|

Çocuğuma ve Bana Nebîlerden Bir Hisse Var mı?
Mehmed Durmuş
A- RABBANÎ SİSTEMDE ÇOCUK
EĞİTİMİ
Çocuk eğitimi deyince akla Peygamberlerin gelmemesi ne kadar esef
sebebidir. Modern eğitim sisteminde bir Peygamberi eğitim konusunda
örnek vermek, akıl sağlığını yitirmiş olmakla eş değer bir teşebbüs
olabilir. Kur'an'ın, imansız insanların ahiretteki tutukluluk hallerini
tasvir ederken yaptığı, boyunlarına geçirilen halkalardan dolayı
kafalarının yukarı kalkık olması (36/Yasin, 8) teşbihindeki gibi, modern
eğitim felsefesinin, kibrinden yanına yaklaşılmamaktadır. Boynundaki
ideolojik prangalar nedeniyle, kendi dışında daha sağaltıcı bir eğitim
felsefesinin olup olmadığını bilmek bile istememektedir. Kısacası modern
eğitim sisteminin 'vaaz' dinleyecek vakti yoktur.
I-İBRAHİM PEYGAMBER VE OĞLU İSMAİL
Eğitimde İbrahim Peygamberin hiç hatırlanmaması bir tarafa, geleneksel
tarih ilmi de İbrahim'in hayatını esâtîrle, İsrailiyyatla örülmüş bir
masala dönüştürmüştür. İbrahim'in hayatında, suya dönüşen ateşten,
balıklara dönüşen odun parçalarına; gökten inen koçun derisinden,
küçücük çocuğu ile ıp ıssız çölün ortasına terk ettiği gencecik hanımına
kadar bir yığın 'hikâye' malzemesi vardır. İsmail'i kesmeyip de taşı
ikiye bölen bıçak öyle ne yaman bir trajedi sahnesidir! Lakin
İbrahim'in, bir insanı 'halîlurrahmân' yapan sırrını bir türlü bu
'kıssa' içinde bulamamaktayız. İbrahim'in nasıl öyle bir İsmail
yetiştirdiği, geleneksel din anlayışında da çok fazla 'dert' değildir.
İbrahim'in Çocuk Talebi: İbrahim'in çocuk eğitimi anlayışını kavramak
için, henüz daha çocukları yokken ve bir çocuğunun olması arzusunu açığa
vurduğu o ilk başlangıç dönemine dikkat etmeliyiz. İbrahim ne yapacak da
bir çocuğu olacak?:
"Rabbim, bana sâlihlerden (bir çocuk) bağışla!" (37/Saffat, 100).
Rabbi de onu "uslu bir oğul" ile müjdelemiştir. (37/Saffât, 101).
Bir Peygamber böyle çocuk ister. Daha doğrusu, çocuğu olması için aklına
gelen ilk girişim, Rabbine dua etmektir. Hani İbrahim, sadece O'na
ibadet eder ve sadece O'ndan yardım isterdi ya, işte şimdi, Rabbinden
kendisine bir çocuk lütfetmesini istemekte, Allah'ı imdadına
çağırmaktadır. İbrahim'in dili, çok ilahlı toplumlara yabancı
gelecektir. Daha doğrusu, İbrahim'in dili 'yerli'dir de, çağın dili
yabancıdır. Çağın dili, hasta (marazlı) bir gönlün dilidir.
İbrahim'in söyleminde çömlek yapar gibi 'çocuk yapmak' deyimi yoktur.
Çünkü çocuğu Allah yaratır; dahası, ihsan eder. Dilerse de etmez.
İbrahim, Rabbinin lütfedeceği çocuğun evsafını da, dilekçesinin ucuna
iliştirivermektedir: çocuğum sâlih olsun! İşte İbrahimî geleneğin çocuk
eğitimi bu noktadan başlamaktadır. Anahtar kelime 'sâlih'dir. İbrahim,
salâhın peşindedir. Çoluk-çocuk sahibi olmanın, anne-baba olmanın,
ev-bark kurmanın omurgasını 'salâh' kavramı oluşturmaktadır.
İbrahim'in Çocuklarının Geleceği ile İlgili Endişesi: İbrahim Peygamber
de her baba gibi, çocuklarının geleceği ili ilgili kaygı duymaktaydı;
İbrahim'in kaygısı şuydu: Mekke güvenli bir belde olmalı; kendisi ve
oğulları putlara tapmak gibi bir dalâlete düşmemeliydiler! (14/İbrahim,
35). Putlar uzak olsun bizden diyordu. İbrahim'in kaygısı buydu. Kendisi
ve çocukları için tasarladığı 'iyi bir gelecek' tasavvuru da bu. Fakat
onun 'iyi bir gelecek' tasavvuru bununla bitmiyor. Devam ediyor:
"Rabbimiz! Namazı kılmaları için çocuklarımdan bir kısmını Beyt-i
Hareminin yanında ekinsiz bir vadiye yerleştirdim. Şimdi sen de
insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir ve onları
meyvelerden rızıklandır ki belki böylece şükrederler." (14/İbrahim, 37).
İbrahim (a.s) oğullarını Beyt-i Haram'ın yanına, "ekinsiz bir vadiye"
yerleştirmiştir. Varsın oğulları Beyt-i Haram'a yakın, 'ekin'e ise uzak
olsundular. Göz göre göre ekinsiz bir vadiyi seçiyor İbrahim. Eğer
torunu Yusuf zindanı 'ekin'e tercih etmişse, bunda, İbrahim'in bu
seçiminin bir payı olsa gerektir. Buradaki 'ekin' geçim derdi, zenginlik
ve refahın, yığıp biriktirmeye elverişli dünyalıkların simgesidir.
İbrahim'in tercihinin, onun akîdesinden doğduğunu kabul etmeyecek kimse
var mıdır?
