|

BAŞAK İPEK / ELAZIĞ
SORU 1: Selefi çizgideki
bazı İslam alimlerinin Tevhidi, uluhiyyet ve rububiyyet tevhidi olarak
ikiye ayırmaları Kur'an'a uygun mudur?
CEVAP:
Tevhidin kelime anlamı birlemektir. Bu nedenle Allah'ı zatıyla ve
sıfatlarıyla birlemek tevhid, birleyen kimseye de Muvahhid denir.
Allah, zatı itibariyle eşi, dengi ve benzeri olmadığı gibi, sıfatları
itibariyle de eşi, dengi ve benzeri yoktur. Ef'ali itibariyle de eşi ve
benzeri yoktur. Yaratmada, yaşatmada, rızık vermede, öldürüp diriltmede,
hesap sormada, azap etmede, hüküm koymada, hayatı düzenlemede, insan ve
kainatı dilediği gibi şekillendirmede ve ila ahir benzeri sıfat ve
fiillerinde de birdir. Dengi, benzeri ve ortağı yoktur.
Bu anlamların hepsi "Lailahe İllallah" cümlesinde mündemiçtir. Bu
cümleyi söyleyen kimse Allah'tan başka ilah tanımadığını ilan ettiği
gibi, Allah'tan başka Rab kabul etmediğini de açıklamış olmaktadır. Bunu
her sıfatına ve ef'aline taşıyarak tek tek ifade etmekle topluca ifade
etmek arasında, ifade ettiği anlam açısından bir fark yoktur. Rab olarak
ve ilah olarak birlemenin de Kur'an'a aykırılığı söz konusu değildir.
Çünkü Allah zatıyla ve sıfatlarıyla, Rab olarak da ilah olarak da
tekdir, eşsiz ve benzersizdir: "De ki: O, Allah birdir. Allah sameddir.
O, doğurmamış ve doğmamıştır. Onun asla bir dengi de yoktur. "(112/1-4)
"(Ey müminler!) Allah'ın boyasıyla boyanın. Allah'tan daha güzel rengi
kim verebilir. Biz yalnız ona kulluk edenleriz deyin." (2/138) "O gün,
hiç kimse, Allah'ın azap ettiği gibi azap edemez. Ve O'nun vurduğu bağ
gibi kimse bağ vuramaz. "(89/25-26) "Allah, gözlerin hain bakışını ve
kalplerin gizlediğini bilir." (40/19) "Görmez misin ki, göklerde olanlar
ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve
insanların birçoğu Allah'a secde ediyor; birçoğunun üzerine de azap hak
olmuştur. Allah kimi hor ve hakir kılarsa, artık onu değerli kılacak bir
kimse yoktur. Şüphesiz Allah dilediğini yapar." (22/18)
SORU 2: Bazı dua
kitaplarında "Allahümme ecirna min şerrin nisa", "Allahümme ecirna min
belainnisa", "Allahümme ecirna min fitnetin nisa" şeklindeki ifadeleri
nasıl karşılıyorsunuz?
CEVAP: Bu cümlede
kullanılan "E.C.R" kökünden gelen "ecirnâ" ifadesi yardım dilemek,
korunma istemek anlamına gelmektedir. Hal böyle olunca yukarıdaki
cümlelerin anlamı şudur: "Ey Allah'ım! Bizi kadının şerrinden, kadının
belasından, kadının fitnesinden koru." Burada kadınları hor görmek,
küçümsemek, daima kötü ve kötülüğün kaynağı gibi görmek doğru bir
anlayış değildir. Bir erkek için kadın fitne olduğu gibi, kadın için de
erkek aynı derecede fitne olmaktadır. Buradaki anlayış genel bir temenni
olması kaydıyla kabul edilebilir. Allah Kur'an'da: "Mal ve evlat dünya
hayatının fitnesidir", "Mal ve evlat dünya hayatının ziyneti/süsüdür"
buyuruyor. Aynı şey hem ziynet hem de fitne olarak nitelendiriliyor. Bu
fark insanın bunlara yaklaşımı ile ilgilidir. "Servet ve oğullar, dünya
hayatının süsüdür; ölümsüz olan iyi işler ise Rabbinin nezdinde hem
sevapça daha hayırlı, hem de ümit bağlamaya daha lâyıktır.(18/46) "Size
verilen şeyler, dünya hayatının geçim vasıtası ve süsüdür. Allah katında
olanlar ise, daha hayırlı ve daha kalıcıdır. Hâla buna aklınız ermeyecek
mi?" (28/60) "Ey iman edenler, haberiniz olsun ki, eşlerinizden ve
çocuklarınızdan size düşman olan vardır, o halde onlardan sakının! Ne
var ki, affeder, kusurlarına bakmaz, örterseniz, şüphe yok ki, Allah,
çok bağışlayandır, merhamet edendir. Mallarınız ve çocuklarınız sizin
için ancak bir fitnedir. Allah ise, büyük ecir O'nun katında olandır
(64/14-15).
