Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 356 | Ağustos  2008

                   

 

 


Militarist Yapılanmadan “Dine Karşı Din” Eksenli Demokratik Yapılanmaya...

Militer eksenli bir yapının hakim olduğu Türkiye Cumhuriyeti'nde, hukuk, ancak egemen güçlerin, bir avuç oligarşik güç odağının müdahil olmadıkları alanlarda söz konusu olagelmiştir. Olağanüstü dönemlerdeki hukuk cinayetleri bir yana, genelde hukukçular "durumdan vazife çıkararak" hukuk dışı kararlara imza atmakta hiçbir beis görmemişlerdir. Ve bu kararlardan dolayı, gerek kendilerini bu devletin sahibi olarak gören malum odaklar ve gerekse bu durumdan nemalanan çevreler başta olmak üzere çağdaş Batıcı kesimler tarafından bırakın eleştirilmeyi, zaman zaman takdir dahi edilegelmişlerdir. Türkiye Cumhuriyeti'nin "özel şartları" olduğu gerekçesiyle bu hukuksuzluğu meşrulaştırmaya çalışanlar, sistem-içi konuları ve çıkarları ile adeta ülkenin bölünmez bütünlüğü, ulusal yararlarını da bire bir örtüştürmekten hiçbir sakınca görmemişlerdir.
Bunlara göre her türlü zorbalığın, keyfiliğin, her türlü haksızlığın, işkencenin, zulmün mutlaka "ideolojik" gerekçesi varolagelmiştir. Türkiye'nin özel şartları diye başlayan bu Batıcı-ideolojik zorbalık, öncelikle, "irtica" ile mücadele adı altında deli gömleği giydirilmek istenen bu toplumun geneline yönelmiştir. Sonra, dünyadaki dengelere paralel olarak, Batıcı, çağdaş uygarlık düzenini temsil eden dostlarıyla ortaklaşa oluşturdukları "Komünist" öcüsünün karşısına toplumun diğer kesimini konumlandırarak yeni bir çatışmanın fitilini ateşlemişlerdir. Dolayısıyla çok yakın ilişkiler içinde oldukları emperyalist Batılı dostlarıyla el ele yaşadığımız coğrafyayı kavmiyetçi-bölücü politikalarıyla her türlü zulme, sömürüye, manipülasyona açık hale getirmekten çekinmemişlerdir. Üstelik bu çevrelerin büyük bir kısmı halen aynı sapkın zihniyetle hareket etmekten geri durmamaktadırlar. Ama bu arada dış ve iç konjonktür ciddi olarak değişmiş, iki kutuplu dünya düzeni yıkılmış ve dünyada yeni denge arayışlarıyla paralel bir globalizasyon her alanda kendini hissettirmeye başlamış bulunmaktadır. Global sistem, global sermayenin önünü açmak üzere tüm dünyayı, demokrasi, insan hakları, serbest piyasa ekonomisi düzleminde yeni bir dengeye zorlamakta, bu doğrultuda yoğun çabalar ve projeler gündemdeki yerini almaktadır. Bu bağlamda, söz konusu değişim ve dönüşümün ana parametreleri ve bunların insanlığı taşıdığı kaos dikkate alınmadan bu coğrafyadaki gelişmeleri doğru algılamak imkanı bulunmamaktadır. Özellikle Özal döneminin milat kabul edildiği Türkiye'deki yaşananları yerli yerine oturtmak çok zor olacaktır. Hele hele 21,y.y.'ın hemen başından itibaren kesafeti giderek artış göstererek yaşanan sistem-içi güç odakları arasındaki mücadele (artık savaş da diyebiliriz) ve bunların dış uzantılarının politikaları doğru algılanamayacak, net tavırlar konulamayacaktır.
