|

İslamcılık
İslamcılık, Müslüman
dünyasının modern dönemde tecrübe ettiği ideolojik ve siyasi bir
akımdır. İslamcılığın, modernist ve eklektik yönleri ağır basan ve
çoğunlukla Batı karşısında 'savunmacı' ve 'özür dileyici' tezleri
savunan bir akım olduğunu iddia edenler olmakla birlikte, İslam
dünyasında değişim ve yenilenme ihtiyacının ortaya çıktığı bütün
dönemlere özgü bir hareket olduğunu savunanlar da vardır. Özü itibarıyla
tartışmalı bir kavram olduğu söylenebilecek İslamcılığı medyatik bir
dille tanımlayanlar olduğu gibi, kategorizasyonlar ve tipolojiler
aracılığıyla tanımlama çabası gösterenler de vardır. Analitik tanımlama
çabalarının işlevsel olduğu söylenebilir ama özellikle popüler söylemde
dini referans alan her akıma 'İslamcı' sıfatı yakıştırılabilmesi
kavramla ilgili kafa karışıklığına neden olmaktadır. Bununla birlikte,
kavramın tanımlanmasında öznelliğin ve yanlılığın olumsuz etkisini en
aza indirmek için vakıayı analitik olarak tanımlamak ve bunun için de
öncelikle İslami Uyanış olgusunu iyi tahlil etmek gerekmektedir.
İslam dünyasının, yaklaşık bir asrı geçkin bir süredir, genel manada bir
'uyanış' sürecini yaşadığı söylenebilir. Her ne kadar daha önceki
dönemlerde ıslah veya ihya çabası gösteren benzeri hareketler olduğu
söylenebilirse de, genel olarak 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra
başladığı söylenebilecek olan uyanış hareketinin, gerek sosyolojik
altyapısı gerekse terminolojisi itibarıyla daha önceki ıslah
çabalarından bazı farklı özellikleri bulunduğu görülmektedir. Bu
özellikler iyi anlaşıldığında, İslamcılık kavramının doğru tanımı da
yapılabilecektir.
İslamcılık akımının çıktığı döneme bakıldığında, İslam dünyasının
başlıca meselesinin Batı karşısında alınan yenilgiler ve bunun doğurduğu
sorular olduğu söylenebilir. Bu dönemde Müslümanlar, tarihte ilk kez bu
denli yaygın ve geniş kapsamlı bir siyasi yenilgi hali yaşamaktadırlar
ve bunun nedenlerini sorgulamaktadırlar. 'Batıcı' entelektüel çevrelerde
hakim olan kanaat, yenilginin sorumluluğunun Müslümanlara ve hatta
İslam'a ait olduğu şeklindedir. Fakat yine bu dönemde yeni bir düşünce
akımı ortaya çıkmıştır ki, yenilgiden Müslümanları sorumlu tutarken
İslam'ı tenzih etmektedir. İşte İslamcılığın ilk versiyonunun çıkışını
bu şekilde izah etmek mümkündür. 'Öze dönüş'ü öneren bu akımın temel
tezi, geleneğin sorgulanması ve dinin temel kaynaklarının referans
alınmasıdır. İslamcılığın bu ilk versiyonunda, siyasi tezlerin genel
olarak 'tepkisel' bir üslupla dile getirildiği, fakat ana teşhisin (öze
dönüşün kaçınılmaz olduğu tezinin) isabetli olduğu görülmektedir. Bu
dönemin önemli isimleri, Cemalettin Afgani ve Muhammed Abduh'tur.