Bu ayetler bize, geleneksel rivayetlerin hikâye ettiği gibi İbrahim'in,
oğlu İsmail'le hanımı Hacer'i götürüp çöl ortasına tek başlarına
bırakmasının(1) söz konusu ve de mümkün olmadığını da göstermektedir.
İnsanlara ulaşma, cemaatleşme ve giderek kitleleşme gibi idealleri olan
Müslümanların İbrahim'in güzel örnekliğine (üsvetün hasene) hassaten
dikkat etmeleri gerekmektedir. İbrahim ilk başta biricik oğullarıyla bir
cemaat olmuştur. Onun örnekliği, Müslüman babaların,
oğullarına/kızlarına yönelmelerini, onlara ilgi duymalarını, mescid
merkezli bir cemaat olmalarını öğretmektedir. İbrahim'in, İsmail'in ve
İshak'ın tebliğlerini kabul edenler ancak böyle bir cemaat
oluşturabilirler.
Umarım hiç kimse bu yorumumuzdan, "ne yani, çocuklarımızın geçim derdini
düşünmeyecek miyiz?" gibi bir itiraz sesi yükseltmez. Çünkü İbrahim,
rızık kazanmanın 'önemini' idrak etmekten aciz biri değildi. Ekmek
parası kazanmayanların, dostlarının yüz karası, düşmanlarının maskarası
olacağını Akif bilir de, İbrahim (a.s) bilmez miydi? Ekinsiz Mekke
çölünde, meyvelerden oğullarını rızıklandırması için Rabbine yalvarması,
onun bu bilgisini doğrulamaktadır. Şu halde İbrahim'in, 'iyi bir
gelecek' olarak çocuklarını ekinsiz de olsa Mescid-i Haram'a yakın bir
yere yerleştirip, şirkten uzak ve namaz kılan mü'minler olmalarını
istemesindeki hikmeti iyi analiz etmek gerekir. İbrahim, 'zahid'
değildi, bir lokma ile bir hırkanın yeteceğini söylemiyordu. Onun, her
şeyin önüne geçirdiği değer, muvahhid ve musallî bir hayat idi. Üç
kuruşluk dünya metaı onun mihrabı olamazdı. Çocuk eğitimini 'ciddi bir
mesele' olarak gören ailelerin, buradan alacakları çok 'ağır' bir ders
yok mudur?
Oğlunu Kurban Eden Bir Baba: Allah'ın, İbrahim'e bağışladığı 'halîm
çocuk'(2) büyüyüp babasının yanında koşup oynayacak çağa gelince babası
tarafından şu müthiş sürprizle bilgilendiriliyor:
"Yavrucuğum! Rüyamda seni boğazlıyor olarak görüyorum! Bir düşün, ne
dersin?" (37/Saffât, 102). Çocuk sanki yıllardır bu haberi bekliyormuş
gibi bir cevap veriyor: "Dedi ki: Babacığım, sana emredilen şeyi yap.
İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın!" (37/Saffât, 102).
Çocuğun, babasından aldığı haber sanki bir düğün davetiyesi idi. Ya da
babası onu luna-parka götürecekti… Bu teslimiyet başka nasıl izah
edilebilir…
Olayın devamına kulak verelim: Baba ve oğul tam bir teslimiyet
içindedirler. İbrahim, bir baba için dünyanın en değerli varlığı olan
oğlunu Allah için kurban etmeye hazırdır. Oğul ise, "Allah'ın emri
karşısında boynum kıldan ince" demektedir. Baba oğlunu alnı üzere
yatırır fakat tam o anda vahiyle müdahale edilir: "Ey İbrahim, rüyanı
doğruladın, biz muhsinleri işte böyle mükâfatlandırırız…" (37/Saffât,
105).
Bu, "açık bir imtihan" idi. (37/Saffât, 106). İşte bir baba ve oğul,
büyük bir sınavdan büyük bir başarı ile çıkmışlardı. Bu öyle bir başarı
idi ki, günümüz eğitim sisteminde bu başarıyı ölçecek bir puanlama
sistemi bulunmamaktadır. İsmail'in ise belki ilkti ama İbrahim'in bu, en
büyük derece ile bitirdiği kaçıncı mektebi idi...
Şimdi artık bu baba ile oğul bir büyük ödülü hak etmişlerdi. Ödülleri,
İsmail'in yerine verilen "büyük bir kurban"dı. (37/Saffât, 107).
Doğrusu bizler de her kurban bayramında büyük kurbanlar kesiyoruz. Belki
de kurbanlarımız İbrahim ve İsmail'e verilen 'büyük kurban'dan daha
büyüktür. Ve övünüyoruz bu büyük kurbanlarımızla, İbrahim'i ve İsmail'i
hiç düşünmeden, insafsızca… Sırât köprüsünden(!) bizi sırtında geçirip
geçiremeyeceğini kaygı ediyoruz, 'büyük kurban'larımızın...
İbrahim'in ve İsmail'in teslimiyetlerini, sırf onların Peygamber
olduğuyla açıklamak ne kadar ikna edici olur? Onların fedakârlıkları
Peygamber oluşlarıyla alakalı ise, bizim için 'üsvetün hasene'
olmalarının (60/Mümtehine, 4) izahı nasıl yapılabilir?
Burada yeri gelmişken değinmeden geçemeyeceğim. "Fenâ fillah" (Allah'da
yok olma) adında bir felsefeyi dinlerinin temel direği edinmiş zümre,
"Allah'da yok olma" yerine neden acaba İbrahim ve İsmail misali, "Allah
uğrunda yok olma"yı düşünmezler? Üstelik de, "fenâ fillah"ın hiç örneği
yokken, "fedâ fî sebîlillah"ın örnekleri o kadar çok ki.
