Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 351 | Mart  2008

                   

 

 


İslamcılık

İslamcılık, Müslüman dünyasının modern dönemde tecrübe ettiği ideolojik ve siyasi bir akımdır. İslamcılığın, modernist ve eklektik yönleri ağır basan ve çoğunlukla Batı karşısında 'savunmacı' ve 'özür dileyici' tezleri savunan bir akım olduğunu iddia edenler olmakla birlikte, İslam dünyasında değişim ve yenilenme ihtiyacının ortaya çıktığı bütün dönemlere özgü bir hareket olduğunu savunanlar da vardır. Özü itibarıyla tartışmalı bir kavram olduğu söylenebilecek İslamcılığı medyatik bir dille tanımlayanlar olduğu gibi, kategorizasyonlar ve tipolojiler aracılığıyla tanımlama çabası gösterenler de vardır. Analitik tanımlama çabalarının işlevsel olduğu söylenebilir ama özellikle popüler söylemde dini referans alan her akıma 'İslamcı' sıfatı yakıştırılabilmesi kavramla ilgili kafa karışıklığına neden olmaktadır. Bununla birlikte, kavramın tanımlanmasında öznelliğin ve yanlılığın olumsuz etkisini en aza indirmek için vakıayı analitik olarak tanımlamak ve bunun için de öncelikle İslami Uyanış olgusunu iyi tahlil etmek gerekmektedir.
İslam dünyasının, yaklaşık bir asrı geçkin bir süredir, genel manada bir 'uyanış' sürecini yaşadığı söylenebilir. Her ne kadar daha önceki dönemlerde ıslah veya ihya çabası gösteren benzeri hareketler olduğu söylenebilirse de, genel olarak 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra başladığı söylenebilecek olan uyanış hareketinin, gerek sosyolojik altyapısı gerekse terminolojisi itibarıyla daha önceki ıslah çabalarından bazı farklı özellikleri bulunduğu görülmektedir. Bu özellikler iyi anlaşıldığında, İslamcılık kavramının doğru tanımı da yapılabilecektir.
İslamcılık akımının çıktığı döneme bakıldığında, İslam dünyasının başlıca meselesinin Batı karşısında alınan yenilgiler ve bunun doğurduğu sorular olduğu söylenebilir. Bu dönemde Müslümanlar, tarihte ilk kez bu denli yaygın ve geniş kapsamlı bir siyasi yenilgi hali yaşamaktadırlar ve bunun nedenlerini sorgulamaktadırlar. 'Batıcı' entelektüel çevrelerde hakim olan kanaat, yenilginin sorumluluğunun Müslümanlara ve hatta İslam'a ait olduğu şeklindedir. Fakat yine bu dönemde yeni bir düşünce akımı ortaya çıkmıştır ki, yenilgiden Müslümanları sorumlu tutarken İslam'ı tenzih etmektedir. İşte İslamcılığın ilk versiyonunun çıkışını bu şekilde izah etmek mümkündür. 'Öze dönüş'ü öneren bu akımın temel tezi, geleneğin sorgulanması ve dinin temel kaynaklarının referans alınmasıdır. İslamcılığın bu ilk versiyonunda, siyasi tezlerin genel olarak 'tepkisel' bir üslupla dile getirildiği, fakat ana teşhisin (öze dönüşün kaçınılmaz olduğu tezinin) isabetli olduğu görülmektedir. Bu dönemin önemli isimleri, Cemalettin Afgani ve Muhammed Abduh'tur. Afgani, çözüm olarak Müslümanların var olan en büyük siyasi birlik etrafında toplanıp Batı'yı yenilgiye uğratmalarını önerirken, Abduh, eğitim ve ilmi yeterlik kriterine önem vermektedir. Osmanlı Devleti'nin yıkılması ve 1925 yılında da Kahire ve Riyad'ta yapılan Hilafet Kongreleri'nden siyasi birliği sağlayacak bir sonuç alınamaması üzerine, Afgani'nin tezi fiilen uygulanamaz hale gelmiş ve Abduh'un önerisi doğrultusunda faaliyetler ağırlık kazanmıştır. Bu dönemde İslam tarihinde belki ilk defa yeni bir siyasal örgütlenme modeli ortaya çıkmıştır ki bunun adına 'İslami Hareket' denilmektedir. Bu