Afgani, çözüm olarak Müslümanların var olan en büyük siyasi birlik
etrafında toplanıp Batı'yı yenilgiye uğratmalarını önerirken, Abduh,
eğitim ve ilmi yeterlik kriterine önem vermektedir. Osmanlı Devleti'nin
yıkılması ve 1925 yılında da Kahire ve Riyad'ta yapılan Hilafet
Kongreleri'nden siyasi birliği sağlayacak bir sonuç alınamaması üzerine,
Afgani'nin tezi fiilen uygulanamaz hale gelmiş ve Abduh'un önerisi
doğrultusunda faaliyetler ağırlık kazanmıştır. Bu dönemde İslam
tarihinde belki ilk defa yeni bir siyasal örgütlenme modeli ortaya
çıkmıştır ki bunun adına 'İslami Hareket' denilmektedir. Bu yeni
örgütlenme modelinin ilk oluşunun temel nedeni de, Müslümanların tarihte
ilk kez, bütün dünya çapında siyasi güçlerini yitirmeleri ve
sömürgecilerin (şu veya bu şekilde) hakimiyeti altına girmeleridir. Bu
yeni sosyolojik/siyasal durum, Müslümanların hem düşünce dünyasını hem
de siyasal eylemlerini derinden etkilemiştir. Bu dönemde, çöküşün
nedenlerini 'içerde' arayan ve 'tepkisel' siyasal önerilerde bulunan
İslamcı hareketlerin yeni duruma uygun yeni kavramsal araçlar bulma
çabası gösterdikleri görülmektedir. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra hız
kazanan bu yeni dönemde düşüncenin gelişimi süreci Abduh'un önerisi
doğrultusunda devam etmiş ve Reşid Rıza, Seyyid Kutup ve Mevdudi gibi
isimlerle birlikte yeni açılımlar da sağlanmıştır. Bu dönemin tipik
özelliği, ideolojik netleşme anlamında bazı olumlu gelişmelerin
görülmesi ve terminolojik safiyet adına ilerlemeler kaydedilmesidir.
Özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından sonra, sosyolojik alt yapının
zorlaması ve içtihad kavramının yeniden işlerlik kazanması sonucunda,
yeni toplumsal durumun tanımlanması ve 'yöntem' konularında yeni
öneriler getirilmiştir. Reşid Rıza'nın 'İslam devleti', Kutub'un
'cahiliye' ve Humeyni'nin 'velayet-i fakih' kavramları, bunlar arasında
sayılabilir. Bütün bu kavramlar, klasik Dar'ül-İslam-Dar'ül-Harp
ayrımının işlevsizleştiğini göstermektedir ve bu yüzden Müslümanlar yeni
duruma uygun yeni tanımlar bulmaya çalışmaktadırlar. Bu ise, yeni bir
'düşünme tarzı'nın ortaya çıkmasına neden olmuştur. Fakat bu düşünme
tarzı somut ürününü verene kadar, kavramsal düzeyde kafa
karışıklıklarının yaşanması da kaçınılmazdır. Çünkü 'düşüncenin
sistematikleşmesi' süreci tamamlanmadan, somut olarak bir 'düşünme
tarzı'nın ortaya çıkması imkansızdır. İşte İslamcılık olgusunu anlamaya
çalışırken, bu 'oluşum süreci'nin sıkıntılarını göz önünde bulundurmak
gerekmektedir. İslamcılığın tanımlanmasında yaşanan zorluğun nedenini de
yine burada aramak gerekir. Fakat bu, analitik bir İslamcılık tanımı
yapmayı imkansız kılmaz. Bilakis, bazı temel özelliklerinden yola
çıkarak, bir İslamcılık tanımı yapmak mümkündür.
Burada hatırda tutulması gereken bir diğer husus da, İslamcılık olgusunu
anlama noktasında, Batı-kökenli tanımların saptırıcı etkisinden de uzak
durulması gerektiğidir. Bilindiği gibi, 1973 Petrol Krizi ve 1979 İran
Devrimi'nden sonra Batılıların İslam'a ilgisi artmış ve yeni olguyu
tanımlama noktasında bir çok çaba gösterilmiştir. Batılı İslam
uzmanlarının bu çabalarının genelde 'yüzeysel' hatta 'taraflı' olduğu
söylenebilir. Bazı istisnalar dışında, bu tanımlarda, İslami Uyanış'ı
açıklama çabası gösterirken çoğunlukla 'harici etkiler'e vurgu
yapılmaktadır. Örneğin 1967 ve 1973 Arap-İsrail Savaşı, post-modernizmin
güç kazanması, 1973 Petrol Krizi gibi faktörler, bu tanımlarda hep
belirleyici etkenler olarak gösterilirler. Halbuki bu yaklaşım, ciddi
yanılgılara neden olmaktadır. İslami Uyanış olgusunun nedenleri arasında
elbette harici etkiler de vardır ancak temel faktör 'dahilidir' ve o da
Müslümanların 'ıslah' ve 'ihya' çabalarıdır. Nitekim stratejik analiz
yapabilen bazı Batılı araştırma kuruluşları da, yeni uyanış olgusunun bu
boyutunu görmüşler ve 'tehdit' olarak algıladıkları bu yeni vakıayı
kontrol altına almak için 'kuşatma' ve 'denetleme' politikaları
geliştirmeye çalışmışlardır.
