|

Hukukun Üstünlüğü
Hukuk, "toplumun genel
menfaatini veya fertlerin ve toplumun ortak iyiliğini sağlamak
maksadıyla konulan ve kamu gücüyle desteklenen kaide, hak ve kanunların
bütünü" olarak tanımlanmaktadır. Hukuk, adaleti hedefleyen toplumsal
yaşama düzeni olarak da tanımlanmıştır. Hukuk kurallarını, diğer
toplumsal kurallardan ayıran en önemli özellik, devletin yaptırım
gücüyle desteklenmiş olmasıdır.
Bu tanıma göre, 'hukuk' bir devlet düzeninde ortaya çıkar. Hukuk, bir
düzenin sözlü ya da yazılı kurallarını ifade eder. Demek ki hukuk, bir
düzen demektir. Hukukun olduğu yerde bir düzen vardır. Hukuk, insanların
nasıl davranmaları gerektiğini belirlemek için temel hatlar çizer,
sınırlar koyar. Hukuk, toplumsal yaşamı düzenleyip, barış ve güvenlik
içinde bir arada yaşamayı sağlama girişimidir. Günlük hayatın doğum,
ölüm, evlenme, miras, şahitlik, alım-satım gibi pratikleri hukukla
tanzim edilir. Toplum hayatının bir kaosa dönüşmesi hukuk yoluyla
engellenir. Bu açıdan, en kötü hukukun bile hukuksuzluktan daha iyi
olduğunu söylemek, bir gerçeğin ifadesidir.
Yukarıdaki tanımı nazarı itibara alırsak, tek bir çeşit hukuk tanımı
olamayacağı kendiliğinden anlaşılır. Çünkü her toplumun "genel menfaati"
ve "fertlerin ya da toplumun ortak iyiliği", toplumdan topluma ve
fertten ferde değişir. Çok genel bir ayrımla ve ideolojik yönelimlerine
göre hukuku laik ve dinî, daha doğrusu laik ve İslamî olarak ikiye
ayırabiliriz. Laik hukuk, dini, toplum ve devlet düzeninin kaynağı
olarak kabul etmeyen; İslamî hukuk ise, Kur'an'ı ve Peygamber'in
tatbikatını toplum ve devlet düzeninin temel belirleyeni olarak kabul
eden hukuk sistemidir.
Hukukun ideali (hedefi) adalettir fakat adalet kavramı da izafidir.
Din'in adalet dediğini, din dışı bir hukuk sisteminin 'zulüm', Din'in
zulüm saydığını söz konusu hukuk sisteminin 'adalet' sayması, sıradan
bir iştir. 'Adaletinden' ekseriyetin memnun olduğu bir çağdaş toplum,
Müslüman fert ya da cemaatler açısından pekâlâ bir zulümler mecmuası
olabilir. Adalet, gayrı İslamî düşüncelerde çoğunlukla 'eşitlik'
sanılmakta, eşitliğin ne olduğu açıklanırken, adaletin açıklandığı
zannedilmektedir. Oysa eşitlik adaletin belki çok küçük bir cüz'ünü
oluşturabilir. Eşitlik ilkesi pek çok zaman zulümle özdeş olabilir.
İslam nazarında eşitlik değil adalet, Din'in yeryüzünde gerçekleştirmek
istediği saadet dünyasının mihveridir.
Egemenliği elinde tutanın âdil ve merhametli olması da yeterli değildir;
egemenlik gücünü kullanan bütün görevlilerin de aynı niteliklere sahip
olması gerekir. Eğer değillerse, onları âdil olmaya zorlayacak
mekanizmalar kurulmuş olmalıdır. Hukuk bir nizamlar (tanzîmât)
yığınından ibarettir. Ama bir fazilet olarak adalet nihai olarak tevhidî
dünya görüşü içerisinde aranmak durumunda olan bir şeydir.
Hukuk, ilgi alanına göre kamu hukuku ve özel hukuk gibi dallara ayrılır.
Kamu hukuku, devletin organlarının oluşumunu, yetki ve görevlerini,
kişilerin bu organlar karşısındaki hak ve yükümlülüklerini düzenleyen
kurallardan oluşur. Kamu hukukunun anayasa hukuku, idare hukuku, ceza
hukuku, icra ve iflas hukuku gibi dalları vardır. Özel hukuk ise kişiler
arasındaki hak ve yükümlülük ilişkilerini düzenleyen kurallardan oluşur.
