Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 351 | Mart  2008

                   

 

 


BAŞAK İPEK / ELAZIĞ

SORU 1: Selefi çizgideki bazı İslam alimlerinin Tevhidi, uluhiyyet ve rububiyyet tevhidi olarak ikiye ayırmaları Kur'an'a uygun mudur?

CEVAP: Tevhidin kelime anlamı birlemektir. Bu nedenle Allah'ı zatıyla ve sıfatlarıyla birlemek tevhid, birleyen kimseye de Muvahhid denir.
Allah, zatı itibariyle eşi, dengi ve benzeri olmadığı gibi, sıfatları itibariyle de eşi, dengi ve benzeri yoktur. Ef'ali itibariyle de eşi ve benzeri yoktur. Yaratmada, yaşatmada, rızık vermede, öldürüp diriltmede, hesap sormada, azap etmede, hüküm koymada, hayatı düzenlemede, insan ve kainatı dilediği gibi şekillendirmede ve ila ahir benzeri sıfat ve fiillerinde de birdir. Dengi, benzeri ve ortağı yoktur.
Bu anlamların hepsi "Lailahe İllallah" cümlesinde mündemiçtir. Bu cümleyi söyleyen kimse Allah'tan başka ilah tanımadığını ilan ettiği gibi, Allah'tan başka Rab kabul etmediğini de açıklamış olmaktadır. Bunu her sıfatına ve ef'aline taşıyarak tek tek ifade etmekle topluca ifade etmek arasında, ifade ettiği anlam açısından bir fark yoktur. Rab olarak ve ilah olarak birlemenin de Kur'an'a aykırılığı söz konusu değildir. Çünkü Allah zatıyla ve sıfatlarıyla, Rab olarak da ilah olarak da tekdir, eşsiz ve benzersizdir: "De ki: O, Allah birdir. Allah sameddir. O, doğurmamış ve doğmamıştır. Onun asla bir dengi de yoktur. "(112/1-4) "(Ey müminler!) Allah'ın boyasıyla boyanın. Allah'tan daha güzel rengi kim verebilir. Biz yalnız ona kulluk edenleriz deyin." (2/138) "O gün, hiç kimse, Allah'ın azap ettiği gibi azap edemez. Ve O'nun vurduğu bağ gibi kimse bağ vuramaz. "(89/25-26) "Allah, gözlerin hain bakışını ve kalplerin gizlediğini bilir." (40/19) "Görmez misin ki, göklerde olanlar ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğu Allah'a secde ediyor; birçoğunun üzerine de azap hak olmuştur. Allah kimi hor ve hakir kılarsa, artık onu değerli kılacak bir kimse yoktur. Şüphesiz Allah dilediğini yapar." (22/18)

SORU 2: Bazı dua kitaplarında "Allahümme ecirna min şerrin nisa", "Allahümme ecirna min belainnisa", "Allahümme ecirna min fitnetin nisa" şeklindeki ifadeleri nasıl karşılıyorsunuz?