Öyleyse son gelişmeleri de dikkate alarak tekrar sormak gerekir. Bu kavgaların temelinde yatan nedir? Her iki tarafın da kıblesinin Batıya dönük olduğu bilindiğine göre, bu stratejik mücadelede değişim yanlıları ile statükocu-ulusalcı tarafların argümanları nelerdir? Bunları ne kadar ciddiye almak gerekir?
Bu sorulara tatmin edici bir cevap aramadan önce bazı hususların altını çizmek yararlı olacaktır. Bunlardan en önemlisi mücadelenin taraflarının ikisi de yeni bir din inşasına gayret etmekte ve evrensel değerlerle (?!) bu dinin uyumunu sağlamaya, daha doğrusu toplumu bu yönde dönüştürmeye çalışmaktadır. Bu çerçevede statükocu-ulusalcı kesim toplumda ciddi bir desteğe sahip gözükmezken, değişimci kesim, kendi içinde değişik unsurları bulunsa da global sisteme entegre olmak ve "evrensel" olduğunu iddia ettikleri kavramlarla toplumu barıştırmak, uyumlu hale getirmek açısından ciddi adımlar atmış bulunmaktadırlar. Konjonktür gereği ulusalcı-statükocu çevrelerin ideolojik argümanları toplumun değerleriyle bir türlü uyum sağlamazken, değişimciler, kişi-merkezli din anlayışının tüm avantajlarını kullanarak topluma geçmişte reddettikleri şeyleri sevimli hale getirmeyi başarmış gözükmektedirler. Yani taraflardan birisi toplumsal desteğe sahip gözükürken, diğeri statükoya yaslanarak bu kavgayı götürmekten başka çıkış yolu bulamamaktadır…
AKP'nin kapatılması davası-Ergenekon Soruşturması:
Yukarıda ortaya koymaya çalıştığımız çerçeveyi göz önüne aldığımızda, AKP'nin laikliğe aykırı fiillerin odağı haline geldiği yolundaki Yargıtay Başsavcısı'nın açtığı dava, gelişmeleri dışarıdan izleyen bir gözlemcinin bile görebileceği üzere, sübjektif yorumlara dayanan ve bu mücadelede taraflardan biri adına "yargısal darbe" niteliğindeki bir gelişim olarak değerlendirilmektedir. Yani hukuki bir metin olmaktan öte, sistemin yeniden yapılandırılması sürecinde kendilerinin "özel durumlarını" dikkate almayan bir değişimin konumlarını ve çıkarlarını büyük ölçüde ortadan kaldıracağını düşünen odakların ideolojik bir karşı hamlesi, son çaresi olarak okunabilecek bir metindir iddianame!.. Üstelik, geçmişteki askeri ve zaman zaman yargısal darbelere destek vermeyi âli menfaatlerine uygun gören dış odakların, bazı konjonktürel tereddütlerine rağmen bu kez gelişmelere farklı yaklaşımları da bu davayı sonuç itibariyle geçersiz kılması kuvvetle muhtemel bir durum olarak gözükmektedir. Ama her şeye rağmen, T.C.'de erkler üzerinde bir konuma sahip olmayı henüz sürdüren ve genelde bu konumu kabul gören TSK'nin de bu çekişmede kısmen de olsa taraf olması ve bölgenin henüz uzlaşma sağlanamayan sorunlarının varlığı dış odakların işine geldiğinden bu dava adeta bir muamma haline gelmiş bulunmaktadır. Ne var ki, bu geçici politikalara rağmen kesin olan bir durum vardır ki, ABD ve AB, Türkiye'nin yeni şartlarla birlikte stratejik öneminin arttığı ve vazgeçilmez olduğu konusunda mutabık gözükmektedirler. Global sistem/global sermaye, Ortadoğu başta olmak üzere, Kafkaslar ve Balkanlarda stratejik bir öneme haiz Türkiye'nin global sisteme entegre edilmesinin zaruretinin farkında olduklarını her fırsatta ortaya koymaktadırlar… Global sistemi kontrol eden veya etkileyen bu uluslararası aktörlerin siyasi, ekonomik vb. çıkar çatışmaları bir takım yanıltıcı tepkilerin karşımıza çıkmasına neden olsa da bu durum işin mahiyetini değiştirecek özellikte değildir.
