|

Y-Muhtıra ve Muhtemel Sonuçları
Anayasa Mahkemesi
raportörünün başörtüsü konusuyla ilişkilendirilen Anayasa maddelerinde
yapılan değişikliklerle ilgili olarak CHP'nin iptal istemiyle açtığı
davada olumsuz kanaat bildirmesiyle başlayan ve AKP'nin
kapatılmayabileceği ihtimalinin güçlendiği yorumlarının giderek daha çok
dillendirildiği bir vasatta, Yargıtay Başkanlar Kurulu'nun, ardından da
Danıştay ve Üniversitelerarası Kurulu'n yayınladığı bildiriler,
sistem-içi mücadelede, tarafların karşılıklı hamlelerle mevzilerini
güçlendirme çabası içerisinde olduklarını gösteriyor. Malum olduğu üzere,
Yargıtay Başsavcısı'nın davayı açmasından sonra yapılan yorumların
genelinde, AKP'nin kapatılma ihtimalinin yüksek olduğu değerlendirmesi
daha çok yapılıyordu. Çünkü kapatma davası, e-muhtıradan sonra,
statükonun elinde kalan kozlardan biriydi ve bu kozun sonuna dek
kullanılacağı yönünde hakim bir kanaat vardı. Fakat kapatma davasının
özellikle Amerika ve AB çevreleri tarafından gördüğü tepkinin içerde yol
açtığı yankılanmalar, kapatma kararının çıkmayabileceği yönündeki
yorumları beslemişti. Ancak Yargıtay Başkanlar Kurulu'nun yayınladığı
bildiri, bu yöndeki beklentilerin önünü bir ölçüde kesti. Ardından da
Danıştay ve Üniversitelerarası Kurul bildirileri geldi. Bütün bunların
ardından, kapatılma ihtimalinin arttığına dair yorumlar daha çok yapılır
oldu. Peki bütün bu gelişmeler neyi gösteriyor? Bu gelişmeler, Anayasa
Mahkemesi'nin kapatma yönünde karar alacağına dair bir işaret olarak
görülebilir mi? Statüko taraftarlarının yaptığı bu hamlelere karşı
hükümetin elinde kozlar var mıdır? Süreç, Anayasa Mahkemesi'nin kapatma
yönünde bir karar alacağına dair yorumları destekleyecek şekilde mi
işliyor, yoksa son gelişmeler, statüko taraftarlarının iyice köşeye
sıkıştığını mı gösteriyor?
Öncelikle şu hususun altını çizmek gerekir ki, Yargıtay Başkanlar
Kurulu'nun, kendi 'yetki' alanını açıkça aşacak şekilde bir bildiri
yayınlama 'ihtiyacını' duyması, kapatma davası sürecinin 'gergin'
geçtiğinin/geçeceğinin bir başka kanıtı olarak alınmalıdır. Yargı erki,
bu bildiri ile, açıkça, yürütme ve yasamanın alanına müdahale etmiş
olmaktadır. Peki bunun, bir demokraside meşru bir açıklaması var mıdır?
Normal işleyen bir demokraside, en azından söylem olarak, bu müdahalenin
meşru bir zemini olmadığı bellidir. Fakat kapatma davası sürecinde, öyle
anlaşılıyor ki, statüko taraftarları, demokrasinin en önemli
kurumlarından biri olan 'güçler ayrılığı ilkesi'ne de açıkça aykırı
hareket etmeyi göze alabilmektedirler. Peki bu nasıl olabilmektedir?
Bilinmelidir ki bu, ancak, kaybedeceklerinin koruduklarından fazla
olacağını düşünenlerin halet-i ruhiyesi olabilir. Nitekim, e-muhtıradan
sonra, statükocu bir çok aydın, köşe yazarı vs. ellerinde kalan son
kartın 'yargı' olduğunu açıkça söyleyip yazmışlardır. Hatta Ergenekon
soruşturmasıyla irtibatlandırılan İlhan Selçuk'un bu yönde kaleme aldığı
köşe yazısı herkesçe malumdur. Bu tablo şunu göstermektedir: statüko
taraftarları, pastadan aldıkları payın azalmasına sonuna kadar
direneceklerdir. Fakat tam da bu noktada sorulması gereken soru şu
olmalıdır: peki bu direniş, beyhude mi, yoksa bir ümit vaat ediyor mu?
