Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 354 | Haziran  2008

                   

 

 


Y-Muhtıra ve Muhtemel Sonuçları

Anayasa Mahkemesi raportörünün başörtüsü konusuyla ilişkilendirilen Anayasa maddelerinde yapılan değişikliklerle ilgili olarak CHP'nin iptal istemiyle açtığı davada olumsuz kanaat bildirmesiyle başlayan ve AKP'nin kapatılmayabileceği ihtimalinin güçlendiği yorumlarının giderek daha çok dillendirildiği bir vasatta, Yargıtay Başkanlar Kurulu'nun, ardından da Danıştay ve Üniversitelerarası Kurulu'n yayınladığı bildiriler, sistem-içi mücadelede, tarafların karşılıklı hamlelerle mevzilerini güçlendirme çabası içerisinde olduklarını gösteriyor. Malum olduğu üzere, Yargıtay Başsavcısı'nın davayı açmasından sonra yapılan yorumların genelinde, AKP'nin kapatılma ihtimalinin yüksek olduğu değerlendirmesi daha çok yapılıyordu. Çünkü kapatma davası, e-muhtıradan sonra, statükonun elinde kalan kozlardan biriydi ve bu kozun sonuna dek kullanılacağı yönünde hakim bir kanaat vardı. Fakat kapatma davasının özellikle Amerika ve AB çevreleri tarafından gördüğü tepkinin içerde yol açtığı yankılanmalar, kapatma kararının çıkmayabileceği yönündeki yorumları beslemişti. Ancak Yargıtay Başkanlar Kurulu'nun yayınladığı bildiri, bu yöndeki beklentilerin önünü bir ölçüde kesti. Ardından da Danıştay ve Üniversitelerarası Kurul bildirileri geldi. Bütün bunların ardından, kapatılma ihtimalinin arttığına dair yorumlar daha çok yapılır oldu. Peki bütün bu gelişmeler neyi gösteriyor? Bu gelişmeler, Anayasa Mahkemesi'nin kapatma yönünde karar alacağına dair bir işaret olarak görülebilir mi? Statüko taraftarlarının yaptığı bu hamlelere karşı hükümetin elinde kozlar var mıdır? Süreç, Anayasa Mahkemesi'nin kapatma yönünde bir karar alacağına dair yorumları destekleyecek şekilde mi işliyor, yoksa son gelişmeler, statüko taraftarlarının iyice köşeye sıkıştığını mı gösteriyor?
Öncelikle şu hususun altını çizmek gerekir ki, Yargıtay Başkanlar Kurulu'nun, kendi 'yetki' alanını açıkça aşacak şekilde bir bildiri yayınlama 'ihtiyacını' duyması, kapatma davası sürecinin 'gergin' geçtiğinin/geçeceğinin bir başka kanıtı olarak alınmalıdır. Yargı erki, bu bildiri ile, açıkça, yürütme ve yasamanın alanına müdahale etmiş olmaktadır. Peki bunun, bir demokraside meşru bir açıklaması var mıdır? Normal işleyen bir demokraside, en azından söylem olarak, bu müdahalenin meşru bir zemini olmadığı bellidir. Fakat kapatma davası sürecinde, öyle anlaşılıyor ki, statüko taraftarları, demokrasinin en önemli kurumlarından biri olan 'güçler ayrılığı ilkesi'ne de açıkça aykırı hareket etmeyi göze alabilmektedirler. Peki bu nasıl olabilmektedir? Bilinmelidir ki bu, ancak, kaybedeceklerinin koruduklarından fazla olacağını düşünenlerin halet-i ruhiyesi olabilir. Nitekim, e-muhtıradan sonra, statükocu bir çok aydın, köşe yazarı vs. ellerinde kalan son kartın 'yargı' olduğunu açıkça söyleyip yazmışlardır. Hatta Ergenekon soruşturmasıyla irtibatlandırılan İlhan Selçuk'un bu yönde kaleme aldığı köşe yazısı herkesçe malumdur. Bu tablo şunu göstermektedir: statüko taraftarları, pastadan aldıkları payın azalmasına sonuna kadar direneceklerdir. Fakat tam da bu noktada sorulması gereken soru şu olmalıdır: peki bu direniş, beyhude mi, yoksa bir ümit vaat ediyor mu? Bu noktada bir şeyler söylemek için, öncelikle ana resmi iyi okumak gerekir. Şimdi bu resme bakalım:
