|

Laik Kibir, İktidar
Hırsı, Geleneğin Direnişi...
16.02.2008/Radikal
Türkiye'deki
başörtüsü tartışmaları sadece dinle ilgili değil. 'Beyaz Türkler'le
dindar kesim arasında laiklerin kibrinin damgasını vurduğu bir iktidar
mücadelesi, gelenekle de modernite arasında bir çatışma söz konusu.
AKP'nin Vakıflar Yasası ve 301 konusunda ayak diremesiyse rahatsız edici
The Economist
Türkiye'nin laik seçkinlerine göre, karanlık çağlara doğru geri adım
atılıyor; muhafazakârlarına göreyse verilmekte geç kalınmış bir hak söz
konusu. Ne olursa olsun, üniversitelerde başörtüsü takılması üzerindeki
yasağı kaldıran ve meclisin onayladığı anayasal değişiklikler, ılımlı
İslamcı Başbakan Erdoğan'la laik muhalifleri arasında yeni bir savaşı
tetikleyecek.
Çok sayıda üniversite rektörü değişiklikleri, 9 Şubat'ta büyük bir
meclis çoğunluğunca kabul edilmesine rağmen görmezden geleceklerini ilan
etti. On binlerce Türk protesto için sokağa döküldü. Anamuhalefet lideri
Baykal Anayasa Mahkemesi'ne gitme sözü veriyor ve değişikliklerin
laikliğin anayasal güvencelerini çiğnediğini savunuyor. Mahkeme, geçen
mayısta cumhurbaşkanlığı seçimi konusunda çıkan ihtilafta olduğu gibi,
bu yönde karar verebilir. Nasıl bir karar çıkarsa çıksın, değişiklikler
fiiliyata geçmeden önce hükümet, kampüslerdeki kılık kıyafete yönelik
daha belirgin kurallar için değişiklik yapmalı. Bazı felaket
tellallarının kehanetine bakılırsa, 1970'lerde solcu öğrencilerle
milliyetçiler ve İslamcılar arasında yaşanana benzer şiddet olayları
patlak verecek.
AKP iktidara ilk gelişinden beri, başörtüsü kısıtlamalarını kaldırması
yönünde tabanının baskısı altında. Anketler çoğu Türk'ün üniversitedeki
yasağın kaldırılmasından yana olduğunu gösteriyor. Generaller bile
değişikliğe dair sessizliğini koruyor. Peki yaygara neyle ilgili? Bir
yanıt şu: Başörtüsü savaşı aslında sadece dinle ilgili değil. Daha
ziyade orta Anadolu'dan gelen dindar Türklerden menkul yükselen bir
sınıfla, generaller ve yargının desteklediği 'beyaz' Türklerden menkul
laik seçkinler arasında bir iktidar mücadelesi bu. İstanbul
sosyetesinden biri, "Başörtülü kadınlar eskiden hizmetçimizdi, şimdi
komşumuz oldular" diyor kibirle.
Fakat kibir ve iktidar hikâyenin sadece bir kısmı. Tartışma İslam'la
demokrasi arasında olduğu kadar gelenekle modernlik arasındaki bir
çatışmayı yansıtıyor. Birçok Batılılaşmış, orta sınıf Türk, özellikle de
kadınlar, hayat tarzları adına korkuyor. Sarmaşık misali saran
muhafazakârlığın bir başka örneği olarak, televizyonda alkol
gösterilmesinin yasaklanmasından dem vuruyorlar. Bir AKP vekilinin
başörtüsü konusunda kampüsleri devlet dairelerinin izleyeceğini
söyleyerek böbürlenmesi kaygıları daha da artırıyor.
Yasağa karşı kampanya yürütenler bile, hükümetin planlarına dair hiçbir
şey bilmediklerinden yakınıyor. Bazıları, amacın yerel seçimlerde oy
toplamaktan ibaret olduğuna inanıyor. AKP cinsler arası eşitliği
güçlendirmek konusunda ciddi olsaydı, "Kabinede birden fazla kadın yer
alırdı" diyor AKP yanlısı bir bayan. Ve eğer kadınların örtünmesi,
Erdoğan'ın iddia ettiği gibi bir hak meselesiyse, hükümet ifade
özgürlüğünü suç kılan 301. maddeyi niye kaldırmıyor? Hükümet AB'nin
devlet tarafından el konulan mülklerinin gayrimüslim azınlıklara geri
verilmesinin kolaylaştırılması taleplerine de ayak diriyor.
Bazılarına göre bunun bir nedeni, AKP'nin başörtüsü konusunda meclis
çoğunluğunu elde etmek için küçük bir aşırı sağcı partinin desteğine
ihtiyaç duyması. Bu gelişmeler çerçevesinde Erdoğan'ın AB üyeliğine
azalan ilgisi, liberal destekçileri arasında artan bir rahatsızlığa yol
açıyor. Liberallerin sorunu, yüzlerini çevirecek başka hiçbir yerlerinin
olmaması. Atatürk'ü ve modernliği savunduğunu iddia eden Baykal, AB'nin
istediği reformların en katı karşıtlarından.
10 yılda art arda üç seçim kaybetmesine karşın sarsılmaz bir biçimde
koltuğunda oturuyor.
Daha büyük endişe şu: Türkiye henüz, ister dindar ister laik, ister Türk
ister Kürt olsun, bütün bireylerin haklarını koruyabilecek bir denetim
ve denge sistemi kurabilmiş değil. Avrupa yanlısı cumhurbaşkanı Gül'ün
de iddia ettiği gibi, AB üyeliği Türkiye'nin hastalıklarına deva
olabilir. Tabii ancak Erdoğan (ve mevcut AB üyeleri) kabul ederse. (14
Şubat 2008) |