Bunun dışında, isabetli bir İslamcılık tanımı yapabilmek için, İslami
Uyanış olgusu içerisindeki farklı eğilimler arasında da bir ayrıştırma
çabasına girişilmelidir. Bilindiği üzere, Batı ile yüzleşilen bu yeni
dönemde, İslamcı tezler, 'gelenekçi' ve 'modernist' tezlerden bariz bir
biçimde ayrışmaktadır. İslamcılığı 'efradını cami, ağyarını mani' bir
şekilde tanımlamak için, gelenekçi ve modernist tezlerle karşılaştırmalı
bir analiz yapmak gerekmektedir. Bu bağlamda, din-siyaset ilişkisi,
modernizm-gelenek ikilemi ve yöntem tartışmaları çerçevesinde bir
tanımlama çabası yararlı olacaktır.
Öncelikli olarak şunu ifade etmek gerekir ki, İslamcılık akımının temel
karakterini, din-siyaset ilişkisi konusunda savunduğu argüman belirler.
Buna göre, 'din', özü itibarıyla 'siyasal'dır. 'İslamcı' söylemin
bütününde, değişen oranlarda da olsa, bu hususa vurgu vardır. Buna göre,
din, basit bir 'inanç' (faith) mevzuu değil, bilakis bir 'yaşam
tarzı'dır. Bu yaklaşım, beraberinde, 'iktidar' (bir başka ifade ile
'İslam devleti') talebini getirir. Her ne kadar İslami Uyanış'ın ilk
evresindeki tartışmalarda bu boyut çok belirgin görülmese de, özellikle
Hilafetin ilga edilmesinden sonraki süreçte bu talebin yoğun bir şekilde
dile getirildiği görülmektedir. Bu görüşü ısrarla savunanların başında,
Sünni düşüncede Seyyid Kutub ve Mevdudi'nin, Şii düşüncede ise Ali
Şeriati ve Ayetullah Humeyni'nin isimleri sayılabilir. İslamcılık, bu
yönüyle, modernist ve gelenekçi yaklaşımlardan köklü bir biçimde
ayrılır. Her ne kadar, gelenekçiler ve modernistler, temel anlayışları
açısından birbirleriyle zıt iki grup ise de, din-siyaset ilişkisi
noktasında, çoğu kez, İslamcılığın tezine ortak itirazlar
yöneltmektedirler. Bu eleştirilere göre, İslam devleti talebi, ya dinin
'siyaset'e alet edilmesi anlamına gelir ya da dinin özüne ilişkin bir
yanlış anlayıştan kaynaklanmaktadır. İlk eleştiride, 'dinin
siyasallaştırılması'na tepki gösterenler, hem modernist hem de
gelenekçiler olabilmekte iken, ikinci yaklaşımı daha çok modernistler
sergilemektedir. Buna göre din, bir 'inanç' konusudur ve siyasal alan,
profan ve sekülerdir. Bu nedenle de din ve siyaset arasında özden bir
ilişki yoktur; şartların değişmesiyle, siyasi yöntem ve kurumlar da
değişebilir. 20. yüzyılın başlarında, 'İslam'ın ilk liberali' olarak
nitelenen Ali Abdurrazık'ın savunduğu bu görüş, daha sonraları, genel
olarak bütün 'modernistler' tarafından savunulmuştur. Hatta Abdülvehhab
El-Effendi, daha radikal bir üslupla, İslami yönetimin tam anlamıyla bir
'demokrasi' olduğunu ileri sürmüştür. Buna göre Hz. Muhammed'in
Medine'de kurduğu yönetim, çoğulculuk ve gönüllülük esasına dayalıdır ve
bunun kanıtı da Medine Vesikasıdır.