Özel hukukun medenî hukuk, borçlar hukuku, uluslararası özel hukuk ve
ticaret hukuku gibi dalları bulunmaktadır.
Burada şu gerçeğin de altını çizmemiz gerekir. Hukuk, yazılı veya sözlü
normlardan oluşmaktadır. Fertlerin ve toplumun haklarını koruyabilmek
için hukuka ihtiyaç vardır. Fakat bir toplumun sağlıklı bir şekilde
gelişip, varlığını sürdürmesi için hukuk yeterli değildir. Belirli yasal
düzenlemelerin ötesinde bir toplumun toplum olabilmesi için bir
mefkûresinin, gençliği güdüleyecek yüce hedeflerinin, uğrunda ölmeyi
göze alabilecek değerlerinin (ideoloji) bulunması gerekir. Bu mefkûre ve
değerlerin de, ruhsuz militarist sloganlara değil, sevgiye, kardeşlik
duygusuna, diğergâmlığa, paylaşma ahlakına dayanması gerekir. Kısacası
ahlak belki hukuktan da önemli bir yaptırım gücüne sahiptir. Sanat, bu
duygu ve ideal birliğine hizmet ettiği sürece, hukuktan aşağı kalmayan
bir fonksiyon icra eder.
Hukuktan bahsedildiği yerde, hukuk devleti, hukukun üstünlüğü, hukuka
saygı gibi konu ve kavramların da zikri geçmektedir. Ne var ki, pek çok
modern kavramın, müslümanca düşünüşün Frenkçe öncülü sanılarak içeriğine
dikkat etmeksizin ve sorumsuzca kullanılması gibi, adı geçen kavramlar
da üstünkörü kullanılmaktadır. İşte kavram kargaşası da böyle
oluşmaktadır.
Mesela 'Hukuk devleti' kavramı ilk bakışta, hukuka bağlı bir devlet
olarak algılanmaktadır. Her hangi bir devletin, hukuka bağlı olmasında
ne sakınca olabilir! Mademki devlet hukuka bağlı kalacaktır, eğer kaygı
konusu olan kanunlarsa, o halde kanunlar (yasama) kaygı edilmeyecek bir
yapıya kavuşturulduğunda, işlem tamam demektir! Hâlbuki gerçek böyle
değildir. 'Hukuk devleti' kavramı, kulluk ilişkisi üzerinde değil de,
vatandaşlık ilişkisi üzerinde temellenen ve 'halkın hâkimiyeti' nosyonu
ile garanti altına alınan(!) insan hak ve özgürlüklerinin sıkı bir
şekilde uygulandığı bir toplumsal düzeni ifade eder. Demokrasi ve
hukukun üstünlüğünün hâkim olduğu ülkelerde insanlar tebaa olmaktan
vatandaş olmaya adım atmışlardır. Dolayısıyla 'hukuk devleti', özgürlük,
hümanizm, vatandaşlık, insan hakları ve hukukun evrensel nitelikleri
gibi kavramlarla doğrudan alakalıdır. Bu kavramlar dizgesinden biri
eksik ve yanlış anlaşıldığında konu bütünlüğü dağılmakta, tam bir fikir
karmaşası yaşanmaktadır.
Vatandaşlık, özgürlük, hukukun üstünlüğü ve evrensel değerler gibi
kelime ve kavramların hemen tamamı seküler içeriğe sahiptir ve vahyi
dışlama, hatta vahiy karşıtlığı temeli üzerine bina edilen bir
ideolojiyi oluşturmaktadırlar. Kısacası, hukuk devleti kavramı, bir
meşruiyet kaynağı olmak bir tarafa, meşruiyetsizliğin örtülmesine
yaramaktadır. Hukuk devleti ile kastedilen, her geçen gün insanlığın,
sonuna geldiği, teslim olmaktan başka çareye sahip olmadığı vurgusunun
daha da pekiştirilmek istendiği bir 'tarih'in, bir medeniyetin hukukunun
devletidir. Artık bu 'evrensel kabul'e, itiraz etmeksizin, tanrısal bir
buyruk ölçeğinde teslim olmayanlar, modern düşkünler sayılmaya
mahkûmdurlar.
