|

Mekke’ye
Giden Yol*
Muhammed Esed
…
Kamp ateşi söndü. Zeyd ve Ebu Said uyuyorlar. Develer, ay ışığı altında
parıldayan kumlar üzerine çökmüş, tıslayarak geviş getiriyor, arada bir
dikkat kesilip boşluğu dinliyorlar. İyi, sadık hayvanlar… İçlerinden
biri bazen yan değiştiriyor, ya da çıkıntılı göğsünü kumlara sürtüyor ve
iç çeker gibi tıslıyor. İyi hayvanlar, sadık hayvanlar… Huyları hakkında
atlarınki kadar açık ve kesin şeyler söylenemez; ve bu bakımdan evcil
hayvanların hepsinden biraz farklıdırlar, tıpkı yeryüzünün bütün öteki
manzaralarından farklı olan stepler gibi. Tezatlar içinde alabildiğine
içlerine kapanık ama yine de alçakgönüllü, onurlu hayvanlardır develer.
Uyuyamadım, kalkıp çadırdan öteye yürüdüm, yakındaki tepeye tırmandım.
Ay, batı ufkunun orada, aşağıda asılı duruyor ve ölü düzlüğün içinden
hayaletler gibi yükselen alçak kayalık tepeleri aydınlatıyor. Ötede,
Hicaz'ın sahil düzlükleri, batıya doğru yumuşak bir eğimle alçalarak
uzanıp gidiyor. Dolambaçlı, kupkuru dere yataklarıyla yarık yarık, bütün
hayat belirtilerinden yoksun, köylerden, evlerden ve ağaçlardan yoksun,
ayışığında çıplak, katı bir vadi. Yine de bu ıssız, cansız topraklardan,
bu kumlu vadilerin, çıplak tepelerin bağrından fışkırdı insanlık
tarihinin en büyük, en hayat bahşedici iman hamlesi…
Gece sıcak, durgun ve sessiz. Alacakaranlıkta tepeler uzaktan uzağa inip
çıkıyorlar, dalgalanıyorlar sanki. Ayışığı altında donuk, mavi titrek
bir parıltı var her şeyde. Donuk mavi, yanar döner bir ışık denizi,
yeryüzünün bütün renklerini mavinin dönüşümleri olarak yansıtan
hayal-hatıra karışı bir parıldayış. Bu semavî mavilik her şeye
hükmediyor, hiçbir şeyin bu ya da şu olmasını sağlayacak bir netliğe
ulaşmasına fırsat vermeden her şeyi eritip kendine katıyor; meçhul,
kavranılmaz şeylere çağırır gibi.
Biraz ötelerde, vadilerin, tepelerin arkasında Arafat düzlüğü var.
Mekke'ye gelen hacıların kıyamet gününü, yeryüzünde yapıp ettiklerinden
ötürü Rab'lerine hesap verecekleri günü hatırlatırcasına toplandıkları
Arafat düzlüğü… Orada, kaç defa, başları açık, beyaz ihramlar içinde, üç
kıtadan gelen insanlar arasında bulundum. Yüzümüz geniş ovada yükselen
Cebel er-Rahma'ya, 'Rahmet Dağı'na dönüktü. O kaçınılmaz günü tefekkür
ederek hemen hemen bütün bir günü orada geçiriyorduk. "O gün insanlar
işlediklerinin kendilerine gösterilmesi için bölük bölük dönerler. Kim
zerre kadar iyilik yapmışsa onu görür. Kim de zerre kadar kötülük
yapmışsa onu…"
Tepede dikiliyor ve görünmeyen Arafat düzlüğüne doğru ayın mavi ışığı
altında uzanan vadiyi seyrediyorum. Bir an öncesine kadar ölü ve
ıssızdı. Ama şimdi gözlerimin önünde ansızın, Mekke ile Arafat arasında
sel gibi akan milyonlarca insan beliriyor; onüç yüzyıl boyunca aynı
mesafeyi yürüyen, koşan adımlarının uğultusu çınlıyor kulaklarımda.
İnsanlar, insan sesleri ve adımları; develer, develerin tıslayıp
böğürmeleri ve develerin ayak sesleri… Bir mahşer kalabalığı halinde
gölgelerden, tepelerin ardından süzülüp ayaklandıklarını, yürüyüp
koştuklarını, bölük bölük aynı yöne doğru aktıklarını görüyorum. Bir
beyaz ihramlılar denizi; onların geçip gitmiş, nesiller, nesillerce
gerilerde kalmış günlerinin yankısını duyuyorum. Onları, bu görünüşte
ölü, bu kayalık kumluk ülkeye çekip getiren iman yeniden kanat çırpıyor;
hayatın sıcak soluğu, yüzyılların uçurumunu aşarak yeniden dolaşıyor
üzerlerinde. Ve bu okyanusun kabaran dalgaları, beyaz dalgaların
kudretli kanat çırpışları beni de çekip alıyorlar kala kaldığım yerden;
ve benim geçip gitmiş günlerimi de çekip çıkarıyorlar şimdiki zamanın
ışıklı düzlüğüne. İşte ben de deveme binip bir kere daha yürüyorum o
düzlüğe doğru…
Arafat'tan Mekke'ye dönen binlerce, binlerce bedevi arasında, yeri göğü
gürleten bir koşuda devemi sürüyorum. Yeri göğü sarsarak dörtnala giden
develerin karşı konmaz dalgaları arasında şimdi bir zerreyim ben.
