|

Anlamların Bozulması
Atasoy Müftüoğlu
Mesafe ve zaman
engellerinin ortadan kalktığı, coğrafi sınırlılıkların aşıldığı bir
dönemde yaşıyoruz. Sözünü ettiğimiz sınırlılıklar aşılıyor, ancak
ideolojik sınırlılıklar bir türlü aşılamıyor. Analitik düşünme
yeteneğine/geleneğine sahip olmayan toplumlarda, gelenekçi/muhafazakar
kesimlerin de, modern/seküler kesimlerin de ufukları/bilinçleri evrensel
anlamlara kapalı bulunuyor. Kendi yorumlarını, çözümlerini,
yaklaşımlarını ve gündemlerini mutlaklaştıranlar için, dünyada bir başka
ufkun mümkün olmadığını görüyoruz. Kendi gündem, yorum ve
çözümlemelerinin yanlışlanabileceğine ihtimal vermeyenler hastalık
derecesinde bir bağımlılık içerisinde yaşıyor. Hangi anlamda ve alanda
olursa olsun, ölçüsüz ve aşırı her bağlılık, tedavisi güç bağımlılıklara
dönüşüyor. İdeolojik, ırkçı, mezhepçi bağlılık ile; ideolojik, mezhepçi
bağımlılık birbirinden çok farklı şeylerdir. Bu tür bağımlılıklar hiç
bir zaman akli-ahlaki temeller/boyutlar içermezler, bu tür bağımlılıklar
bütünüyle duygusal bir iklim içerisinde şekillenirler. Akli ve ahlaki
tutum/tavır, farklı yorum, yaklaşım ve çözüm biçimlerine açıktır.
Algıların ve anlamların bozulması ve kirlenmesiyle birlikte insanlar
evrensel insanlık ufkunu kaybederler. Evrensel insanlık ufkunu
kaybedenler, ulusal/ırkçı/ideolojik/mezhepçi önyargılarla, akılsız,
mantıksız tutkularla kuşatılmış çok küçük dünyalarda yaşarlar.
İçerisinde yaşadığımız günlerde, Türkiye'de karşılaştığımız üzere,
ideolojik önyargıların ve tutkuların, çok hoyrat bir zihniyete, çok
hoyrat tepkilere ve çok hoyrat bir gündeme dönüştüğünü görebiliyoruz.
Aynı şekilde, küresel dünyada da, hoyrat bir siyasetin, hoyrat bir
tarihin uygulama alanında bulunduğunu görebiliyoruz. Her hoyrat
ırkçı/mezhepçi ve ideolojik tavır, "ben ne yapıyorsam o doğrudur, ben ne
istiyorsam onu yapabilirim" tavrıdır. Türkiye'de bu tavır medya ve
üniversite çevrelerinde özellikle İslam'ın aziz şiarları karşısında
somutlaşıyor. Bu hoyrat tavrı, küresel ölçekte Amerika'nın ve İsrail'in
"ben ne istiyorsam onu yapabilirim" tavrında da izleyebiliyoruz.
Amerika'nın ve İsrail'in bu tavrı, günümüz dünyasında, hiç bir insani,
ahlaki, vicdani ilkeye hayat hakkı tanınmadığını gösteriyor. Hem yerel
anlamda, hem de küresel anlamda egemenlik tutkuları/ihtirasları adına,
bütün kavramlar/değerler/anlamlar hayasızca sömürülebiliyor. Öncelikle
ulusal mitlerin, ideolojik mitlerin, ırkçı ve mezhepçi mitlerin tarihsel
gerçeklikleri yansıtmadığını öğrenmek gerekiyor. Tarihin, tarihsel
gerçeklere göre değil, siyasal, ulusal, ırkçı, ideolojik, mezhepçi
çıkarlara göre düzenlenmesi anlaşılabilir ve kabul edilebilir bir durum
değildir,
Bizler, Müslümanlar olarak çok güçlü sarsıntılar yaşıyoruz, ancak bu
sarsıntıların şiddetini gereği gibi hissetmiyoruz. Bu sarsıntılar
karşısında almamız gereken önlemler konusunda bir duyarlılık
göstermiyoruz.