CEVAP: Bu cümlede kullanılan "E.C.R" kökünden gelen "ecirnâ" ifadesi yardım dilemek, korunma istemek anlamına gelmektedir. Hal böyle olunca yukarıdaki cümlelerin anlamı şudur: "Ey Allah'ım! Bizi kadının şerrinden, kadının belasından, kadının fitnesinden koru." Burada kadınları hor görmek, küçümsemek, daima kötü ve kötülüğün kaynağı gibi görmek doğru bir anlayış değildir. Bir erkek için kadın fitne olduğu gibi, kadın için de erkek aynı derecede fitne olmaktadır. Buradaki anlayış genel bir temenni olması kaydıyla kabul edilebilir. Allah Kur'an'da: "Mal ve evlat dünya hayatının fitnesidir", "Mal ve evlat dünya hayatının ziyneti/süsüdür" buyuruyor. Aynı şey hem ziynet hem de fitne olarak nitelendiriliyor. Bu fark insanın bunlara yaklaşımı ile ilgilidir. "Servet ve oğullar, dünya hayatının süsüdür; ölümsüz olan iyi işler ise Rabbinin nezdinde hem sevapça daha hayırlı, hem de ümit bağlamaya daha lâyıktır.(18/46) "Size verilen şeyler, dünya hayatının geçim vasıtası ve süsüdür. Allah katında olanlar ise, daha hayırlı ve daha kalıcıdır. Hâla buna aklınız ermeyecek mi?" (28/60) "Ey iman edenler, haberiniz olsun ki, eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olan vardır, o halde onlardan sakının! Ne var ki, affeder, kusurlarına bakmaz, örterseniz, şüphe yok ki, Allah, çok bağışlayandır, merhamet edendir. Mallarınız ve çocuklarınız sizin için ancak bir fitnedir. Allah ise, büyük ecir O'nun katında olandır (64/14-15).
Aynı şey bir durumda fitne, bir başka durumda ziynet olarak ifade diliyor. Yine Felak suresinde: "De ki: Yarattığı şeylerin şerrinden, karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden, düğümlere üfürüp büyü yapan üfürükçülerin şerrinden ve kıskandığı vakit kıskanç kişinin şerrinden sabahın Rabbine sığınırım!"(113/1-5)
Dikkat edilirse birinci ayette bütün yaratılanların şerrinden "sabahın rabbine" sığınmamız isteniyor. Bu demek değildir ki bütün yaratılanlar kötüdür. Asla böyle bir anlama gelmez. Eşyadan nasıl istifade edeceğimizin yolunu ve hükmünü Allah belirlemiştir. Onun hükmüne uyarak meşru kıldığı yoldan istifade etmek insan için ibadet hükmünde bir eylem olarak değerlendirilirken; bu yolu ve hükmü hesaba katmadan ona yönelmek ise kabahat olarak karşımıza çıkmaktadır.
Peygamberimiz arkadaşlarına aile saadetinden bahsederken: "İnsanın hanımıyla yakınlaşmasının sevabından bahsedince, arkadaşları tebessüm ederek hayretle sorarlar: "Ya Rasulallah bunun da sevabı olur mu?" deyince, Peygamberimiz (as): "Elbette sevabı vardır. Siz bu ihtiyacınızı meşru olmayan 'zina yoluyla' giderseydiniz günah olmayacak mıydı? Helaline yönelmenin elbette sevabı olacaktır" buyuruyor. İşte bu mantıkla baktığımızda eşyadan meşru bir şekilde istifadeye yönelmemiz ibadet, meşruiyetin sınırlarını tanımadan, helal-haram demeden içine dalmak ise bizim en büyük fitnemiz olmaktadır.
Fitne en kısa tanımıyla, kul ile Allah arasına giren ve Allah'tan uzaklaştıran şeydir. Bu kadın olabilir, mal hırsı olabilir, çocuklarımızın geleceği düşüncesi olabilir, bizim gelecek kaygımız, korkumuz veya makam/mevki hırsımız olabilir. İşte bu minval üzere olan anlayış bir fitnedir, beladır ve bizim için şerdir. Bunların tümünden Allah'a sığınmamız gerekir.
Bir erkek için kendisini haramdan koruyan kadın, helal yoldan kazanılıp Allah yolunda harcanan mal, Allah'a ibadette, anne-babasına itaatte kusur etmeyen evlat, dünya hayatının ziyneti, Allah'ın kuluna en güzel nimetidir. Dünya ve içindekilere işte bu pencereden baktığımızda düğüm çözülecektir.

SORU 3: Peygamberler arasında derece farkı var mıdır? Ulû'l-Azm olan peygamberler kimlerdir?