Bilindiği gibi, Amerika, Soğuk Savaş döneminden sonra ortaya çıkan yeni denklemler gereğince, Ortadoğu üzerine yeni senaryolar hazırlamaktadır. Bunların başında da, bilindiği gibi BOP gelmektedir. Bu ve benzeri projelerin (örneğin AB projesi) öngördüğü Türkiye tablosunda, statükonun değişmesi elzem görünmektedir. Ve bu değişim de, ideolojik olarak Kemalizm'in, kurumsal anlamda da bir çok köhne yapının tadili ya da büyük ölçüde değiştirilmesini gerektirmektedir. Ancak burada şöyle bir sıkıntı vardır ki, o da, Türkiye'nin stratejik ve jeo-politik öneminin, hızlı dönüşümü riskli kılmasıdır. Türkiye'deki sistemin hızla dönüştürülmesi, tamiri mümkün olmayan hasarlara neden olabilir. Bu nedenle, değişimin 'dengeli' yürütülmesi gerekmektedir. Yani statüko değişecektir, ama bu değişim de zamana yayılacaktır. İşte bu genel tablodan baktığımız zaman, statükonun ve genel trendin yanında yer alan kesimlerin duruş ve söylemlerini anlamlandırmak mümkün olabilmektedir. Buna göre, statüko er-geç değişecektir; bunu statüko taraftarları da bilmektedir. Onların yaptığı, bu değişim gerçekleşene kadar, pastadan maksimum payı almaya çalışmaktan ibarettir. Değişim trendinin destekçisi olan güçler ise, yapısal dönüşümün beraberinde getirdiği sıkıntılarla karşılaşmaktadırlar. Ancak bu süreç, bir şekilde işlemektedir ve "çanlar, statüko için çalmaktadır."
Y-bildirinin ikinci bir önemli boyutu da, sistem-içi mücadelede tarafların 'daha büyük' adım atma ihtiyacının rejim açısından sorunlar doğurmasıdır. Evet, taraflar ellerindeki kozları daha 'pervasızca' kullanma eğilimi göstermektedirler, ama bu eğilim, bir yandan da rejimin işleyişine zarar verici boyutlar taşımaktadır. Çünkü y-muhtıra olayında, yargının siyasete doğrudan karışması gibi bir durum vardır ve bu durum, hangi ülkede olursa olsun, rejime zarar verir. Çünkü yargı, nihayetinde, siyasi taraflar arasında 'hakem' rolünü oynar. Yargı da siyasete karışır ve 'taraf' olursa, o ülkede, siyasi yapının sürdürülmesi zorlaşır. Çünkü halkın 'hak' algısı yara alır ve insanlar, kurumların işlediğine dair güvenlerini kaybederler. Gerçi Türkiye'de kurumların güvenilirliği çoktandır 'büyük' yaralar almıştır ancak, y-muhtıra olayıyla bu durum adeta 'tescillenmiş' olmaktadır. Bu tabloda, halkın rejime 'bağlılığını' sürdürmesi mümkün değildir. İlk bakışta belki halkın rejimden soğuduğuna dair açık işaretler alınamayabilir, ancak halkın hissiyatını belirleyen, aslında 'halkın vicdanı'dır ve halkın vicdanının sesi orta ve uzun vadede mutlaka duyulur! Bu nedenle, aslında statüko taraftarlarının yaptığı büyük hamleler, orta ve uzun vadede, kendi bindikleri dalı kesmekten başka bir anlama gelmemektedir.
