|

ABDULLAH ASLAN/ ŞANLI URFA
SORU 1 : Kur'an dışında
vahiy olmadığına inanıyorum. Bununla beraber benim sorum özellikle Hac
ve Zekatla ilgili vahiy gelmediğine göre Peygamberimiz bu konularda
içtihat mı yapmış? Eğer içtihatsa bunların da diğer içtihatlardan farkı
olmaması gerekir. Bu içtihatların mutlak kabul edilmesi çelişki değil
midir?
CEVAP :
Hacc ve zekat konusunda vahiy yok derken kasdınız nedir? Bu ibadetlerin
farziyeti ile ilgili bir ayet yok mu demek istiyorsunuz? Halbuki bu gibi
ibadetlerin farziyeti, malum olduğu üzere Kur'an'la sabittir. Allah
Teala onlarca ayette hac ve zekattan bahsetmektedir. Özellikle Arap
toplumu Hz. İbrahim ve İsmail (as) zamanından beri yakînen bilmektedir.
Çünkü İbrahim (as) Rabbine şöyle yalvarmıştı: "Bir zamanlar İbrahim,
İsmail ile beraber Beytullah'ın temellerini yükseltiyor ve (şöyle
diyorlardı:) Ey Rabbimiz! Bizden bunu kabul buyur; şüphesiz sen
işitensin, bilensin. Ey Rabbimiz! Bizi sana boyun eğenlerden kıl,
neslimizden de sana itaat eden bir ümmet çıkar, bize ibadet usullerimizi
göster, tevbemizi kabul et; zira, tevbeleri çokça kabul eden, çok
merhametli olan ancak sensin."(2/ 127-128)
Rabbi ise şöyle buyurmuştu: "Bir zamanlar İbrahim'e Beytullah'ın yerini
hazırlamış ve (ona şöyle demiştik): Bana hiçbir şeyi eş tutma; tavaf
edenler, ayakta ibadet edenler, rükû ve secdeye varanlar için evimi
temiz tut. İnsanlar arasında haccı ilân et ki, gerek yaya olarak,
gerekse nice uzak yoldan gelen yorgun argın develer üzerinde,
kendilerine ait bir takım yararları yakînen görmeleri, Allah'ın
kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerine belli
günlerde Allah'ın ismini anmaları (kurban kesmeleri için) sana (Kâbe'ye)
gelsinler. Artık ondan hem kendiniz yeyin, hem de yoksula, fakire
yedirin. Sonra kirlerini gidersinler; adaklarını yerine getirsinler ve o
Eski Ev'i (Kâbe'yi) tavaf etsinler. "(22/26-29)
Malum olduğu üzere İbrahim (as) Ortadoğu coğrafyasında gelen
Peygamberlerin atasıdır. Oğlu İsmail (as) ile Arapların, İshak ve Yakub
(as) ile de İsrail oğullarının atası olmaktadır. Bu demektir ki
İslam'daki Hac ibadeti hem Araplar hem de İsrail oğulları tarafından
bilinen bir gerçektir. Bu nedenle cahiliye yıllarında da hacc,
toplumlarca icra edilmeye devam edilmiştir. Ancak Allah, insanların
hevalarından kaynaklanan ilaveleri ve cahiliyenin kirini, yinelediği
Elçi ve vahiylerle gidermiş, dosdoğru bir ibadet biçimini ortaya
koymuştur. Haccın bütün şartlarını (menasikini) şu ayetlerle
açıklamıştır: "Haccı ve umreyi Allah için tam yapın. Eğer (bunlardan)
alıkonursanız kolayınıza gelen kurbanı gönderin. Kurban, yerine
varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. Sizden her kim hasta olursa
yahut başından bir rahatsızlığı varsa, oruç veya sadaka veya kurban
olmak üzere fidye gerekir. (Hac yolculuğu için) emin olduğunuz vakit kim
hac günlerine kadar umre ile faydalanmak isterse, kolayına gelen bir
kurban kesmek gerekir. Kurban kesmeyen kimse hac günlerinde üç,
memleketine döndüğü zaman yedi olmak üzere oruç tutar ki, hepsi tam on
gündür. Bu söylenenler, ailesi Mescid-i Haram civarında oturmayanlar
içindir. Allah'tan korkun. Biliniz ki Allah'ın vereceği ceza ağırdır."
