanya, İran ve
ABD'nin katılımıyla İsviçre'nin Cenevre kentinde 19 Temmuz 2008
tarihinde yapıldı. İran'ı baş müzakereci Sait Celili'nin temsil ettiği
bu görüşmeye, ilk kez ABD'li temsilci M. Burns'ün de katılması
önemliydi. Görüşmede AB'nin dış politika şefi J. Solana da hazır
bulundu. Tahmin edileceği üzere İran'ın, geçmişte olduğu gibi bu
görüşmede de "uranyum zenginleştirme programını askıya almaya
yanaşmadığı" bilinmektedir.
Bu arada ABD Ulusal Güvenlik danışmanı Stephan Hadley'in Ankara ziyareti
ve İran Dışişleri Bakanı Manuçher Muttaki'nin görüşmeler öncesi
Ankara'yı ziyaret etmeleri de Türkiye'nin tutumunun, arabulucu
misyonunun önemli olduğunu göstermektedir. Zaten her iki tarafın da
Türkiye'nin üstlendiği dolaylı arabuluculuk rolünü desteklediklerini
deklare etmeleri de bunu göstermektedir. Görüşmelerde 5+1'ler, İran'ın
uranyum zenginleştirme çalışmalarını genişletmeye son vermesi
karşılığında bu ülkeye yönelik yeni bir BM Güvenlik Konseyi yaptırımları
için baskı yapmaya son vermeyi öneriyorlar. AB temsilcisi Solana'nın 14
Haziran 2008'de İran'a sunduğu teşvik paketiyle de ABD'nin sopa
politikasına karşın havuç politikası da gündeme gelmiş olmaktadır.
Tabii İran'ın bu politikalara pabuç bırakması söz konusu olmaz. Ama ABD
ve İsrail kendilerinin koyduğu kurallara dahi uymak gibi bir alışkanlığa
sahip olmadığından rasyonel olmayan küçük çaplı operasyon ihtimali hep
masada durmaktadır. Bize göre böyle bir ihtimal çok zayıf olmakla
birlikte ABD ve müttefikleri açısından bu programı önlemek gelecekteki
bölgesel politikaları açısından elzem görülmektedir. Tabii sonuçlarına
katlanmayı göze aldıkları takdirde... |