Bu noktada bir şeyler söylemek için, öncelikle ana resmi iyi okumak
gerekir. Şimdi bu resme bakalım:
Bilindiği gibi, Amerika, Soğuk Savaş döneminden sonra ortaya çıkan yeni
denklemler gereğince, Ortadoğu üzerine yeni senaryolar hazırlamaktadır.
Bunların başında da, bilindiği gibi BOP gelmektedir. Bu ve benzeri
projelerin (örneğin AB projesi) öngördüğü Türkiye tablosunda, statükonun
değişmesi elzem görünmektedir. Ve bu değişim de, ideolojik olarak
Kemalizm'in, kurumsal anlamda da bir çok köhne yapının tadili ya da
büyük ölçüde değiştirilmesini gerektirmektedir. Ancak burada şöyle bir
sıkıntı vardır ki, o da, Türkiye'nin stratejik ve jeo-politik öneminin,
hızlı dönüşümü riskli kılmasıdır. Türkiye'deki sistemin hızla
dönüştürülmesi, tamiri mümkün olmayan hasarlara neden olabilir. Bu
nedenle, değişimin 'dengeli' yürütülmesi gerekmektedir. Yani statüko
değişecektir, ama bu değişim de zamana yayılacaktır. İşte bu genel
tablodan baktığımız zaman, statükonun ve genel trendin yanında yer alan
kesimlerin duruş ve söylemlerini anlamlandırmak mümkün olabilmektedir.
Buna göre, statüko er-geç değişecektir; bunu statüko taraftarları da
bilmektedir. Onların yaptığı, bu değişim gerçekleşene kadar, pastadan
maksimum payı almaya çalışmaktan ibarettir. Değişim trendinin destekçisi
olan güçler ise, yapısal dönüşümün beraberinde getirdiği sıkıntılarla
karşılaşmaktadırlar. Ancak bu süreç, bir şekilde işlemektedir ve "çanlar,
statüko için çalmaktadır."
Y-bildirinin ikinci bir önemli boyutu da, sistem-içi mücadelede
tarafların 'daha büyük' adım atma ihtiyacının rejim açısından sorunlar
doğurmasıdır. Evet, taraflar ellerindeki kozları daha 'pervasızca'
kullanma eğilimi göstermektedirler, ama bu eğilim, bir yandan da rejimin
işleyişine zarar verici boyutlar taşımaktadır. Çünkü y-muhtıra olayında,
yargının siyasete doğrudan karışması gibi bir durum vardır ve bu durum,
hangi ülkede olursa olsun, rejime zarar verir. Çünkü yargı, nihayetinde,
siyasi taraflar arasında 'hakem' rolünü oynar. Yargı da siyasete karışır
ve 'taraf' olursa, o ülkede, siyasi yapının sürdürülmesi zorlaşır. Çünkü
halkın 'hak' algısı yara alır ve insanlar, kurumların işlediğine dair
güvenlerini kaybederler. Gerçi Türkiye'de kurumların güvenilirliği
çoktandır 'büyük' yaralar almıştır ancak, y-muhtıra olayıyla bu durum
adeta 'tescillenmiş' olmaktadır. Bu tabloda, halkın rejime 'bağlılığını'
sürdürmesi mümkün değildir. İlk bakışta belki halkın rejimden soğuduğuna
dair açık işaretler alınamayabilir, ancak halkın hissiyatını belirleyen,
aslında 'halkın vicdanı'dır ve halkın vicdanının sesi orta ve uzun
vadede mutlaka duyulur! Bu nedenle, aslında statüko taraftarlarının
yaptığı büyük hamleler, orta ve uzun vadede, kendi bindikleri dalı
kesmekten başka bir anlama gelmemektedir.