(2/196) Haccın zamanını ve hacıların uyması gereken kuralları beyan
için:
"Hac, bilinen aylardadır. Kim o aylarda hacca niyet ederse (ihramını
giyerse), hac esnasında kadına yaklaşmak, günah sayılan davranışlara
yönelmek, kavga etmek yoktur. Ne hayır işlerseniz Allah onu bilir. (Ey
müminler! Ahiret için) azık edinin. Bilin ki azığın en hayırlısı
takvâdır. Ey akıl sahipleri! Benden (emirlerime muhalefetten)
sakının."(2/197)
Hacılara nasıl davranılacağı ile ilgili olarak:
"Ey iman edenler! Allah'ın alâmetlerine, haram aya, kurbanlık
hediyelere, gerdanlıklarına ve Rablerinden lütuf ve rıza bekleyerek
Kabe'ye yönelenlere sakın saygısızlık etmeyin. İhramdan çıktığınız zaman
avlanabilirsiniz. Sizi Mescid-i Haram'dan çevirdiklerinden dolayı bir
topluma karşı olan kininiz, sizi saldırıya sevk etmesin. İyilik ve takva
üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın.
Allah'tan korkun. Çünkü Allah'ın azabı çetindir."(5/2)
Hac için beyte gelenlere Safa ve Merve ile ilgili durumu da şöyle
bildiriyor:
"Şüphe yok ki, Safa ile Merve Allah'ın koyduğu nişanlardandır. Her kim
Beytullah'ı ziyaret eder veya umre yaparsa onları tavaf etmesinde
kendisine bir günah yoktur. Her kim gönüllü olarak bir iyilik yaparsa
şüphesiz Allah kabul eder ve (yapılanı) hakkıyla bilir."(2/158)
Hacıların ticaretiyle ilgili ise şöyle buyuruyor:
(Hac mevsiminde ticaret yaparak) Rabbinizden gelecek bir lütfu (kazancı)
aramanızda size herhangi bir günah yoktur. Arafat'tan ayrılıp akın
ettiğinizde Meş'ar-i Haram'da Allah'ı zikredin ve O'nu size gösterdiği
şekilde anın. Şüphesiz siz daha önce yanlış gidenlerden idiniz. Sonra
insanların akıp geldiği yerden siz de akıp gelin. Allah'tan
bağışlanmanızı isteyin. Çünkü Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet
edicidir. Hac ibadetlerinizi bitirince, babalarınızı andığınız gibi,
hatta ondan daha kuvvetli bir şekilde Allah'ı anın. İnsanlardan öyleleri
var ki: Ey Rabbimiz! Bize dünyada ver, derler. Böyle kimselerin
ahiretten hiç nasibi yoktur."(2/198 -200)
Hac ibadeti bu ayetlerin çizmiş olduğu çerçeve dahilinde Peygamberimiz
tarafından ifa edilerek nasıl yapılacağı gösterilmiştir. Herhangi bir
konuda "Nass" bulunduğu sürece o konuda içtihad yapılmaz, nassın hükmüne
tabi olunur. Bu nedenle hac ibadetinin ifasıyla alakalı Peygamberimiz
içtihat yapmamış, nassların nasıl uygulanacağını göstermiştir.
Cahiliyenin kirlerini gidermiş, İhrama girmek için Mekke'nin il
sınırlarını belirlemiş, ihramın uygulamasını göstermiş, tavaf, say,
vakfe, cemrelere taş atma ve kurbanı kesip ihramdan çıkma eylemlerinin
yer zaman ve şekillerini göstermiştir. Bunların ifasıyla alakalı (yanlış
yaptığından dolayı) Rabbinden bir uyarı da almamıştır. Bu demektir ki
yapılan da herhangi bir yanlışlık yoktur. Allah'ın rızasına uygun olarak
görevini ifa etmiştir.