Aynı şey bir durumda fitne, bir başka durumda ziynet olarak ifade
diliyor. Yine Felak suresinde: "De ki: Yarattığı şeylerin şerrinden,
karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden, düğümlere üfürüp büyü yapan
üfürükçülerin şerrinden ve kıskandığı vakit kıskanç kişinin şerrinden
sabahın Rabbine sığınırım!"(113/1-5)
Dikkat edilirse birinci ayette bütün yaratılanların şerrinden "sabahın
rabbine" sığınmamız isteniyor. Bu demek değildir ki bütün yaratılanlar
kötüdür. Asla böyle bir anlama gelmez. Eşyadan nasıl istifade
edeceğimizin yolunu ve hükmünü Allah belirlemiştir. Onun hükmüne uyarak
meşru kıldığı yoldan istifade etmek insan için ibadet hükmünde bir eylem
olarak değerlendirilirken; bu yolu ve hükmü hesaba katmadan ona yönelmek
ise kabahat olarak karşımıza çıkmaktadır.
Peygamberimiz arkadaşlarına aile saadetinden bahsederken: "İnsanın
hanımıyla yakınlaşmasının sevabından bahsedince, arkadaşları tebessüm
ederek hayretle sorarlar: "Ya Rasulallah bunun da sevabı olur mu?"
deyince, Peygamberimiz (as): "Elbette sevabı vardır. Siz bu ihtiyacınızı
meşru olmayan 'zina yoluyla' giderseydiniz günah olmayacak mıydı?
Helaline yönelmenin elbette sevabı olacaktır" buyuruyor. İşte bu
mantıkla baktığımızda eşyadan meşru bir şekilde istifadeye yönelmemiz
ibadet, meşruiyetin sınırlarını tanımadan, helal-haram demeden içine
dalmak ise bizim en büyük fitnemiz olmaktadır.
Fitne en kısa tanımıyla, kul ile Allah arasına giren ve Allah'tan
uzaklaştıran şeydir. Bu kadın olabilir, mal hırsı olabilir,
çocuklarımızın geleceği düşüncesi olabilir, bizim gelecek kaygımız,
korkumuz veya makam/mevki hırsımız olabilir. İşte bu minval üzere olan
anlayış bir fitnedir, beladır ve bizim için şerdir. Bunların tümünden
Allah'a sığınmamız gerekir.
Bir erkek için kendisini haramdan koruyan kadın, helal yoldan kazanılıp
Allah yolunda harcanan mal, Allah'a ibadette, anne-babasına itaatte
kusur etmeyen evlat, dünya hayatının ziyneti, Allah'ın kuluna en güzel
nimetidir. Dünya ve içindekilere işte bu pencereden baktığımızda düğüm
çözülecektir.
SORU 3: Peygamberler
arasında derece farkı var mıdır? Ulû'l-Azm olan peygamberler kimlerdir?
CEVAP: Müslümanlar
bu konuya şu ayetin çerçevesinden bakarlar:
"Peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilene iman etti, müminler de
(iman ettiler). Her biri Allah'a, meleklerine, kitaplarına,
peygamberlerine iman ettiler. "Allah'ın peygamberlerinden hiçbiri
arasında ayırım yapmayız. İşittik, itaat ettik. Ey Rabbimiz, affına
sığındık! Dönüş sanadır" dediler."(2/285)
Olayın bizim penceremizden görülmesi gereken manzarası bu olmakla
birlikte, bazı ayetlerde geçen "Faddalna" kelimesinin doğru
anlaşılmasına ihtiyaç vardır: "İşte bunlar Allah'ın âyetleridir. Biz
onları sana doğru olarak anlatıyoruz. Şüphesiz sen, Allah tarafından
gönderilmiş peygamberlerdensin." (2/252) "O peygamberlerin bir kısmını
diğerlerinden üstün kıldık. Allah onlardan bir kısmı ile konuşmuş,
bazılarını da derece derece yükseltmiştir. Meryem oğlu İsa'ya açık
mucizeler verdik ve onu Rûhu'l-Kudüs ile güçlendirdik. Allah dileseydi o
peygamberlerden sonra gelen milletler, kendilerine açık deliller
geldikten sonra birbirleriyle savaşmazlardı. Fakat onlar ihtilafa
düştüler de içlerinden kimi iman etti, kimi de inkâr etti. Allah
dileseydi onlar savaşmazlardı; lâkin Allah dilediğini yapar." (2/253)
Bu ayette geçen "üstün kıldık" ifadesinin orjinali "faddalna"dır. Bu
kelimenin ifade ettiği manayı doğru anlamak için kullanıldığı yer
itibariyle ne anlama geldiğini tahlil etmemiz gerekmektedir:
Faddale: İktisat ve itidali aşan bir artmayı belirtmek için kullanılır.