II-MUSA: SUDAKİ SEPET İÇİNDE 'İYİ BİR GELECEĞE' AÇILAN YOLCULUK
Bilindiği gibi Musâ'nın, Firavun'un öldürmesinden korunması için Allah
tarafından annesine ilham yoluyla, çocuğu emzirip bir sandığın içerisine
koyması ve Nil'e bırakıvermesi talimatı verilmişti. (28/Sa'd, 7;
20/Taha, 39). Bir anne, çocuğunu emzirecek, sarıp sarmalayacak ve bir
sepetin içine koyarak ırmağa bırakacak… Musa'nın annesi de bizim
analarımız gibi bir yürek taşıyordu. Kim bilir, bir anne için yavrusunu
böyle bir meçhule atmaktan, belki de kendini öldürmek daha kolay bir
iştir. Ne var ki bunu ona Rabbi ilham etmişti ve o da Rabbinin bu sesine
kulak asmıştı.
Musa şimdi ana kucağından kopmuş, henüz kundakta bir bebekken, kaf
dağından daha ağır bir yük yüklenmişti sırtına. Muhtemelen Musa'nın
annesi de bunun, yavrusunu son görüşü olacağına dair bir korku
taşımaktaydı yüreğinin bir köşesinde. Fakat onu korumayı ve tekrar
anasına döndürmeyi tekeffül eden İlahî Kudret, yüreğinin korkuyla
çarpmasına daha fazla müsaade etmemişti. Ve Musâ tekrar ana kucağında
idi. Allah'ın takdir ettiği 'düzen' harfi harfine işlemiş, Musâ'nın da
ölüm listesinde olması gereken Firavun kendi sarayında hem Musâ'yı, hem
de anasını barındırmak durumunda kalmıştı. (28/Sa'd, 13; 20/Taha, 40).
(Ve mekerû ve mekerallah; vallahu hayrul mâkiriin: Onlar bir oyun
kurdular, Allah da bir oyun kurdu; Allah oyun kuranların en
hayırlısıdır. 3/Al-i İmran, 54).
Musa'nın hikâyesi, selefi İsmail'in Allah yolunda fedâ olma sınavına ne
kadar benzemektedir. Musâ çok erken çağda 'ana okulunu', arkasından ilk
mektebi bitirmişti. İsmail'in ilk muallimi babası iken, Musâ'nın
muallimesi, annesi idi. Annesi, temiz sütü ile karnını doyururken, imanı
ile de kalbini dolduruyordu.
Sepet içinde Nil'den yola çıkan Musa, daha birçok mektepten geçerek
eğitimini tamamladıktan sonra, kardeşi Harun'la birlikte 'kadrolu' işine
tayin edilecek, 'iyi bir geleceğe' kavuşmuş olacaktı.
III-KANLI GÖMLEK-AZİZİN EVİ VE ZİNDAN: YUSUF'UN İLK ORTA VE YÜKSEK
TAHSİLİ
Yusuf 11 kardeşin sondan ikincisi, babasının gözdesi küçük bir çocukken,
dünyanın ve insanın gerçek yüzüyle tanışma fırsatı bulur. Yusuf! Dünya
cennet gibi güzel bir yurttur; Yusuflar! İnsan bazen bir Yakup, bazen de
kardeşini kuyuya atabilecek kadar duyarsız, granit kadar taşlaşmış bir
canavardır. Yusuf babasının 'kurbanı' olur ve kardeşleri eliyle
bırakılır bir kuyunun soğuk dibine. Babası Yakup belki de bir an için,
dedesi İbrahim'in İsmail rüyasının belki de şimdi tam olarak Yusuf
üzerinde gerçekleştiği hissine kapılmıştır. Ölüme terkedilmiştir Yusuf.
Babaya bir kanlı gömlek götürülür ve bir "kurt masalı" uydurulur. İşte
bu da kanıtı… Bir an önce unut gitsin, kurdun yediği Yusuf'u… Şimdi
babaya düşen, gözlerini kör eden acıyı yudumlamaya başlamaktır. Ve
sabır. Ama yine de, baba Yakub'un saçlarına ak düşürmesine mani olamaz
Yusuf'un hasreti.
Tabi ki kurt yemedi Yusuf'u, kardeş kıskançlığı yedi. Bir başka açıdan
baktığımızda olay şöyle görünmektedir: Aslında 'kardeşlerin kıskançlığı'
bir tarafa, Yusuf ilk mektebe yerleştirilmiştir! Yatılı bir mektep…
Belki Malkolm-X, Massachusette'in siyah mahallesinde liseyi, Harlem
sokaklarında üniversiteyi, hapishanede doktorayı bitirdiğini
söylemeyi(3) Yusuf'tan öğrenmiştir.
Evet, Yusuf'un ilk mektebidir bu. Kenan diyarında bir kuyu: İlk mektep…
Mektepten mezuniyet günü gelince, oradan geçmekte olan bir kervan vesile
kılınır Yusuf'un kuyudan çıkartılmasına. Baba-anne yoktur yanında
Yusuf'un. Diploma töreninde pasta da yapmamıştır kimse. Gerçi henüz
eğitim-öğretim süreci bitmiş değildir. Şimdi de köle pazarında satılmak
ve açlara üç beş kuruş para kazandırmak vardır, sırtından. Yusuf ileride
bir gün bu kervan sahipleriyle karşılaşsaydı, muhtemelen yaptıkları bu
'iyiliği' unutup unutmadığını sorarlardı kendisine.
Ve ikinci mektep başlamıştır. Firavun'un bir veziri satın almıştır
Yusuf'u, hediyelik bir eşyaymışçasına. Yusuf bir kez daha 'yatılı' bir
mekteptedir, ama bu sefer kuyu yerine, saraya yakın bir evdir yatılı
mektep. Tıpkı Musâ gibi.