Peygamberler, diğer insanlardan farklı olarak hataları hayatta iken
vahiyle düzeltilir. Böylece insanlığa hatasız bir örneklik sunulur.
Haccın ifasıyla alakalı ilahi bir ikazın Kur'an'da olmayışı, ilahi
iradeye uygun olarak anlaşılıp doğru örnekliğin ortaya konulmuş olduğunu
göstermektedir.
Haccın menasiki ile alakalı olarak zikrettiğimiz ayetlerde hac ile
alakalı yapılması istenenler bizzat belirtilmiş olduğundan, içtihada
mahal bırakılmamıştır. Bu nedenle ayetlerde belirtilen ilkelere aynen
ittiba edilmiştir. Haccın ilkeleri zamanın değişmesiyle değişebilecek
şeyler değildir. İnsan fıtratının temel sabiteleri üzerine bina
edilmiştir. Dünyanın dört bir yanından inanan insanları beş vakit
namazlarında kıble edindikleri bir mekanda toplayarak bir eylemle
birleştirmek, bir mekanda buluşturmak, bütün mahalli kıyafetlerini soyup
saygı elbisesine bürüyerek bir tekbirle secdeye vardırıp bir tekbirle
kıyama kaldırmak, Beytullah'ın etrafında pervaneler gibi döndürmek her
zaman insan fıtratı üzerinde aynı etkiyi meydana getirecektir. Çünkü
insan fıtratı ve fıtratı hedef alan eylem hep aynı kalmaktadır. Kitlesel
hareketlerin insan psikolojisi üzerindeki eğiticiliği inkar edilemez bir
gerçektir. Bu nedenledir ki bütün ideolojiler kendi taraftarlarını zaman
zaman bir araya toplayarak kitlesel eylemlere yöneltirler. Toplu
hareketlerin insana verdiği kıvamı hiçbir şey veremez. Bir de bunu dünya
çapında düşünün. Renkleri farklı, dilleri farklı, ülkeleri farklı ama
gayeleri bir, inançları bir, hedefleri bir olan insanların Allah
lafzında birleştiklerine şahit olmak tarifi mümkün olmayan bir duygudur
insan için. İşte bu eylemi kendi taraftarları için Alemlerin Rabbi olan
Allah düzenlemektedir. O, ne güzel düzenleyici ve ne güzel terbiye
edicidir. Zekat konusuna gelince, zekat'ın iki boyutu vardır. Birinci
boyutu her zaman ve zeminde değişmeyen varlıklı kimselerden alınıp Tevbe
suresi 60. ayetinde bahsedilen şahıslara verilmesi konusu. İkinci boyutu
ise zaman ve zemine göre varlıklı olmanın veya İslam'ın öngördüğü
zenginlik sayılan şeyin/miktarın durumu. Birinci konu ayetlerle tespit
edilip hükme bağlanmasına rağmen, ikinci konuda belirleyici bir ayet
yoktur. "Şu miktar zenginliktir" denmiyor. Çünkü zenginlik olan şey
zamana ve zemine göre değişebilen bir özelliğe sahiptir. İşin bu boyutu,
yaşayan ekonomiyle alakalıdır. Ekonominin takip ettiği seyir çizgisi
bazı değerleri değersiz hale getirirken, bazısını da
değerlendirmektedir. Bu her ülkeye göre değiştiği gibi zamanla da
değişmektedir. Örneğin Peygamberimiz zamanında zenginlik sayılan
yaklaşık 96 gr altın ve 640 gr gümüş bugün zenginlik olmaktan çıkmıştır.
Keza hayvanlardan belirlenen zenginlik unsuru 5 deve ve 40 koyun da
öyle. Bugün ne beş devenin ne de kırk koyunun zenginlik adına bir değeri
kalmıştır. İşte işin bu kısmı Allah tarafından zamanı yaşayan
müslümanların içtihadına bırakılmıştır. Bu nedenle Hz. Muhammed (as)
yaşadığı dönemdeki nisabı/mallardaki zenginlik sayılan miktarı
belirlerken içtihad yapmıştır. Bu içtihat tabiatı gereği hayatın değişen
şartlarına intibak ettiği sürece aynen alınıp uygulanırken; intibak
etmediği zaman ve zeminlerde ise, aynı usul ve gaye ile yeniden içtihad
yapılarak hayata intibakı sağlanır. Bu konuda hiç kimsenin içtihadı
değişmez değildir. Çünkü değişen ekonominin şartları onu da bir zaman
sonra değişmeye mahkum edecektir.