Bu da iki kısma ayrılır:
1: Övülen bir şeyin artmasını bildirmek için (ilim ve hilim gibi).
2: Yerilen bir şeyin artmasını bildirmek için (öfke ve kin gibi). Bu
türden bir artışı bildirmek için genelde "Fudul" kalıbı kullanılır.
Fadlun sözcüğü, iki şeyden birinin diğeri üzerindeki fazlalığını
anlatmak için kullanıldığında da üç kısma ayrılır:
1- Cins olarak üstün olma (hayvan cinsinin bitkilere üstünlüğü gibi).
2- Tür olarak üstün olma (insan türünün diğer hayvan türlerine üstünlüğü
gibi). "Biz, hakikaten insanoğlunu şan ve şeref sahibi kıldık. Onları,
(çeşitli nakil vasıtaları ile) karada ve denizde taşıdık; kendilerine
güzel güzel rızıklar verdik; yine onları, yarattıklarımızın birçoğundan
cidden üstün kıldık."(17/70)
Bu iki konuda üstün kılınanlardaki üstünlük cevher üstünlüğüdür. Eksik
olanın üzerindeki eksikliği kaldırma imkan ve gücü yoktur. Bitki hayvan
olmaya, hayvan da insan olmaya kalkışamaz ve bu gücü kendisinde bulamaz.
3- Zad olarak üstün olma anlamınadır (bir adamın başka bir adama olan
üstünlüğü gibi).
Bu türden bir üstünlük ise kendi arasında iki kısımda mütalaa edilir:
a- Kişisel gayret ile ulaşılabilir olanlar (mal ve metaa cinsinden
olanlar gibi): "Allah, rızık bakımından kiminizi kiminize üstün kıldı.
Fazla verilenler, rızıklarını ellerinin altındakilere vermiyorlar ki,
eşit olsunlar. Şimdi Allah'ın nimetini inkar mı ediyorlar?"(16/71)
b- İlahi bir ikram olup kulun gayretiyle ulaşması, aradaki farkı
kapatması mümkün olmayanlar. Bu tür üstünlük kula Allah tarafından bir
ihsandır ve kişisel bir gayret ve istekle olan şeyler değildir. "Rabbin,
göklerde ve yerde olan herkesi en iyi bilendir. Gerçekten biz,
peygamberlerin kimini kiminden üstün kıldık; Davud'a da Zebur'u
verdik."(17/55)
İşte burada bahsedilen üstünlük, kişinin kendi kesbiyle ulaştığı bir
üstünlük olmayıp, Allah'ın o kimseye bir ihsanı olarak vermiş olduğu
nimeti veya nimetleri, ihsanlarıdır. Özellikle her iki ayette geçen
Elçilik ortak paydası üzerine bina edilen nimetlerden olarak: Davud'a
Zebur un verilmiş olması, Musa (as) ile konuşması, İsa (as)’ın
Ruhu'l-Kudüs ile güçlendirilmesi ve bir takım açık mucizeler verilmesi,
bu zatların şahsi gayretlerinin sonucunda ulaşmış oldukları bir üstünlük
veya nimet değildir. Başta Elçilik olmak üzere verilen nimetlerin hepsi
Allah'ın dilediğine ihsan ettiği faziletler ve üstünlüklerdir.
Bu konuda 2/253, 17/55 geçen elçilikle birlikte kitap ve mucizeler,
4/32, 3/73, 10/57-58, 3/83'de geçen Hak, kitap ve Allah indindeki Din,
her hangi bir zatın şahsi gayretiyle ulaşacağı, ortaya koyacağı türden
olmayan nimet ve ihsanlardır. Bunları Allah kullarından dilediğine
vererek diğer insanlar üzerine faziletli kılmıştır. "Sen, bu kitabın
sana vahy olunacağını ummuyordun. Bu ancak Rabbinden bir rahmettir. O
halde sakın kâfirlere arka çıkma!"(28/86) Bu nimetlerin bir görev ve
sorumluluk karşılığında verilmiş olduğunu da görüyoruz. Her nimet bir
külfet karşılığıdır. Bu nimetler olmadan o külfetlerin göğüslenmesi
mümkün değildir. İşte burada verilen sorumluluk ile doğru orantılı
olarak, nimet külfet dengesini kuran Allah'tır.
Yeniden sorunuza dönersek, elçilerinin birinin diğerine üstün kılınmış
olmasının, her bir elçisine olan ihsanıyla alakalı olduğu açıkça
görülmektedir. Sayılan faziletler bir insanın kendi gayretiyle elde
edebileceği şeyler olmadığına göre, Allah kimi elçi seçeceğini, hangi
elçiye nasıl bir ayet/mucize vereceğini, hangi kitabı vereceğini, bu
kitapla hangi hükümleri koyacağını ve elçilerin nerede, ne zaman ve kime
gönderileceğini sadece kendisi takdir etmiştir. Bu sebeple elçilere
verilen farklı mucizeler ve kitaplar, elçilerden kaynaklanan bir şey
olmadığı için, bunlar ile elçilerin birbirlerine zati bir üstünlüğü söz
konusu değildir. Ayetin kendi içindeki beyanından da anlaşıldığı gibi
her elçiye verilen ayetlerin farklılığından bahsedilmektedir. Elçilerin
kendi gayretleriyle birbirine üstün geldiklerinden değil.