Evet, AKP'nin kapatılması davası ve ondan çok önce başlamasına rağmen birbiriyle direkt ilişkisi konusunda şüphe olmayan Ergenekon davası, bu sürecin önemli dönemeçlerindendir. Ve bu tür önemli ve rejim krizi olarak görülebilecek daha derin krizler bundan sonra da yaşanabilecektir. Kaçınılmaz da… Ama, ne olursa olsun konjonktürel dalgalanmalara rağmen olağanüstü bir durum ortaya çıkmadıkça değişim ve dönüşüm hızlanarak devam edeceğe benzemektedir.
Bu çerçevede, Ergenekon davası ile ilgili tartışmalarda devletin önemli kurumları arasında ciddi hesaplaşmalar yaşanması işin doğası gereğidir. Dolayısıyla TSK içinde de çok ciddi değişim ve dönüşüm sancısı yaşanılması kaçınılmaz gözükmektedir. NATO üyesi bir ülkenin bir kurumu olarak dış etkilere olabildiğince açık ve duyarlı olan TSK'nin, Türkiye'nin yeniden yapılandırılması sürecinde en fazla etkilenen kurum olmasına da hayret etmemek gerekir. Keza yargıdaki ulusalcı-statükocu kadroların çoğunlukta olması da bu değişim sürecine tepki göstermelerine, zaman zaman kontrolü kaybederek açık ideolojik tepki koymalarına neden olmaktadır. Bu durumda, toplumun değişik kesimlerinden yargıya tepkiler yoğunlaşınca, bu kurumun, bildirilerle, tehditlerle yargıya saygı çağrıları yapması da beyhude olmaktadır. Zira, gerek darbeler karşısındaki teslimiyetçi tavırları, gerekse de siyasi tartışmaların içinde elenen bir taraf olarak yer almaları bu kurumun ağırlığını yitirmesine neden olmaktadır. Yakın tarihe bakıldığında, özellikle de 28 Şubat sürecinde, konumlarıyla izahı kâbil olmayacak şekilde karargahlarda brifing almaları, Anayasa Mahkemesi'nin 367 kararı, son olarak meclisin çoğunluğuyla yapılan Anayasa değişikliği karşısındaki tutumları ve AKP'nin kapatılması istemiyle açılan dava süreci, "et kokarsa tuzlanır, ya tuz kokarsa" özdeyişini çağrıştıran gelişmeler olarak toplumun karşısında durmaktadır. Yargının "hakem olmak" yerine "sistemi korumak" adına sistem-içi mücadelede taraf olması toplumun gözünden kaçmamaktadır. Ergenekon davasıyla ilgili duruşları, yargı içindeki ideolojik saflaşmanın ortaya çıkardığı müsamahasızlık, Şemdinli Savcısı'na reva görülen ceza, vb. artık adalet sistemin çivisinin çıktığını açıkça ortaya koymaktadır.
Tüm bu kaos içinde kamuoyunda iki cephe halinde tartışılan ve birçok spekülasyon ve sürpriz operasyonlara neden olan Ergenekon iddianamesi mahkemeye sunuldu ve iddianame mahkemece kabul edildi. Böylece, darbe hazırlığı yapmak, terör örgütü kurmak ve yönlendirmek, şiddet yoluyla hükümeti ortadan kaldırmak, halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etmek ve askeri itaatsizliğe teşvik suçları dahil birçok suçlamayı içeren bu dava, çok önemli gelişmelere, çatışmalara ve krizlere gebe bir dava olarak gündemin merkezindeki yerini uzun süre koruyacaktır.