Rüzgarda birer trampet gibi havayı döven kabile bayrakları; havayı
yırtarcasına haykırılan kabile isimleri, mahalli naralar: "Ya Ravga, Ya
Ravga!" diye bağırıyor Atayba kabilesinin adamları. "Ya Avf, Ya Avf!"
diye karşılıyor bunu Harb kabilesi. Ve öteden, ilerleyen kasırganın
ucundan, "Şammar, Ya Şammar!" narası yetişiyor hemen.
Ovada gürüldeyerek uçarak ilerliyoruz. Dur durak bilmeyen bir coşku
içinde rüzgarda uçuyoruz. Ve rüzgar kulağıma sevinçle dolu bir zafer
şarkısı fısıldıyor: "Artık bir daha hiç, bir daha asla bir yabancı
olmayacaksın!".
Sağımda kardeşlerim, solumda kardeşlerim; hiç birini tanımıyorum, ama
hiç biri yabancı değil bana. Bu keyifli yarışta, aynı denize doğru koşan
küçük dereler gibiyiz. Geniş bir dünya açılıyor önümüzde. Kalplerimiz,
Peygamber sahabelerinin kalplerinde tutuşan kıvılcımla tutuşmuş.
Sağımda, solumdaki kardeşlerim, hepsi de biliyordu ki, varmaları umulan
hedefe varamamışlar, yüzyılların akışında kalpleri daralmış, ufukları
küçülmüştü; ama kendilerine vaadedilen şey, bize vaadedilen şey,
binüçyüz şu kadar yıl önce çölde parlayan ışığa yüzümüzü çevirdiğimiz
sürece, menzilde bizi bekliyor…
Kabaran dalgaların içinde biri, kabile duygularını aşıp iman coşkusuyla
haykırıyor: "Kendini Allah'a teslim eden, bizim kardeşimizdir!" ve bir
öteki cezbeyle karşılıyor bunu: "Allahü ekber! Allahü ekber!"
Bütün kabile kollarında bu ses yankılanıyor: "Allahü ekber, Allahü
ekber, Allahü ekber!" Necdi bedevileri, Şammar bedevileri, Atayba
bedevileri, kabile onuruyla kükreyen sürüler değiller artık. Sadece
Allah'ın mü'minlere bahşettiği onurla başlarını dik tutabileceklerini
bilen kardeş kabileler bunlar. Dörtnala koşan binlerce devenin
gürleyişinde, yüzlerce bayrağın çırpınışında, bir ağızdan çıkan tek bir
zafer haykırışı duyuluyor şimdi: "Allahü ekber!"
Bu ses binlerce insanın üstünde, geniş ovada muazzam dalgalar halinde
yankılanıp yeryüzünün her yanına dağılıyor: "Allahü ekber!" Bu insanlar
şimdi kendi küçük, ölümlü varlıklarının ötesine uzanıp, göğüslerindeki
imanla, bir tek beden halinde açık ufuklara atılıyorlar… Coşkuları küçük
ve gizli dünyalarda kilitli kalamazdı, ayaklanıyor, erginliğin şafağına
uzanıyordu. Bu erginlik içinde insan artık Allah'ın bahşettiği
aydınlığın, görkemin yollarında yürüyordu; her adımı sınırsız bir özleme
doğru, sevinç üstüne sevinç, her adımı hikmet ve özgürlük…
Develerin gövdelerinden yükselen koku, onların solumaları, tıslamaları,
yeri göğü inleten ayak sesleri, insanların naraları, haykırışları, eyer
kayışlarına asılı tüfeklerin şakırtıları, toz, ter ve çevremde çılgın
bir heyecana kapılmış çehreler… Bütün bunların ortasında akarken içimde
ansızın uyanan huzur dolu sükunet…
Eyerimin üstünde dönüp, arkamda dalgalanan ihramlı süvariler denizini
görüyorum. Ve daha ötede geçip geldiğim o mecazi köprüyü; sonu hemen
arkamdaydı, başlangıcı ise ta ötede, sisler içinde yitip gitmişti şimdi…
* Mekke'ye Giden Yol, insan yay., 1992, s.479. |