CEVAP: Müslümanlar bu konuya şu ayetin çerçevesinden bakarlar:
"Peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilene iman etti, müminler de (iman ettiler). Her biri Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler. "Allah'ın peygamberlerinden hiçbiri arasında ayırım yapmayız. İşittik, itaat ettik. Ey Rabbimiz, affına sığındık! Dönüş sanadır" dediler."(2/285)
Olayın bizim penceremizden görülmesi gereken manzarası bu olmakla birlikte, bazı ayetlerde geçen "Faddalna" kelimesinin doğru anlaşılmasına ihtiyaç vardır: "İşte bunlar Allah'ın âyetleridir. Biz onları sana doğru olarak anlatıyoruz. Şüphesiz sen, Allah tarafından gönderilmiş peygamberlerdensin." (2/252) "O peygamberlerin bir kısmını diğerlerinden üstün kıldık. Allah onlardan bir kısmı ile konuşmuş, bazılarını da derece derece yükseltmiştir. Meryem oğlu İsa'ya açık mucizeler verdik ve onu Rûhu'l-Kudüs ile güçlendirdik. Allah dileseydi o peygamberlerden sonra gelen milletler, kendilerine açık deliller geldikten sonra birbirleriyle savaşmazlardı. Fakat onlar ihtilafa düştüler de içlerinden kimi iman etti, kimi de inkâr etti. Allah dileseydi onlar savaşmazlardı; lâkin Allah dilediğini yapar." (2/253)
Bu ayette geçen "üstün kıldık" ifadesinin orjinali "faddalna"dır. Bu kelimenin ifade ettiği manayı doğru anlamak için kullanıldığı yer itibariyle ne anlama geldiğini tahlil etmemiz gerekmektedir:
Faddale: İktisat ve itidali aşan bir artmayı belirtmek için kullanılır. Bu da iki kısma ayrılır:
1: Övülen bir şeyin artmasını bildirmek için (ilim ve hilim gibi).
2: Yerilen bir şeyin artmasını bildirmek için (öfke ve kin gibi). Bu türden bir artışı bildirmek için genelde "Fudul" kalıbı kullanılır.
Fadlun sözcüğü, iki şeyden birinin diğeri üzerindeki fazlalığını anlatmak için kullanıldığında da üç kısma ayrılır:
1- Cins olarak üstün olma (hayvan cinsinin bitkilere üstünlüğü gibi).
2- Tür olarak üstün olma (insan türünün diğer hayvan türlerine üstünlüğü gibi). "Biz, hakikaten insanoğlunu şan ve şeref sahibi kıldık. Onları, (çeşitli nakil vasıtaları ile) karada ve denizde taşıdık; kendilerine güzel güzel rızıklar verdik; yine onları, yarattıklarımızın birçoğundan cidden üstün kıldık."(17/70)
Bu iki konuda üstün kılınanlardaki üstünlük cevher üstünlüğüdür. Eksik olanın üzerindeki eksikliği kaldırma imkan ve gücü yoktur. Bitki hayvan olmaya, hayvan da insan olmaya kalkışamaz ve bu gücü kendisinde bulamaz.
3- Zad olarak üstün olma anlamınadır (bir adamın başka bir adama olan üstünlüğü gibi).
Bu türden bir üstünlük ise kendi arasında iki kısımda mütalaa edilir:
a- Kişisel gayret ile ulaşılabilir olanlar (mal ve metaa cinsinden olanlar gibi): "Allah, rızık bakımından kiminizi kiminize üstün kıldı. Fazla verilenler, rızıklarını ellerinin altındakilere vermiyorlar ki, eşit olsunlar. Şimdi Allah'ın nimetini inkar mı ediyorlar?"(16/71)
b- İlahi bir ikram olup kulun gayretiyle ulaşması, aradaki farkı kapatması mümkün olmayanlar. Bu tür üstünlük kula Allah tarafından bir ihsandır ve kişisel bir gayret ve istekle olan şeyler değildir. "Rabbin, göklerde ve yerde olan herkesi en iyi bilendir. Gerçekten biz, peygamberlerin kimini kiminden üstün kıldık; Davud'a da Zebur'u verdik."(17/55)
