|

GÜNEYDOĞU PAKETİ
Başbakan Erdoğan, 3 ay
önce New York Times gazetesinde yayınlanan beyanatında ifade ettiği gibi,
Güneydoğu Anadolu bölgesinin kalkınmasını amaçlayan yeni bir 'paket'in
yürürlüğe konulacağını açıkladı ve kamuoyu konuyu tartışmaya başladı.
Tartışmalarda, bu paketin, şayet uygulama imkanı bulursa, bölge için
olumlu neticeler vereceği vurgulandı; ancak niçin böylesi bir dönemde
açıklandığına dair fazla yorum yapılmadı. Burada dikkat edilmesi gereken
nokta, paketin hazırlıklarının uzunca bir süredir devam ettiğidir ve
açıklandığı dönemin de, stratejik olarak uygunluğudur. Paket, kış
döneminde Kuzey Irak'ta başlayan ve aralıklarla devam eden
operasyonların ardından açıklanmıştır. Yani PKK'ya ciddi bir zayiat
verildiği (veya bu yönde kamuoyunda bir kanaat oluştuğu) bir dönemde
ilan edilmiştir. Kısacası zemin hazırlanmış, daha sonra da paket
kamuoyuna açıklanmıştır. Burada amaç bellidir; o da zayıflatılmış
unsurların sisteme kazandırılmasıdır.
Bu noktada hatırlanmalıdır ki, Kuzey Irak denklemleri dolayısıyla
PKK'nın işi zordur. Halihazırda, Irak denklemlerinde Kuzey Irak'ın
etkisi büyük olduğu için, PKK, Barzani-Talabani'den destek görmek bir
yana, köstek görmektedir. PKK'nın Kuzey Irak'ta faaliyetlerinin
kısıtlanması, her şeyden önce Amerika'nın işine gelmektedir. Çünkü Kuzey
Irak'ta, bu dönemde, Barzani-Talabani'nin güçlenmesi gerekmektedir.
Bunun için, bölgede denklemler, 'aykırı' unsurların aleyhine
işlemektedir. Bu durum, aslında Barzani-Talabani'nin de işine
gelmektedir. Onlar da böylece bölgede kendileri dışındaki bir unsura
karşı güçlenmiş olmaktadır. Kuzey Irak denklemlerinin bu durumu Türkiye
ve İran'ın da işine yaradığı için, bu iki ülke Kuzey Irak'taki PKK
unsurlarına karşı 'eş-zamanlı' operasyonlar düzenlemişlerdir.
Dolayısıyla şu anki şartlar, her bakımdan, bölgedeki silahlı PKK
unsurlarının aleyhinedir. Bununla bağlantılı olarak, Türkiye, örgüt
içindeki 'ılımlı' unsurları güçlendirmek suretiyle, ayrıca bir siyaset
daha uygulamaktadır. DTP içindeki ılımlıların seslerinin, Kuzey Irak
operasyonundan sonra daha fazla çıkıyor görüntüsü vermesinin altında da
bu destek yatmaktadır. Hatta DTP'lı Ahmet Türk'ün: "PKK, bölge halkına
zarar veriyor" açıklamasını dahi, bu şekilde yorumlamak mümkündür.
Ancak bütün bunlara rağmen, askeri operasyonun ve Güneydoğu Paketi'nin,
PKK'yı tasfiye etmeye yetmeyeceği de açıktır. Çünkü bu tür örgütlerin, "havuç
ve sopa" taktikleriyle yok edilmeleri mümkün değildir. Belki belirli
düzeylerde marjinalleştirilebilirler ancak asıl önlem, 'ideolojik'
düzeyde alınmalıdır. Yani Türkiye, bölge halkına yönelik 'milliyetçi'
söylemini koruduğu ve bu yönde politikalar uygulamaya devam ettiği
taktirde, bölge halkından da, tepki olarak benzer 'milliyetçi' tepkiler
gelmeye devam edecektir. Çünkü bu, basit anlamda, bir etki-tepki
meselesidir. Sorunun asli çözümü burada yatmaktadır. Tabii ki, mevcut
haliyle Türkiye Cumhuriyeti devleti de, bu işi yapacak durumda değildir.
Çünkü bunun için, öncelikle, kendisine bir çeki-düzen vermesi ve kendi
ideolojisiyle hesaplaşması gerekmektedir. Burada da, temel unsur,
insanların ırklarına veya etnik kökenlerine göre muameleye tabi
tutulmaması gerçeği olacaktır. Güneydoğu halkı, ‘Müslüman’dır; fakat
tıpkı Anadolu'nun başka bölgelerinde olduğu gibi, peşinden gittiği
yapılar, Batılı ideolojilerden etkilenmiş hareketlerdir. Dolayısıyla
ortaya çıkan tabloda, iki çözümsüzlüğün birbiriyle mücadele etmesi gibi
bir durumla karşılaşılmaktadır. Çözüm ise İslam'dadır. Türkiye'de bu ve
benzeri sorunlar, İslamlaşma eğilimi güç kazandığı ve yönetimi
belirlediği taktirde çözülebilecektir. Aksi taktirde, bu tür ayrılıklar,
kamplaşmalar ve çatışmalar, kaçınılmaz olarak devam edecektir. Bir bölge
halkını, sırf etnik kökeni nedeniyle farklı bir muameleye tabi tutmak,
özünde, çatışmacı bir yaklaşımdır. Çünkü kimse etnik kökenini kendisi
tercih etmemektedir; dolayısıyla etnik köken temelinde bir ayrımcı
uygulama, insanlara hak etmedikleri bir şekilde muamele etme anlamına
gelir. Bu haksızlığın ortadan kaldırılması için ise, elbette 'ideoloji'
düzeyinde bir değişim (yani bir 'zihniyet değişimi') gerekir. O da ancak
İslam ile mümkündür. Türkiye, modernleşme sürecinde girdiği yoldan
dönmedikçe ve bu toprakların insanlarıyla 'doku uyuşmazlığı' olan
Batılılaşma yöneliminden vazgeçip asli köklerine dönmedikçe, bu ve
benzeri sorunları nihai olarak çözemeyecektir. Bu yönde bir tercih
yapmak ise, elbette öncelikle bu ülkenin insanlarına düşmektedir. Çünkü
siyasi yapılar, kural olarak, halkın iradesinin tecelli ettiği yerlerdir.
Halk, böylesi bir yönelim gösterdiği taktirde, statüko unsurlarının
direnişi de, son tahlilde, kırılacaktır. Yakın tarihte bunun birçok
örneğini göstermek mümkündür. |