|

Müslümanlar! “Fe Eyne Tezhebûn?...”
M. Kürşad Atalar
Son başörtüsü
tartışmalarında, maalesef, Müslümanların dillerini henüz 'ideolojik
kirlilikten' arındıramadığının örneklerini görüyoruz. İslam'a ve İslamî
sembollere yönelik doğrudan ve dolaylı saldırılara karşı çıkma veya
cevap yetiştirme gayretine giren bazı Müslümanlar, yayınladıkları
bildirilerde, 'düşünsel yetkinlik' bağlamındaki eksikliklerini açığa
vurmak bir yana, geleceklerini de ipotek altına alacak 'büyük sözler'
sarf ediyorlar. Dahası, bu bildiriler vesilesiyle, kimi Batılı
kavramları 'içselleştiriyor' ve 'meşrulaştırıyorlar.' Bu Müslümanlar,
doğru bir iş yaptıklarına inanıyorlar ama öyle görünüyor ki, altına imza
attıkları metinlerin "mesuliyeti mucib" olduğunu bilmiyorlar. Bu
metinlerde, 'özgürlük', 'insan hakları' gibi kavramlar öylesine
meşrulaştırılıyor ki, laik kesimden kimi ünlü yazarlar bile rahatlıkla
bu metinlerin altına imza atabiliyorlar. Kısacası, kapımızdan giremeyen
modernizm, bacamızdan, penceremizden içeri giriyor. Bu konuda
sorumluluğunu müdrik Müslümanların uyarılarına ise ya kulak tıkanıyor ya
da bu müslümanlar, 'eylemsizliği' beslemekle, 'şahitlik' görevini
yapmamakla, hatta "hıyanetle" suçlanıyorlar! İşte bu tablo karşısında,
genel olarak, bütün Müslümanların "fe eyne tezhebun?" (nereye
gidiyorsunuz?!) hitabıyla uyarılması elzem hale gelmektedir. Çünkü
gidişat hiç de iyi değildir ve Müslümanların söylemi ciddi bir
'başkalaşım' tehlikesiyle karşı karşıyadır.
Bu yazıda, bazı gazete ve internet sayfalarında yayınlanan iki metni
örnek olarak değerlendireceğiz. Çünkü bu metinlerde, benzer
bildirilerdeki üsluba yönelik eleştirilerimize de temel oluşturacak
yeterli malzemenin bulunduğunu düşünüyoruz. Bu metinlerin ilki, 200'ü
aşkın kuruluş tarafından imzalanmış ve Vakit gazetesinde yayınlanmıştır.
Tam metni ise şöyledir:
Adalet, Özgürlük ve Başörtüsü Manifestosu
Bizler bu ülkede yaşayan Müslümanlar olarak yüzyıllardır varız ve
buradayız. Zalimler istemeseler de İslami kimliğimizle var olmaya devam
edeceğiz.
Son iki yüzyıla yayılan süreçte İslami kimlik ve değerlerimiz tehdit ve
düşman ilan edildi. İslam düşmanı bir laiklik anlayışını esas alan resmi
ideoloji, militarist yöntemlerle bütün hayatımızı kuşatarak, İslami
"hayat tarzı"mızı yok eden çok boyutlu baskılar, yasaklar ve zulümler
gerçekleştirdi.
Başörtüsü yasağı da bunlardan biri olarak yıllardır acımasızca
sürdürülmektedir. Bu zulüm, milyonlarca Müslüman'ın derin acılar
yaşamasına, on binlerce gencimizin eğitim hayatının kesintiye uğramasına
ve binlercesinin de eğitim için ülkelerini terk etmek zorunda kalmasına
yol açmıştır. Bugün bu büyük zulme, hiç değilse üniversitelerde ve
kısmen son vermek için yola çıkanlar, oluşturulan baskı ve korku
atmosferinde önerdikleri çözümle, aslında yeni yasakların ve
çözümsüzlüklerin kapısını açmak üzere bulunuyorlar. Bu teklif,
üniversitelerde dahi yasağı tam anlamıyla kaldırmak bakımından
zaaflıdır. Hatta askerin "başörtüsü bağlama" formunu yasalaştırarak yeni
çözümsüzlüklerin kapısını açmaktadır. Diğer yandan, anayasa ve yasalarda
dayanağı olmayan fiili yasağı kısmen kaldırma amacıyla ortaya konan
teklif ve yapılan açıklamalar, bu fiili yasağı kamu hizmeti verenler ve
orta dereceli okullarda okuyanlar bakımından daha kalıcı ve yasal hale
getirebilecek, yeni adaletsizliklere zemin oluşturabilecek riskler de
taşımaktadır.
Öte yandan bu kısmi ve zaaflı değişiklik teklifine bile tahammül
edemeyenler, İslam düşmanı saldırganlık ve özgürlük düşmanı
azgınlıklarıyla yaygara koparmaktadırlar. Birer özgürlük adası olması
gereken üniversiteleri kışla haline dönüştüren bu militarist zihniyetin
sahipleri, kendilerine rağmen üniversitelerin özgürleştirilme ihtimali
karşısında paniğe kapılarak halka ve halkın değerlerine meydan okumakta,
anayasa ve yasalara aykırı despotça açıklamalar yapmaktan da
çekinmemektedirler.