Ancak unutulmamalıdır ki, halkın vicdanının yara alması, halkın sesinin
bir süre sonra gür çıkacağı anlamına gelmez. Bunun şartları vardır ve
başka dinamiklere bağlıdır. Bunların başında da, halkın vicdanına
tercüman olacak toplumsal ve siyasal organizasyonlar gelmektedir. Yani
halkın vicdanı 'yönlendirilmezse', daha doğrusu, halkın vicdanına
tercüman olacak sahici oluşumlar ortaya çıkmazsa, halkın vicdanının yara
alması, süreci olumsuz etkileyecek sonuçlara da neden olabilir. Örneğin
'içe kapanma' hali bunlardan biridir ve genellikle 'sufi' (ya da
tasavvufi) eğilimler de bu içe kapanma halinden sonra neşv-u nema
bulurlar. İslam tarihinde, Emevi-Abbasi hanedanlarına karşı verilen
mücadelelerin 2. hicri asrın sonlarına doğru neredeyse tamamen
bitirilmesinden sonra tasavvufi pratiklerin kurumsallaşması ve Batı
tarihinde de, I. ve II. Dünya Savaşları'ndan sonra, modernitenin vaat
ettiği 'dünya cenneti'nin bir hayal olduğu anlayışının yerleşmesinden
sonra post-modern eğilimlerin hız kazanması, bunun göstergesi olarak
görülebilir. Türkiye'de sistem-içi mücadele veren tarafların halkın
vicdanında açtığı yaralar da, o yaraları sahiden temizleyecek sahici bir
oluşum ortaya çıkmadıkça, kapanmaz.
Bilinmelidir ki, sistem-içi mücadelenin tarafları, bu yaraları saramaz.
Çünkü bu yaraların sorumluları bizatihi kendileridirler. Sistem-içi
mücadelenin tarafları, bu sistemden nemalanmaktadırlar ve nemalanma
yollarının kesilmesini de istemezler. Onlar nemanın devamını istedikçe,
bundan zarar gören de sistem olur. Çünkü bu sistemde, kötüye gidişin
asli dinamiklerini değiştirmek istemek, nemanın elden gitmesi demektir.
Sistemin bekasından sorumlu kişiler de bunu istemeyeceği için, 'çürüme'
eğilimi devam eder. Süreç içerisinde giderek artan 'yozlaşma', sistemin
artık bu 'yük'ü taşıyamayacağı noktaya kadar devam eder. Türkiye'deki
sistemin görüntüsü de bundan başkası değildir. Tarafların ne pahasına
olursa olsun, pozisyonlarını koruma hırsının olduğu yerde, 'yasa'
kavramı anlamını yitirir ve 'partizanlık' ortaya çıkar. Böylece 'yasalar'
da, tarafların çıkarları yönünde yorumlanır. Sonuçta, o ülkede 'yasa'ya
da güven kalmaz. İşte 'düzen' denilen şeyin işlemez hale gelmesinin
nedeni budur. Aslında bu tür ülkelerde, düzen değil, 'düzensizlik' kural
haline gelir; herkes başının çaresine bakmaya, "bir adamını bulup işini
yaptırmaya" çalışır. Bu ise, gözünü sistem içerisinde bir 'yer kapma'ya
dikmiş fırsatçıları doğurur. Halkın taleplerini karşılama ya da halka 'hizmet
verme' kisvesi altına gizlenen bu fırsatçılar, bulundukları mevkilerin
kendilerine verdiği yetkileri, pozisyonlarını sağlamlaştırmak için
kullanırlar. Bu durum, kariyer yapmanın ya da ikbalin tek yolunun bu
olduğuna dair genel kitle üzerinde bir psikolojik etki yaratır. Böylece
düzen, 'torpil' mekanizmaları üretir. Liyakat itibarsızlaşır,
liyakatsizlik prim yapar. Çünkü liyakatli kişinin, 'torpil'e ihtiyacı
yoktur; fakat onu rakip olarak görenin 'tek şansı' torpildir. Böylece
yönetim, liyakatsizliği besleyen bir karakter kazanır. Bu da, yapılması
gereken işlerin, ancak "günü kurtaracak" şekilde yapılacağı anlamına
gelir. Sonunda, sistem, fiilen fırsatçı ve liyakatsiz muhterislerin
eline geçer. Sistemin devamı da, bu liyakatsizlerin liyakatsizlik düzeyi
oranında devam eder. Liyakatsizlik sistemin temellerini sarsacak düzeyde
ise de, o sistem fazla uzun yaşayamaz.