'Hukuk devleti', 'hukukun üstünlüğü' temel tezine dayanır. Tüm
etkinliklerinde hukukun üstünlüğü ilkesine ve yargı denetimine bağlı
kalan yönetime hukuk devleti denir. Yeniçağda hukuk devleti kavramı John
Locke ve Montesquieu'nün ortaya attığı kuvvetler ayrılığı ilkesiyle
genişleyerek daha büyük bir önem kazanmıştır. Alman öğretisinde hukuk
devleti, 'polis devleti' kavramının karşıtı olarak kullanılmıştır. Hukuk
devletini belirleyen bazı temel ilkeler vardır. Bunlar güçler ayrılığı,
yargının bağımsızlığı, idarenin yasallığı, yargısal denetime tabi olması
ve malî sorumluluğudur.
Kayıtsız şartsız halka ait olduğu söylenen egemenlik yasama, yürütme ve
yargı şeklinde üç alandan oluşmaktadır. Bu üç alanın güçleri, ayrı ayrı
kurumların elinde olmak durumundadır. Yasama organı meclistir. Yasamayı
halk adına, halkın seçtiği vekiller yapmaktadır. Fakat halkın 'seçtiği'
vekillerin temsil ettiği yasama gücü, anayasa mahkemesi kanalıyla
denetim altında tutulur. Yapılan kanunların anayasa ilkelerine uygun
olup olmadığı bu mahkeme tarafından denetlenir. Türkiye'de, kanunların
uygun olması gereken 'üstün hukuk kuralları' arasına, Avrupa insan
hakları beyannamesi ve benzeri bazı uluslararası sözleşmeler de dâhil
edilmeye çalışılmaktadır.
Yürütme gücü meclis tarafından denetlendiği gibi, yürütmenin bütün karar
ve eylemleri ayrıca yargının denetimi altında olmak zorundadır.
Hükümetler, halk adına egemenlik yetkisini kullanmakta yegâne merci
değildirler. 'Hukukun üstünlüğü' ilkesi çerçevesinde, yargı da bu
işleyişte önemli bir işleve sahiptir.
Tıpkı hukuk devleti gibi, 'hukukun üstünlüğü' de, 'halkın hakimiyeti'
temel tezine istinad eden bir söylemdir. Hukukun üstünlüğü ilkesinin
esası, ister özel alanda olsun, isterse kamu alanında, bir devletin
içindeki tüm kişi ve kurumların, mahkemelerde uygulanan, yürürlükteki
alenî hukuk kurallarıyla bağlı olması ve bu kurallarla sağlanan
haklardan yararlanmasıdır.
Hukukun üstünlüğü ilkesi, devletin hukuka bağlılığını, yasama ve yürütme
erkleri ile yönetimin işlem ve eylemlerinin bağımsız yargı tarafından
denetimini sağlar; temel hak ve özgürlüklerin güvencesini oluşturur.
Böylece kişilerin hukuk güvenliğini de sağlamış olur. Temel hak ve
özgürlükler olarak da belirtilen insan hakları, uygar toplumların
olmazsa olmaz koşulu sayılmaktadır.
Liberal anlayışa göre devletin asli görevi bireyin mal ve can
güvenliğini sağlamaktır. Devlet bunu hukuk denilen kural ve prensipler
aracılığı ile yapar. Hukukun üstünlüğü ilkesi de, devleti temsil eden
kişi ve kurumların hukukun temeli olan "bireyin mal ve canını koruma"
haricinde keyfice kural ve kanun yapıp, bunları uygulamaya çalışmasının
engellenmesi için ortaya konmuş bir prensiptir.
Hukukun üstünlüğü ilkesinin bazı önkoşulları vardır. Bunların başında,
güçler ayrılığı, yani yasama, yürütme ve yargının birbirinden
bağımsızlığı gelir. Akabinden, yasama organının yasama etkinliğinin
anayasal rejimle uyumunu denetleyen anayasal yargının bulunması gerekir.
Üçüncü olarak, yargı yetkisinin bağımsız mahkemelerce yansız bir biçimde
kullanılması, bunun için hâkimlik ve savcılık teminatının anayasal
güvenceye bağlanması, duruşmaların açık ve kararların gerekçeli olması,
kanun önünde eşitlik ilkesinin hiçbir ayırım gözetmeksizin uygulanması
şartı aranır.