Kimi bürokrat, sözde entelektüel ve oligarşik güçlerin, kendileri
yıllardır jakoben dayatmalarla, İslam düşmanlığına dayalı korku krallığı
oluşturarak ideolojik tarafgirlikle kamu hizmeti verdikleri halde, bugün
"Siz başörtüsü ile kamu hizmeti vermeye kalkarsanız tarafsız
olamazsınız." demeleri, hem herkesi kendi gibi bilmek, hem de uzun
yıllar süregelen kendi adaletsizliklerini, ideolojik tarafgirliklerini
görmeyen bir körlük değil midir?
Bilinmelidir ki, bizim hayatımız bir bütündür ve tamamını Allah için
yaşamak ibadi sorumluluğumuzdur. Bu sebeple İslami hayat tarzımıza
yönelik bütün baskı ve yasakların şartsız ve sınırsız olarak
kaldırılması gerekir. Gasp edilmiş haklarımızdan bir kısmının iade
edilmesini kimse bize sunulmuş bir lütuf olarak algılayamaz. Şüphesiz ki
biz, gasp edilen bütün haklarımızı alana kadar özgürlük ve adalet
mücadelemizi sürdüreceğiz.
Bu zulmü içselleştirmiş ve değişmez dogmalar haline dönüştürmüş
kesimleri, fıtratın sesine kulak vermeye, insani erdemleri yeniden
keşfetmeye, insanlık onurunu yeniden kuşanarak, on yıllardır sürdürülen
bu büyük zulmü fark etmeye ve zulme son vermeye çağırıyoruz. Temel
haklar ve özgürlükler söylemini içi boş slogan olmaktan çıkarıp ete
kemiğe büründürmeye, ideolojik dayatmalara payanda kılmak için istismar
edilen kavramlar olmaktan kurtarıp gerçek içeriğine kavuşturmaya ve her
kesim için çifte standartsız bir biçimde hayata geçirmeye çağırıyoruz.
On yıllardır zulmettikleri Müslüman halkın önünde başlarını yere eğerek,
"Bunca yıllardır yaptığımız zulümlerden, emperyalist Batının seküler
değerlerini, kimliğini ve kıyafetini dayatmak suretiyle İslami hayat
tarzınızı yok ederek çektirdiğimiz ızdıraplardan dolayı özür diliyoruz."
demeye ve böylece insani erdemleri yüceltmeye çağırıyoruz. Kimsenin
kimseye din ya da ideoloji dayatmadığı, herkesin dilediği dini ya da
ideolojiyi özgürce tercih edip özgürce yaşayabildiği adalet vasatını
birlikte tesis etmeye çağırıyoruz. (Vakit Gazetesi, 6 Şubat 2008)
Metnin ilk üç paragrafında, başörtüsü yasağı dolayısıyla Müslüman
hanımların gördüğü zulmün tasviri yapılmakta ve genel olarak isabetli
teşhislerde bulunmaktadır. Ancak daha sonraki paragraflarda, bir anlamda
zulmün kaynağında yer alan modern kavramlar olumlanarak kullanılmaktadır
ki, işte bu durumun sorgulanması gerekmektedir.
Dördüncü paragrafın ikinci cümlesinde 'özgürlük' kavramına olumlu bir
atıfta bulunularak "üniversitelerin özgürlük adası olması gerektiği"
ifade edilmektedir. Burada üniversitelerin 'özgürlük adası' olarak tarif
edilmesine dikkat edilmelidir. Bilinmelidir ki, 'üniversite' modern bir
kurumdur ve 'özgürleşmesi' gerçekleştiğinde, 'akıl her türlü bağdan
kurtulmuş' demektir. Bu 'bağlar' içerisinde de, ilk sırayı 'din' bağı
alır. Dolayısıyla "üniversitelerin özgürleştirilmesi"nin karşılığı,
'din'in üniversite kapılarından içeri sokulmamasıdır. Bildiriye imza
koyan kuruluşlar bu gerçeğin farkında mıdırlar? Öyle görünüyor ki,
böylesi bir farkındalık söz konusu değildir.
Aynı paragrafta yer alan: "halka ve halkın değerlerine meydan okumakta,
anayasa ve yasalara aykırı despotça açıklamalar yapmaktan da
çekinmemektedirler" tespiti de hem Türk halkı hakkında yanlış bir
değerlendirmeyi içermektedir hem de protesto metninin 'meşruiyeti'ni bir
biçimde 'anayasaya' bağlamaktadır. Bu ise, çelişkili bir tavırdır. Çünkü
mevcut Anayasa'nın meşruiyet kaynağı İslam değil, halktır. Dolayısıyla
olumlu içerikle kullanılan 'halkın değerleri'nden kast edilen şey,
metinde muğlaktır. Bundan kastın, İslami değerler olduğuna dair bu
metinden bir sonuç çıkarılamaz. Fakat şu inkar edilemez bir gerçektir
ki, bu halkın yüzde 90'ı, 1982 Anayasası'nı onaylamıştır ve bu
Anayasa'nın giriş bölümünde, devletin şekli, egemenliğin kaynağı vs.
açıkça yer almaktadır. Dolayısıyla başörtüsü zulmünü sürdürenleri
Anayasa'ya şikayet etmek, hem ilke bakımından 'sorunlu'dur hem de yanlış
bir değerlendirmeyi içinde barındırmaktadır. Kimi kime şikayet
ediyorsunuz? Buradan şu mana çıkmaz mı? Şikayetiniz dinlenir de
talebiniz kabul edilirse, yani Anayasa'ya uygun bir icraat yapılırsa,
bundan memnun mu olacaksınız?! Metindeki ifadelerden bu manalar gayet
kolaylıkla çıkarılabilir.