yeni örgütlenme modelinin ilk oluşunun temel nedeni de, Müslümanların tarihte ilk kez, bütün dünya çapında siyasi güçlerini yitirmeleri ve sömürgecilerin (şu veya bu şekilde) hakimiyeti altına girmeleridir. Bu yeni sosyolojik/siyasal durum, Müslümanların hem düşünce dünyasını hem de siyasal eylemlerini derinden etkilemiştir. Bu dönemde, çöküşün nedenlerini 'içerde' arayan ve 'tepkisel' siyasal önerilerde bulunan İslamcı hareketlerin yeni duruma uygun yeni kavramsal araçlar bulma çabası gösterdikleri görülmektedir. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra hız kazanan bu yeni dönemde düşüncenin gelişimi süreci Abduh'un önerisi doğrultusunda devam etmiş ve Reşid Rıza, Seyyid Kutup ve Mevdudi gibi isimlerle birlikte yeni açılımlar da sağlanmıştır. Bu dönemin tipik özelliği, ideolojik netleşme anlamında bazı olumlu gelişmelerin görülmesi ve terminolojik safiyet adına ilerlemeler kaydedilmesidir.
Özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından sonra, sosyolojik alt yapının zorlaması ve içtihad kavramının yeniden işlerlik kazanması sonucunda, yeni toplumsal durumun tanımlanması ve 'yöntem' konularında yeni öneriler getirilmiştir. Reşid Rıza'nın 'İslam devleti', Kutub'un 'cahiliye' ve Humeyni'nin 'velayet-i fakih' kavramları, bunlar arasında sayılabilir. Bütün bu kavramlar, klasik Dar'ül-İslam-Dar'ül-Harp ayrımının işlevsizleştiğini göstermektedir ve bu yüzden Müslümanlar yeni duruma uygun yeni tanımlar bulmaya çalışmaktadırlar. Bu ise, yeni bir 'düşünme tarzı'nın ortaya çıkmasına neden olmuştur. Fakat bu düşünme tarzı somut ürününü verene kadar, kavramsal düzeyde kafa karışıklıklarının yaşanması da kaçınılmazdır. Çünkü 'düşüncenin sistematikleşmesi' süreci tamamlanmadan, somut olarak bir 'düşünme tarzı'nın ortaya çıkması imkansızdır. İşte İslamcılık olgusunu anlamaya çalışırken, bu 'oluşum süreci'nin sıkıntılarını göz önünde bulundurmak gerekmektedir. İslamcılığın tanımlanmasında yaşanan zorluğun nedenini de yine burada aramak gerekir. Fakat bu, analitik bir İslamcılık tanımı yapmayı imkansız kılmaz. Bilakis, bazı temel özelliklerinden yola çıkarak, bir İslamcılık tanımı yapmak mümkündür.
Burada hatırda tutulması gereken bir diğer husus da, İslamcılık olgusunu anlama noktasında, Batı-kökenli tanımların saptırıcı etkisinden de uzak durulması gerektiğidir. Bilindiği gibi, 1973 Petrol Krizi ve 1979 İran Devrimi'nden sonra Batılıların İslam'a ilgisi artmış ve yeni olguyu tanımlama noktasında bir çok çaba gösterilmiştir. Batılı İslam uzmanlarının bu çabalarının genelde 'yüzeysel' hatta 'taraflı' olduğu söylenebilir. Bazı istisnalar dışında, bu tanımlarda, İslami Uyanış'ı açıklama çabası gösterirken çoğunlukla 'harici etkiler'e vurgu yapılmaktadır. Örneğin 1967 ve 1973 Arap-İsrail Savaşı, post-modernizmin güç kazanması, 1973 Petrol Krizi gibi faktörler, bu tanımlarda hep belirleyici etkenler olarak gösterilirler. Halbuki bu yaklaşım, ciddi yanılgılara neden olmaktadır. İslami Uyanış olgusunun nedenleri arasında elbette harici etkiler de vardır ancak temel faktör 'dahilidir' ve o da Müslümanların 'ıslah' ve 'ihya' çabalarıdır. Nitekim stratejik analiz yapabilen bazı Batılı araştırma kuruluşları da, yeni uyanış olgusunun bu boyutunu görmüşler ve 'tehdit' olarak algıladıkları bu yeni vakıayı kontrol altına almak için 'kuşatma' ve 'denetleme' politikaları geliştirmeye çalışmışlardır.