Derken Yusuf'un en zor sınavı yaklaşmıştır. Evin sahibesi tarafından
'kötü bir yol'a davet edilir. İblis Yusuf'un tam gençlik döneminde
çıkmıştır karşısına. Aslında Yusuf'un imanına taliptir. Onu azizin
karısı vasıtasıyla yenebilirse, imanını bir paçavraya çevirmek sıradan
bir iştir. Fakat hayır, Yusuf, sırtını dönüp kaçmaktadır. Rabbinin
burhanı sayesinde Yusuf bu zorlu sınavı başarıyla geçmiştir. Hiçbir
yakınının bulunmadığı bu 'gurbet' diyarında, kaçınılması zor bir günah
ortamından mutlak surette imtinâ etmiştir Yusuf. Kadının 'mekr'i,
kendisini ele verecek deliller ihtiva ediyordu. Koca bir Mısır
ülkesinde, koskoca sarayda, sarayın bunca meşhur entrikalarına rağmen,
tek başına biricik Yusuf -Allah'ın izniyle- galip gelmiş, zamanın süper
gücü, kimsesiz bir genç köleyi suçlu yapamamıştı! Yusuf bir tarafa,
Mısır Sarayı bir tarafa.
Haliyle Yusuf'un eğitim-öğretimi devam etmektedir: Pîr ü pâk olduğu
anlaşılmasına rağmen, "atın bunu zindana" demişlerdi egemenler. Tıpkı
vereceği hiçbir cevabı olmayan bir başka egemenin, dedesi İbrahim'i
"yakın bunu" demesi misali. Yusuf artık zindandadır. Yusuf'u oradan
çıkartacak -Allah'ın dışında- hiçbir güç yoktur. Yusuf'un, neden orada
bulunduğunu soracak bir 'Waldo'su bile yoktur… Yusuf'un zindanda
tutulması nice egemenlerin, aristokratların, nice monarkların kirlerini
örtmekte, nice balolara maske işlevi görmektedir. Yani Yusuf bir
kurbandır. Fakat Yusuf halinden pek de şikâyetçi değil gibidir.
Baksanıza o şöyle diyor: "Rabbim! Zindan bana, bunların benden
istediklerinden daha hayırlıdır!" (12/Yusuf, 33).
Yine biz bir başka açıdan bakalım: Artık Yusuf lisansüstü eğitime
başlamıştır. Ne mutlu Yusuf'a ki, ondan beri zindanlar 'medrese' olarak
bilinmektedir. Tek başına bu şeref bile ona yetmektedir.
Yusuf zindanda yıllarca kalır, tamamen bir iftira yüzünden. Zindanda ona
Rabbi rüyaların yorumunu öğretmiştir. Firavun'un bir rüyası, Yusuf'un
zindandan çıkışını sağlayan bir müjdeye dönüşmüştür. Zindandan çıkışı,
girişinden daha asîldir. Saray erkânı nezdinde suçsuzluğunu yüzde yüz
tescil ettirir ve öyle çıkar. Artık o, Firavun'un itimat ettiği ve
önemli bir yönetim görevini tevdi ettiği emîn bir yöneticidir. Çünkü
Yusuf, mükemmel bir eğitimden geçmiştir.
Yusuf kuyuya atıldığı günden o ana kadar, annesini hiç görmemiştir.
Babası onun acısıyla gözlerinden olmuştur. Yusuf Mısır sarayında
yönetici olduktan sonra, gönderdiği gömleği ile babasının yeniden görür
hale gelmesini sağladığı gibi, o zalim kardeşlerine de iyilik-ihsanda
bulunmakta bir an bile tereddüt etmemiştir. Sanırım Yusuf'un asıl sınavı
bu idi. Yani affetmek…
IV-VE MERYEM: TOZ KANATLI KELEBEKTEN DÜNYAYI YÜKLENMESİ İSTENİYOR
Meryem'in annesi, İmran'ın karısı, karnındaki çocuğu Allah'a adamıştı.
Şöyle diyordu: "Rabbim, karnımda olanı hür olarak sana adadım. Benden
kabul et. Doğrusu işiten ve bilen sensin." (3/Al-i İmran, 35). Sanki bir
sadaka vermişti de, "bunu kabul buyur" diye Rabbine niyaz ediyordu.
"Bunu kabul buyur" dediği şey, karnındaki yavrusundan başkası değildi.
Yavrusunu Allah'a adamıştı. Çocuğunun Allah'a ait olmasını istiyordu.
Çocuğu sadece Allah'a kul olmalı, tamamen O'nun yoluna fedâ olmalıydı.
Bu haliyle İmran'ın karısı, İbrahim'in sünnetini ihya etmiş oluyordu.
Meryem'in, annesi tarafından Allah'a adanması 'İslamî'
eğitim-bilimlerinde hiç atıf konusu yapılmakta mıdır dersiniz?
Pedagojide Meryem'e ve İsa'ya ayrılan bir sayfa var mıdır? Meryem ve
oğlunun kıssasının, modern bilim camiasında bir değerinin olduğunu henüz
duymadık.
Her ne olursa olsun Müslüman anne babalar için Meryem'in, annesi
tarafından Allah'a adanışı, çocuk eğitimi bahsinde, hiç kimsenin
atlamaması gereken çok büyük bir örnektir.
Aslında Meryem'in annesi, karnındakinin erkek çocuk olmasını umuyordu.
(İnsanı tanrısallaşmaya kışkırtan röntgen gibi alet-edevât henüz icad
edilmemişti…) Kız doğurunca, adağından hafifçe bir mahcubiyet duyar gibi
olmuştu. "Rabbim ben onu kız doğurdum, erkek ise kız gibi değildir…"
(3/Al-i İmran, 36) diyordu. Hâlbuki "Allah onun ne doğurduğunu daha iyi
biliyordu." (3/Al-i İmran, 36). Ama "Rabbi Meryem'i hüsnü kabul ile
kabul etti. Onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi ve Zekeriya'yı onun
bakımıyla mükellef kıldı…" (3/Al-i İmran, 37). Çocuklarına adeta tapan
anne-babalara ithaf olunur.