Peki bu sistemi dönüştürmek ya da düzeltmek mümkün müdür? Burada
sistemlerin tabiatı ile ilgili önemli bir nokta vardır ki o da şudur:
sistemler, içerden fethedilemezler. Çünkü her sistem hayatiyetinin
devamını ister ve bu yüzden en çok 'güvenlik' ihtiyaçları konusunda
hassastır. Çünkü burada 'hayat-memat meselesi' vardır. Sistem, kendi
bekası için, kendi hayatına kast edenlere hayat hakkı tanımayacaktır.
Bunun için 'sert' ve 'yumuşak' tedbirler alır. Bunların daha etkili ve
uzun-ömürlüsü, 'yumuşak' olanıdır. Sistem, muhaliflerini, 'içine çekerek'
eritme yöntemini her zaman tercih eder. Eğer bu yöntemi başarısız olursa,
o zaman, 'sertlik' yöntemine başvurur. Yumuşak yöntemin esası, toplumda
var olan muhalifleri, sistemin 'meşru' saydığı bir alan içerisinde
tutmak suretiyle, sisteme entegre etmektir. Burada, 'kırmızı çizgiler'
sistem tarafından çizilir ve aktörlere bu sınırları geçmemeleri
tembihlenir. İşte bu sınırlar, 'güvenlik sınırları'dır. Bu sınırlar
içerisinde rol üstlenmeyi kabul edenler, 'meşru' aktörler olarak
sistemin birer unsuru olurlar. Ve bu kişiler, başlangıçta muhalefet
düzeyleri yüksek olsa bile, zaman içerisinde, sistemin parçası olmayı
içselleştirirler ve giderek onu koruma eğilimleri de artar. Sonunda,
sisteme göbeklerinden bağlanmış olurlar ve bir daha da orayı terk
etmeleri imkansız hale gelir. Sistemin çarkları, eğer işlemeye devam
edecekse, içine giren 'her' unsuru öğütecektir. Bu yüzden, sistemleri
değiştirmenin yolu, içerden değil, 'dışardan' fethetmektir. Bunu da
ancak, o sistemin bir unsuru olmayan, 'bağımsız' yapılar başarabilir.
Bağımsız bir yapıya sahip olmak, karar-alma mekanizmasının sisteme
bağımlı olmadan işlemesi demektir. Bu tür bir yapılanmayı başaramamış
organizasyonların, sisteme karşı 'sahici' alternatif olabilmeleri mümkün
değildir. Bağımsız yapıya sahip olmak için ise, elbette sadece 'maddi'
birikimler yeterli olmaz; burada öncelikle ve özellikle 'düşünsel
yetkinlik' belirleyicidir. Ne yapacağını ve nasıl yapacağını bilmeyen
yapılanmalar, bütün maddi güçlerine rağmen, bir toplum ve devlet
kuramazlar. Kursalar bile, bu yapıların ömrü fazla olmaz. O yüzden, 'esastan'
bozuk sistemleri düzeltmenin yolu, 'revizyon' veya 'reform' değil, 'yeniden
inşa'dır. Bunun için, anlayışların, tavırların ve yapıların kökten
değişmesi gerekir. Bunu ise, ancak sistemin dışında kalabilmeyi başarmış
oluşumlar gerçekleştirebilir. |