|

Türkiye Laiklik
Anlayışını ‘Güncelliyor’
26.02.2008/Radikal
Türkiye'nin
türban tartışmalarında yaşadıkları, Avrupa çapındaki gelişmelere aykırı
değil: Çoğu Avrupa ülkesinde, 'dinin dönüşü'yle birlikte laik devlet
kriz yaşıyor. Aslında, laiklik dini kimlikle uzlaşabilir ve otoriter
laikliği günün koşullarına uyarlamaya çalışan Türkiye bunu sergiliyor
MadeleIne BuntIng
Türkiye'de bugün herhangi bir vakitte üniversite öğrencisi bir kadın,
ülke tarihinde dramatik bir ana damgasını vuracak. Yıllarca süren ve son
aylarda sokak gösterileriyle doruğuna çıkan hararetli tartışmaların
ardından o öğrenci artık derslerine başörtüsünü çıkarıp peruk veya şapka
takarak girmek zorunda kalmayacak, zira yasağın kaldırılmasını öngören
anayasal değişiklik cumhurbaşkanından da onay aldı. Ancak yeni kazandığı
bu hakkın kesin olmadığını da bilecek; yetkililer yasayı ihlal edip
başörtüsü yasağını uygulama tehdidi savururken, son değişiklikler
muhtemelen Anayasa Mahkemesi'nin önüne getirilecek.
Geçenlerde London School of Economics'te tanıştığım bir grup genç kadın
için nihayet umut ışığı var. Hepsi başörtülü; başlarını açmak yerine
Britanya'ya kaçmışlar. Takındıkları tavır öğrenimlerini sekteye
uğratmış, hatta ebeveynleriyle aralarını açmış ve kariyer seçimleri
açısından önlerinde hâlâ başörtülerinden kaynaklanan birçok engel var.
Modernleşme şartı değil
Dışarıdan bakan birinin Türkiye'de başörtüsü etrafında koparılan
fırtınayı anlaması zor. Fakat Türkiye'nin şu an yaşadıkları, Avrupa
çapındaki gelişmelere çok da aykırı değil; zira görece önemsiz meseleler
bir anda infial yaratıp ülkeleri ateşli tartışmalara sürükleyebiliyor.
Danimarka, gazetelerin yayımladığı Hz. Muhammed karikatürlerinin
ardından varoşlarda patlak veren isyanların şokunu hâlâ üzerinden
atabilmiş değil. Veya İsviçre'ye bakın: Son seçimlere damgasını vuran
mesele, camilerin minareli olmasına yönelik yasak önerisiydi -şu an
Almanya ve Hollanda'daki siyasetçilerin taklit ettiği siyasi bir
taktikti bu. Ya da Britanya medyasının Canterbury Başpiskoposu'nun
şeriat konusundaki densiz sözleri karşısında kapıldığı öfkeye bakın.
Başörtüleri, karikatürler, minareler, dini mahkemeler: Bunlar nasıl oldu
da siyasetin merkezine oturdu?
Bunların önemi, Avrupa'nın dinle uzlaşana dek geçen sancılı tarihinin
yükünü taşıyan birer simge olmalarından kaynaklanıyor. Bu bakımdan
Türkiye'nin deneyiminin Avrupalı olduğu inkâr edilemez; laik devlet
modeli Fransa'dan ithal edildi. İslam'ın Avrupa'nın her yanında kazara
ifşa ettiği şey, Avrupalıların çoğunun dinle hesaplaşıldığına dair kuşku
götürür yargılarıydı -Avrupalılar cini gerisin geri lambaya soktuklarını
sanıyordu. Avrupa çapında 'laikliğin krizde olduğundan' dem vuran kaygı
verici bir asabiyet var.
Çökmeye mahkûm ilk yargı, laikliğin modernleşmenin olmazsa olmaz bir
ayağı olduğu yargısıydı. Ülkeler sanayileşip modenleştikçe dinsel
pratiklerin silinip gideceği öne sürülüyordu. Kiliseye gidenlerin
sayısının dibe vurduğu Batı Avrupa'da bunun doğruluğu görüldü.
Fakat bu yargı, sanayileşmenin Avrupalılaşmış laik seçkinlerle eğitimli
ve dindar yeni bir orta sınıfı karşı karşıya getirdiği Türkiye'de
doğrulanmadı. Müslüman ve Afrikalı Hıristiyan azınlıkların da
dinselliklerini ön plana çıkarması, Avrupa açısından da söz konusu
iddiayı yanlışlıyor.