Bunun dışında, isabetli bir İslamcılık tanımı yapabilmek için, İslami Uyanış olgusu içerisindeki farklı eğilimler arasında da bir ayrıştırma çabasına girişilmelidir. Bilindiği üzere, Batı ile yüzleşilen bu yeni dönemde, İslamcı tezler, 'gelenekçi' ve 'modernist' tezlerden bariz bir biçimde ayrışmaktadır. İslamcılığı 'efradını cami, ağyarını mani' bir şekilde tanımlamak için, gelenekçi ve modernist tezlerle karşılaştırmalı bir analiz yapmak gerekmektedir. Bu bağlamda, din-siyaset ilişkisi, modernizm-gelenek ikilemi ve yöntem tartışmaları çerçevesinde bir tanımlama çabası yararlı olacaktır.
Öncelikli olarak şunu ifade etmek gerekir ki, İslamcılık akımının temel karakterini, din-siyaset ilişkisi konusunda savunduğu argüman belirler. Buna göre, 'din', özü itibarıyla 'siyasal'dır. 'İslamcı' söylemin bütününde, değişen oranlarda da olsa, bu hususa vurgu vardır. Buna göre, din, basit bir 'inanç' (faith) mevzuu değil, bilakis bir 'yaşam tarzı'dır. Bu yaklaşım, beraberinde, 'iktidar' (bir başka ifade ile 'İslam devleti') talebini getirir. Her ne kadar İslami Uyanış'ın ilk evresindeki tartışmalarda bu boyut çok belirgin görülmese de, özellikle Hilafetin ilga edilmesinden sonraki süreçte bu talebin yoğun bir şekilde dile getirildiği görülmektedir. Bu görüşü ısrarla savunanların başında, Sünni düşüncede Seyyid Kutub ve Mevdudi'nin, Şii düşüncede ise Ali Şeriati ve Ayetullah Humeyni'nin isimleri sayılabilir. İslamcılık, bu yönüyle, modernist ve gelenekçi yaklaşımlardan köklü bir biçimde ayrılır. Her ne kadar, gelenekçiler ve modernistler, temel anlayışları açısından birbirleriyle zıt iki grup ise de, din-siyaset ilişkisi noktasında, çoğu kez, İslamcılığın tezine ortak itirazlar yöneltmektedirler. Bu eleştirilere göre, İslam devleti talebi, ya dinin 'siyaset'e alet edilmesi anlamına gelir ya da dinin özüne ilişkin bir yanlış anlayıştan kaynaklanmaktadır. İlk eleştiride, 'dinin siyasallaştırılması'na tepki gösterenler, hem modernist hem de gelenekçiler olabilmekte iken, ikinci yaklaşımı daha çok modernistler sergilemektedir. Buna göre din, bir 'inanç' konusudur ve siyasal alan, profan ve sekülerdir. Bu nedenle de din ve siyaset arasında özden bir ilişki yoktur; şartların değişmesiyle, siyasi yöntem ve kurumlar da değişebilir. 20. yüzyılın başlarında, 'İslam'ın ilk liberali' olarak nitelenen Ali Abdurrazık'ın savunduğu bu görüş, daha sonraları, genel olarak bütün 'modernistler' tarafından savunulmuştur. Hatta Abdülvehhab El-Effendi, daha radikal bir üslupla, İslami yönetimin tam anlamıyla bir 'demokrasi' olduğunu ileri sürmüştür. Buna göre Hz. Muhammed'in Medine'de kurduğu yönetim, çoğulculuk ve gönüllülük esasına dayalıdır ve bunun kanıtı da Medine Vesikasıdır.