Tahmin edildiği üzere, Ergenekon davası ile ilgili tepkiler de, içinde yaşadığımız sürece uygun olarak, hak-hukuk bağlamında olmayıp, sistem-içi tarafların bulundukları konumlarına, duruşlarına ve beklentilerine göre olmaktadır. AKP'nin kapatılmasını talep eden davaya karşı çıkıp bunun hukuk-dışı ideolojik bir yaklaşım olduğu eleştirisinde bulunanlara, dava sonucunun beklenmesi, yargıya saygı gösterilmesi gerektiğini hatırlatanlar, Ergenekon davası ile birlikte tavır değiştirmiş durumdalar. Karşı cephede olanlarda farklı bir duruş sergilememektedirler. Bu ideolojik duruşun derin nedenleri olduğunun en önemli argümanlarından birincisi, Danıştay davasında davanın Ergenekon davası ile ilişkisi gündeme geldiğinde bu durumu dikkate almayan bir mahkemeye karşın Ergenekon davasının Danıştay davasında iddianameye alınmasıdır. İkincisi, AKP'nin kapatılma davasında savcının, önemli bir delil olarak sunduğu hususların Ergenekon iddianamesinde çok farklı ve birbirini tekzip eden bir bağlamda değerlendirilmesidir.
Sistem İçin Kavganın Derin Taraftarları
Sistem-içi güç ve çıkar kavgasının niteliğine, tarafların ideolojilerinde ortak paranteze alınacak kurumsal benzerliklere karşın tarafların beklentileriyle paralel olarak bu kavramların içeriğinin farklılaşması bir kısım insanımızın tavrını ve konumunu netleştirmesini bir hayli zorlaştırmaktadır. Bu da bizim sistem-içi kavganın taraflarıyla ilgili bazı hususların altını çizmemiz zaruretini ortaya çıkarmaktadır.
Taraflardan biri, değişimden, global sisteme ve bu sistemin temel değerleriyle uyumdan yana, laik (Anglo-sakson versiyonuyla-ılımlı) demokrat, insan haklarına saygılı ve serbest piyasacıdır… Bu cephenin içinde de muhafazakar ağırlıklı, belirli bir döneme kadar rejimle kan uyuşmazlığı içinde olan, ancak belirgin bir projeyle Batılı değerlerle uzlaşabilecek, hoşgörülü bir çizgiye taşınan ve kendilerini İslam ile tavsif eden kitle bulunmaktadır. Toplumun değerlerini yeniden tanımlayarak, adeta "Dine karşı din" ekseninde demokratik bir yapı oluşturup global sistemle bölge insanını uyumlu hale getirerek kontrol etmek isteyen odakların hedef kitlesidir bunlar. Bunların yanı sıra deist liberaller, demokrasinin önemine vurgu yapan sosyal demokratlar ve sosyalistler, ateistler de bu kesim içerisinde bulunmaktadır. Diğerleri ise, statükodan beslenen laik (jakoben), demokrat (özel şartlara uygun), serbest piyasacı (konjonktürel itirazlarıyla birlikte)... Bu cephede ise ana/başat unsur olarak karşımıza Kemalist jakobenler çıkmaktadır. Bunların yanında ateist ve ateist olmayan solun bir kısmı, deist sağcılar, cuntacı sosyalistler (Yön Dergisi çevresinden…), MHP'nin büyük bir kısmı vb. Yani durum bu kadar net! Konuyla ilgili daha detaylı bir değerlendirmeye ihtiyaç olduğunu sanmıyoruz.