Altıncı paragrafta ise: "Bu sebeple İslami hayat tarzımıza yönelik bütün
baskı ve yasakların şartsız ve sınırsız olarak kaldırılması gerekir.
Gasp edilmiş haklarımızdan bir kısmının iade edilmesini kimse bize
sunulmuş bir lütuf olarak algılayamaz. Şüphesiz ki biz, gasp edilen
bütün haklarımızı alana kadar özgürlük ve adalet mücadelemizi
sürdüreceğiz." denilmektedir ki, bu ifadeler, yasağı kaldıracak 'merci'
olarak, mevcut yasalarla hareket eden kurumları göstermektedir. Gasp
edilen hakları kimler "iade edecektir?" Eğer bu işi, mevcut yasalar
çerçevesinde iş gören Meclis, hükümet veya anayasal kurumlar yapacaksa,
o zaman, yapılan şeyin adı, sonuçta 'demokratik' bir hak talebi değil
midir? Eğer bu manifesto metni, demokratik bir hak talebinde
bulunuyorsa, bu durumda, metnin 'İslamiliği' ciddi bir sorgulamayı hak
etmiş olmaz mı?
Son paragrafta ise 'insanlık erdemleri', 'insanlık onuru' gibi kavramlar
olumlanarak kullanılmaktadır ki, bilenler bilir, bu kavramlar da asla
'masum' değildirler. Bunlar Batılı 'insan hakları' kavramının
uzantılarıdırlar. Burada 'onur' olarak nitelendirilen şeyin belirleyeni
de yine vahyin karşısında bizatihi bir değer olarak görülen 'ratio'nun
('aklın') sınırlarıdır. Fakat Müslümanlar, son zamanlarda, aktüel
gündeme fazla angaje olmanın sonucu olarak, bu tür 'sorunlu' kavramları
dillerine pelesenk etmeye neredeyse alışmışlar/alıştırılmışlardır. Bu
ise son derece tehlikeli bir süreçtir. Müslümanların, kavramlar
konusunda hassas olmaları gerekir ve olur-olmaz her kavramı dillerine
dolamamalıdırlar. Bu paragrafın 'çağrı' içeren bölümünde yer alan şu
cümle ise, gerçekten ciddi sıkıntılar içeren şu ifadeleri içinde
barındırmaktadır: "Temel haklar ve özgürlükler söylemini içi boş slogan
olmaktan çıkarıp ete kemiğe büründürmeye, ideolojik dayatmalara payanda
kılmak için istismar edilen kavramlar olmaktan kurtarıp gerçek içeriğine
kavuşturmaya ve her kesim için çifte standartsız bir biçimde hayata
geçirmeye çağırıyoruz." Burada 'gerçek içeriği'ne kavuşturulmaya
çalışılan 'temel haklar ve özgürlükler'in Batıcı insan hakları
örgütlerinin dünyanın başka ülkelerine en çok 'satmak' istedikleri
değerler olduğundan, öyle görünüyor ki, imzacı kuruluşların haberi
yoktur! Temel Haklar ve Özgürlükler söylemi, somut ifadesini 1948 İnsan
Hakları Evrensel Beyannamesi'nde bulmuştur ama kökeni en az 500 yıl
öncesine kadar gider. Bu bağlamda, İngiliz, Fransız ve Amerikan Haklar
Bildirgeleri vardır ve sayıları da 10'u aşkındır. Hepsinde, 'temel
haklar ve özgürlükler'e vurgu vardır ve bunların gerçekleştiği toplumsal
yapının (ya da rejimin) adı da 'demokrasi'dir. Dolayısıyla bu çağrıyı
yapan kuruluşlar, aslında, insanları 'demokrasi'ye çağırmış
olmaktadırlar. Peki bunun bilincinde midirler? Öyle görünüyor ki, "kaş
yapayım derken göz çıkarmışlardır." Burada başka bir ihtimalden daha
bahsedilebilir ki, o da imzacı kuruluşların metnin içeriğini çok fazla
önemsemeden destek beyanında bulunmalarıdır. Bu camiayı az-buçuk
tanıyanlar da bilirler ki, bir çok kuruluş, bu tür metinlere, bu şekilde
imza atabilmektedirler. Bu kesimler, bu metnin kendilerini bağladığını
ya bilmemektedirler ya da bu hususu fazla önemsememektedirler. Ama her
ikisi de kendilerini sorumluluktan kurtarmaz. Müslüman, ne söylediğini
bilen, söylediğinin arkasında duran, yapmayacağını söylemeyen, yaptığını
da bilinçle yapan kişidir. Bu özellikleri haiz olmayanlar ise,
itibarlarını kaybederler. Bu yüzden, Müslümanlar, altına imza attıkları
metinler konusunda son derece dikkatli davranmalıdırlar. Olur-olmaz her
metne, "destek olsun" diye imza atmak, sevap değil vebal doğurur.