İsa(as)'ı babasız bakire anneden meydana getirmeyi, beşikte iken konuşma
gücünü, Ruhu'l-Kudüs'le desteklemeyi temin eden Allah'tır ve İsa (as)'ın
bunda bir dahli yoktur. Musa (as) ile konuşmak suretiyle konuşarak
vahyetmeyi, ard arda dokuz mucize vermeyi, asa ile denizi yarmayı, turda
konuşmayı ve levhalara emirlerini yazmayı, asasını vurarak kayadan on
iki pınar akıtmayı yine temin eden Allah'tır. Bunları bu minval üzere
bütün Elçiler için düşündüğümüzde Davud'a Zebur'u, Musa'ya Tevrat'ı,
İsa'ya İncil'i ve Muhammed (as)'a da Kur'an'ı veren, her birini dilediği
zaman dilediği kavmin içinden çıkartan yine Allah Teala'dır. Bu
kitapların kendilerine verilmesinde hiçbir elçinin bir dahli yoktur.
Bunlar üzerinden de birbirlerine üstün olmaları söz konusu değildir.
Bu nedenle bize düşen Elçiler arasında fark gözetmeden hepsine inanmak
ve itaat etmektir. Kişisel gayretlerinin durumunu bilen ise ancak
Allah'tır. Bütün işlerin sonu ise Allah'a varacağından, takdir O'nundur.
Ulu'l-Azm olanlar konusuna gelince, bu ifadenin anlamı "azim sahibi"
demektir. Bu manada bütün Elçiler Azm sahibidir. Azm'in kelime anlamı,
bir işi yapmaya veya tamamlamaya yönelik kalbi sıkıca bağlamak, kesin
karar vermek demektir. Bu manada her elçi Rabbinin elçiliğini yapma
konusunda asla tereddüt göstermemiş, bütün varlığıyla kendisini bu yola
adamıştır.
Peygamberler arasında Yunus (as)'ın başına gelen olay, Allah'ın verdiği
elçilik görevini terk etmek anlamında olmayıp, içinde bulunduğu toplumun
söz anlamaz oluşuna karşı gösterilen bir tavırdır. Bu tavrında kendini
haklı görerek, Rabbinin de kendisini haklı göreceğini zannediyor. Fakat
ilahi iradenin öyle olmadığını, başına gelen olaydan sonra anlayınca da
Rabbine yöneliyor ve durum şöyle düzeltiliyor: "Zünnûn'u da (Yunus'u da
zikret). O öfkeli bir halde geçip gitmişti. Bizim kendisini asla
sıkıştırmayacağımızı zannetmişti. Nihayet karanlıklar içinde: "Senden
başka hiçbir tanrı yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden
oldum!" diye niyaz etti. Bunun üzerine onun duasını kabul ettik ve onu
kederden kurtardık. İşte biz müminleri böyle kurtarırız."(21/87-88)
"Onu, yüz bin veya daha çok kişiye peygamber olarak gönderdik. Sonunda
ona iman ettiler, bunun üzerine biz de onları bir süreye kadar
yaşattık."(37/147-148)
Peygamberler azim sahibidir. Hepsi de aldığı görevi Rabbine kavuşuncaya
kadar sabır ve kararlılık ile götürmüşlerdir. Tebliğ görevini başarıyla
yerine getirmelerine rağmen, onları kabul edenlerin az veya çok oluşu
elçiyle ilgili olmayıp tebliğe muhatap olan kimselerin durumuyla
alakalıdır. Sonuç Allah'ın elindedir. "Peygamberin üzerine düşen sadece
tebliğdir. Allah, açıkladığınız ve gizlediğiniz şeylerin hepsini bilir."
(5/99) "Öyleyse Allah'a itaat edin, peygambere itaat edin ve Allah'a
karşı gelmekten sakının. Şayet yüz çevirirseniz bilmiş olun ki elçimize
düşen sadece apaçık tebliğdir" (5/92) buyurulmuştur.
SORU 4: Gayesi İslam
olmayıp da savaşta ölenlere şehit denir mi?
CEVAP: Konunun
anlaşılması için şöyle bir örnekle yola çıkalım: Toplum nezdinde araba
kullanan her insana verilen bir unvan vardır. Adı Ahmet' tir,
Mehmet'tir, Hasandır fark etmez. Kullandığı arabanın yerli veya yabancı
olması da önemli değildir. Kendi arabası olması veya başkasının arabası
olması da fark etmez. Araba kullanıyor ise ismi/unvanı şofördür.