Ancak unutulmamalıdır ki, halkın vicdanının yara alması, halkın sesinin bir süre sonra gür çıkacağı anlamına gelmez. Bunun şartları vardır ve başka dinamiklere bağlıdır. Bunların başında da, halkın vicdanına tercüman olacak toplumsal ve siyasal organizasyonlar gelmektedir. Yani halkın vicdanı 'yönlendirilmezse', daha doğrusu, halkın vicdanına tercüman olacak sahici oluşumlar ortaya çıkmazsa, halkın vicdanının yara alması, süreci olumsuz etkileyecek sonuçlara da neden olabilir. Örneğin 'içe kapanma' hali bunlardan biridir ve genellikle 'sufi' (ya da tasavvufi) eğilimler de bu içe kapanma halinden sonra neşv-u nema bulurlar. İslam tarihinde, Emevi-Abbasi hanedanlarına karşı verilen mücadelelerin 2. hicri asrın sonlarına doğru neredeyse tamamen bitirilmesinden sonra tasavvufi pratiklerin kurumsallaşması ve Batı tarihinde de, I. ve II. Dünya Savaşları'ndan sonra, modernitenin vaat ettiği 'dünya cenneti'nin bir hayal olduğu anlayışının yerleşmesinden sonra post-modern eğilimlerin hız kazanması, bunun göstergesi olarak görülebilir. Türkiye'de sistem-içi mücadele veren tarafların halkın vicdanında açtığı yaralar da, o yaraları sahiden temizleyecek sahici bir oluşum ortaya çıkmadıkça, kapanmaz.
Bilinmelidir ki, sistem-içi mücadelenin tarafları, bu yaraları saramaz. Çünkü bu yaraların sorumluları bizatihi kendileridirler. Sistem-içi mücadelenin tarafları, bu sistemden nemalanmaktadırlar ve nemalanma yollarının kesilmesini de istemezler. Onlar nemanın devamını istedikçe, bundan zarar gören de sistem olur. Çünkü bu sistemde, kötüye gidişin asli dinamiklerini değiştirmek istemek, nemanın elden gitmesi demektir. Sistemin bekasından sorumlu kişiler de bunu istemeyeceği için, 'çürüme' eğilimi devam eder. Süreç içerisinde giderek artan 'yozlaşma', sistemin artık bu 'yük'ü taşıyamayacağı noktaya kadar devam eder. Türkiye'deki sistemin görüntüsü de bundan başkası değildir. Tarafların ne pahasına olursa olsun, pozisyonlarını koruma hırsının olduğu yerde, 'yasa' kavramı anlamını yitirir ve 'partizanlık' ortaya çıkar. Böylece 'yasalar' da, tarafların çıkarları yönünde yorumlanır. Sonuçta, o ülkede 'yasa'ya da güven kalmaz. İşte 'düzen' denilen şeyin işlemez hale gelmesinin nedeni budur. Aslında bu tür ülkelerde, düzen değil, 'düzensizlik' kural haline gelir; herkes başının çaresine bakmaya, "bir adamını bulup işini yaptırmaya" çalışır. Bu ise, gözünü sistem içerisinde bir 'yer kapma'ya dikmiş fırsatçıları doğurur. Halkın taleplerini karşılama ya da halka 'hizmet verme' kisvesi altına gizlenen bu fırsatçılar, bulundukları mevkilerin kendilerine verdiği yetkileri, pozisyonlarını sağlamlaştırmak için kullanırlar. Bu durum, kariyer yapmanın ya da ikbalin tek yolunun bu olduğuna dair genel kitle üzerinde bir psikolojik etki yaratır. Böylece düzen, 'torpil' mekanizmaları üretir. Liyakat itibarsızlaşır, liyakatsizlik prim yapar. Çünkü liyakatli kişinin, 'torpil'e ihtiyacı yoktur; fakat onu rakip olarak görenin 'tek şansı' torpildir. Böylece yönetim, liyakatsizliği besleyen bir karakter kazanır. Bu da, yapılması gereken işlerin, ancak "günü kurtaracak" şekilde yapılacağı anlamına gelir. Sonunda, sistem, fiilen fırsatçı ve liyakatsiz muhterislerin eline geçer. Sistemin devamı da, bu liyakatsizlerin liyakatsizlik düzeyi oranında devam eder. Liyakatsizlik sistemin temellerini sarsacak düzeyde ise de, o sistem fazla uzun yaşayamaz.