Modernite karşısındaki tutum bakımından da İslamcılığın kendine özgü bir
yaklaşımı vardır. İslamcılık, genel olarak moderniteyi ve modern
kavramları olumlamaz. Bunun temel nedeni, modernitenin, özü itibarıyla
rasyonel ve seküler tabiatlı olmasıdır. İslamcılık hem rasyonalizmi hem
de sekülarizmi kökten eleştirir; çünkü rasyonalizm, en başta İslam'ın
hakikat anlayışı ve değer yargıları ile çelişir. Sekülarizm ise, günlük
hayatta belirleyici bir yeri olan ahiret kavramının bir anlamda iptalini
öngörmektedir. Ayrıca modernizmin bir diğer kavramı olan 'milliyetçilik'
de, İslamcılıktan onay alamamıştır. İslamcılık, vatan, ulus, halk gibi
kavramlar temelinde tanımlanan milliyetçiliği, inanç birliğine dayalı
Ümmet kavramıyla çeliştiği için reddeder. Bununla birlikte, İslamcıların
modern kavramlar konusundaki eleştirel tutumunun derecesi
değişebilmektedir. Bazı İslamcılar (ki bunlar genelde Radikal
İslamcılardır), sadece rasyonalizm, sekülarizm ve ulusçuluğu değil,
demokrasi, insan hakları, özgürlükler, eşitlik ve hukuk devleti gibi
temel modern kavramları da reddederler. Humeyni, Kutub ve Ercümend Özkan
bunlar arasındadır. Bununla birlikte, bazıları da, bu kavramlar
konusunda bir nevi ortayolcu bir tutum takınırlar. Örneğin 'radikal'
teorisyenlerden kabul edilen Mevdudi, İslam'ın bir 'teo-demokrasi'
olarak nitelendirilebileceğini söylemektedir. Bu noktada dikkat edilmesi
gereken hususlardan biri de, bazı İslamcıların 'modern terminoloji'nin
etkisi altında kalabildiği vakıasıdır. Örneğin İslamcılığın temel
tezlerini benimseyen bazı kesimlerin, özgürlük, insan hakları, eşitlik
vb. gibi modern terimlere karşı 'ılımlı' yaklaştıkları
görülebilmektedir. Ancak bu etki ile, modernizmin 'içselleştirilmesi'ni
birbirinden ayırmak gerekir. İslamcılık, esas itibarıyla modernizme
karşıdır. Modernizmi içselleştirenler, esas itibarıyla 'Müslüman
modernistler'dir. Örneğin Fazlurrahman, bunlar arasında sayılabilir.
İslamcılık, 'nass'ı mutlak otorite olarak kabul eder ve nassın yorumunu
değişen şartlara göre yeniden yapar. Burada temel argüman, dinin her çağ
ve durumda hayata hükmedeceği, hayatı düzenleyebileceği düşüncesidir.
Modernistler ise, esas itibarıyla, batılı kavram ve kurumlarla pozitif
bir diyalogdan yanadırlar ve özgürlükler, insan hakları, demokrasi,
insanlığın kardeşliği, emeğin değeri, dini tolerans, refahın dağıtımı
gibi kavramları 'ortak değerler' olarak görüp İslamileştirmeye
çalışırlar. Bu yüzden, bazı benzerliklerden hareketle, İslamcılığın da
esas itibarıyla bir modern (veya 'modernleştirici') hareket olarak
görülmesi doğru değildir. 'Gelenekçiler' ise, moderniteye karşıdırlar;
ancak bu karşıtlık, modernitenin 'türedi' olması (ya da geleneğe meydan
okuması) temeline dayalıdır. Bu bakımdan gelenekçilikle İslamcılık
farklı yaklaşımlara sahiptirler. Çünkü İslamcılık moderniteyi
eleştirirken, geleneği baz almaz; gelenekçilik ise, geleneği neredeyse
'din' ile özdeş görür.