Güncel şartlara bu zaviyeden bakıldığında 'hukuk devleti' ve 'hukukun
üstünlüğü' gibi, artık slogan haline gelmiş ifadelerin, ne denli
'örtücü' bir işleve sahip olduğu fark edilecektir.
Monarşinin, krallık ve padişahlık rejimlerinin "astığı astık, kestiği
kestik" tekerlemesiyle çağ dışı sayıldığı modern siyaset anlayışında
halkın egemenliği esasına dayanan demokratik yönetim kutsanmaktadır.
Hâlbuki demokratik siyaset, çehresinin olanca 'mülâyemetine' rağmen,
ünlü İngiliz siyaset bilimcisi Thomas Hobbes'un, canavarından
(Leviathan) farklı bir şey olmayıp, ceberrut bir yönetim anlayışıdır.
Modern leviathan demokratik yönetimlere göre egemenlik mutlaktır ve
birey, bu güce kayıtsız şartsız teslim olmak zorundadır.
Hukukun üstünlüğü iddiası, kurulu rejimi ne pahasına olursa olsun
sürdürmek isteyenler nezdinde önemli bir araçtır. Bilhassa Türkiye gibi
ülkelerde hukuk devleti, hukuka saygı ve hukukun üstünlüğü söylemleri,
rejimin meşruiyetinin sorgulanmasına karşın geliştirilmiş, çelik gövdeli
ideolojik bir zırhtır. Zira 'hukuk' 'hak'kın çoğuludur ve hak, tabiatı
gereği, istisnasız herkes için geçerlidir. Oysa laik bir rejimde hak
kavramının, kökenine uygun bir biçimde ortaya konamayacağı bir tarafa,
ülkede yaşayan bütün bir toplumun belirli temel hakları vardır ve
gerçekten hakka/hukuka saygılı olunacaksa, toplumda hiçbir zümresel
ayrım yapılmamalı, imtiyazlı sınıflar olmamalıdır. Fakat insan hakları
adına, kendi fıtratına yabancılaşmış, yaratılışı tersine döndürme
türünden talepler, 'hak' değil, haksızlıktır yani zulümdür. Örneğin,
eşcinsellerin 'evlenme' talebi, 'hak' değildir. Dolayısıyla, herkese
hakkının verilmesi ilkesi, böyle bir ahlaksızlığı kapsayamaz. İşte bu
sebepledir ki, hukukun üstünlüğü görüşü, herkesin kendi zihnindeki
hukukun üstün tutulduğu anlamına gelmemelidir.
Hukukun üstünlüğü ya da hukuka saygı çağrısı, tek taraflı ve çifte
standartlıdır. Hukuk üstündür, yani rejimin teminatı olan, rejimin
dokunulmazlarına dokundurtmamayı esas alan temel ilkeler üstündür.
Hukuka saygılı olunmalıdır; yani rejimin bekasını sağlamak maksadıyla
tespit ve vaz edilmiş temel ilkeler sorgulanmaktan, eleştirilmekten,
yerlerine başkaları önerilmekten masun ve münezzehtir. Üstün olan ve
saygı beklenen hukuk, hak kavramıyla en küçük bir yakınlığı olup
olmadığı tartışmaya tamamen kapalı olan mevcut statükodan başka bir şey
değildir.
Hukukun üstünlüğü ve hukuka saygı söylemi, ruhbanlığın icadına
benzemektedir. Kur'an der ki, ruhbanlığı biz yazmamıştık, yani ruhbanlık
Allah'ın razı olduğu ve 'iyi' bulduğu bir müessese değildir. Lakin her
neyse, kendilerince bir yol/yöntem kurdular fakat ona da tam uymadılar,
işlerine geldiği gibi istismar ettiler. Bu tespit, ruhbanlığı icad
edenlerin çifte standartçı oluşuna, ilkeli ve dürüst olamayışlarına
ilişkindir. Aynı hukuk, düzenlerinin aleyhine iş görmeye başladığında, o
hukuku harcamakta hiçbir beis görmemektedirler. Çünkü önemli olan
pragmadır.