Kullandığı vasıtaya göre baktığımızda ise, taksi kullanıyor ise taksi,
kamyon kullanıyor ise kamyon, otobüs kullanıyor ise otobüs şoförüdür. Bu
isimlendirme dünyanın her yerinde aynıdır. Çünkü kişi, yaptığı işe göre
isim alır. Hiçbir yerde otomobil kullanana kamyon şoförü denmez,
denemez.
İnsanların hayatta önemsedikleri, uğruna ölümü göze alacakları
düşünceleri, dinleri, kutsadıkları değerleri vardır. Bu değerler uğruna
sürdürdükleri bir mücadeleleri vardır. Her insan ne için, kim için,
kimden yana, kimin adına bu mücadelesini sürdürdüğünü herkesten daha iyi
bilir. Bu da tüm insanlar için geçerli bir kıstastır. İşte uğruna ölümü
göze aldığı değer veya değerler, kime ait, kim için ise insan da bunlar
için ölünce, uğruna öldüğünün şehidi/şahidi olur. İslam bu kavramı o
denli yüce tutmuş ki, Allah indinde Peygamberlikten sonra gelen bir
makamdır. Bu makama Allah adının yücelmesi için malıyla ve canıyla cihad
eden ve bu yolda bu amaçla ölen veya öldürülen kimseler için layık
görülmüştür. Bu kimselerin yolu İslam, işi cihat, niyeti İla'yı
Kelimetullah, hedefi Allah rızası, ulaştığı makam ise şahadettir.
Gerçekten iman edenlerin yegane hedefi budur. "O halde, dünya hayatını
ahiret karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah
yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse biz ona yakında büyük
bir mükâfat vereceğiz."(4/74) "(Ey Muhammed!): "Allah yolunda savaş.
Sen, ancak kendinden sorumlusun. İman edenleri de savaşa teşvik et.
Umulur ki Allah, küfredenlerin şiddet ve baskısını önler. Allah'ın kahrı
da, ibret alınacak cezası da, pek şiddetlidir."(4/84) "Allah yolunda
öldürülenlere "ölüler" demeyin. Bilakis onlar diridirler, lâkin siz
anlayamazsınız." (2/154) "Andolsun ki, eğer Allah yolunda öldürülür veya
ölürseniz kesinlikle Allah'ın bir bağışlaması ve rahmeti, onların
dünyada kalıp toplayacakları şeylerden daha hayırlıdır." (3/157)
Bütün vurguların ortak paydası Allah yolunda olmak ve Allah yolunda
ölmektir. Bu şerefe ulaşan kimseler yeniden dirilip arkada kalanlara bu
işin güzelliğini müjdelemek isterler: "Ona "Cennete gir" denilince,
"Keşke milletim Rabbimin beni bağışladığını ve beni ikrama mazhar
olanlardan kıldığını bilseydi" demişti." (36/26-27)
SORU 5: Vahye uygun ve
paralel olan hadislere, "vahyi gayr-i metluv" denir mi? Peygamberimizin
vahiy dışı, ama vahye uygun olan sözlerinin olması tabii değil midir?
CEVAP: Öncelikle
sorunuzun birinci bölümünde yer alan "vahyi gayri metlüv" kavramı
üzerinde durmak istiyoruz. Ne peygamberimizin ne de bir başkasının vahye
uygun olan sözlerine "vahiydir" demek mümkün değildir.
Allah vahyine elçisinin şahsi gayretini bile karıştırmamak için,
kendisine vahiy geldiğinde tekrar etmeye çalışan Peygamberi şöyle ikaz
ediyor: "Cebrail sana Kur'an okurken, çabuk ezberlemek için acele edip
onunla beraber söyleme, yalnız dinle. Muhakkak ki vahyolunanı kalbine
yerleştirmek ve onu sana okutmak bize aittir. Biz onu Cebrail'e
okuttuğumuz zaman, onun okumasını takip et. Sonra onu sana açıklamak
bize düşer." (75/16-19) Bunun ötesinde en ufak bir ilaveye bile şöyle
karşılık veriyor: "Eğer o (Muhammed), Bize karşı, ona bazı sözler katmış
olsaydı, Biz onu kuvvetle yakalardık, sonra onun şah damarını
koparırdık. O zaman sizden hiç biriniz de buna engel olamazdınız."