Modernite karşısındaki tutum bakımından da İslamcılığın kendine özgü bir yaklaşımı vardır. İslamcılık, genel olarak moderniteyi ve modern kavramları olumlamaz. Bunun temel nedeni, modernitenin, özü itibarıyla rasyonel ve seküler tabiatlı olmasıdır. İslamcılık hem rasyonalizmi hem de sekülarizmi kökten eleştirir; çünkü rasyonalizm, en başta İslam'ın hakikat anlayışı ve değer yargıları ile çelişir. Sekülarizm ise, günlük hayatta belirleyici bir yeri olan ahiret kavramının bir anlamda iptalini öngörmektedir. Ayrıca modernizmin bir diğer kavramı olan 'milliyetçilik' de, İslamcılıktan onay alamamıştır. İslamcılık, vatan, ulus, halk gibi kavramlar temelinde tanımlanan milliyetçiliği, inanç birliğine dayalı Ümmet kavramıyla çeliştiği için reddeder. Bununla birlikte, İslamcıların modern kavramlar konusundaki eleştirel tutumunun derecesi değişebilmektedir. Bazı İslamcılar (ki bunlar genelde Radikal İslamcılardır), sadece rasyonalizm, sekülarizm ve ulusçuluğu değil, demokrasi, insan hakları, özgürlükler, eşitlik ve hukuk devleti gibi temel modern kavramları da reddederler. Humeyni, Kutub ve Ercümend Özkan bunlar arasındadır. Bununla birlikte, bazıları da, bu kavramlar konusunda bir nevi ortayolcu bir tutum takınırlar. Örneğin 'radikal' teorisyenlerden kabul edilen Mevdudi, İslam'ın bir 'teo-demokrasi' olarak nitelendirilebileceğini söylemektedir. Bu noktada dikkat edilmesi gereken hususlardan biri de, bazı İslamcıların 'modern terminoloji'nin etkisi altında kalabildiği vakıasıdır. Örneğin İslamcılığın temel tezlerini benimseyen bazı kesimlerin, özgürlük, insan hakları, eşitlik vb. gibi modern terimlere karşı 'ılımlı' yaklaştıkları görülebilmektedir. Ancak bu etki ile, modernizmin 'içselleştirilmesi'ni birbirinden ayırmak gerekir. İslamcılık, esas itibarıyla modernizme karşıdır. Modernizmi içselleştirenler, esas itibarıyla 'Müslüman modernistler'dir. Örneğin Fazlurrahman, bunlar arasında sayılabilir. İslamcılık, 'nass'ı mutlak otorite olarak kabul eder ve nassın yorumunu değişen şartlara göre yeniden yapar. Burada temel argüman, dinin her çağ ve durumda hayata hükmedeceği, hayatı düzenleyebileceği düşüncesidir. Modernistler ise, esas itibarıyla, batılı kavram ve kurumlarla pozitif bir diyalogdan yanadırlar ve özgürlükler, insan hakları, demokrasi, insanlığın kardeşliği, emeğin değeri, dini tolerans, refahın dağıtımı gibi kavramları 'ortak değerler' olarak görüp İslamileştirmeye çalışırlar. Bu yüzden, bazı benzerliklerden hareketle, İslamcılığın da esas itibarıyla bir modern (veya 'modernleştirici') hareket olarak görülmesi doğru değildir. 'Gelenekçiler' ise, moderniteye karşıdırlar; ancak bu karşıtlık, modernitenin 'türedi' olması (ya da geleneğe meydan okuması) temeline dayalıdır. Bu bakımdan gelenekçilikle İslamcılık farklı yaklaşımlara sahiptirler. Çünkü İslamcılık moderniteyi eleştirirken, geleneği baz almaz; gelenekçilik ise, geleneği neredeyse 'din' ile özdeş görür.