Öyleyse bazı akıl tutulması yaşayan çevrelere sormak istiyoruz. Allah aşkına söyleyiniz, bunlardan hangileri zalim, hangileri de zulme karşı mücadele eden, adalet ve şeffaflık arayan taraf?! Öyle ehli kitap, ateşperest benzetmelerinden yola çıkarak global sistem adına, global sistemin yerli uzantıları adına ya da Türkiye Cumhuriyeti'nin "özel şartları" adına bu toplumu farklı versiyonlarıyla laik, batıcı bir zeminde değiştirmek, dönüştürmek, bu arada da gayr-i İslâmî sistemde elde edecekleri iktidarın rantına talip olan bunlardan hangisinden yana olacaksınız? Yoksa her türlü zulme karşı ilkesel bir tavır, tevhidi bir duruş sergileyip sistem-dışı konumunu muhafaza ederek mücadele etmenin izzetini mi tercih edeceksiniz…
Ezcümle, bugün Ergenekon davası çerçevesindeki gelişmeler buzdağının su yüzüne çıkan görüntülerinden bir kısmı olmaktan öte bir şey değildir. Ve bu mesele sadece Türkiye'nin içiyle ilgili de değildir. Global sistem, bu sistemin kontrolündeki global sermaye ve bunların Türkiye'yi konumlandırmaları, dolayısıyla yükledikleri misyon vb. gibi hususları da kapsayan çok boyutlu, küresel, dönemsel boyutlarıyla bir yeniden yapılandırma gayretleriyle ilgilidir. Oysa tamamen kategorize olmuş tarafların büyük bir kesimi, olup biteni, iktidar partisiyle muhalefet cephesinin mücadelesi olarak değerlendirme sığlığını veya cinliğini göstermektedir. Durumun böyle olmadığı açıktır…
Türkiye'nin yeniden inşa sürecinde bulunduğu ve bu sürecin tamamlanmasıyla birlikte global sistem ve onun yerli uzantılarının yeni bir döneme girecekleri bilinmektedir. Dolayısıyla bu çerçevede yeni bir ideoloji inşasının kaçınılmaz olarak gündeme gelmiş olması şaşırtıcı değildir. Ve bu, cumhuriyetin temel kazanımlarıyla çelişen, onları ortadan kaldıracak bir nitelikte olmayıp tam tersine cumhuriyetin kazanımlarını güçlendiren ve derinleştiren bir ideoloji olarak karşımıza çıkmaktadır. Artık Türkiye'de oligarşinin kanlı, despot, tepeden inme iktidarı ömrünü tamamladı. Uluslararası finans, bilişim ve sanayi sermayesi hakim güç olarak iktidarı kontrol etmek istemektedir. Ulusalcı anlayış hem rejim hem de TSK açısından taşınabilir niteliğini kaybetmiş bulunmaktadır. Ancak, bu gelişmenin somutlaşma sürecinde dış dinamikler belirleyici bir rol oynayacağa benzemektedir. Ordu içindeki hesaplaşmalar, anti-Amerikancı söylemler, Avrasyacı çıkışlar, farklı bir analizi gerektiren dinamikleri içinde barındırmaktadır. TSK, ulusalcı bir çizgiden daha evrenselci bir aksa doğru hızla yol almaktadır. Bunun da sancılı olması doğası gereğidir. Bu bağlamda restleşmelerin, dönemsel kırılmaların yaşanması kaçınılmazdır. Ancak eskiden olduğu gibi dış odakların darbeci eylemlere desteği ilkesel olarak söz konusu olmayacaktır.
İRAN - ABD AYNI MASADA
İran, uluslararası ve bölgesel politikalarıyla ciddi bir santranç oyununu başarıyla sürdürmektedir.