(69/44-48)
Allah elçisine bile böyle karşılık veriyor. Ona bir şeyi ilave etmek
kimsenin haddi değildir. İslam'da "vahiy" denildiği zaman sadece Kur'an
akla gelir. Kur'an'ın dışında ne metlüv ne de gayr-i metlüv vahiy
vardır. Vahyin hepsi Kur'an'dadır. Peygamber görevinin gereği olarak
vahye bir ilavede bulunmadığı/bulunamadığı gibi, onda olması gereken bir
vahyi de eksiltemez, eksiltmemiştir. Bu konuda Hz. Aişe (R.A.)'dan şöyle
bir haber gelmektedir: "Amir b. Mesrûg Aişe validemize şöyle dedi: Ey
Anacığım! Muhammed (as) Rabbini gördü mü? Bu soruyu işiten Hz. Aişe
validemiz şöyle buyuruyor: Söylediğin şey tüylerimi ürperti. Senin şu üç
meseleden haberin yok mu? 1-Kim sana Muhammed (as)'ın Rabbini gördüğüne
dair bir rivayette bulunursa yalan söylemiştir. "Gözler O'nu idrak
edemez; O gözleri idrak eder; O Latif'tir, her şeyden haberdardır."
(6/103) "Allah bir insanla ancak vahiy yoluyla veya perde arkasından
konuşur. Yahut da bir elçi gönderir de izniyle ona dilediğini vahyeder.
Şüphesiz ki O çok yücedir, hüküm ve hikmet sahibidir." (42/51). 2- Kim
sana peygamberin yarın ne olacağını bildiğine dair bir nakilde
bulunmuşsa yalan söylemiştir. "Kıyamet vakti hakkındaki bilgi, ancak
Allah'ın katındadır. Yağmuru O yağdırır, rahimlerde olanı O bilir. Hiç
kimse yarın ne kazanacağını bilemez. Yine hiç kimse nerede öleceğini
bilemez. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, her şeyden
haberdardır."(31/34) 3- Kim sana Resul'ün (as) bir şeyler gizlediğine
dair bir haber verirse yalan söylemiştir. "Ey Resûl! Rabbinden sana
indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O'nun elçiliğini yapmamış
olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Doğrusu Allah, kâfirler
topluluğuna rehberlik etmez."(5/67)
Şimdi elimizi vicdanımıza koyup düşünelim! Bu ayetleri insanlara okuyan
bir elçiden bu ayetlere muhalif bir davranış sadır olur mu? İnsaf ile
düşünüldüğü zaman o elçinin en az eşi Hz. Aişe validemiz kadar bu
ayetlere vakıf olduğu değil, daha fazlasına vakıf olduğu teslim
edilecektir. Bu ayeti takip eden ilahi ikaz ise şöyle devam ediyor: "Ey
Kitap ehli! Siz, Tevrat'ı, İncil'i ve Rabbinizden size indirileni
hakkıyla uygulamadıkça, (doğru) bir şey (yol) üzerinde değilsinizdir"
de. Rabbinden sana indirilen, onlardan çoğunun küfür ve azgınlığını
elbette artıracaktır. Kâfirler topluluğuna üzülme."(5/68)
Bu ikaz elbette ki bugün bizi de kapsamaktadır. Bizler de Allah'ın bize
indirdiği Kur'an'ı hakkıyla okuyup, anlayıp, hayata uygulamaz isek,
bizler de bir şey üzerinde değiliz demektir. "De ki: Ben, sadece, vahiy
ile sizi ikaz ediyorum. Fakat, sağır olanlar, ikaz edildikleri zaman bu
çağrıyı duymazlar.(21/45)
Sorunuzun ikinci kısmına, yani "Peygamberimizin vahye uygun olan
sözlerinin" olması konusuna gelince, böyle bir sorunun tamamen zaid
olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü bir peygamberin bütün sözleri vahye uygun
olur, olmak zorundadır. Aksi halde yukarıda meallerini verdiğimiz
ayetlere önce peygamber maruz kalmış olurdu.
Allah elçisini Kur'an'ı ahlak edindiği için insanlığa en güzel örnek
şahsiyet olarak göstermiştir. O hayatı boyunca Kur'an'la konuşmuş
Kur'an'ı konuşmuştur. Onu sünnet edinmiş ve hiçbir zaman bu sünnetini
terk etmemiştir. Sorun ne peygamberde ne de peygamberimizin
sözlerindedir. Sorun O'ndan sonra bu sözleri işitip nakledenlerden
kaynaklanmaktadır. Onların karşısında Allah'ın elçisi varken, bizim
karşımızda bir yığın rivayetler var. Kur'an'a uymayan, Peygamberin
söylemesi mümkün olmayan, Müslüman'ın içine sindirmesi mümkün olmayan
rivayetler. İşte bunları Kur'an eleğinden geçirerek almalıyız. Aksi
halde biz de, peygambere söylemediğini söyletenlere katılmış oluruz.
İşin püf noktası burasıdır ve iyi düşünmeliyiz. Bu sözler
peygamberimizin söylediği kelimelerle yazılmamıştır. Ondan dinleyen
kendi anladığını kendi kelimeleriyle zapt etmiştir. Bu iş her ravi için
böyle devam etmiş; sonunda en son ravinin anladığı şey kitaba
kaydedilmiştir. Bu nedenle bize ulaşan peygamberin dediği olmaktan
çıkmış; en son ravinin anlayıp ifade ettiği söz olmuştur. Bunların
aslına döndürülmesi Kur'an'a döndürülmesiyle mümkündür. Uyanı alır,
uymayanı bırakırız. Bu konuda en doğru yöntem budur.