Peki bu sistemi dönüştürmek ya da düzeltmek mümkün müdür? Burada sistemlerin tabiatı ile ilgili önemli bir nokta vardır ki o da şudur: sistemler, içerden fethedilemezler. Çünkü her sistem hayatiyetinin devamını ister ve bu yüzden en çok 'güvenlik' ihtiyaçları konusunda hassastır. Çünkü burada 'hayat-memat meselesi' vardır. Sistem, kendi bekası için, kendi hayatına kast edenlere hayat hakkı tanımayacaktır. Bunun için 'sert' ve 'yumuşak' tedbirler alır. Bunların daha etkili ve uzun-ömürlüsü, 'yumuşak' olanıdır. Sistem, muhaliflerini, 'içine çekerek' eritme yöntemini her zaman tercih eder. Eğer bu yöntemi başarısız olursa, o zaman, 'sertlik' yöntemine başvurur. Yumuşak yöntemin esası, toplumda var olan muhalifleri, sistemin 'meşru' saydığı bir alan içerisinde tutmak suretiyle, sisteme entegre etmektir. Burada, 'kırmızı çizgiler' sistem tarafından çizilir ve aktörlere bu sınırları geçmemeleri tembihlenir. İşte bu sınırlar, 'güvenlik sınırları'dır. Bu sınırlar içerisinde rol üstlenmeyi kabul edenler, 'meşru' aktörler olarak sistemin birer unsuru olurlar. Ve bu kişiler, başlangıçta muhalefet düzeyleri yüksek olsa bile, zaman içerisinde, sistemin parçası olmayı içselleştirirler ve giderek onu koruma eğilimleri de artar. Sonunda, sisteme göbeklerinden bağlanmış olurlar ve bir daha da orayı terk etmeleri imkansız hale gelir. Sistemin çarkları, eğer işlemeye devam edecekse, içine giren 'her' unsuru öğütecektir. Bu yüzden, sistemleri değiştirmenin yolu, içerden değil, 'dışardan' fethetmektir. Bunu da ancak, o sistemin bir unsuru olmayan, 'bağımsız' yapılar başarabilir. Bağımsız bir yapıya sahip olmak, karar-alma mekanizmasının sisteme bağımlı olmadan işlemesi demektir. Bu tür bir yapılanmayı başaramamış organizasyonların, sisteme karşı 'sahici' alternatif olabilmeleri mümkün değildir. Bağımsız yapıya sahip olmak için ise, elbette sadece 'maddi' birikimler yeterli olmaz; burada öncelikle ve özellikle 'düşünsel yetkinlik' belirleyicidir. Ne yapacağını ve nasıl yapacağını bilmeyen yapılanmalar, bütün maddi güçlerine rağmen, bir toplum ve devlet kuramazlar. Kursalar bile, bu yapıların ömrü fazla olmaz. O yüzden, 'esastan' bozuk sistemleri düzeltmenin yolu, 'revizyon' veya 'reform' değil, 'yeniden inşa'dır. Bunun için, anlayışların, tavırların ve yapıların kökten değişmesi gerekir. Bunu ise, ancak sistemin dışında kalabilmeyi başarmış oluşumlar gerçekleştirebilir.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...

www.iktibas.info www.iktibas.info