İslam'da bu ve benzeri olayların içtihadî olması asla tesadüfi değildir.
Şârî'nin kullarına olan sonsuz merhametinin eseri olarak alınması
gerekir. Allah Teala kıyamete kadar yaşayacak olan bu dinin, her zaman
ve zeminde uygulanabilirliğini bu yöntemle temin etmiştir. Dinin itikat,
ibadet, ve ahlakî konularında açıklık, aynilik ve değişmezlik esastır.
Ancak ameli konularda konuya taalluk eden açık bir nâss yoksa, o konuda
Kur'an'ın ilkelerine ters düşmemek kaydıyla içtihat yapılır.
Müslümanların içinde bulunduğu müşkül böylece çözüme kavuşturulur. Bunun
usulünü Kur'an vermiş (42/39) başta peygamberimiz olmak üzere müminler
de bugüne kadar uygulamışlardır. Bunun ilk delili Bedir esirleriyle
ilgili uygulamadır. Yapılan içtihatlar tamamen galip zandan ibarettir.
Yapanı bağlar iken diğer kimseleri bağlayıcı değildir; dileyen alır
dileyen bırakır. Ancak umumu ilgilendiren bir konuda devletin tercih
ettiği içtihada gizli açık herkesin uyması zorunludur. Başka türlü kamu
düzenini sağlamak mümkün değildir. Münferit konularla ilgili Ebu
Hanife'nin şu sözü manidardır: "Bu Numan bin Sabit'in ulaşabildiği en
son kararıdır; dileyen alır dileyen bırakır." Ferdi ilgilendiren
konularda her içtihadın durumu böyledir. Bu demek değildir ki, din
sadece içtihatlardan ibarettir. Yeniden hatırlatalım ki, sadece ameli
konularda ve konuyla ilgili bir nâssın olmadığı yerde, adalet ve ehliyet
sahibi kimselerce yapılması halinde meşruiyet ifade eder. Hakkaniyet
sahibi olmayan kimselerin hezeyanlarına ne Allah değer verir ne de
müslümanlar.
İslam'da temel ibadetler bütün ümmetlerde ortaktır. Bunu en belirgin
hikmeti Allah'a kulluğun kusursuz yerine getirilmesini temin etmek; aynı
zamanda kulun fıtratının bozulmadan devamını sağlamaktır. Namaz için
buyurulan: "Namaz insanı her türlü kötülükten ve aşırlıklardan
alıkor"(29/45) ayetini ve oruç için zikredilen: "Sizden öncekilere farz
kıldığımız gibi korunasınız diye size de farz kıldık"(2/183) ayetlerini
düşündüğümüzde bu gerçeğe ulaşmamız mümkündür. Her zaman ve zeminde
insan insandır. Allah'a kul bir insan olabilmesi için de bu iman ve
ibadetlere ihtiyacı olacaktır. Bu nedenle önceki ümmetlerde de bu
ibadetlerin varlığını görüyoruz.: "Ve bir vakit İsrail oğullarından
şöyle söz almıştık: "Allah'tan başkasına tapmayacaksınız, ana-babaya,
yakınlığı olanlara, öksüzlere ve biçarelere de iyilik yapacaksınız.
İnsanlara güzel söz söyleyin, namazı kılın, zekatı verin." Sonra pek
azınız müstesna olmak üzere sözünüzden döndünüz, hala da dönüyorsunuz!