Meryem Kudüs'te Mescid'in özel bir bölümünde yetişti, büyüdü. Allah ona
Cebrail'i gönderdi ve tertemiz bir oğlan çocuğu müjdeledi. (19/Meryem,
18-21). Bu nasıl olurdu, hiç erkek eli değmemiş, iffetin, namusun,
safiyetin, nezâketin, kadın edep ve hayâsının abide timsali Meryem nasıl
bir çocuk doğururdu! Şimdi Meryem, ölüp gitmeyi, yok olup da bu günleri
görmemiş olmayı temenni etmesin de ne yapsındı! (19/Meryem, 23). Annenin
umudu şimdi gerçekleşmişti. Meryem, Allah'ın şerefli elçilerinden birini
doğurmuştu, dünyaya yön verecek rasûllerden birini. Fakat Meryem,
Allah'a din öğretmeye yeltenecek kadar haddi aşan zalim bir din adamı
(ruhban) sınıfının saldırısından kurtulamadı. Meryem evlenmemiş bir genç
kızdı, bu çocuğu nereden almıştı? Meryem'in susmaktan başka verecek
cevabı yoktu. (19/Meryem, 27-29). O susacak, artık oğlu konuşacaktı.
Doğrusu Meryem'in oğlunun mektebi bir 'garip' doğumla başlamıştı. Şimdi
muallimelik sırası, 'babasız' oğlunu yetiştirmek üzere Meryem'e
gelmişti.
Meryem, oğlunu öyle 'iyi bir gelecek' için hazırlamıştı ki, hayatı
şehâdetle noktalanmaya ramak kalmıştı. Şehâdet bu silsile için,
ulaşılabilecek en yüksek kariyer idi.
V-LOKMAN: KİM DEMİŞ BABALAR KATI YÜREKLİ OLUR DİYE?
Kur'an'ın, Lokman'ın oğluna verdiği öğütlere yer vermesi çok mânidardır.
Lokman çocuğuna "Yâ büneyye!" diye seslenmektedir. "Oğulcuğum!"
(31/Lokman, 13). Lokman'ın öğütlerine bakılırsa, oğlunun bu öğütleri
anlayacak bir çağda olduğunu kabul edebiliriz. Lokman'ın bu küçük oğluna
verdiği öğütleri bugün Müslüman anne-babalar, 'ezilmesin' diye, kocaman
çocuklarından da esirgemektedirler. Lokman, oğlundan üniversiteler değil
şunları bekliyordu:
Yavrucuğum! Allah'a ortak koşma, Allah'a şükredici ol; ana-babana iyi
davran, onlara minnettâr ol; eğer ana-baban sana cahilce Allah'a şirk
koşmayı (İslam dışı bir hayatı) dayatırlarsa onlara itaat etme, ama yine
de ana-babanla dünyada iyi geçin; Allah'a yönelenlerin yoluna uy; susam
tanesi kadar bile olsa iyilik yap, sanma ki Allah onu ortaya
çıkartmayacaktır; namazı kıl; mârufu emret, münkerden nehyet; başına
gelenlere sabret; insanlara karşı kibirli, ukalâ, şımarık olma, mütevazı
ve edepli ol; davranışlarında tabii ol; sesinle ve seslerle çevreni
rahatsız etme, en çirkin ses eşek sesidir! (31/Lokman, 13-19).
Bunlar, muallim Lokman'ın, oğluna verdiği derslerin müfredatıdır.
Lokman'ın, oğulcuğunu güdülediği 'iyi bir gelecek', bu programı
kapsıyordu. Lokman, çocuğuna küçük değil, çok kısa bir süre sonrasının
büyüğü olarak bakmış ve onu Allah'ı razı edecek amellerle yönlendirmeye
çalışmıştır. Lokman oğlunu açıkça etkilemekte, 'islamcı' bir çizgiye
yöneltmekte, kafasını, kalbini ve aklını dini telakkilerle doldurmaya
çalışmaktadır. Bu da Lokman'ın eğitim anlayışıdır.
VI- AMİNE'NİN YETİMİ: NEBEVÎ TEDRİSATIN SON TİLMÎZİ
Muhammed (a.s)ın hayatın çok zorlu aşamalarından geçtiği malumdur.
Muhammed, "yavrucuğum!" diye seslenen bir baba sesini hiç duymadı.
Annesine hiç doyamadı. Annesi saçlarını okşayamadı. Bayramlara özel
elbiselerini annesinin yardımıyla giyip, annesinin parmaklarıyla saçları
düzeltilmedi. Onun mektebinde kuyu yoktu ama babasızlık yanında bir de,
var olan annesinin firâkı vardı. Altı yaşındayken, annesini de tamamen
yitirmiş olacaktı. Yaşlı dedenin yanında geçirdiği iki sene zarfında,
boğazına düğümlenen hıçkırıklarını bastırmaya çalışmış, hasretini içine
gömmüş olmalıdır. Daha bitmemişti, yaşlı dede de hayata veda edecek,
müşfik amcanın yanında, olgunlaşma yıllarını tamamlayacaktı. Pişmeyi
öğrenecekti. O artık 'Abdülmuttalib'in yetimi' idi. Ta ki, o büyük kadın
Hz. Hatice ile bir yuva kuruncaya kadar.
Rabbi onu yetimken barındırmış, fakirken zengin etmişti. Onu ne terk
etmiş, ne de ona darılmıştı. Rabbi ona ihsanlarda bulunacak, o da razı
olacaktı. O artık bir eğitici idi. Hatice (r.a)dan altı çocuğu olmuştu.
Tıpkı selefleri gibi onun da, çocuklarının Allah'dan başka ilah edinmeme
esasına dayanan bir hayat yaşamalarından başka bir beklentisi yoktu.