Tarihi bir bütünlük içerisinde değerlendirmeye çalışmıyoruz. Zaman,
tarih, toplum hiç değişmiyormuş gibi, hiç değişmeyecekmiş gibi
davranmaya devam edebiliyoruz. Karşı karşıya bulunduğumuz sarsıntılarla
ilgili olarak yeni bir gündeme sahip olmamız gerekirken, saatleri hep
geriye almaktan bir türlü vazgeçemiyoruz. Modern-seküler yapılar,
toplumsal/tarihsel/kültürel sahih gelenekleri altüst ediyor. Tarihsel,
geleneksel değer sistemlerinin çöküşü; kitlesel popüler kültür;
tüketicinin egemenliği ve iktidarı; insanların, malların ve
enformasyonun küresel hareketliliği; toplumsal hiyerarşinin para
tarafından tanımlanması, toplumları bireycileştiriyor, özel ve bencil
çıkarları öne çıkarıyor. Amerikan ideolojisinin yansıması olan liberter
bireycilik bütün dünyada ahlaki kötülüklerin çoğalmasına yol açıyor. Bu
tür bir liberter bireycilik, Türkiye'de, İslami başörtüsüne özgürlük
girişimini desteklerken; İslam nazarında fuhşiyat ve münkerat olarak
tanımlanan davranışların özgürlüğünü de destekliyor. Kadınların özgürlük
mücadelesi, kadınları, kadın fıtratına aykırı kısıtlamalarla karşı
karşıya getiriyor. Tüketim toplumlarının aşırılıkları ve
tatminsizlikleri nedeniyle aileler tek gelir yerine, iki ya da daha çok
gelire ihtiyaç duyuyor ve kadın-erkek bireyler insanlıklarını
unuturcasına çalışmaya zorlanıyor. Çalışan kadınlar anneliğe
yabancılaşıyor, anneliğin hakkını veremiyor, çocuklarına ihtimam
gösteremiyor. Çalışan kadınların çocukları anne şefkatinden, ilgisinden
gereği kadar yararlanamıyor. Modern-seküler toplumlarda çocuk sahibi
olmama hakkını kullanan kadınlar, kadınlıklarından vazgeçiyor, erkekler
gibi yaşamaya başlıyor. Bireysel özgürlük anlayışının yaygınlaşması
sebebiyle kolektif özgürlük için mücadele ihtiyacı duyulmuyor.
Kamuoyları her yerde istenildiği anda, televizyonlar aracılığıyla
istenilen doğrultuda harekete geçirilebiliyor. Bilgi ve enformasyon
akışı üzerinde, küresel anlamda ideolojik ve politik bir denetim var.
Bugünün dünyasında İngilizce'nin çok yaygın olarak kullanılıyor olması
nedeniyle, popüler kültür üzerinde Amerikan egemenliği sürüyor. Bu durum
insanları yalnızca kişisel mutluluk ve maddi kazanç peşinde koşmaya,
zengin ve ünlü birileri olarak yaşamaya sürüklüyor.
Modern-seküler kültür bütün toplumları çok tehlikeli bir noktaya, bir
uçurumun kenarına getirip bıraktı. Günümüzde insanlar, insani çözümler,
inşa'lar, ilişkiler için, artık ortak değerlere, ortak değer
sistemlerine ve değer yapılarına sahip değiller.
Anlamlı bir varoluş ve hayat, insani anlam/amaç/erdem için, sorumluluk
alarak, sorumluluk üreterek, sorumluluk alışverişi yaparak
gerçekleştireceğimiz ahlaki bir hayattır. Erdemli bir hayat, ebedi
nimetlere, ebedi hayata istihkak kazanmak üzere çaba harcadığımız bir
hayattır.
İçerisinde yaşadığımız olağanüstülükler ve anormallikler çağında, her
alanda eleştirel bir duruş sahibi olabilmeliyiz. İçerisinde bulunduğumuz
çevrenin, ait olduğumuz kesimin yanlışları, bağnazlıkları,
ufuksuzlukları, bencillikleri bizim entelektüel bağımsızlığımıza gölge
düşürmemeli, bu tür sorunları tartışmalı ve bunlarla yüzleşebilmeliyiz.
Gerektiğinde eleştiri oklarını kendimize de doğrultmalıyız.
Teşekkür: Sahici bir incelik, kadirşinaslık ve dostluk örneği vererek,
hakkımda "Irmağın İçli Sesi" adında bir kitap yayınlama mürüvveti
gösteren Hece Yayınları'na, Hece Yayınları'nın çok değerli Genel Yayın
Yönetmeni Hüseyin Su'ya ve büyük bir cömertlik göstererek kitaba
değerlendirmeleriyle katılma nezaketi gösteren tüm kardeşlerime en içten
duygularla teşekkürlerimi ve minnettarlık duygularımı sunuyorum. |