Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 354 | Haziran  2008

                   

 

 


Hukukun Üstünlüğü

Hukuk, "toplumun genel menfaatini veya fertlerin ve toplumun ortak iyiliğini sağlamak maksadıyla konulan ve kamu gücüyle desteklenen kaide, hak ve kanunların bütünü" olarak tanımlanmaktadır. Hukuk, adaleti hedefleyen toplumsal yaşama düzeni olarak da tanımlanmıştır. Hukuk kurallarını, diğer toplumsal kurallardan ayıran en önemli özellik, devletin yaptırım gücüyle desteklenmiş olmasıdır.
Bu tanıma göre, 'hukuk' bir devlet düzeninde ortaya çıkar. Hukuk, bir düzenin sözlü ya da yazılı kurallarını ifade eder. Demek ki hukuk, bir düzen demektir. Hukukun olduğu yerde bir düzen vardır. Hukuk, insanların nasıl davranmaları gerektiğini belirlemek için temel hatlar çizer, sınırlar koyar. Hukuk, toplumsal yaşamı düzenleyip, barış ve güvenlik içinde bir arada yaşamayı sağlama girişimidir. Günlük hayatın doğum, ölüm, evlenme, miras, şahitlik, alım-satım gibi pratikleri hukukla tanzim edilir. Toplum hayatının bir kaosa dönüşmesi hukuk yoluyla engellenir. Bu açıdan, en kötü hukukun bile hukuksuzluktan daha iyi olduğunu söylemek, bir gerçeğin ifadesidir.
Yukarıdaki tanımı nazarı itibara alırsak, tek bir çeşit hukuk tanımı olamayacağı kendiliğinden anlaşılır. Çünkü her toplumun "genel menfaati" ve "fertlerin ya da toplumun ortak iyiliği", toplumdan topluma ve fertten ferde değişir. Çok genel bir ayrımla ve ideolojik yönelimlerine göre hukuku laik ve dinî, daha doğrusu laik ve İslamî olarak ikiye ayırabiliriz. Laik hukuk, dini, toplum ve devlet düzeninin kaynağı olarak kabul etmeyen; İslamî hukuk ise, Kur'an'ı ve Peygamber'in tatbikatını toplum ve devlet düzeninin temel belirleyeni olarak kabul eden hukuk sistemidir.
Hukukun ideali (hedefi) adalettir fakat adalet kavramı da izafidir. Din'in adalet dediğini, din dışı bir hukuk sisteminin 'zulüm', Din'in zulüm saydığını söz konusu hukuk sisteminin 'adalet' sayması, sıradan bir iştir. 'Adaletinden' ekseriyetin memnun olduğu bir çağdaş toplum, Müslüman fert ya da cemaatler açısından pekâlâ bir zulümler mecmuası olabilir. Adalet, gayrı İslamî düşüncelerde çoğunlukla 'eşitlik' sanılmakta, eşitliğin ne olduğu açıklanırken, adaletin açıklandığı zannedilmektedir. Oysa eşitlik adaletin belki çok küçük bir cüz'ünü oluşturabilir. Eşitlik ilkesi pek çok zaman zulümle özdeş olabilir. İslam nazarında eşitlik değil adalet, Din'in yeryüzünde gerçekleştirmek istediği saadet dünyasının mihveridir.
Egemenliği elinde tutanın âdil ve merhametli olması da yeterli değildir; egemenlik gücünü kullanan bütün görevlilerin de aynı niteliklere sahip olması gerekir. Eğer değillerse, onları âdil olmaya zorlayacak mekanizmalar kurulmuş olmalıdır. Hukuk bir nizamlar (tanzîmât) yığınından ibarettir. Ama bir fazilet olarak adalet nihai olarak tevhidî dünya görüşü içerisinde aranmak durumunda olan bir şeydir.
Hukuk, ilgi alanına göre kamu hukuku ve özel hukuk gibi dallara ayrılır. Kamu hukuku, devletin organlarının oluşumunu, yetki ve görevlerini, kişilerin bu organlar karşısındaki hak ve yükümlülüklerini düzenleyen kurallardan oluşur. Kamu hukukunun anayasa hukuku, idare hukuku, ceza hukuku, icra ve iflas hukuku gibi dalları vardır. Özel hukuk ise kişiler arasındaki hak ve yükümlülük ilişkilerini düzenleyen kurallardan oluşur. Özel hukukun medenî hukuk, borçlar hukuku, uluslararası özel hukuk ve ticaret hukuku gibi dalları bulunmaktadır.