***
Nebevî silsileden sunmaya çalıştığımız bu kesitler, çocuk eğitimi
konusunda en ileri düzeyde ibret levhalarıdır. Her birinin hikâyesi
farklı biçimlerde olsa da, özleri aynıdır. Bütün peygamberlerin
çocuklarının istikbaline ilişkin endişeleri birdir. Çocukları Allah'a eş
koşmamalı, Allaha itaat eden mü'min kullar olmalıdırlar. Hiçbir
Peygamber'in ideali refaha değil, salâha/felâha dayalı bir hayattır.
Hiçbirinin kafasında rızık endişesi görülmemektedir. Memleketin en iyi
makamlarına gelmek gibi ikonları bulunmamaktadır. Kısacası, Allah'ı razı
etmenin ötesinde hiçbir şeyi büyütmemekte, hiçbir hedefe kendilerini ve
çocuklarını kilitlememektedirler.
B- ÇAĞDAŞ ÇOCUK TELAKKİSİ
Modern düşünce her konuda olduğu gibi çocuk eğitimi alanında da insan
olarak fert ve toplumu kucaklayıcı, tabiatla uyumlu, ahlakı önceleyen
tezler ortaya koyamamaktadır. Modern çocuk eğitimi fıtrata yabancı,
yaratılışa kör kalmaktadır.
Yaratılma: Modernizmin dili tamamen sekülerdir. Bu dilde her şeyden önce
çocuk, 'yaratılan' değil, 'yapılan' (made in mother&father) bir üretim
nesnesidir. Fabrikada yapılan bir tür 'manufactured'dur. 'Eşler'
istedikleri zaman çocuk yaparlar, istemedikleri zaman yapmazlar. Bu
onların yed-i kudretindedir. Çocuk sayısına karar verecek olan da
'eşler'dir. Gerçi feminist öykünmecilikler artık erkek eşi de fazla
bulmakta, şimdilerde kadınların kendi başlarına çocuk yapmalarının
imkânı aranmaktadır. 'İlerleme' böyle devam ettikçe, istenilen vasıf ve
ölçülerde, istenildiği kadar ömre sahip çocuklar üretmek için
başvuruların alınmaya başlaması uzak görünmemektedir…
Bu durumda, hala geçerliliğini koruyan, çocuğu olan ailelere göz
aydınlığına gidip, 'hayırlı ömürler' dilemek ya da salih bir evlat
olması için dualar etmenin yerini, 'iyi günlerde kullanın', 'kaça mal
oldu?' gibi muhabbetlerin alması beklenir.
Bu şekilde, fıtratına yabancılaşmış, ancak bir makine kadar 'insan' bir
anne ve babanın konsorsiyumunda dünyaya gelen çocuklar, "kendi kuşu
boynuna dolanmış" (17/İsra, 13) (seküler bir kader, alnına yazılmış)
olarak dünyaya doğmaktadırlar.
Yeni bebek dünyaya pek de hoş gelmemiştir. Doğru dürüst ana kucağı
görmeyecektir bu bebek. Yalnızlığı iliklerine kadar hissedecektir. Çünkü
baba gibi anne de çalışmaktadır. Daha evlenirken babanın ilk şartı,
eşinin çalışan bir bayan olmasıydı. Çocuk ya kreş cezasına çaptırılacak,
ya da bir bakıcının insafına terk edilecektir. Eğer eve bir gizli kamera
yerleştirilmişse, bakıcının patakları, medya aracılığıyla hiç değilse
şöhret getirecektir aileye.
Sabahın alaca karanlığında, işçilerin henüz yollara döküldüğü bir saatte
bu kreş-zede çocuklar bir battaniyeye sarıldığı gibi, kreş adı verilen
kampa teslim edilmekteler. Uykudan gözlerini açtıklarında ise anneleri
çoktan gitmiş olmaktadır. Bundan sonra tek çare, çocuğun bir dediğinin
iki edilmemesi, çocuğun önüne oyuncakların yığılmasıdır. "Sen yeter ki
'annee!' diye ağlama bebeğim, ben sana her oyuncağı alırım!" Fakat bu
rüşvetlerin hiçbiri, çocuğun ruhundaki anne açlığını yatıştırmayacaktır.
Çocuğun önüne yığılan teskin ediciler yığınlarca soruna sebebiyet
vermektedir. Oyuncak adı verilen bu fabrika ürünleri, çocukta hiçbir
sanat ruhu uyandırmadığı gibi, bilakis bütün sanatkârlık duygularını da
öldürmektedir.(4) Önündeki sun'i oyuncakları yapıp tekrar bozarak
avunuyor görünen çocuk, asabi ve aptal olmasın da ne olsun? Geleneksel
aile ortamında çocuklar, tamamen doğal eşyadan (çamur, taş, ağaç, çaput,
ip, tel, makara v.b.) oyuncaklarını kendileri yaparlar, yaparken bir
şeyler üretmenin zevkini tadarlar, her yapışında bir öncekine nazaran
daha da ustalaşırlardı. Üstelik bu çocuklar toplu halde oynarlardı. Hem
oyunları, hem oyun alanları ve hem de zihin dünyaları cemaatleşmeye
elverişliydi.
Modern oyuncak kültürü, çocukları aynı zamanda hazırcılığa
alıştırmaktadır. Her şeyin paket halinde önüne gelmesine alışmaktadır.
Büyükleri onun için her şeyi düşünecektir. Oyuncaklara harcanan
paraların onda biri bile, nice ulvi hedeflerden esirgenmektedir.
İçi eşyayla lebalep dolu geniş evlerimiz tam bir oteli andırmaktadır.
Anne ve baba adını taşıyan partnerler (ortaklar) akşam saatinde bir
süreliğine evdedirler. Gelirken çocuğu kreşten almayı unutmamışlardır.