SORU 6: Kıyamet
alametlerinin Kur'an'dan dayanakları var mıdır? Dâbbet'ül- Arz, Ye'cüc
ve Me'cüc, duman, deccal, güneşin batıdan doğması, Hz. İsa'nın nüzulü ve
benzeri olayları Kur'an açısından kritik eder misiniz?
CEVAP: İnsandaki
merak unsuru fıtri olduğu için, bugün olduğu gibi o gün de memleketin
meraklıları eksik olmamıştır. Vahyin geldiği günlerde bu olayı Peygamber
(as)'a da sormuşlar. Allah Teâla da onlara gerekli cevabı şöyle
vermiştir: "Sana kıyameti, ne zaman gelip çatacağını soruyorlar. De ki:
Onun ilmi ancak Rabbimin katındadır. Onun vaktini O'ndan başkası
açıklayamaz. O göklere de yere de ağır gelmiştir. O size ansızın
gelecektir. Sanki sen onu biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki:
Onun bilgisi ancak Allah'ın katındadır; ama insanların çoğu bilmezler."
(7/187) "İnsanlar sana kıyametin zamanını soruyorlar. De ki: Onun
bilgisi Allah katındadır. Ne bilirsin, belki de zamanı yakındır."
(33/63) "Kıyamet zamanını bilmek ancak Allah'a havale edilir. Onun
bilgisi dışında hiçbir meyve kabuğundan çıkmaz, hiçbir dişi gebe kalmaz
ve doğurmaz. Allah onlara: "Bana koştuğunuz ortaklarım nerede?" diye
seslendiği gün, onlar: "Senin ortağın olduğuna dair bizden hiçbir şahit
olmadığını sana arz ederiz" derler." (41/47)
İşte bu ayetler tüm çağlara gerekli cevabı vermektedir. Bu ayetleri
okuyan bir Müslüman'ın gönlünde kuşku kalır mı ki, peygamberine hala
sormaya devam etsin de; Peygamber (as) da bu ayetleri okuduktan sonra
onların bu sorularına "ilme" Kur'an'a dayanmayan bilgiler versin!...
Mümkün gözükmemektedir. Ayetleri yeniden okuyup düşünün! Kıyamet
alametleri diye sayılanların hepsinin, birilerinin hezeyanları olduğunu
göreceksiniz. Bir elçi Rabbinin: "Sen biliyormuşsun gibi sana
soruyorlar. De ki, onun bilgisi ancak Allah'ın katındadır"; "Kıyamet
zamanını bilmek ancak Allah'a havale edilir" sözünden sonra konuşmaz.
Aksine Peygamberimiz kendisine kıyameti soranlara: "Kıyamet için ne
hazırladın" diye sorar. Biz kıyametin zamanını birtakım işaretler ile
bilmeye değil kıyamet için bir şeyler hazırlamaya bakmalı değil miyiz?
Bu nedenle sorunuzda saydığınız kıyamet alametlerini Kur'an'a götürerek
ayrı ayrı irdelemeyi bu açıklamalardan sonra zait buluyoruz. Ne Mehdi
gelecek ne de İsa(as), ne Deccal ne Ye'cuc Me'cuc. Bunların hepsi Ehl-i
Kitab'ın İslam'a soktuğu hurafelerdir. Dâbbe ise, dünyada değil hesap
günü ahirette kulların yaptıklarını kendilerine ispatlamak için Allah'ın
çıkartacağını vaat ettiği bir şeydir. Bizim işimiz gabya taş atmak
olmadığına göre gaybın sahibinin sözlerine inanır, inkıyat ederiz.
SORU 7: Sitemizdeki
form sayfasında Nisa suresinin 60. ayetiyle ilgili şöyle bir soru
sorulmuştu: "Sana indirilene ve senden önce indirilene gerçekten
inandıklarını öne sürenleri görmedin mi? Şeytan da onları uzak bir
sapıklıkla sapıtmak ister." (4/60) Bu ayete göre günümüz mahkemelerini
hakem tayin edip onları problemlerimizi çözücü konumda görmek, onlara
başvurmak mıdır? Yoksa bu ayetten ne anlamalıyız?
CEVAP : Bu ayetin
doğru anlaşılması için 4/58'den başlayıp 4/65 dahil okumamız ve üzerinde
düşünmemiz gerekir. "Allah size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar
arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Allah,
bununla size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz ki Allah her şeyi hakkıyla
işiten, hakkıyla görendir." "Ey iman edenler! Allah'a itaat edin,
Peygambere de itaat edin ve sizden olan emir sahibine de itaat edin.
Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz; Allah'a ve ahiret
gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resulü'ne arz edin. Bu,
daha iyidir ve sonuç bakımından da daha güzeldir. Sana indirilene ve
senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi?