İslamcılığın bir diğer ayırt edici özelliği de, geleneğin eleştirilmesi noktasındaki ısrarıdır. Bu noktada, eleştirilerin yöneldiği temel kavramlar, ulemanın otoritesi, mezhepler ve tasavvuftur. İslamcılık, "Kur'an ve Sünnet" anlayışı ve içtihad kavramına yüklediği anlam nedeniyle, ulemanın otoritesinin nihai bağlayıcı olduğu yönündeki geleneksel görüşü sorgular. Buna göre, din, "Kur'an ve Sünnet" ile sınırlıdır; ulemanın görüşleri (yani mezhepler) 'bağlayıcı' değildir. Gelenek eleştirisinden en çok pay alan kavramlar arasında ise, tasavvufun ayrı bir yeri vardır. Pek çok İslamcı, tasavvufun İslam'ın ana gövdesinde açtığı yaralara dikkat çekmiştir. İslamcılar, gelenekçilerle en çok bu hususta ayrışırlar. Gelenekçiler, İslamcıların aksine, Ümmetin mirasını yüceltirler ve hatta geleneğin 'eleştirilmesi'ni, dinin eleştirilmesi olarak görürler. Gelenekçiler, Müslümanların tarihsel süreç içerisinde ürettikleri birikime neredeyse bir 'kutsiyet' atfederler. Ancak İslamcılar (ve kısmen modernistler), bu mirasın 'beşeri' karakterine dikkat çekerek, 'nass'ı esas alan bir yaklaşımı benimserler. Çünkü gelenek, tarihsel süreç içerisinde başka kültürlerden etkilenerek oluşmuştur. Müslümanların ihtiyacı olan şey, bir 'arınma' sürecidir. Geleneğin yabancı unsurlardan ayıklanması hususunda modernistler ile İslamcılar benzer kanaatleri paylaşmakla birlikte, temel konularda ayrışırlar. Nitekim modernistler, eleştiriyi modern kavramları meşrulaştırarak yaparken, İslamcılar, her halükarda nassa bağlı kalmaya özen gösterirler. Ayrıca İslamcıların ulaşmak istedikleri siyasal amaçlar, gelenek eleştirisini zorunlu kılmaktadır. Çünkü uzun asırlar boyunca, ulemanın çoğunluğu, statüko ile ya uzlaşı içinde varlığını sürdürmüş ya da statükoya karşı cılız eleştiriler getirebilmiştir. Halbuki, İslamcılık, 'siyasi' karakteri gereği, modern statüko ile çatışır. Bu yüzden, İslamcılık, geleneğin statükoyu meşrulaştırıcı argümanlarıyla da mücadele etmektedir.
İslamcılığın 'yöntem' konusundaki vurguları da nevi şahsına münhasırdır. İslamcılık, yöntem konusunu, bir 'ilke meselesi' olarak görür. İslamcıların genelinin sahip olduğu bu hassasiyet diğer gruplarda aynı düzeyde görülmez. İslamcılıkta yöntem tartışması, ilahi buyrukların pratize edilmesiyle ilgilidir. Dolayısıyla yöntem meselesi, aslında bir 'ilke' meselesidir. Yöntem tartışmasında, 'toplum tanımı' belirleyicidir. Gelenekçi ve modernist gruplar, genellikle içinde yaşadıkları toplumları 'müslüman' olarak tanımlama eğiliminde olmasına rağmen, İslamcılar, çoğunlukla, bu yaklaşıma rezerv koyarlar. Ancak bu rezervin sınırları değişmektedir. Örneğin Seyyid Kutub, İslam ülkelerinde yaşayan toplumları, 'cahiliye' olarak tanımlarken, bazı militan gruplar, İbn-i Teymiyye'nin Moğol istilası döneminde verdiği fetvaya uyarak, bu toplumları 'mürted' olarak görürler. Toplum tanımı, bilhassa farklı akımların, toplumla ilişkilerini belirlerken önem arz eder. Zira toplumun 'müslüman' olarak görülmesi, genellikle te'lifçi/sistem-içi yöntemleri beraberinde getirirken, toplumun 'cahiliye' veya 'mürtedler toplumu' olarak tanımlanması, genellikle köktenci yöntemleri doğurur. İki farklı yaklaşımın sonuçları ise şunlardır: sistem-içi araçları kullanmayı meşru görenler, demokratik parti siyaseti yapma yolunu seçerken, sistem-içi araçlara başvurmayı reddedenler için, demokratik siyasal rejimlerde siyaset 'oyun'una katılmak gayr-i meşrudur. Ancak İslamcılar, bu noktada yeknesak bir görüntü de sergilemezler. Bazı radikal gruplar, bütünüyle sistemin dışına çıkmayı önerirken, bazıları sistem içindeki kimi alanları sorunsuz görürler.