Burada şu gerçeğin de altını çizmemiz gerekir. Hukuk, yazılı veya sözlü normlardan oluşmaktadır. Fertlerin ve toplumun haklarını koruyabilmek için hukuka ihtiyaç vardır. Fakat bir toplumun sağlıklı bir şekilde gelişip, varlığını sürdürmesi için hukuk yeterli değildir. Belirli yasal düzenlemelerin ötesinde bir toplumun toplum olabilmesi için bir mefkûresinin, gençliği güdüleyecek yüce hedeflerinin, uğrunda ölmeyi göze alabilecek değerlerinin (ideoloji) bulunması gerekir. Bu mefkûre ve değerlerin de, ruhsuz militarist sloganlara değil, sevgiye, kardeşlik duygusuna, diğergâmlığa, paylaşma ahlakına dayanması gerekir. Kısacası ahlak belki hukuktan da önemli bir yaptırım gücüne sahiptir. Sanat, bu duygu ve ideal birliğine hizmet ettiği sürece, hukuktan aşağı kalmayan bir fonksiyon icra eder.
Hukuktan bahsedildiği yerde, hukuk devleti, hukukun üstünlüğü, hukuka saygı gibi konu ve kavramların da zikri geçmektedir. Ne var ki, pek çok modern kavramın, müslümanca düşünüşün Frenkçe öncülü sanılarak içeriğine dikkat etmeksizin ve sorumsuzca kullanılması gibi, adı geçen kavramlar da üstünkörü kullanılmaktadır. İşte kavram kargaşası da böyle oluşmaktadır.
Mesela 'Hukuk devleti' kavramı ilk bakışta, hukuka bağlı bir devlet olarak algılanmaktadır. Her hangi bir devletin, hukuka bağlı olmasında ne sakınca olabilir! Mademki devlet hukuka bağlı kalacaktır, eğer kaygı konusu olan kanunlarsa, o halde kanunlar (yasama) kaygı edilmeyecek bir yapıya kavuşturulduğunda, işlem tamam demektir! Hâlbuki gerçek böyle değildir. 'Hukuk devleti' kavramı, kulluk ilişkisi üzerinde değil de, vatandaşlık ilişkisi üzerinde temellenen ve 'halkın hâkimiyeti' nosyonu ile garanti altına alınan(!) insan hak ve özgürlüklerinin sıkı bir şekilde uygulandığı bir toplumsal düzeni ifade eder. Demokrasi ve hukukun üstünlüğünün hâkim olduğu ülkelerde insanlar tebaa olmaktan vatandaş olmaya adım atmışlardır. Dolayısıyla 'hukuk devleti', özgürlük, hümanizm, vatandaşlık, insan hakları ve hukukun evrensel nitelikleri gibi kavramlarla doğrudan alakalıdır. Bu kavramlar dizgesinden biri eksik ve yanlış anlaşıldığında konu bütünlüğü dağılmakta, tam bir fikir karmaşası yaşanmaktadır.
Vatandaşlık, özgürlük, hukukun üstünlüğü ve evrensel değerler gibi kelime ve kavramların hemen tamamı seküler içeriğe sahiptir ve vahyi dışlama, hatta vahiy karşıtlığı temeli üzerine bina edilen bir ideolojiyi oluşturmaktadırlar. Kısacası, hukuk devleti kavramı, bir meşruiyet kaynağı olmak bir tarafa, meşruiyetsizliğin örtülmesine yaramaktadır. Hukuk devleti ile kastedilen, her geçen gün insanlığın, sonuna geldiği, teslim olmaktan başka çareye sahip olmadığı vurgusunun daha da pekiştirilmek istendiği bir 'tarih'in, bir medeniyetin hukukunun devletidir. Artık bu 'evrensel kabul'e, itiraz etmeksizin, tanrısal bir buyruk ölçeğinde teslim olmayanlar, modern düşkünler sayılmaya mahkûmdurlar.