Metnin son paragrafında zulmü yapanların 'özür dilemeye' çağırılması
ise, gerçekten metni kaleme alanların 'siyasi' bilinç eksikliğini
göstermektedir. Dünyanın neresinde böyle bir şey olmuştur da, zalimler,
zalimliklerini ortadan kaldıracak bir kalbi yönelim göstermeden,
yaptıkları zulümlerden dolayı özür dilemişlerdir! Bu talebi dillendiren
imzacı kuruluşlar, duygusallıklarına mı teslim olmuşlardır, yoksa bu
yolla aslında zalimleri "imana mı davet etmiş olmaktadırlar?" Eğer öyle
ise, imana davetin bu şekilde yapılmayacağı besbellidir. İmana davet
açıkça yapılır. İman eden kişi de, öncelikle, Yüceler Yücesi'ni 'tek
otorite' (ilah) kabul ettiğini söyler ve sonra kendisini düzeltir. Önce
özür dileyip, sonra imana ermez. Dolayısıyla bu 'özür dileme' çağrısı,
zaten sorunlu olan manifestonun düzeyini gerçekten 'düşürmüştür.' Fakat
kavramlar konusundaki hassasiyet düzeyinin düşüklüğünü göz önüne
aldığımızda, bu noktadaki düzeyin düşüklüğü kimseyi şaşırtmamalıdır!
Metnin son cümlesi ise gerçekten fecaat ifadeler içermektedir. Cümle
aynen şöyledir: "Kimsenin kimseye din ya da ideoloji dayatmadığı,
herkesin dilediği dini ya da ideolojiyi özgürce tercih edip özgürce
yaşayabildiği adalet vasatını birlikte tesis etmeye çağırıyoruz." Bu
ifade, 'haklar ve özgürlükler söylemi'nin tipik terkiplerinden biridir
ve bütün İnsan Hakları derneklerinin tüzüklerinde yer alır. Ne hazindir
ki, aynı ifade, Müslümanların imza koyduğu bildirilerde de artık yer
alabilmektedir! Bu bildiriye imza atan kuruluşlar, galiba bu ifadelerin,
"kendi geleceklerini ipotek altına almak" anlamına geldiğinin farkında
değildirler. Buna göre, imzacı kuruluşlar, yarın İslami bir düzen
kurulduğunda, içki içenin özgürlüğüne, sokakta açık-saçık gezenlere,
genelevlere, hatta uyuşturucu kullanımına karışmayacaklarını deklare
etmiş olmaktadırlar! Eğer 'karışacaklarsa', o zaman 'takiyyeci' olarak
nitelendirilmeyi hak ederler. Eğer karışmazlarsa, o zaman "bu ne perhiz,
bu ne lahana turşusu" dedirtecek denli bir iş yaptıklarının farkında
değildirler. Çünkü "temel haklar ve özgürlükler" söyleminin bir gereği
de, "rasyonel bireyin tercihlerine saygı duymaktır." Ve bu saygı,
'kamusal alan'da da gösterilmelidir. O yüzdendir ki, örneğin 'genelev'
işletenler veya buralarda çalıştırılanlar, vergilerini ödedikleri zaman,
demokratik ülkelerde 'saygın' bir vatandaş muamelesi görürler. Zira
rasyonel birey, "bedeni üzerinde tam tasarruf 'hak'kına sahiptir!" Acaba
bizim imzacı kuruluşlarımız, İnsan Hakları söyleminin bu açılımından
haberdar mıdırlar? Acaba bu kuruluşlar, uyuşturucu kullanımı konusunda,
"temel haklar ve özgürlükler" söyleminin getirdiği serbestlik alanından
haberdar mıdırlar? Kim uyuşturucuyu, hangi sınırlar içerisinde
kullanabilir? Ya da imzacı kuruluşlarımız, bu konuda hangi 'ölçüt'e göre
sınırlama koyacaklardır? İslami ilkeler doğrultusunda mı, yoksa mevcut
Batılı hukuk normları çerçevesinde mi? Hadi diyelim ki, uyuşturucu
konusu biraz kolay geldi, peki ya kamusal alandaki açık-saçıklık
konusunda ne yapacaklardır? Örneğin, bir İslami devlette, kamusal alanda
'açıklığın' sınırı ne olacaktır? Ya da örneğin ülkenin plajlarında
denize nasıl girilecektir? "Temel haklar ve özgürlükler" gereğince mi
bir sınırlama yapılacaktır, yoksa İslami kurallar gereğince mi? İmzacı
kuruluşlarımız galiba, temel haklar ve özgürlükler çerçevesinde
yapılacak düzenlemenin, bugünkünden "farklı olmayacağını"
bilmemektedirler. Eğer biliyorlarsa, o zaman, İslami kurallar
çerçevesinde bir düzenleme yapmayacaklarını daha şimdiden deklare etmiş
olmuyorlar mı? Peki bu tavrın İslamî olduğu söylenebilir mi?
Görüldüğü gibi, "Özgürlük, Adalet ve Başörtüsü Manifestosu"'nu İslami
kriterler açısından onaylamak mümkün değildir. Peki Müslümanlar, niçin
bu tür metinlerde 'düşünmeden' imza koymaktadırlar. İşte bu da
Müslümanların ciddi düşünsel zaaflarla malul olduklarını göstermektedir.
