|

İnsanın F Tipi Zindanı
Cihan Aktaş/ 26.05.2008/ Taraf
'İnsanları
sevdiği iddiasındaki hümanist, ne zaman insanseverlik cinsinden bir
soruyla karşılaşsa şu malum teraneyi dillendirir: Homo sum; nihil humani
a me alienum puto (Ben bir insanım, insani olan hiçbir şey bana yabancı
değildir.) Şair cevap verir: "İnsani olan her şey bana yabancıdır.
Görevim insani olanın dışındadır."
Bu alıntıyı Baudelaire'nin "Modern Dünyanın Ressamı" isimli kitabından
not etmişimdir büyük ihtimalle. İnsanlık halleri işte bu paradoksla
birlikte, olduğu ya da olabileceği hallerin beklenmedik bir yerde ve
şekilde karışmalarıyla çeşitlenirler.
İnsan Suresi'nin ilk ayetinin tefsirlerine göre, insan hâlâ yaratılışını
sürdürüyor, yani daha tam anlamıyla kendini tamamlamış, kendisine
bahşedilmiş imkânları bütünüyle kullanabilmiş değil. Bu açıdan
bakıldığında, insan henüz kendisine de yabancı yüzleri olan, dünyadaki
sınavları da işte bu bilinemez yüzleri nedeniyle özel içerikler kazanan
seçkin, imtiyazlı bir yaratılmış.
Toplum ve kültür, bize kendiliğimiz konusunda iki yol gösteriyor:
Neysen, o ol...
Neysen, o olma...
Neysen o mu olmalısın, yani kendini içinde bulduğun durumla birlikte
kabullenmeli ve öylece de sunmalı mısın, yoksa hayatını neysen, nasıl
görünüyorsan ya da kendinde ne buluyorsan işte salt onunla yetinmemek
üzere yeni kanallarla besleyecek şekilde yollar arayarak mı
sürdürmelisin...
Kurnazlıktan uzak, hayatın güçlükleri konusunda da mütevekkil
anne-babalar ve mesleklerinin saygınlığına inanan öğretmenler, "neysen o
ol çocuğum", diye öğüt verirler, kişiliği oluşmakta olan genç insana.
Yetişkinlik çağına gelince ise muhatap oldukları hantal kurumlar, "her
neyse o olmayabilme"nin mevzuatını, meşru, lekesiz bir vatandaş kimliği
kazanımı şartı halinde dayatırlar. Bu dayatmacı tutumun ikna odaları
örneğinde başörtüsü için de geçerli olması pek de şaşırtmıyor bizi
nedense.
Ali Şeriati, Türkçe'ye Prof. Hüseyin Hatemi'nin özenli çalışmasıyla
kazandırılmış olan İnsanın Dört Zindanı başlıklı kitabında, kişinin salt
kendi olarak var olmasını tabiat, toplum ve tarih zindanlarından
kurtuluşa bağlar. Şu var ki bu düşünüre göre kurtulması daha zor olan,
varlığımızı içinde bulduğumuz, ne kadarının asla kendimize ait olduğuna
karar veremediğimiz, her şeyden önce kendiliğin zindanı, F tipi
hücresidir.
Kendilik, özenle korunmayı hak eden bir varlık olarak anlaşılmaya
açıktır, 'neysen o ol' düsturuyla yol alırken.
Kendiliğimizin içyüzünü çok az sorgularız bu durumda. Onu, hele ki orta
yaşlardan itibaren bulduğumuz ve donatmaya devam ederek
ağırlaştırdığımız eklemleri kireçlenmiş haliyle kabullenmeye ve
saklamaya meyyalizdir. "Bu benim" deriz, eşimize dostumuza, âşık
olduğumuz, birlikte ev bark kurduğumuz kişiye, "beni işte böyle olduğum
gibi kabul etmelisin."
"Neysen o olma" düsturuna yönelikse gidişatımız, bizi bütünleyen, bir
koza gibi sarmakta olan korunaklı hayatla çatışarak yaralar alma ve
giderek bu hayattan kopma durumuyla karşı karşıya gelebiliriz. Bu
karşılaşma anında, kendimizi bilmediğimiz bir yüzümüzle yeni baştan
kavrayarak, kaybetmekten kurtuluruz.
İslam ahkâmına göre, ancak kendini bilen kişi olacaktır, Rabbini bilen.
Kendinde olana ulaşmak için ise gösterişten uzak iyilik yönünde çaba
göstermek gerek.
Taocu, Stoacı, mistik doğacı bakış açısına göre ise, kendini doğal
özelliklerine göre biçimlendirmeye çalışmaktadır, kurtuluşa götüren yol.
Bu bakış açısı günümüzde sentetik (ve pahalı) kendilikler kurmayı vaad
eden reçetelerin talanına açılmış bulunuyor.
Neysen o olma, neysen o ol'a göre aşkınlığa açık bir değişme çabasını
içerdiği oranda daha anlamlı bir düstur gibi görünüyor bana. İnsanın
insanlığını tamamlamaya devam etmesi için bir şeylerin değişmesi gerekir
her zaman çünkü...
Neyse o olmama yolunda direnmenin birey olma çabasıyla bir ilişkisi var.
Bununla birlikte, birey olayım diye çabalarken, tek kişilik ya da
çekirdek ailenin hücrelerinde kaybolup gitmek de pek mümkün..
Şair Blake'in tek başına ve kendisi için yaşayan varlığı "hasta" ilan
ettiğini okumuştum bir yerde. Çünkü yalnızlık hastası, enerjiyi yaratan
karşıtların çatışmasını reddeder, bu konudaki üşengeçliği ya da
isteksizliğini de sözde pasifist tirfil tirfil bir eylemci maskesiyle
gizler.
Neysen o olmamanın yolu yine de insani olanı, insanda olanı tanımaktan
geçiyor, Baudelaire'in itirazına rağmen. Düşünen insanın yüzündeki
çizgileri görüşümüzle okumaya açılıyoruz, kendi benliğimizde saklı
yüzlerimizin abc'sini. |