'Hukuk devleti', 'hukukun üstünlüğü' temel tezine dayanır. Tüm etkinliklerinde hukukun üstünlüğü ilkesine ve yargı denetimine bağlı kalan yönetime hukuk devleti denir. Yeniçağda hukuk devleti kavramı John Locke ve Montesquieu'nün ortaya attığı kuvvetler ayrılığı ilkesiyle genişleyerek daha büyük bir önem kazanmıştır. Alman öğretisinde hukuk devleti, 'polis devleti' kavramının karşıtı olarak kullanılmıştır. Hukuk devletini belirleyen bazı temel ilkeler vardır. Bunlar güçler ayrılığı, yargının bağımsızlığı, idarenin yasallığı, yargısal denetime tabi olması ve malî sorumluluğudur.
Kayıtsız şartsız halka ait olduğu söylenen egemenlik yasama, yürütme ve yargı şeklinde üç alandan oluşmaktadır. Bu üç alanın güçleri, ayrı ayrı kurumların elinde olmak durumundadır. Yasama organı meclistir. Yasamayı halk adına, halkın seçtiği vekiller yapmaktadır. Fakat halkın 'seçtiği' vekillerin temsil ettiği yasama gücü, anayasa mahkemesi kanalıyla denetim altında tutulur. Yapılan kanunların anayasa ilkelerine uygun olup olmadığı bu mahkeme tarafından denetlenir. Türkiye'de, kanunların uygun olması gereken 'üstün hukuk kuralları' arasına, Avrupa insan hakları beyannamesi ve benzeri bazı uluslararası sözleşmeler de dâhil edilmeye çalışılmaktadır.
Yürütme gücü meclis tarafından denetlendiği gibi, yürütmenin bütün karar ve eylemleri ayrıca yargının denetimi altında olmak zorundadır. Hükümetler, halk adına egemenlik yetkisini kullanmakta yegâne merci değildirler. 'Hukukun üstünlüğü' ilkesi çerçevesinde, yargı da bu işleyişte önemli bir işleve sahiptir.
Tıpkı hukuk devleti gibi, 'hukukun üstünlüğü' de, 'halkın hakimiyeti' temel tezine istinad eden bir söylemdir. Hukukun üstünlüğü ilkesinin esası, ister özel alanda olsun, isterse kamu alanında, bir devletin içindeki tüm kişi ve kurumların, mahkemelerde uygulanan, yürürlükteki alenî hukuk kurallarıyla bağlı olması ve bu kurallarla sağlanan haklardan yararlanmasıdır.
Hukukun üstünlüğü ilkesi, devletin hukuka bağlılığını, yasama ve yürütme erkleri ile yönetimin işlem ve eylemlerinin bağımsız yargı tarafından denetimini sağlar; temel hak ve özgürlüklerin güvencesini oluşturur. Böylece kişilerin hukuk güvenliğini de sağlamış olur. Temel hak ve özgürlükler olarak da belirtilen insan hakları, uygar toplumların olmazsa olmaz koşulu sayılmaktadır.
Liberal anlayışa göre devletin asli görevi bireyin mal ve can güvenliğini sağlamaktır. Devlet bunu hukuk denilen kural ve prensipler aracılığı ile yapar. Hukukun üstünlüğü ilkesi de, devleti temsil eden kişi ve kurumların hukukun temeli olan "bireyin mal ve canını koruma" haricinde keyfice kural ve kanun yapıp, bunları uygulamaya çalışmasının engellenmesi için ortaya konmuş bir prensiptir.
Hukukun üstünlüğü ilkesinin bazı önkoşulları vardır. Bunların başında, güçler ayrılığı, yani yasama, yürütme ve yargının birbirinden bağımsızlığı gelir. Akabinden, yasama organının yasama etkinliğinin anayasal rejimle uyumunu denetleyen anayasal yargının bulunması gerekir. Üçüncü olarak, yargı yetkisinin bağımsız mahkemelerce yansız bir biçimde kullanılması, bunun için hâkimlik ve savcılık teminatının anayasal güvenceye bağlanması, duruşmaların açık ve kararların gerekçeli olması, kanun önünde eşitlik ilkesinin hiçbir ayırım gözetmeksizin uygulanması şartı aranır.