Bu zaaflar nedeniyle de, gündemin akışına kendilerini kaptırmakta ve
ilkeli davranıştan uzak bir tutum içerisine girebilmektedirler.
Bilinmelidir ki, Müslümanın her şeyden önce 'söylem'ine dikkat etmesi
gerekir. Söylem, namustur. Söylem, imanı yansıtır. Söylem, kimliğin
izharıdır. Zalimler, bütün çağlar boyunca, Müminlerin azamet sahibi
olanlarına, dilleriyle bile olsa şirk sözünü söyletememişlerdir. Uhdud
Ashabı'nın ateş çukurları bile, buna güç yetirememiştir. Ammar Bin Yasir
örneği, asla yanlış yorumlanmamalıdır. Bu ruhsat, sadece 'ölüm' riskinin
kesin olması durumunda söz konusudur. Başörtüsü yasağı, evet bir
zulümdür, fakat bu zulümden kurtulmanın yolu, zalimlerden hak talep
etmek değildir. Zalimlerin kavramlarını içselleştirmek değildir.
Zalimlere 'özür diletmek' değildir. Bunun yolu bellidir ve Hz.
Peygamber'in hayatında somut ifadesini bulmuştur. Bilinmelidir ki,
başörtüsü sorunu, bir 'özgürlük' meselesi değildir; başörtüsü sorunu,
bir 'iktidar sorunu'dur. Dolayısıyla da, çözümü de, 'iktidar ilişkileri'
bağlamında aranmalıdır. Müslüman, Allah'a teslim olmuş kişinin adıdır.
Allah, el-Hakk'tır. Onun sözü de el-Hakk'tır. O halde Müslüman Hakk'a
teslim olmuş kişidir. Hakka teslim olanın ise Batıl'a prim vermesi
mümkün değildir. Müslüman, Batıl'dan medet ummaz; Batıl'ın kavramlarını
olumlamaz; Batıl'ın 'zail' olması için çalışır. Müslüman, bu noktada
'uzlaşma' içinde de olamaz. Çünkü Hakk, bütündür, parçalanma kabul
etmez.
Metinlerin ikincisi ise, bir internet sitesinde imzaya açılmıştır ve
sadece başörtülü hanımlardan değil, laik kesimlerden bile destek
almıştır. Sadece bu laik desteğe bakarak bile metnin 'sorunlu' olduğunu
anlamak mümkün olmasına rağmen, bu metnin çok daha 'feci' ifadeler
içermesi nedeniyle, ciddi bir biçimde eleştiriye tabi tutulması
gerekmektedir. www.henuzozgurolmadik.blogspot.com internet adresinde
yayınlanan metin şöyledir:
SÖZ KONUSU ÖZGÜRLÜKSE HİÇBİR ŞEY TEFERRUAT DEĞİLDİR
BİZ HENÜZ ÖZGÜR OLMADIK...
Üniversite kapısı sert bir şekilde yüzümüze kapatıldığı günden bu yana
yaşadığımız acılar bize bir şey öğretti: Gerçek sorunumuz insanların
hayatlarına, görünüşlerine, sözlerine, düşüncelerine müdahale edebilme
hakkını kendinde gören yasakçı zihniyettir.
Başını örttüğü için ayrımcılığa uğrayan kadınlar olarak tüm
samimiyetimizle açıklıyoruz ki; üniversitelere başımızı örterek girmekle
mutlu olmayacağız. Ta ki: Kürtlerin ve ötekileştirilenlerin kendilerini
bu ülkenin asli unsuru hissetmesi için gereken hukuki ve psikolojik
ortam oluşturulmadan,
Acımasızca işlenen cinayetlerin gerçek sorumlularına ulaşılmadan,
301 davalarını bitirecek düzenleme yapılmadan,
Azınlık vakıflarının üzerinde pişkince oturanların rahatı bozulmadan,
Alevilerin ibadetini kültürel aktivite, ibadet evlerini de kültür
merkezi olarak görmekte ısrar
etmekten vazgeçilmeden,
Üniversitelerden sudan sebeplerle atılan arkadaşlarımız geri dönmeden,
Yasakçı zihniyet bize ne zaman, nerelerde ve nasıl örtüneceğimizi
dayatmaktan vazgeçmeden,
Üniversitelerin bilimsel özgürlüğünün önündeki en büyük engel YÖK
kaldırılmadan…
Kısacası;
12 Eylül darbe anayasasını esamesi okunmayacak şekilde ortadan kaldırıp
yeni, sivil bir anayasaya yapılmadan mutlu olamayacağız.
Birimizin diğerimiz için tehlike olduğu korkusunu yayıp bizi birbirimize
düşürerek bu adaletsiz düzenini devam ettiren yasakçı zihniyet tamamen
ortadan kalkmadan hiçbir özgürlük tam özgürlük değildir.
Özgürlüklerin kısıtlanmasının ne demek olduğunu bilen insanlar olarak,
bundan sonra da her türlü ayrımcılığın, hak ihlalinin, baskının,
dayatmanın karşısında olacağız.