"(2/83) [İsa (as) beşikte iken kavminin karşısında şöyle
konuşturuluyor]: Nerede olursam olayım, O beni mübarek kıldı; yaşadığım
sürece bana namazı ve zekâtı emretti.""(19/31)
"(Resûlüm!) Kitap'ta İsmail'i de an. Gerçekten o, sözüne sâdıktı, resûl
ve nebî idi. Halkına namazı ve zekâtı emrederdi; Rabbi nezdinde de
hoşnutluk kazanmış bir kimse idi." (19/54-55). "Ona (İbrahim'e), İshak'ı
ve fazladan bir bağış olmak üzere Ya'kub'u lütfettik; her birini sâlih
insanlar yaptık. Onları, emrimiz uyarınca doğru yolu gösteren önderler
yaptık ve kendilerine hayırlı işler yapmayı, namaz kılmayı, zekât
vermeyi vahyettik. Onlar, daima bize ibadet eden kimselerdi. (21/ 72-73)
Zekat ve sadakaların kimlere verileceğine dair açıklamalar ise şöyle
dile getirilmektedir: "Onlardan sadakaların (taksimi) hususunda seni
ayıplayanlar da vardır. Sadakalardan onlara da (bir pay) verilirse razı
olurlar, şayet onlara sadakalardan verilmezse hemen kızarlar. Eğer onlar
Allah ve Resûlünün kendilerine verdiğine razı olup, "Allah bize yeter,
yakında bize Allah da lütfundan verecek, Resûlü de. Biz yalnız Allah'a
rağbet edenleriz" deselerdi (daha iyi olurdu). Sadakalar (zekâtlar)
Allah'tan bir farz olarak ancak, yoksullara, düşkünlere, (zekât
toplayan) memurlara, gönülleri (İslâm'a) ısındırılacak olanlara,
(hürriyetlerini satın almaya çalışan) kölelere, borçlulara, Allah
yolunda olana, yolda kalana mahsustur. Allah pek iyi bilendir, hikmet
sahibidir." (9/58-60)
Burada bahsedilen "Sadakat/sadakalar" ifadesi genel bir ifade olup
verilenlerin hepsini içine almaktadır. Genel olarak sadaka herkesin
kendi rızasıyla verdiği bir şey iken zekat bunların içerisinde özel bir
yere ve uygulamaya tabidir. Alınacak zümre belli olduğu gibi,
kendilerine verilecek kimseler de tek tek sayılmaktadır. Tevbe 60. ayeti
bu bakımdan belirleyici bir ayet olarak görülmektedir.
Savaş veya genel bir felaket sebebiyle talep edilen yardımlarda sadaka
olarak isimlendirilmektedir. Tebük seferi nedeniyle Müminlerden
yardımları talep edilmiş, herkes gücü nisbetinde katkıda bulunmuşlardı.
Bu konuda bir şey bulamadığından az bir katkıda bulunanları kınayanları
da Allah şöyle kınamaktadır: "Sadakalar hususunda, müminlerden gönüllü
verenleri ve güçlerinin yettiğinden başkasını bulamayanları çekiştirip
onlarla alay edenler var ya, Allah işte onları maskaraya çevirmiştir. Ve
onlar için elem verici azap vardır."(9/79)
Müminlere Allah'ın rahmeti şudur: "Onların mallarından sadaka al;
bununla onları (günahlardan) temizlersin, onları arıtıp yüceltirsin. Ve
onlar için dua et. Çünkü senin duan onlar için sükûnettir (onları
yatıştırır). Allah işitendir, bilendir."(9/103)
Şimdi vahiy yok dediğiniz Hac ve Zekat konusunda zikredilen bunca
ayetten sonra bu konudaki kanaatinizi yeniden değerlendirmelisiniz diye
düşünüyoruz. Eğer kastınızı doğru anlamış isek bu konuları Kur'an'dan
okumadığınız anlaşılıyor. Bunun tashihi için en kısa zamanda anladığınız
dilden yazılmış bir Kur'an meali edinerek baştan sona anlayarak okumaya
çalışınız. Kur'an bir müslüman için, açık, net, kısa ve anlaşılır bir
ilmihal kitabıdır. Halimizin ilmini mutlaka bilmeye ihtiyacımız vardır.
Aksi halde halimizi nasıl düzeltebiliriz? "İnsanların hayırlısı sözü
dinleyip doğrusuna tabi olandır." Hal böyle olunca Rabbimizin sözünden
daha doğru söz olabilir mi? |