İşte burada bahsedilen üstünlük, kişinin kendi kesbiyle ulaştığı bir üstünlük olmayıp, Allah'ın o kimseye bir ihsanı olarak vermiş olduğu nimeti veya nimetleri, ihsanlarıdır. Özellikle her iki ayette geçen Elçilik ortak paydası üzerine bina edilen nimetlerden olarak: Davud'a Zebur un verilmiş olması, Musa (as) ile konuşması, İsa (as)’ın Ruhu'l-Kudüs ile güçlendirilmesi ve bir takım açık mucizeler verilmesi, bu zatların şahsi gayretlerinin sonucunda ulaşmış oldukları bir üstünlük veya nimet değildir. Başta Elçilik olmak üzere verilen nimetlerin hepsi Allah'ın dilediğine ihsan ettiği faziletler ve üstünlüklerdir.
Bu konuda 2/253, 17/55 geçen elçilikle birlikte kitap ve mucizeler, 4/32, 3/73, 10/57-58, 3/83'de geçen Hak, kitap ve Allah indindeki Din, her hangi bir zatın şahsi gayretiyle ulaşacağı, ortaya koyacağı türden olmayan nimet ve ihsanlardır. Bunları Allah kullarından dilediğine vererek diğer insanlar üzerine faziletli kılmıştır. "Sen, bu kitabın sana vahy olunacağını ummuyordun. Bu ancak Rabbinden bir rahmettir. O halde sakın kâfirlere arka çıkma!"(28/86) Bu nimetlerin bir görev ve sorumluluk karşılığında verilmiş olduğunu da görüyoruz. Her nimet bir külfet karşılığıdır. Bu nimetler olmadan o külfetlerin göğüslenmesi mümkün değildir. İşte burada verilen sorumluluk ile doğru orantılı olarak, nimet külfet dengesini kuran Allah'tır.
Yeniden sorunuza dönersek, elçilerinin birinin diğerine üstün kılınmış olmasının, her bir elçisine olan ihsanıyla alakalı olduğu açıkça görülmektedir. Sayılan faziletler bir insanın kendi gayretiyle elde edebileceği şeyler olmadığına göre, Allah kimi elçi seçeceğini, hangi elçiye nasıl bir ayet/mucize vereceğini, hangi kitabı vereceğini, bu kitapla hangi hükümleri koyacağını ve elçilerin nerede, ne zaman ve kime gönderileceğini sadece kendisi takdir etmiştir. Bu sebeple elçilere verilen farklı mucizeler ve kitaplar, elçilerden kaynaklanan bir şey olmadığı için, bunlar ile elçilerin birbirlerine zati bir üstünlüğü söz konusu değildir. Ayetin kendi içindeki beyanından da anlaşıldığı gibi her elçiye verilen ayetlerin farklılığından bahsedilmektedir. Elçilerin kendi gayretleriyle birbirine üstün geldiklerinden değil.
İsa(as)'ı babasız bakire anneden meydana getirmeyi, beşikte iken konuşma gücünü, Ruhu'l-Kudüs'le desteklemeyi temin eden Allah'tır ve İsa (as)'ın bunda bir dahli yoktur. Musa (as) ile konuşmak suretiyle konuşarak vahyetmeyi, ard arda dokuz mucize vermeyi, asa ile denizi yarmayı, turda konuşmayı ve levhalara emirlerini yazmayı, asasını vurarak kayadan on iki pınar akıtmayı yine temin eden Allah'tır. Bunları bu minval üzere bütün Elçiler için düşündüğümüzde Davud'a Zebur'u, Musa'ya Tevrat'ı, İsa'ya İncil'i ve Muhammed (as)'a da Kur'an'ı veren, her birini dilediği zaman dilediği kavmin içinden çıkartan yine Allah Teala'dır. Bu kitapların kendilerine verilmesinde hiçbir elçinin bir dahli yoktur. Bunlar üzerinden de birbirlerine üstün olmaları söz konusu değildir.