Unutulmamalı ki;
"Gökler ve yer adaletle ayakta durur." (Hz. Muhammed)
Metin, Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ın: "Söz konusu
vatansa, gerisi teferruattır" sözüne nazire olarak terkip edilmiş bir
cümle ile başlamaktadır ki, bir Müslümana asla yakışmayacak bir
ifadedir. Bu sözü bir Batılı, modernist, post-modernist, liberal, hatta
sosyalist bile söylese, onların diline yakışır; ama Müslümana yakışmaz.
Çünkü bu sözün sahipleri, kendileri için en 'değerli' kavramın
'özgürlük' olduğunu deklare etmiş olmaktadırlar. Bunun farkında
değillerse, o zaman ayrı bir 'garabet' söz konusudur. Çünkü 'farkında
olmama hali' belki günlük yaşamda kullanılan bazı ifadeler için, hatta
bazı yazılar için söz konusu olabilir ama deklarasyonlar, manifestolar,
tüzükler, programlar için söz konusu olamaz. Çünkü bu metinlerde, bir
anlamda 'kimlik izharı' yapılmaktadır. İnsandan da, akıl sahibi bir
varlık olarak, "kim olduğu" konusunda özenli olması beklenir!
Bu bağlamda, Büyükanıt'ın sözü, 'vatan' kavramını her şeyin üstünde
tutanlar için, tutarlı bir beyan olarak görülebilir. Aynı şekilde "söz
konusu özgürlüklerse, hiçbir şey teferruat değildir" ifadesi de Batılı
İnsan Hakları Örgütleri için tutarlı bir beyandır. Fakat bu söz
Müslümanın ağzına yakışmaz. Çünkü İslam'da temel kavram, 'ibadet'tir.
Özgürlük, ibadetin tam zıddı anlam içeriklerine sahiptir. Müslüman, adı
üzerinde, 'teslim olmuştur.' Teslim olanın ise, 'özgür' olabilmesi
mümkün değildir! Bu nedenle, bir Müslümanın, eğer özlü bir söz
söyleyecekse, "Biz Henüz Özgür Olamadık!" değil, "Niçin Allah'a gereği
gibi Kul Olamadık?!" demesi gerekir.
Peki bu kadar basit bir bağlantıyı, bu "başörtülü kadınlar" niçin
kuramamaktadır? Çünkü bu iki kavramın zıtlığını bilmemektedirler.
Müslümanların kavramlar konusundaki zaaflarının ne denli büyük olduğunu
bu (ve bunun gibi) metinler gayet net bir şekilde göstermektedir.
Müslümanlar, bir işin kendileri tarafından yapılıyor olmasını, o işin
'İslamiliği' için yeter şart saymaktadırlar! Halbuki, 'İslamî' olanı
Kur'an belirler. Hz. Peygamberin uygulaması belirler. Bunun dışındaki
bütün söz ve fiiller, bu iki kritere vurulur. Uyarsa alınır, uymazsa
alınmaz. Müslüman hanımlar, başlarını örttüler diye, söyledikleri veya
yaptıkları her şeyin 'meşru' olduğunu mu sanıyorlar?! Bu bildiriye imza
atan başörtülü hanımlar bilsinler ki, "söz konusu özgürlükse hiçbir şey
teferruat değildir" sözünün Hakk'la hiçbir alakası yoktur ve meşrû da
değildir. Bu sözle, niyetleri salih olsa bile, sevap değil günah
kazanırlar. Niyetin salih olması, yanlışı doğru yapmaz!
Bildiriye imza koyan başörtülü hanımlar, 'gerçek sorunları'nın da
tarifini yapmışlardır ve bunda da büyük bir yanlışa imza atmışlardır. Bu
hanımlar şunu demektedirler: "Gerçek sorunumuz insanların hayatlarına,
görünüşlerine, sözlerine, düşüncelerine müdahale edebilme hakkını
kendinde gören yasakçı zihniyettir." Buna göre, bildiri sahipleri, her
türlü "görünüş, söz ve düşünceye müdahaleyi" yasakçı zihniyet olarak
gördüklerini beyan etmiş oluyorlar. Peki bu bir Müslüman için mümkün
müdür? Yani Müslüman, iktidar sahibi olduğunda, bir toplumu yönetmesi
gerektiğinde, hiç kimsenin görüşüne, sözlerine, düşüncelerine hiçbir
biçimde müdahale etmeyecek midir? Böyle bir şey olabilir mi? Thomas
More'un Ütopya'sında bile böyle bir şey olabilemez, ama bizim başörtülü
hanımlarımız, bunu mümkün görebilmektedirler. Bu hanımların, Özgürlük
Heykeli'nin dikili bulunduğu ABD'nin 11 Eylül Hadiseleri'nden sonra,
Müslümanlara yaptığı uygulamalardan da mı haberi yoktur? Demokrasi
havarilerinin örnek gösterdiği İngiltere'de Müslümanlar her bakımdan
'tam özgürlük' sahibi midirler? Fransa'da bir kız çocuğu başörtüsüyle
okumak istediği için, kızılca kıyamet kopmamış mıdır? Yani bu başörtülü
hanımlar, 'özgürlük' deyince, Özgür Kız gibi, dilediklerince
gezip-tozmayı mı anlıyorlar?! Dünyanın neresinde böyle bir 'özgürlük'
var? En demokrat olanlar bile, "benim özgürlüğüm, bir başkasının
özgürlük alanın başladığı yerde biter" demiyorlar mı? Demek ki,
özgürlükler de 'sınırlı' imiş! Peki özgürlükler de 'sınırlı' ise, o
zaman, aslında 'gerçek' olan 'bağlılıklar' değil midir? Aslında, her
kimlik, bir 'bağlılık' izharı değil midir? "Demokratım" diyen de,
aslında bir takım 'değerlere' bağlılığını' ilan etmiş olmuyor mu? Peki
öyleyse, bir Müslüman, çıkıp da göğsünü gere gere, niçin: "Ben
Müslümanım! Ne mutlu Müslümanım diyene!" diyemiyor? Diyemiyor, çünkü
kafası karışık. Çünkü bilinç düzeyi düşük. Çünkü 'düşüncede devrim'i
gerçekleştirememiş! Siz zayıf olursanız, sizdeki boşluğu birileri
doldurur. Bugünün Müslümanı, İslam'ı bilmemektedir. Gerçekten
bilmemektedir. Bildiğini sanmaktadır ama bilmemektedir. Bilse,
Batılı-modern söylemin en 'eril' kavramlarını bu kadar hoyratça
kullanmazdı. Bu hoyratça kullanım, maalesef gözlemimizin doğru olduğunu
göstermektedir.