Güncel şartlara bu zaviyeden bakıldığında 'hukuk devleti' ve 'hukukun üstünlüğü' gibi, artık slogan haline gelmiş ifadelerin, ne denli 'örtücü' bir işleve sahip olduğu fark edilecektir.
Monarşinin, krallık ve padişahlık rejimlerinin "astığı astık, kestiği kestik" tekerlemesiyle çağ dışı sayıldığı modern siyaset anlayışında halkın egemenliği esasına dayanan demokratik yönetim kutsanmaktadır. Hâlbuki demokratik siyaset, çehresinin olanca 'mülâyemetine' rağmen, ünlü İngiliz siyaset bilimcisi Thomas Hobbes'un, canavarından (Leviathan) farklı bir şey olmayıp, ceberrut bir yönetim anlayışıdır. Modern leviathan demokratik yönetimlere göre egemenlik mutlaktır ve birey, bu güce kayıtsız şartsız teslim olmak zorundadır.
Hukukun üstünlüğü iddiası, kurulu rejimi ne pahasına olursa olsun sürdürmek isteyenler nezdinde önemli bir araçtır. Bilhassa Türkiye gibi ülkelerde hukuk devleti, hukuka saygı ve hukukun üstünlüğü söylemleri, rejimin meşruiyetinin sorgulanmasına karşın geliştirilmiş, çelik gövdeli ideolojik bir zırhtır. Zira 'hukuk' 'hak'kın çoğuludur ve hak, tabiatı gereği, istisnasız herkes için geçerlidir. Oysa laik bir rejimde hak kavramının, kökenine uygun bir biçimde ortaya konamayacağı bir tarafa, ülkede yaşayan bütün bir toplumun belirli temel hakları vardır ve gerçekten hakka/hukuka saygılı olunacaksa, toplumda hiçbir zümresel ayrım yapılmamalı, imtiyazlı sınıflar olmamalıdır. Fakat insan hakları adına, kendi fıtratına yabancılaşmış, yaratılışı tersine döndürme türünden talepler, 'hak' değil, haksızlıktır yani zulümdür. Örneğin, eşcinsellerin 'evlenme' talebi, 'hak' değildir. Dolayısıyla, herkese hakkının verilmesi ilkesi, böyle bir ahlaksızlığı kapsayamaz. İşte bu sebepledir ki, hukukun üstünlüğü görüşü, herkesin kendi zihnindeki hukukun üstün tutulduğu anlamına gelmemelidir.
Hukukun üstünlüğü ya da hukuka saygı çağrısı, tek taraflı ve çifte standartlıdır. Hukuk üstündür, yani rejimin teminatı olan, rejimin dokunulmazlarına dokundurtmamayı esas alan temel ilkeler üstündür. Hukuka saygılı olunmalıdır; yani rejimin bekasını sağlamak maksadıyla tespit ve vaz edilmiş temel ilkeler sorgulanmaktan, eleştirilmekten, yerlerine başkaları önerilmekten masun ve münezzehtir. Üstün olan ve saygı beklenen hukuk, hak kavramıyla en küçük bir yakınlığı olup olmadığı tartışmaya tamamen kapalı olan mevcut statükodan başka bir şey değildir.
Hukukun üstünlüğü ve hukuka saygı söylemi, ruhbanlığın icadına benzemektedir. Kur'an der ki, ruhbanlığı biz yazmamıştık, yani ruhbanlık Allah'ın razı olduğu ve 'iyi' bulduğu bir müessese değildir. Lakin her neyse, kendilerince bir yol/yöntem kurdular fakat ona da tam uymadılar, işlerine geldiği gibi istismar ettiler. Bu tespit, ruhbanlığı icad edenlerin çifte standartçı oluşuna, ilkeli ve dürüst olamayışlarına ilişkindir. Aynı hukuk, düzenlerinin aleyhine iş görmeye başladığında, o hukuku harcamakta hiçbir beis görmemektedirler. Çünkü önemli olan pragmadır.