İslamcılığın bir diğer ayırt edici özelliği de, geleneğin eleştirilmesi
noktasındaki ısrarıdır. Bu noktada, eleştirilerin yöneldiği temel
kavramlar, ulemanın otoritesi, mezhepler ve tasavvuftur. İslamcılık,
"Kur'an ve Sünnet" anlayışı ve içtihad kavramına yüklediği anlam
nedeniyle, ulemanın otoritesinin nihai bağlayıcı olduğu yönündeki
geleneksel görüşü sorgular. Buna göre, din, "Kur'an ve Sünnet" ile
sınırlıdır; ulemanın görüşleri (yani mezhepler) 'bağlayıcı' değildir.
Gelenek eleştirisinden en çok pay alan kavramlar arasında ise,
tasavvufun ayrı bir yeri vardır. Pek çok İslamcı, tasavvufun İslam'ın
ana gövdesinde açtığı yaralara dikkat çekmiştir. İslamcılar,
gelenekçilerle en çok bu hususta ayrışırlar. Gelenekçiler, İslamcıların
aksine, Ümmetin mirasını yüceltirler ve hatta geleneğin
'eleştirilmesi'ni, dinin eleştirilmesi olarak görürler. Gelenekçiler,
Müslümanların tarihsel süreç içerisinde ürettikleri birikime neredeyse
bir 'kutsiyet' atfederler. Ancak İslamcılar (ve kısmen modernistler), bu
mirasın 'beşeri' karakterine dikkat çekerek, 'nass'ı esas alan bir
yaklaşımı benimserler. Çünkü gelenek, tarihsel süreç içerisinde başka
kültürlerden etkilenerek oluşmuştur. Müslümanların ihtiyacı olan şey,
bir 'arınma' sürecidir. Geleneğin yabancı unsurlardan ayıklanması
hususunda modernistler ile İslamcılar benzer kanaatleri paylaşmakla
birlikte, temel konularda ayrışırlar. Nitekim modernistler, eleştiriyi
modern kavramları meşrulaştırarak yaparken, İslamcılar, her halükarda
nassa bağlı kalmaya özen gösterirler. Ayrıca İslamcıların ulaşmak
istedikleri siyasal amaçlar, gelenek eleştirisini zorunlu kılmaktadır.
Çünkü uzun asırlar boyunca, ulemanın çoğunluğu, statüko ile ya uzlaşı
içinde varlığını sürdürmüş ya da statükoya karşı cılız eleştiriler
getirebilmiştir. Halbuki, İslamcılık, 'siyasi' karakteri gereği, modern
statüko ile çatışır. Bu yüzden, İslamcılık, geleneğin statükoyu
meşrulaştırıcı argümanlarıyla da mücadele etmektedir.
İslamcılığın 'yöntem' konusundaki vurguları da nevi şahsına münhasırdır.
İslamcılık, yöntem konusunu, bir 'ilke meselesi' olarak görür.
İslamcıların genelinin sahip olduğu bu hassasiyet diğer gruplarda aynı
düzeyde görülmez. İslamcılıkta yöntem tartışması, ilahi buyrukların
pratize edilmesiyle ilgilidir. Dolayısıyla yöntem meselesi, aslında bir
'ilke' meselesidir. Yöntem tartışmasında, 'toplum tanımı'
belirleyicidir. Gelenekçi ve modernist gruplar, genellikle içinde
yaşadıkları toplumları 'müslüman' olarak tanımlama eğiliminde olmasına
rağmen, İslamcılar, çoğunlukla, bu yaklaşıma rezerv koyarlar. Ancak bu
rezervin sınırları değişmektedir. Örneğin Seyyid Kutub, İslam
ülkelerinde yaşayan toplumları, 'cahiliye' olarak tanımlarken, bazı
militan gruplar, İbn-i Teymiyye'nin Moğol istilası döneminde verdiği
fetvaya uyarak, bu toplumları 'mürted' olarak görürler. Toplum tanımı,
bilhassa farklı akımların, toplumla ilişkilerini belirlerken önem arz
eder. Zira toplumun 'müslüman' olarak görülmesi, genellikle
te'lifçi/sistem-içi yöntemleri beraberinde getirirken, toplumun
'cahiliye' veya 'mürtedler toplumu' olarak tanımlanması, genellikle
köktenci yöntemleri doğurur. İki farklı yaklaşımın sonuçları ise
şunlardır: sistem-içi araçları kullanmayı meşru görenler, demokratik
parti siyaseti yapma yolunu seçerken, sistem-içi araçlara başvurmayı
reddedenler için, demokratik siyasal rejimlerde siyaset 'oyun'una
katılmak gayr-i meşrudur. Ancak İslamcılar, bu noktada yeknesak bir
görüntü de sergilemezler. Bazı radikal gruplar, bütünüyle sistemin
dışına çıkmayı önerirken, bazıları sistem içindeki kimi alanları
sorunsuz görürler.
