|

Laik Fetva/cılar
Akif Emre/07.02.2008/Yeni Şafak
Başörtüsü
tartışmalarında kimin nerde durduğu, kimin insani öncelikleri siyasi
kaygılara feda ettiği meselesi daha uzun müddet gündemi işgal edecek.
Mesele bir şekilde din ve özelde de İslam'la alakalı olunca Türkiye'de
sistemin kılcal damarlarına varıncaya kadar adeta alarm zilleri çalıyor.
İslam söz konusu olduğunda pek çoğu politik nezaketi kaybetmekle
kalmıyor terbiye sınırlarını zorlayan açıklama yapacak kadar buyurgan ve
saldırgan olabiliyor.
Başörtüsü gibi bir konuda ortaya çıkacağı her halükarda belli olan
siyasi krizi toplumsallaştırmaktan çekinmeyecek kadar gözü kara tavır
takınılması ancak bizde mümkün. 'Ülke mi söylem mi' tercihinin akılı
kuşattığı şu günler kendini kurucu ve kollayıcı irade yerine koyan
geleneğin reflekslerinin, 'kültürel genler'inin kodlarının okunması
anlamında da gözlem imkanı sunuyor. Memleketin geleceği adına
seslendirilen yüksek idealler söyleminin bir çırpıda terk edilmesi bir
yana geleceğimizi kaosa atacak toplumsal krize davetiye çıkarılması
ancak mistik bir histeri ile açıklanabilir.
"Bizim istemediğimiz bir şeyin Türkiye'de olması mümkün değil" beyanın
arkasında yatan psikoloji tam da bu mistik histerinin dışa vurumu olsa
gerek. Benzer biçimde bir zamanlar, " gücümüz aldığımız oyla sınırlı
değildir" diyen kendini 'Cumhuriyet bekçisi' sayan parti liderinin
geçenlerde laik düzenin "hukuk ve halktan başka kurtarıcısının
olmadığının anlaşıldığını" büyük bir hayal kırıklığı içinde açıklama
durumuna gelmesi mistik histeriye dönüşen laikçi söylemlerin irrasyonel
tezahürlerini açıklamada yardımcı olabilir.
Aslında hiç de sürpriz sayılmaması gereken, seçkinci çevrenin laiklikle
kurdukları 'dini bağlanma'yı hatırlatan dogmatizm ilişkisine
akademisyenler başta olmak üzere siyasiler yeni bir boyut ekledi.
Savundukları laiklik, bilimsel/cilik, akılcılık söylemlerini bir kenara
bırakarak din adına konuşmaya başlamaları adeta bir 'din'in başka bir
dine müdahalesine dönüştü. En azından İslam'ın kabul etmedikleri kimi
esaslarına dair fetva düzeyindeki açıklamaları kültürel düzeyde bile bu
topraklardan ne kadar uzakta durduklarına birer işaret.
Baykal'ın son çıkışı bu anlamda yeni değil ama hayli anlamlı. Bu zamana
kadar açıktan reform kelimesi kullanmadan dini biçimlendirme girişimleri
en azından pratik alanla sınırlı olarak tezahür ediyordu. Mesela, faiz
yasağı, Veda Hutbesi'nden, hem de sağ muhafazakar hükümetlerce, Hz.
Peygamberin faizle ilgili sözleri çıkarılarak aşılıyordu. Çünkü faiz
yasağı küresel sermayenin çanına ot tıkayacak en temel ilke idi. Açıktan
İslam'da faiz yoktur tartışmasına girmemeye çalışılıyordu.
Bu çerçevede iktidar partisinin zaman zaman dini alana giren söylemleri
Baykal'ın başörtüsü fetvasından pek farklı değil. Laik bir ülkenin
başbakanı olarak "faizin yeniden tanımlanması" talebini İslam ülkeleri
toplantısında dile getirmesi ile Baykal'ın laik fetvası arasında bir
fark yok.
Baykal'ın İslam'ın başörtüsü hükmüne dair Ebu Hanife'den başlayıp Kur'an
tefsirlerine kadar uzanan dini kaynaklardan laik bir fetva arayışına
girmesi, yaptığı çıkarsamadan daha vahim.
Sorunun temeli şurada, laik bir siyasetçinin dini hüküm vermesinin ne
dini ne seküler anlayış kabul edebilir. Bu durum, laiklikle ilgisini
adeta dini bir muhtevada anlamlandıran siyasetçide ortaya çıkıyorsa
durum daha da katmerli hal alıyor.
Burada siyasilerden, yargı üyelerine kadar bürokratik elitin laiklik
anlayışında ve alışkanlıklarında kendini gösteren; laikliğin sadece
din-devlet işlerini ayrılması değil, devletin dini denetim altına
alması, hatta dine format biçmesini kendinde hak görmesinin verdiği bir
rahatlık söz konusu.
Bir Cumhuriyet geleneği olarak denetimci, kimin neye ne kadar
inanacağına karar veren buyurgan yapının özet ifadesidir bu laik fetva.
Laik fetvanın tehdit olarak açılımı ise "bizim istemediğimiz bir şeyin
Türkiye'de olması mümkün değil" vecizesidir. |