Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 354 | Haziran  2008

                   

 

 


 

Mekke’ye Giden Yol*

Muhammed Esed


Kamp ateşi söndü. Zeyd ve Ebu Said uyuyorlar. Develer, ay ışığı altında parıldayan kumlar üzerine çökmüş, tıslayarak geviş getiriyor, arada bir dikkat kesilip boşluğu dinliyorlar. İyi, sadık hayvanlar… İçlerinden biri bazen yan değiştiriyor, ya da çıkıntılı göğsünü kumlara sürtüyor ve iç çeker gibi tıslıyor. İyi hayvanlar, sadık hayvanlar… Huyları hakkında atlarınki kadar açık ve kesin şeyler söylenemez; ve bu bakımdan evcil hayvanların hepsinden biraz farklıdırlar, tıpkı yeryüzünün bütün öteki manzaralarından farklı olan stepler gibi. Tezatlar içinde alabildiğine içlerine kapanık ama yine de alçakgönüllü, onurlu hayvanlardır develer.
Uyuyamadım, kalkıp çadırdan öteye yürüdüm, yakındaki tepeye tırmandım. Ay, batı ufkunun orada, aşağıda asılı duruyor ve ölü düzlüğün içinden hayaletler gibi yükselen alçak kayalık tepeleri aydınlatıyor. Ötede, Hicaz'ın sahil düzlükleri, batıya doğru yumuşak bir eğimle alçalarak uzanıp gidiyor. Dolambaçlı, kupkuru dere yataklarıyla yarık yarık, bütün hayat belirtilerinden yoksun, köylerden, evlerden ve ağaçlardan yoksun, ayışığında çıplak, katı bir vadi. Yine de bu ıssız, cansız topraklardan, bu kumlu vadilerin, çıplak tepelerin bağrından fışkırdı insanlık tarihinin en büyük, en hayat bahşedici iman hamlesi…
Gece sıcak, durgun ve sessiz. Alacakaranlıkta tepeler uzaktan uzağa inip çıkıyorlar, dalgalanıyorlar sanki. Ayışığı altında donuk, mavi titrek bir parıltı var her şeyde. Donuk mavi, yanar döner bir ışık denizi, yeryüzünün bütün renklerini mavinin dönüşümleri olarak yansıtan hayal-hatıra karışı bir parıldayış. Bu semavî mavilik her şeye hükmediyor, hiçbir şeyin bu ya da şu olmasını sağlayacak bir netliğe ulaşmasına fırsat vermeden her şeyi eritip kendine katıyor; meçhul, kavranılmaz şeylere çağırır gibi.
Biraz ötelerde, vadilerin, tepelerin arkasında Arafat düzlüğü var. Mekke'ye gelen hacıların kıyamet gününü, yeryüzünde yapıp ettiklerinden ötürü Rab'lerine hesap verecekleri günü hatırlatırcasına toplandıkları Arafat düzlüğü… Orada, kaç defa, başları açık, beyaz ihramlar içinde, üç kıtadan gelen insanlar arasında bulundum. Yüzümüz geniş ovada yükselen Cebel er-Rahma'ya, 'Rahmet Dağı'na dönüktü. O kaçınılmaz günü tefekkür ederek hemen hemen bütün bir günü orada geçiriyorduk. "O gün insanlar işlediklerinin kendilerine gösterilmesi için bölük bölük dönerler. Kim zerre kadar iyilik yapmışsa onu görür. Kim de zerre kadar kötülük yapmışsa onu…"
Tepede dikiliyor ve görünmeyen Arafat düzlüğüne doğru ayın mavi ışığı altında uzanan vadiyi seyrediyorum. Bir an öncesine kadar ölü ve ıssızdı. Ama şimdi gözlerimin önünde ansızın, Mekke ile Arafat arasında sel gibi akan milyonlarca insan beliriyor; onüç yüzyıl boyunca aynı mesafeyi yürüyen, koşan adımlarının uğultusu çınlıyor kulaklarımda. İnsanlar, insan sesleri ve adımları; develer, develerin tıslayıp böğürmeleri ve develerin ayak sesleri… Bir mahşer kalabalığı halinde gölgelerden, tepelerin ardından süzülüp ayaklandıklarını, yürüyüp koştuklarını, bölük bölük aynı yöne doğru aktıklarını görüyorum. Bir beyaz ihramlılar denizi; onların geçip gitmiş, nesiller, nesillerce gerilerde kalmış günlerinin yankısını duyuyorum. Onları, bu görünüşte ölü, bu kayalık kumluk ülkeye çekip getiren iman yeniden kanat çırpıyor; hayatın sıcak soluğu, yüzyılların uçurumunu aşarak yeniden dolaşıyor üzerlerinde. Ve bu okyanusun kabaran dalgaları, beyaz dalgaların kudretli kanat çırpışları beni de çekip alıyorlar kala kaldığım yerden; ve benim geçip gitmiş günlerimi de çekip çıkarıyorlar şimdiki zamanın ışıklı düzlüğüne. İşte ben de deveme binip bir kere daha yürüyorum o düzlüğe doğru…