Evde femin ortağın yapacağı işler, yavrusunu doya doya kucağına almasına
müsaade etmemektedir. "Git çocuğum başımdan, rahat bırak biraz beni!"
paylamalarını sıkça duyacaktır çocuk. Evin dördüncü ve en büyük ortağı
televizyondur. Çocuk rahat verse de, şu diziyi ağız tadıyla bir
izleyiverseler…
Şüphesiz bu, günümüz çocuk tablosunun tek tipi değildir. Annenin
çalışmadığı aileler de az değildir. Bununla beraber, bu ailelerde de
çocuğun şartları, yukarıda özetlemeye çalıştığımız Nebevî gelenektekine
tam uygun değildir.
Sınavzede Çocuklar: Günümüzde, çocuklarının her hali için sureta da olsa
İbrahim gibi yakaran ailelerle, onlar hakkında Allah'ı işin içine
karıştırmayan aileler aşağı yukarı aynı harici şartlara tabidirler.
Okul, eğitim, 'geleceğe' dönük planlar, iş hayatı, geçim şartları, gözde
meslekler gibi konu ve kavramlar karşısında bu iki tip aile aynı karın
ağrılarından muzdariptir. Dershane, sınav, test, net gibi sözcükler her
iki tip aile için de tam bir karabasandır. Fakat aileler dertlerini
sevmekte ve giderek bu karabasanlar, her tür aile için hayatın esasını
oluşturur olmaktadır.
Şu anki sistemle ilgili tabi ki çok ikna edici açıklamalar yapılabilir.
Fakat ortada kesin bir gerçek var, o da şudur: Bütün bir toplum tam bir
dayatma ile karşı karşıyadır. Bu dayatmanın illa da somut failleri
aranmamalıdır. Sistemi işletenler de bu dayatma ile kuşatılmışlar ve
onlar da şikâyetçidir. Dayatmacılık ana sınıfından başlamakta, 'kırk
yaşında çocuklar' oluncaya kadar sürmektedir. AKP Hükümeti dayatmayı bir
yaş daha erkene almaya kararlı. Mevcut eğitim sisteminin insanın ruh,
beden ve akıl sağlığına neler katıp neler eksilttiğini hiç kimse
tartışmamaktadır.
Sözü dağıtmadan özetlemek gerekirse, çocuklardan ve gençlerden ne
istenmektedir? İstenen şudur: 6 Yaşından itibaren başlayıp, yirmili ve
hatta otuza varan yaşlara kadar süren sinir bozucu, büyük bir yarış
yapılmaktadır. Her bir çocuktan ve her bir gençten istenen, bu yarışı en
birinci olarak bitirmesidir. Bu beklentiler, üniversite bitip de, 'iyi
bir işe' girinceye kadar devam edecektir. Çocuğunun 'iyi bir gelecek'ten
en iyi payı alması için 'ceketini bile satan' anne-babalar, karabasanlar
yaşamakta, ringteki ya da parkurdaki sporcuyu heyheyleyen antrenör
misali, bütün sınavlara çocuğuyla beraber girip çıkmaktadır. Hâsılı,
çocukların ve anne-babaların bütün dünyası okul, dershane, sınav ve test
sözcükleriyle örülü bir mağaraya dönüşmektedir. Sınavda en yüksek puanı
alma hedefine kilitlenen çocuklar, çocukluklarını hiç tanımadan
gençlikleri de gelip geçmektedir. Bu çocuklar Platon'un mağara
benzetmesi misali, hayatı tanımamaktadır. Güneşin doğuşu ve batışı,
baharın gelişi ve gidişi, ağaçların çiçek açması, güllerin yedi vermesi,
iğdelerin kokusu, ibibiklerin ötmesi, ırmakların çağıltısı, toprağın mis
kokması v.b. onları hiç alakadar etmemektedir. Çünkü dakikada kaç test
çözdüğü, gestapo ayarında denetlenmektedir. Bu çocukların toprakta bir
dikili ağaçları bile yoktur. Sosyal yaşantıları sıfıra yakındır. Akraba
ziyaretlerine bile götürülmezler, sebep bellidir, testler…
Doğrusu tümden haksızlık etmemek gerekir. Gençliğin sosyal hayatı da var
elbette. Şehrin internet-cafeleri ne güne duruyor? Arkadaşlarla gidilen
en iyi 'eğlence' mekânı işbu cafelerdir.(5) Bacaklarında yırtık-pırtık
blue-jean, damarlarında Amerikan Cola'sı taşıyan bu gençlerimiz için
fikir, fikir adamı, mefkûre, dava, siyaset, ideoloji, gibi kavramlar
gıcık edici sevimsiz sözcüklerden öte bir anlam ifade etmemektedir. Ama
bilinmelidir ki, bu çocuklarımızı bizler kendi ellerimizle
uyuşturuyoruz, uyuzlaştırıyoruz.
Zavallı çocuklarımız akvaryum balığı, muhabbet kuşu ya da altın
yumurtlayacak tavuk muamelesi görmektedirler. Esen yelden, kardan
borandan, hâsılı her türlü riskten uzak tutulmak istenmektedirler. Bunun
için çocukların, fikir veren bir gazete, dergi, kitap okuması
istenmemektedir. Herhangi siyasî bir toplantıya iştiraki memnudur.
Burada kesinlikle bir 'günah keçisi' bulup, onunla sorumluluktan
arınmaya çalışıyor değilim. Ortada gerçek bir fecaat var. Eski çağlarda
insanların padişah/kral olduğu, ülkeler fethettiği, çağ açıp çağ
kapattığı, medeniyetler kurup medeniyetler yıktığı, milletler arası
meydan savaşları yaptığı, hiç değilse yedi başlı ejderhayla çarpıştığı
yaşlarda bizim çocuklarımız/gençlerimiz hala sınavlarla boğuşmaktadır.