Devrimden hemen sonra, global sisteme ve onun başat gücü ABD'ye karşı net politikalarla hem İran halkının hem de suni ön yargılara sahip olmayan müslümanların yüzünü ağartan İran, İmam'dan sonra, Ahmedi Nejad ile de onurlu politikalarına devam etmektedir. Ve uluslararası sistemin ve ABD'nin tüm çifte standartlı baskılarına ve tehditlerine rağmen nükleer programını devam ettirmektedir. ABD ve İsrail başta olmak üzere bir kısım devletler, kendilerinin yıllar önce yaptığı bir faaliyeti ve (insanlık-dışı kullanımlarını) İran'ın ilkesel gerekçelerle sürdürmesine karşı çıkmaktadırlar. Bu haksız tutumlarını da uluslararası iletişim araçlarını kontrol etmek suretiyle insanları aldatarak gerçekleştirmektedirler. Zira bu güçlerin derdi, nükleer silahların yayılması ve bunun insanlığı tehdit etmesi değildir. Ki bunlar yıllar öncesinde nükleer silah imal ederek emperyalist amaçları doğrultusunda kullanmakta çekinmediler. Kendi çıkarlarını tehdit etmeyen devletlerin de aynı faaliyetlerde bulunmasına ses çıkarmadılar. Ama konu İran olunca ortalığı gürültüye boğmaya ve dünya kamuoyunu yanlış yönlendirmeye çalışmaktadırlar. Oysa İran haklı nedenlerle başladığı nükleer programını tüm tehditlere rağmen devam ettirmektedir. Devam ettirmelidir de… ABD ve İsrail'in tehditleri, İran'ın nükleer tesislerine yönelik operasyon seçeneğini hep masada tutmaları söz konusudur. Ancak, İran bu programını sonuca ulaştırmak için avantajlı bir konjonktür yakalamış bulunmaktadır. ABD ve yandaşları köşeye sıkışmış durumdadır. Buna karşın ABD, bir yandan dünyayı yanına alarak İran'a karşı yaptırımlar uygulamaya devam ederken, diğer yandan İran'a destek veren Rusya ve Çin'i kendi politikası yönünde hareket etmeleri için önemli uğraşlar vermektedir. Nitekim İran'ın nükleer programına ilişkin müzakereler ABD'nin güdümündeki BM'in daimi konsey üyesi 5 ülke, Almanya, İran ve ABD'nin katılımıyla İsviçre'nin Cenevre kentinde 19 Temmuz 2008 tarihinde yapıldı. İran'ı baş müzakereci Sait Celili'nin temsil ettiği bu görüşmeye, ilk kez ABD'li temsilci M. Burns'ün de katılması önemliydi. Görüşmede AB'nin dış politika şefi J. Solana da hazır bulundu. Tahmin edileceği üzere İran'ın, geçmişte olduğu gibi bu görüşmede de "uranyum zenginleştirme programını askıya almaya yanaşmadığı" bilinmektedir.
Bu arada ABD Ulusal Güvenlik danışmanı Stephan Hadley'in Ankara ziyareti ve İran Dışişleri Bakanı Manuçher Muttaki'nin görüşmeler öncesi Ankara'yı ziyaret etmeleri de Türkiye'nin tutumunun, arabulucu misyonunun önemli olduğunu göstermektedir. Zaten her iki tarafın da Türkiye'nin üstlendiği dolaylı arabuluculuk rolünü desteklediklerini deklare etmeleri de bunu göstermektedir. Görüşmelerde 5+1'ler, İran'ın uranyum zenginleştirme çalışmalarını genişletmeye son vermesi karşılığında bu ülkeye yönelik yeni bir BM Güvenlik Konseyi yaptırımları için baskı yapmaya son vermeyi öneriyorlar. AB temsilcisi Solana'nın 14 Haziran 2008'de İran'a sunduğu teşvik paketiyle de ABD'nin sopa politikasına karşın havuç politikası da gündeme gelmiş olmaktadır.
Tabii İran'ın bu politikalara pabuç bırakması söz konusu olmaz. Ama ABD ve İsrail kendilerinin koyduğu kurallara dahi uymak gibi bir alışkanlığa sahip olmadığından rasyonel olmayan küçük çaplı operasyon ihtimali hep masada durmaktadır. Bize göre böyle bir ihtimal çok zayıf olmakla birlikte ABD ve müttefikleri açısından bu programı önlemek gelecekteki bölgesel politikaları açısından elzem görülmektedir. Tabii sonuçlarına katlanmayı göze aldıkları takdirde...

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...

www.iktibas.info www.iktibas.info