Tâğut'a inanmamaları kendilerine emrolunduğu halde, Tâğut'un önünde
muhakemeleşmek istiyorlar. Halbuki şeytan onları büsbütün saptırmak
istiyor. Onlara: "Allah'ın indirdiğine ve Peygambere gelin!" denince,
münafıkların senden büsbütün uzaklaştıklarını görürsün."(4/58-61). "Biz
her peygamberi, sadece Allah'ın izniyle itaat edilsin diye gönderdik.
Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelip günahlarına
mağfiret dileselerdi, peygamber de onların bağışlanması için dua
ediverseydi, elbette Allah'ı tövbeleri kabul eden ve merhametli
bulacaklardı. Hayır! Rabbine andolsun ki iş bildikleri gibi değil, onlar
aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp sonra da senin
verdiğin hükme karşı içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir
teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olamazlar."(4/64-65)
Bu ayetlerin tamamı Medine döneminde İslam'ın devlet olmasından sonra
gelen ayetlerdir. İkaz edilenler ise, Allah'ın hükümlerinin hakim
olmasına rağmen bunları kabul etmeyip cahiliye yasalarına göre yaşamayı
ve hükmolunmayı bekleyen münafıklardır. Ayrıca bunların İslam'a teslim
olmak istemeyen kimseler olarak Allah'ın elçisine karşı başkaldırıları
var. Ayet bu durumda olan kimseler için: "Bunlar, tağut'un önünde
muhakeme olmayı istemektedirler; oysa onlar onu reddetmekle
emrolunmuşlardır" ikazında bulunuyor.
Şimdi İslam devletinin tebaası olacaksınız, hem de Müslüman olduğunuzu
söyleyeceksiniz, sonra da Allah ve Resulünün hükmüne razı olmayacak,
cahiliye yasalarını ve yaşam tarzını isteyeceksiniz. İşte bu, olur şey
değildir. "Halbuki (dıştan göründüğünüz gibi Müslüman olduğunuzu
söylemekle!) onu inkar etmekle emrolunmuş idiniz." Bu ifadelerle onların
iki yüzlü yalancılar olduklarını yüzlerine vurmaktadır.
Ayetin günümüze adapte edilme konusunda ise şunu söyleyebiliriz: her
insan içinde yaşadığı imkanlar ile sorumlu tutulacaktır. Ayetin ortaya
koyduğu şartlarda olup ta Allah ve Resulünün hükmüne razı olmayan
kimseler birebir aynı hükmü giyerler. Fakat İslam'ın hakim olmadığı
ülkelerde yaşayan Müslümanlar o ülkenin kendilerine hükmettiği yasayı
değiştirmek gücüne sahip olmadıkları, olamayacakları için 4/60
belirtilen hükmü giymezler.
Sebebi ise, bu konumda olan Müslümanların Allah'ın hükmüne teslim
olmamak, cahiliye yasalarını istemek ve Allah'ın hükümlerinin
üstünlüğüne inanmamak gibi bir anlayışları yoktur. İçinde bulundukları
durumu doğru bulduklarından, onun üstünlüğüne inandıklarından veya çok
sevdiklerinden burada bulunmuyorlar. Bu şartların içine doğmuşlar, fakat
değiştirmeye de güç yetiremediklerinden dayatılana mahkum olmuşlardır.
Allah 2/286'da "kimseye vüs'atının üzerinde bir sorumluluk
yüklemeyeceğini" bildirmiştir. Bu mahkumiyeti değiştirip hakim konuma
gelmek için cehdetmek kaydıyla o gün gelene kadar bu şartlara katlanmak
zorundadırlar.
Mevcut şartlarda yaşarken de bireysel sorumluluklarını Rabbi'nin emrine
göre yerine getirmek zorundadırlar. Ancak malın, canın, aklın, neslin ve
dinin (şahsi inanç bazında) korunması konusunda mevcut imkanlardan
istifade etmekte zorundadırlar. Bu konuda umumi bir konsensüs/uzlaşma
birlikte yaşayan her toplum içinde sağlanmıştır. Aksi halde kendini ve
çocuklarını tescil ettirmeye, sahip olduğu mülkünü tescil ettirmeye, bir
haksızlığa uğradığı zaman hakkını talep etmeye ve kendi nesebini ve
kimliğini ispat etmeye kadir olamazlar.
Bir Müslüman'ın açık bir haksızlığı talep etmemek ve "Hakk'a" muhalif
bir talepte bulunmamak kaydıyla hak talebinde bulunmasının 4/60'da
bahsedilen hükme girmeyeceğine inanıyoruz. Bu ortamda "süpürüp atıcı"
bir anlayışın iler-tutar bir tarafı yoktur. Bu konuda "dolmuşa binmeden"
konunun iyice düşünülüp değerlendirilmesi gerekir diyoruz.
|