Mekke Araplarının acıkınca yiyebildikleri putlar edinmeleri misali,
'hak'sız bir rejim kurmuş olanlar da, kendi koydukları kuralları ihlal
etmelerinin yeri ve zamanı geldiğinde, bunu yapmakta bir an bile
tereddüt etmezler. "Dün dündür, bugün bugündür" tekerlemesi, bütün
'hak'sızlıklarını örtbas etmek için yeterli bir açıklamadır!
Bununla beraber, mevcut hukuk düzenine yaslanıp, statükonun
hukuksuzluğunu ve çifte standartlılığını yüzlerine vurarak, kendi
bulundukları konumu aklamaya çalışan muhafazakâr demokrat çizginin
tutumu da iç açıcı değildir. Nedenine gelince, aynı hukuk sistemini bir
gün onlar da ruhbanlığın akıbetine uğratmak zorunda kalacaklardır. Zira
temelde ve fıtrat olarak hak olmayan, hakka dayanmayan, hakkın
ikamesine, adaletin teminine, zulmün ilgasına yaramayan bir hukuk
sistemi, sahip çıkan herkesi yarı yolda bırakmaya mahkûmdur. Mayasında
haktan ve adaletten uzak olmak bulunan bir hukuk düzeni, onu muhafaza
etmeye çalışanlara da fayda sağlamayacaktır.
İslam haktır ve Hak tarafından vaz edilmiştir. Allah'ın isimlerinden
biri de 'hak'tır. Sırf bu ilgi bile, hukukla Allah'ın, dolayısıyla
Din'in ilişkisini anlamak için yeterlidir. Allah hak'tır, hakkı işler,
hakkı buyurur, hak ile kitap indirir, hak olan Dini vaz eder, hakça
buyurur, hakka göre yargılar, hak ile cezalandırır, hakka razıdır,
haksızlığa (zulme) razı değildir. İslam'a bağlı olanlar hak üzere,
diğerleri bâtıl üzeredirler. Küresel ve yerel siyasette İslam hak olarak
kabul edilmemekte, edilmesi de beklenmemektedir. Müslümanlar da, 'hak
sahipleri' olarak telakki edilmemektedir. Aksi, küresel ve yerel
sistemin kendini inkârı olurdu. Şu var ki, küresel ve yerel siyasî
erkler nezdinde Müslümanlar da, 'insan' (human) olarak, asgarî düzeyde
de olsa birtakım haklara sahiptirler ve temelde paradigmayla çatışan
herhangi bir talepte bulunmadıkları sürece, o haklardan
faydalandırılırlar. Fakat bu, asılmak üzere olan bir mahkûm
hastalanınca, asmadan önce sağlığına kavuşturulmasından daha ahlakî bir
faydalandırma değildir.
Kendi ülkelerinde, bir türlü aradıkları 'adaleti' bulamayan Müslüman
kitleler, Avrupa devletlerindeki yargı düzenine gıpta ile bakabilmekte,
hatta hayranlık duymaktadırlar. Avrupa ülkelerinde mesela başörtülü bir
Müslüman kadının parlamentoya girmesi, ilgili ülkenin hukuk düzeni ile
Türkiye'nin hukuk düzenini karşılaştırmaya sebep olmaktadır. Sonuç ise
şöyle çıkmaktadır: Avrupa devletlerinde hukukun üstünlüğü esastır,
inançlara ve düşüncelere nasıl da saygı gösterilmektedir! Bu düşüncede
olan insanların Avrupa hukuk felsefesini, laikliğin ne olduğunu, hak ve
hukuk kavramını ve tabi en önemlisi İslam'ın ne olduğunu yeni baştan
tahkik etmesi bir zarurettir.
Önemli olan, 'hukuk' denebilecek, hayra hizmet eden gerçek bir hukuk
sistemine sahip çıkmaktır. O hukukun ne olduğu bellidir. O hukuk,
üstünlüğünü Hak'tan almaktadır. O hukuk üstündür, çünkü Hak üstündür.
Hakkın belirlediği değerler yücedir ve üstündür. Gerisi süflîdir. Bu
sebeple içtenlikle söyleyebiliriz ki, ancak 'hakk'a inananlar hukuka
saygılı olabilirler. Bir insanı öldürmenin bütün insanlığı öldürmek; bir
insanı hayata döndürmenin bütün insanlığı yaşatmak sayıldığı bir Din'in
mensupları, Allah'a dost olmayan küresel veya lokal bir hukuk düzeninden
hiçbir hayır beklememelidirler. |