Bildiriye bakıldığında, imzacı 'başörtülü kadınlar'ın, kendi 'hakları'nı
savunmanın ötesine geçip "Kürtlerin, ötekileştirilenlerin, acımasızca
işlenen cinayetlerin mağdurlarının, 301'den yargılanıp
cezalandırılanların, Alevilerin, azınlık vakıflarının, üniversitelerden
sudan sebeplerle atılanların" da hak savunuculuğuna soyundukları
görülüyor. Burada tabii ki, Hılf'ul-Fudul mantığından hareket ettikleri
düşünülebilir ama yapılan iş, sonuçta yanlıştır. Açıkçası, iş artık
çığırından çıkmıştır. Çünkü bu tür bildirilerde, tamamen modern söylemi
'içselleştirme' durumu söz konusudur. Batıcı, liberal ve demokrat
aydınların desteğini de zaten ancak bu söylemi kullandıklarında
alabilmektedirler. Nitekim laik-demokrat yazarlar, bu yüzden bildiriye
imza atmayı kabul etmişlerdir. Ama bu iş burada bitmeyecektir. Gülay
Göktürk gibi yazarları tatmin etmek mümkün değildir. Çünkü bu yazarlar,
kendi içlerinde tutarlı bir söylemin sahibidirler ve "özgürlükler
arasında hiçbir biçimde ayrım yapılmaması"nı talep etmektedirler. Bunun
anlamı şudur: Bu bildiriye imza atanlar, bir 'eşcinsel'in de haklarını
savunmalıdırlar! Evet, Gülay Göktürk gibi yazarların bunu istemeye
"hakları" vardır! Hakikaken de, Batılı "temel haklar ve özgürlükler"
söylemini benimsemiş olanların bunu yapması gerekir. Peki bu bildiriye
imza koyan başörtülü hanımlar: "bu kadarına yokuz!" diyebilirler mi?
'Tutarlı' olmak istiyorlarsa, diyemezler. Bu kadarına yoklarsa, o zaman
da, "temel haklar ve özgürlükler" konusunda sınıfta kalırlar!
Bu bildirinin üslubu gerçekten ilginçtir. Bildirinin 'başörtülü'
kadınlar tarafından yazıldığını bilmeyen ama İnsan Hakları söylemine
aşina olan her hangi bir kişi, metnin, rahatlıkla Batıcı bir İnsan
Hakları derneği tarafından kaleme alındığını düşünebilir. Şu ifadelere
bir bakar mısınız: "Üniversitelerin bilimsel özgürlüğünün önündeki en
büyük engel YÖK kalkmadan, kısacası; 12 Eylül darbe anayasasını esamesi
okunmayacak şekilde ortadan kaldırıp yeni, sivil bir anayasaya
yapılmadan mutlu olamayacağız… Yasakçı zihniyet tamamen ortadan
kalkmadan hiçbir özgürlük tam özgürlük değildir. Özgürlüklerin
kısıtlanmasının ne demek olduğunu bilen insanlar olarak, bundan sonra da
her türlü ayrımcılığın, hak ihlalinin, baskının, dayatmanın karşısında
olacağız." Bu cümleler, bir Müslümanın ağzına yakışmaz. Bu ifadeler,
olsa olsa bir liberalin, demokratın, modernistin ağzına yakışır.