Mekke Araplarının acıkınca yiyebildikleri putlar edinmeleri misali, 'hak'sız bir rejim kurmuş olanlar da, kendi koydukları kuralları ihlal etmelerinin yeri ve zamanı geldiğinde, bunu yapmakta bir an bile tereddüt etmezler. "Dün dündür, bugün bugündür" tekerlemesi, bütün 'hak'sızlıklarını örtbas etmek için yeterli bir açıklamadır!
Bununla beraber, mevcut hukuk düzenine yaslanıp, statükonun hukuksuzluğunu ve çifte standartlılığını yüzlerine vurarak, kendi bulundukları konumu aklamaya çalışan muhafazakâr demokrat çizginin tutumu da iç açıcı değildir. Nedenine gelince, aynı hukuk sistemini bir gün onlar da ruhbanlığın akıbetine uğratmak zorunda kalacaklardır. Zira temelde ve fıtrat olarak hak olmayan, hakka dayanmayan, hakkın ikamesine, adaletin teminine, zulmün ilgasına yaramayan bir hukuk sistemi, sahip çıkan herkesi yarı yolda bırakmaya mahkûmdur. Mayasında haktan ve adaletten uzak olmak bulunan bir hukuk düzeni, onu muhafaza etmeye çalışanlara da fayda sağlamayacaktır.
İslam haktır ve Hak tarafından vaz edilmiştir. Allah'ın isimlerinden biri de 'hak'tır. Sırf bu ilgi bile, hukukla Allah'ın, dolayısıyla Din'in ilişkisini anlamak için yeterlidir. Allah hak'tır, hakkı işler, hakkı buyurur, hak ile kitap indirir, hak olan Dini vaz eder, hakça buyurur, hakka göre yargılar, hak ile cezalandırır, hakka razıdır, haksızlığa (zulme) razı değildir. İslam'a bağlı olanlar hak üzere, diğerleri bâtıl üzeredirler. Küresel ve yerel siyasette İslam hak olarak kabul edilmemekte, edilmesi de beklenmemektedir. Müslümanlar da, 'hak sahipleri' olarak telakki edilmemektedir. Aksi, küresel ve yerel sistemin kendini inkârı olurdu. Şu var ki, küresel ve yerel siyasî erkler nezdinde Müslümanlar da, 'insan' (human) olarak, asgarî düzeyde de olsa birtakım haklara sahiptirler ve temelde paradigmayla çatışan herhangi bir talepte bulunmadıkları sürece, o haklardan faydalandırılırlar. Fakat bu, asılmak üzere olan bir mahkûm hastalanınca, asmadan önce sağlığına kavuşturulmasından daha ahlakî bir faydalandırma değildir.
Kendi ülkelerinde, bir türlü aradıkları 'adaleti' bulamayan Müslüman kitleler, Avrupa devletlerindeki yargı düzenine gıpta ile bakabilmekte, hatta hayranlık duymaktadırlar. Avrupa ülkelerinde mesela başörtülü bir Müslüman kadının parlamentoya girmesi, ilgili ülkenin hukuk düzeni ile Türkiye'nin hukuk düzenini karşılaştırmaya sebep olmaktadır. Sonuç ise şöyle çıkmaktadır: Avrupa devletlerinde hukukun üstünlüğü esastır, inançlara ve düşüncelere nasıl da saygı gösterilmektedir! Bu düşüncede olan insanların Avrupa hukuk felsefesini, laikliğin ne olduğunu, hak ve hukuk kavramını ve tabi en önemlisi İslam'ın ne olduğunu yeni baştan tahkik etmesi bir zarurettir.
Önemli olan, 'hukuk' denebilecek, hayra hizmet eden gerçek bir hukuk sistemine sahip çıkmaktır. O hukukun ne olduğu bellidir. O hukuk, üstünlüğünü Hak'tan almaktadır. O hukuk üstündür, çünkü Hak üstündür. Hakkın belirlediği değerler yücedir ve üstündür. Gerisi süflîdir. Bu sebeple içtenlikle söyleyebiliriz ki, ancak 'hakk'a inananlar hukuka saygılı olabilirler. Bir insanı öldürmenin bütün insanlığı öldürmek; bir insanı hayata döndürmenin bütün insanlığı yaşatmak sayıldığı bir Din'in mensupları, Allah'a dost olmayan küresel veya lokal bir hukuk düzeninden hiçbir hayır beklememelidirler.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...