Analitik terimler ölçeğinde gösterdiğimiz ayrıştırma çabasının sonucu ise şudur: İslamcılık, özü itibarıyla 'siyasi' karakterli bir akımdır. İslamcılık, İslam'ı bir 'yaşam tarzı' olarak görür. İktidarı talep eder ve bu yüzden statüko karşıtıdır. Modernitenin temel kavramlarına karşı olmak ve bu karşıtlığı belirli ölçüde yetkin bir dille yapabilmek de İslamcılığın bir diğer önemli özelliğidir. Bu vasfı sayesinde İslamcılık, modernitenin alternatifi olabilecek potansiyelleri haiz bir akımdır. İslamcılık ayrıca, ulemanın otoritesini sorgular ve dinin 'özü'ne dönülmesi çağrısında bulunur. Bu yönüyle de, 'ıslah edici' bir özelliği vardır. Nihayet, İslamcılık, araç-amaç ilişkisini özden gören ve pratiğin, dinin ilkeleriyle uyumlu olması gerektiğini savunan bir akımdır. Bu özelliği sayesinde de, iğdişleştirme çabalarına karşı kendini koruyabilme potansiyeline sahiptir.
Bu özellikleri itibarıyla İslamcılığın 'tarihsel' bir olgu olduğuna dair tespitlerin esas itibarıyla isabetli olmadığı söylenmelidir. İslamcılık, ne Ziya Gökalp'ın formülasyonunda ifadesini bulan ve Osmanlı'nın son döneminde ortaya çıkmış 'yerel' bir akımın ne de İsmet Özel'in ifade ettiği gibi 1980-2000 yılları arasına sıkıştırılabilecek bir 'politik' yaklaşımın adıdır. İslamcı, en yalın ifadesiyle, İslam'ı bir 'hayat tarzı' olarak gören kişinin adıdır ve bu vasıf, Osmanlı'nın son döneminde de, Cumhuriyet döneminde de aynı görüşe sahip herkes için kullanılabilir. Bu açıdan bakıldığında, İslamcılığın akibetini, Türkiye'de 'parti siyaseti' güden bir akımın son çeyrek asırdaki tecrübesiyle ölçme yaklaşımı da hatalıdır. Burada öncelikle terminolojik bir hata vardır. Çünkü 'parti siyaseti' güden oluşumlar, 'İslamcı' sıfatını hak etmezler. Dolayısıyla bu kişilere, özellikle Batı medyasının yakıştırması olarak 'İslamcı' sıfatını vermemek gerekir. Bu siyasetin içinde bulunan kişilerin amacı İslam'ı iktidar etmek değil, öncelikle politik çıkarlarını maksimize etmektir. Milli Görüş çizgisinin geldiği son aşamada, bu oluşumun içinden çıkan kişilerin kendilerini artık 'İslamcı' olarak adlandırmamaları da bu tespitimizi doğrulamaktadır. Dolayısıyla, İslamcılığın akıbetini tartışırken, İslamcı söylemi kendi çıkarları için kullanan kişiler üzerinden değil, İslamcı söylemin 'yetkinliği' üzerinden bir değerlendirme yapmak gerekmektedir. Bu açıdan bakıldığında, gelinen aşamada İslamcılığın düşünsel düzeyde ilerleme kaydettiği söylenebilir. Fakat henüz süreç devam etmektedir. Kavramsal safiyetin sağlandığı ve düşüncenin okullaştığı düzeye gelinceye kadar da bu süreç devam edecektir. Düşünce 'okullaştığında', işte o zaman İslamcılığın iktidar talebinin somut yansımalarını pratik hayatta görmek mümkün olabilecektir.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...