Analitik terimler ölçeğinde gösterdiğimiz ayrıştırma çabasının sonucu
ise şudur: İslamcılık, özü itibarıyla 'siyasi' karakterli bir akımdır.
İslamcılık, İslam'ı bir 'yaşam tarzı' olarak görür. İktidarı talep eder
ve bu yüzden statüko karşıtıdır. Modernitenin temel kavramlarına karşı
olmak ve bu karşıtlığı belirli ölçüde yetkin bir dille yapabilmek de
İslamcılığın bir diğer önemli özelliğidir. Bu vasfı sayesinde
İslamcılık, modernitenin alternatifi olabilecek potansiyelleri haiz bir
akımdır. İslamcılık ayrıca, ulemanın otoritesini sorgular ve dinin
'özü'ne dönülmesi çağrısında bulunur. Bu yönüyle de, 'ıslah edici' bir
özelliği vardır. Nihayet, İslamcılık, araç-amaç ilişkisini özden gören
ve pratiğin, dinin ilkeleriyle uyumlu olması gerektiğini savunan bir
akımdır. Bu özelliği sayesinde de, iğdişleştirme çabalarına karşı
kendini koruyabilme potansiyeline sahiptir.
Bu özellikleri itibarıyla İslamcılığın 'tarihsel' bir olgu olduğuna dair
tespitlerin esas itibarıyla isabetli olmadığı söylenmelidir. İslamcılık,
ne Ziya Gökalp'ın formülasyonunda ifadesini bulan ve Osmanlı'nın son
döneminde ortaya çıkmış 'yerel' bir akımın ne de İsmet Özel'in ifade
ettiği gibi 1980-2000 yılları arasına sıkıştırılabilecek bir 'politik'
yaklaşımın adıdır. İslamcı, en yalın ifadesiyle, İslam'ı bir 'hayat
tarzı' olarak gören kişinin adıdır ve bu vasıf, Osmanlı'nın son
döneminde de, Cumhuriyet döneminde de aynı görüşe sahip herkes için
kullanılabilir. Bu açıdan bakıldığında, İslamcılığın akibetini,
Türkiye'de 'parti siyaseti' güden bir akımın son çeyrek asırdaki
tecrübesiyle ölçme yaklaşımı da hatalıdır. Burada öncelikle terminolojik
bir hata vardır. Çünkü 'parti siyaseti' güden oluşumlar, 'İslamcı'
sıfatını hak etmezler. Dolayısıyla bu kişilere, özellikle Batı
medyasının yakıştırması olarak 'İslamcı' sıfatını vermemek gerekir. Bu
siyasetin içinde bulunan kişilerin amacı İslam'ı iktidar etmek değil,
öncelikle politik çıkarlarını maksimize etmektir. Milli Görüş çizgisinin
geldiği son aşamada, bu oluşumun içinden çıkan kişilerin kendilerini
artık 'İslamcı' olarak adlandırmamaları da bu tespitimizi
doğrulamaktadır. Dolayısıyla, İslamcılığın akıbetini tartışırken,
İslamcı söylemi kendi çıkarları için kullanan kişiler üzerinden değil,
İslamcı söylemin 'yetkinliği' üzerinden bir değerlendirme yapmak
gerekmektedir. Bu açıdan bakıldığında, gelinen aşamada İslamcılığın
düşünsel düzeyde ilerleme kaydettiği söylenebilir. Fakat henüz süreç
devam etmektedir. Kavramsal safiyetin sağlandığı ve düşüncenin
okullaştığı düzeye gelinceye kadar da bu süreç devam edecektir. Düşünce
'okullaştığında', işte o zaman İslamcılığın iktidar talebinin somut
yansımalarını pratik hayatta görmek mümkün olabilecektir. |