Arafat'tan Mekke'ye dönen binlerce, binlerce bedevi arasında, yeri göğü gürleten bir koşuda devemi sürüyorum. Yeri göğü sarsarak dörtnala giden develerin karşı konmaz dalgaları arasında şimdi bir zerreyim ben. Rüzgarda birer trampet gibi havayı döven kabile bayrakları; havayı yırtarcasına haykırılan kabile isimleri, mahalli naralar: "Ya Ravga, Ya Ravga!" diye bağırıyor Atayba kabilesinin adamları. "Ya Avf, Ya Avf!" diye karşılıyor bunu Harb kabilesi. Ve öteden, ilerleyen kasırganın ucundan, "Şammar, Ya Şammar!" narası yetişiyor hemen.
Ovada gürüldeyerek uçarak ilerliyoruz. Dur durak bilmeyen bir coşku içinde rüzgarda uçuyoruz. Ve rüzgar kulağıma sevinçle dolu bir zafer şarkısı fısıldıyor: "Artık bir daha hiç, bir daha asla bir yabancı olmayacaksın!".
Sağımda kardeşlerim, solumda kardeşlerim; hiç birini tanımıyorum, ama hiç biri yabancı değil bana. Bu keyifli yarışta, aynı denize doğru koşan küçük dereler gibiyiz. Geniş bir dünya açılıyor önümüzde. Kalplerimiz, Peygamber sahabelerinin kalplerinde tutuşan kıvılcımla tutuşmuş. Sağımda, solumdaki kardeşlerim, hepsi de biliyordu ki, varmaları umulan hedefe varamamışlar, yüzyılların akışında kalpleri daralmış, ufukları küçülmüştü; ama kendilerine vaadedilen şey, bize vaadedilen şey, binüçyüz şu kadar yıl önce çölde parlayan ışığa yüzümüzü çevirdiğimiz sürece, menzilde bizi bekliyor…
Kabaran dalgaların içinde biri, kabile duygularını aşıp iman coşkusuyla haykırıyor: "Kendini Allah'a teslim eden, bizim kardeşimizdir!" ve bir öteki cezbeyle karşılıyor bunu: "Allahü ekber! Allahü ekber!"
Bütün kabile kollarında bu ses yankılanıyor: "Allahü ekber, Allahü ekber, Allahü ekber!" Necdi bedevileri, Şammar bedevileri, Atayba bedevileri, kabile onuruyla kükreyen sürüler değiller artık. Sadece Allah'ın mü'minlere bahşettiği onurla başlarını dik tutabileceklerini bilen kardeş kabileler bunlar. Dörtnala koşan binlerce devenin gürleyişinde, yüzlerce bayrağın çırpınışında, bir ağızdan çıkan tek bir zafer haykırışı duyuluyor şimdi: "Allahü ekber!"
Bu ses binlerce insanın üstünde, geniş ovada muazzam dalgalar halinde yankılanıp yeryüzünün her yanına dağılıyor: "Allahü ekber!" Bu insanlar şimdi kendi küçük, ölümlü varlıklarının ötesine uzanıp, göğüslerindeki imanla, bir tek beden halinde açık ufuklara atılıyorlar… Coşkuları küçük ve gizli dünyalarda kilitli kalamazdı, ayaklanıyor, erginliğin şafağına uzanıyordu. Bu erginlik içinde insan artık Allah'ın bahşettiği aydınlığın, görkemin yollarında yürüyordu; her adımı sınırsız bir özleme doğru, sevinç üstüne sevinç, her adımı hikmet ve özgürlük…
Develerin gövdelerinden yükselen koku, onların solumaları, tıslamaları, yeri göğü inleten ayak sesleri, insanların naraları, haykırışları, eyer kayışlarına asılı tüfeklerin şakırtıları, toz, ter ve çevremde çılgın bir heyecana kapılmış çehreler… Bütün bunların ortasında akarken içimde ansızın uyanan huzur dolu sükunet…
Eyerimin üstünde dönüp, arkamda dalgalanan ihramlı süvariler denizini görüyorum. Ve daha ötede geçip geldiğim o mecazi köprüyü; sonu hemen arkamdaydı, başlangıcı ise ta ötede, sisler içinde yitip gitmişti şimdi…

* Mekke'ye Giden Yol, insan yay., 1992, s.479.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...