"Üniversitelerin bilimsel özgürlüğü"nün 'bilim' dilindeki karşılığı,
dinin "konu dışı" kabul edilmesidir. Bunu, 'üniversite' tahsili almış
her mezun bilir. Aynı şekilde 'Sivil Anayasa' talebi de 'masum'
değildir. Bu anayasa 'sivil' olursa, 'politik' ya 'askeri' olmamış mı
olacaktır? Diyelim ki, politik veya askeri değil de 'sivil' oldu, bu
durumda 'sivil toplum'un temellerini, yine "temel haklar ve özgürlükler"
belirlemeyecek midir? İslami bir yasal düzenlemenin adı, dünyanın
neresinde 'sivil' vasfını taşımaktadır? Bizler yakın geçmişte Medine
Vesikası bağlamında yapılan 'Sivil Toplum' tartışmasından biliyoruz ki,
bu tür taleplerin son durağı, hep 'demokrasi' olmuştur. Üstelik
'sivilleşme' talebinin de, çok 'gerçekçi' bir karakteri yoktur. Dünyanın
hiçbir ülkesinde 'iktidar olgusu' kırılamamıştır. Hiyerarşik
yapılanmaları yok etme gayretindeki post-modern örgütlenme modelleri,
asla 'devlet yapıları'na uyarlanamamıştır. Bu, neredeyse Mitchel'in
'oligarşinin tunç kanunu' gibi bir şeydir. İslam'ın iktidar talebi de
böyledir. İslam toplumlarında 'iktidar' Müslümanların elindedir.
İdareden Müslümanlar sorumludur. Gayr-i Müslimler'in, "toplumun
korunması ve gözetilmesi" gibi bir sorumluluğu yoktur. (Çünkü bu onlara,
inanmadıkları bir şeyi zorla yaptırmak olur). Bu toplumun, bu nedenle,
'sivil' olarak adlandırılması da mümkün değildir.
Bildirinin "her türlü ayrımcılığın, hak ihlalinin, baskının, dayatmanın
karşısında olacağız" şeklindeki ifadesi de sorunludur. Çünkü modern
terminolojide 'ayrımcılık karşıtlığı' özellikle feminist söylemin
alamet-i farikası olarak bilinir ve feminizmin bu söyleminin temelinde
de 'eşitlik' kavramı vardır. Modern terminolojinin 'eşitlik' kavramının,
İslam'dan onay alabilmesi ise mümkün değildir. Çünkü bu 'eşitlik', kimi
zaman 'zulm'e de dönüşebilir. İslam'ın onayladığı kavram, 'adalet'tir ve
'hakkaniyet'i esas alır. "Hak ihlali" ise, elbette yine 'insan hakları'
kavramı çerçevesinde tanımlanmıştır ve bu 'hak'kın Kur'an'da ifade
buyurulan 'hak'la alakası yoktur. Bu hakkın kaynağı, 'doğa'dır. Somut
sonucu da, kimi zaman dinin buyruklarının inkarı olur.
Görüldüğü gibi "başörtülü kadınlar" tarafından imzalanan bu metin,
bugüne kadar yayınlanan bildiriler arasında 'modern' söylemin en
belirgin olduğu bildiri olarak nitelenebilir. Bu nedenledir ki, demokrat
yazarlar bile bu bildiriden sitayişle bahsetmiş ve imza koymuşlardır.
Müslümanlar bilmelidirler ki, demokratlar bu bildiriye imza atarken
'tutarlıdırlar', çünkü bildirinin içeriği onların ideolojileriyle
uyumludur. Müslümanlar ise, böylesi bir bildiriyi kaleme almakla, ciddi
bir yanlışa imza atmışlardır ve derhal bu teşebbüsten geri
dönmelidirler. Bu bildiri, evet Gülay Göktürk gibi yazarları
'umutlandırır'; çünkü onların beklentileriyle uyumludur. Ama şurası da
bilinmelidir ki, bu tür bildirilerin İslam'dan onay alması,
Müslümanların vicdanında yer bulması mümkün değildir. Çünkü kavramsal
safiyeti bulunmayan hiçbir sözün (veya eylemin) İslam nazarında 'kalıcı'
etki bırakması mümkün değildir. Modernitenin kavramlarının Müslümanlara
cazip gelmesinin nedeni, İslamî bilinç düzeyinin düşüklüğüdür.
Müslümanlar bilinçlendikçe, bu, üsluplarına da yansıyacaktır ve bu tür
'özür dileyici' metinlere imza atmaktan vazgeçeceklerdir. Fakat bunun
için, Müslümanların önce İslam'ın "asıllarını", yani temel kavramlarını
iyi bilmeleri ve içselleştirmeleri gerekir. Bunların başında da İslam'ın
'teslimiyet' dini olduğu ve merkezi kavramının da 'ibadet' olduğu
bilgisi gelmektedir. Müslümanlar, ilmen 'derinleştiği' zaman, bu tür
bildirilerde karşımıza çıkan 'özür dileyici' üslubu da terk edecekler ve
Ribi İbni Amir'in Kisra orduları başkomutanının karşısındaki üslubuyla
konuşabileceklerdir. İslami kavramlar konusundaki vukufiyeti sözlerinden
belli olan bu sahabi, Rüstem'in: "buraya geliş amacınız nedir?"
sorusuna, "despot, oligarşik, otokratik, yasakçı düzeninizi yıkıp,
yerine temel haklar ve özgürlüklere dayalı bir düzen kuracağız" vs.
dememiştir. Peki ne demiştir? Aynen şunu: "Kulları kula kulluktan
kurtarıp tek Allah'a kul etmek için." İşte İslami üslup budur.
Müslümanlar bu üslubu kullanmayı öğrenmedikçe, ne toplumsal yaşamda ne
de siyasal yaşamda ciddi bir varlık gösteremezler. Unutulmamalıdır ki,
"etkinlik için yetkinlik gerekir." Bu yetkinlikte, her şeyden önce
'düşünsel' alanda tecelli etmelidir! |