Zannediyorum ki yaşadıkları stres nedeniyle çocuklarımızın büluğ çağı
bile birkaç yaş daha uzamaktadır. Bu gidiş nereye? Buna bir cevap
bulmamız gerekiyor.
C- OLMASI GEREKEN
Aslında 'çocuk', büyüklerin zannettiğinden daha büyüktür. Şuna kati bir
şekilde inanıyorum: Hele de bugünkü eğitim sistemi, her biri bir cevher
olan çocukların neredeyse bütün yeteneklerini köreltmekte çok
başarılıdır. Ebeveynler de çok zaman bu sürece yardımcı olmaktadırlar.
Çocuğa gölge edilmese, o bile ihsan yerine geçecektir. Gerçek olan odur
ki, çocuklar, İbrahim, İsmail, Musa, Meryem, İsa ve Muhammed gibi
örneklerin omuzuna yüklenen 'ağır yükü' tahammül etmekte sanıldığından
daha fazla dayanıklıdırlar.
Bizim Çocuğumuz İsmail'den ve Meryem'den Daha mı Değerlidir?
Anlaşılacağı üzere, modern çocuk eğitim sürecinin hiçbir yerinde çocuğun
İsmail gibi Allah'a adanması, Meryem gibi mâbede bağışlanması benzeri
bir hedef yer almamaktadır. Çocukların ekseriyeti -geçmişle ve
günümüzdeki bazı toplumlarla kıyaslandığında- bir dediği iki edilmeyecek
derecede bir konforun içinde yüzmektedirler. Fakat aynı oranda da
fikirden, ideolojiden, beşeri ilişkilerden, toplumsal etkinlikten
yalıtılmaktadırlar.
Ben şunu sormak istiyorum: Acaba bizim çocuklarımız, İsmail, Yusuf,
Lokman'ın oğlu, Musa, Meryem, İsa, Muhammed (hepsine selam olsun) ve
bunların birçok ashabından daha mı değerlidir acaba? Yukarıda konu
ettiğimiz Rasuller'in çocukken yaşadıkları, bir 'hebâ' olmak değildi,
onlar kendilerini fedâ etmişlerdi. Anne-babalar çocuklarını feda
etmekten çekinmiyorlardı. Çocuklarını Allah yoluna adamışlardı. Onların
bütün hedefleri bundan ibaretti.
Eğer tarihin akışından şikâyetçi isek, eğer bize dayatılan hayat
şartlarından bunalmışsak, eğer maruz kaldığımız asimilasyondan bîzar
isek, bilmeliyiz ki tarihi yapan bizim irademizdir. Başımız sıkışınca
başvurduğumuz 'Allah'ın hesabı', biz kendimizi ve çocuklarımızı fedâ
etmedikçe aktif hale gelmeyecektir. Sünnetullah böyledir. Biz ise,
tüketim toplumunun uysal bir üyesi olmaktan başka bir şeye
güdülemediğimiz çocuklarımızdan, tarihin akışını değiştirmesini
bekliyoruz. Böyle bir bekleyişin 'zulüm' olduğunu hiç düşünmeden.
Müslümanca bir toplum oluşturmak için müslümanca bir aile kurmak
zorundayız. Bunun içinse, Allah'ın bize lütuf ve ihsanı olan
yavrularımızı, onları bize verenin yoluna adamak durumundayız.
Yavrularımızı Allah yoluna adamak bizi korkutmamalıdır. Bizim de onların
da koruyucusu O'dur.
Müslüman bir ailenin çocuğu, Allah'ın göklere, yeryüzüne ve dağlara
teklif ettiği fakat yüklenmekten kaçındıkları emaneti (33/Ahzap, 72)
kendisinin yüklendiğinin şuurunda olmalıdır. Bu şuurdur bizi şerefli bir
hayata kavuşturacak olan. Eğer yeryüzünde tevhid eksenli müslümanca bir
hayat süreceksek, çocuklarımızı buna neden ortak etmeyelim? Onları
tevhid mücadelesine ortak kılmayıp, kenarda tutmak onlara acaba iyilik
sayılır mı?
Kevser suresi, Mekke kâfirlerinin Peygamberimize 'ebter' (soyu kesik)
dediklerini haber vermekte, fakat bunun tersinin doğru olduğunu yani
Muhammed'in soyunun kesintisiz, kâfirlerin soylarının ise ebter olduğunu
haber vermektedir. Eğer İslam davasına kendimiz kadar çocuklarımızı da
ortak etmezsek, ebter olan korkarım biz olacağız.
Çocuklarımız Kur'an'ın bütün kavramlarını ve şirk-tevhid ayrımını idrak
edebilecek seviyededir. Onları daima 'çocuk' sanmak bizim yanılgımızdır.
Çocuklarımız bizden sevgi, saygı, merhamet ve ilgi beklemektedirler.
Fakat onlara tevhidsiz bir sevgi-saygı veremeyeceğimiz gibi,
sevgi-saygısız bir tevhid bilinci de veremeyiz. Son söz olarak, bizi ve
çocuklarımızı Rabbimiz, kendi yoluna beklemektedir.
1 - Taberi, Tarih-i Taberî Tercümesi, Konya, tarihsiz, I/164-165.
2 - İslamî geleneğe göre İbrahim'in bu çocuğu İsmail'di. Yahudilere göre
ise İshak'tır Bkz. Kitab-ı Mukaddes, Tekvin, Bab: 22.
3 - Ersin Nazif Gürdoğan, New York'dan Los Angeles'a New Roma.
4 - Metin Mengüşoğlu ağabeyi hayırla anmak isterim. Meraklısı, 'Öptüm
Kara Gözlerinden'e bakabilir.
5 - Yaşadığım semtte birkaç yıl önce bir internet cafe 'Kümes' adını
taşıyordu. Güya ironi yapmışlardı ama maatteessüf, gerçeğin ta kendisi
değil mi? |