İkinci yargıysa, çoğu Avrupa ülkesinin, 'kiliseyle devletin ayrılması'
diye tanımlanan bir laiklik düzeyine ulaştığıydı. Bu, büyük oranda
'uyuyan canavarı uyandırmamaya' dayanan bir hüsnü kuruntunun, kiliseyle
devlet arasında asırlar süren pazarlıklarla oluşan bir imtiyaz değiş
tokuşunun sonucuydu. Sözgelimi Britanya laik bir devlete sahip değil;
birçok başka Avrupa ülkesi gibi Britanya'da da belli bir Hıristiyan
kesim ayrıcalıklı. Avrupa'nın en katı laik iki ülkesi Fransa ve Türkiye
bile dinle devleti tümüyle ayırabilmiş değil; Fransız devleti binlerce
kilisenin bakımından sorumlu, Türkiye'deyse imam ve camileri yöneten bir
diyanet işleri bakanlığı mevcut.
Tartışmayı Avrupa çapında bu kadar karmaşık kılan şey şu: Her ülkenin
laiklik modelinin özellikleri kendine has. Türkiye veya Fransa'daki
başörtüsü yasağı, Britanyalılara hayret verici bir özgürlük ihlali gibi
görünüyor; ama Britanyalı yetkililer, bu iki ülkenin İslami eğitim ve
camileri düzenlemek için aldığı önlemlere hem gıptayla bakıyor (bu
şekilde İslami aşırılıkçılıkla daha iyi başa çıkılabilir), hem de dinsel
doktrinle ilgili meselelere müdahil olmaya karşı bir alerji duyuyor.
Bu arada Britanya'nın İngiliz Kilisesi'ne bağlı okullara sağladığı
fonlar, Katolik, Yahudi ve şimdi Müslümanların eşit muamele ısrarının
yolunu açtı -birçok Avrupalının tüylerini diken diken eden bir sonuç bu.
Britanya'daki sav, devletin bir dereceye kadar adaletli davranmak
zorunda olduğu yönündeydi -bu şimdi şeriat mahkemelerinin kurulmasını
meşrulaştırmak için kullanılıyor ve haliyle birçoklarını da küplere
bindiriyor.
Bu muammayı çözmenin tek yolu, laik bir devlet kurmaya başlamak: İngiliz
Kilisesi'yle devlet arasındaki bağı koparıp dini okullara ayrılan
fonları kesmek. Bu seçenekle ilgili söylenecek çok şey var ama yarım
asırlık bir tarihi ve ulusal kimlikle kaliteli eğitimin son derece
hassas siyasi tartışma alanları olduğu bir dönemde kurulan bazı iyi
okulları çöpe atacağından dolayı, hiçbir tarafın buna kalkışacağını
sanmıyorum.
Dinin defolup gitmesine dair giderek hiddetlenen homurtular duyuluyor.
Peki din niye kamusal alandan uzak tutulamıyor? Sorun şu: İnançla
devleti ayırmak o kadar kolay değil. İnsan çıkarlarını başka insanlarla
kurduğu dayanışmayla savunur; dini örgütlerse diğer sivil yapılar gibi,
siyasi sürece etkide bulunma gücü ve yetkisine sahip. Bu arada devlet,
dini pratikler kendi hedeflerine aykırıysa dindar insanı tek başına
bırakamaz.
Hükümet Müslüman aşırılıkçılıkla mücadele için kalpleri ve zihinleri
kazanmayı amaçlayan bir strateji yürütüyor ve bu tarafsız laik devlet
kavramından çok daha meşakkatli bir süreci ifade ediyor.
Irkçı sağ laikliği esir almasın
Britanya'daki laikliğin en büyük gücü, kamusal hayatın karakterini
belirlemesinde yatıyor. 20. asrın ikinci yarısında inancın boş
vakitlerin değerlendirildiği ve meraklıların kendi aralarında
gerçekleştirdiği diğer hobilerden farkı olmadığı gibi bir kanı güç
kazandı. Hepsinden öte, inananların sesini çıkarmaması beklendi. Sadece
Müslümanlar değil, bir dizi farklı dini topluluk da artık bu özel alan
tarifiyle yetinmek istemiyor.
Fakat bütün bunlar, felaket tellallarının abarttığı düzeyde bir krize de
işaret etmiyor. Laiklik, dindarlar kadar dindar olmayanların da dinsel
kimliklerini dayatmamasını öngören değerli bir ilke. Mucizelere hâlâ
inanılıyor, ki koyu dindar ABD ve Hindistan'daki laik devletler mucize
yaratıyor. Laiklik dinsel kimlikle uzlaşabilir, ki Türkiye de Atatürk'ün
otoriter laikliğini günün koşullarına uyarlayarak bunun örneğini
sergiliyor. Batı Avrupa'nın dört köşesinde cevabını zamanın vereceği
soruysa şu: Laiklik, ırkçı aşırı sağ tarafından rehin alınıp bir
seferberlik çağrısına mı dönüşecek, yoksa Avrupa geleneklerini yeni
kimliklere uyarlayıp bağdaştırmak konusunda kendi yolunu bulabilecek mi?
(25 Şubat 2008) |