Bu nedenle bize düşen Elçiler arasında fark gözetmeden hepsine inanmak ve itaat etmektir. Kişisel gayretlerinin durumunu bilen ise ancak Allah'tır. Bütün işlerin sonu ise Allah'a varacağından, takdir O'nundur.
Ulu'l-Azm olanlar konusuna gelince, bu ifadenin anlamı "azim sahibi" demektir. Bu manada bütün Elçiler Azm sahibidir. Azm'in kelime anlamı, bir işi yapmaya veya tamamlamaya yönelik kalbi sıkıca bağlamak, kesin karar vermek demektir. Bu manada her elçi Rabbinin elçiliğini yapma konusunda asla tereddüt göstermemiş, bütün varlığıyla kendisini bu yola adamıştır.
Peygamberler arasında Yunus (as)'ın başına gelen olay, Allah'ın verdiği elçilik görevini terk etmek anlamında olmayıp, içinde bulunduğu toplumun söz anlamaz oluşuna karşı gösterilen bir tavırdır. Bu tavrında kendini haklı görerek, Rabbinin de kendisini haklı göreceğini zannediyor. Fakat ilahi iradenin öyle olmadığını, başına gelen olaydan sonra anlayınca da Rabbine yöneliyor ve durum şöyle düzeltiliyor: "Zünnûn'u da (Yunus'u da zikret). O öfkeli bir halde geçip gitmişti. Bizim kendisini asla sıkıştırmayacağımızı zannetmişti. Nihayet karanlıklar içinde: "Senden başka hiçbir tanrı yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum!" diye niyaz etti. Bunun üzerine onun duasını kabul ettik ve onu kederden kurtardık. İşte biz müminleri böyle kurtarırız."(21/87-88) "Onu, yüz bin veya daha çok kişiye peygamber olarak gönderdik. Sonunda ona iman ettiler, bunun üzerine biz de onları bir süreye kadar yaşattık."(37/147-148)
Peygamberler azim sahibidir. Hepsi de aldığı görevi Rabbine kavuşuncaya kadar sabır ve kararlılık ile götürmüşlerdir. Tebliğ görevini başarıyla yerine getirmelerine rağmen, onları kabul edenlerin az veya çok oluşu elçiyle ilgili olmayıp tebliğe muhatap olan kimselerin durumuyla alakalıdır. Sonuç Allah'ın elindedir. "Peygamberin üzerine düşen sadece tebliğdir. Allah, açıkladığınız ve gizlediğiniz şeylerin hepsini bilir." (5/99) "Öyleyse Allah'a itaat edin, peygambere itaat edin ve Allah'a karşı gelmekten sakının. Şayet yüz çevirirseniz bilmiş olun ki elçimize düşen sadece apaçık tebliğdir" (5/92) buyurulmuştur.

SORU 4: Gayesi İslam olmayıp da savaşta ölenlere şehit denir mi?

CEVAP: Konunun anlaşılması için şöyle bir örnekle yola çıkalım: Toplum nezdinde araba kullanan her insana verilen bir unvan vardır. Adı Ahmet' tir, Mehmet'tir, Hasandır fark etmez. Kullandığı arabanın yerli veya yabancı olması da önemli değildir. Kendi arabası olması veya başkasının arabası olması da fark etmez. Araba kullanıyor ise ismi/unvanı şofördür. Kullandığı vasıtaya göre baktığımızda ise, taksi kullanıyor ise taksi, kamyon kullanıyor ise kamyon, otobüs kullanıyor ise otobüs şoförüdür. Bu isimlendirme dünyanın her yerinde aynıdır. Çünkü kişi, yaptığı işe göre isim alır. Hiçbir yerde otomobil kullanana kamyon şoförü denmez, denemez.
İnsanların hayatta önemsedikleri, uğruna ölümü göze alacakları düşünceleri, dinleri, kutsadıkları değerleri vardır. Bu değerler uğruna sürdürdükleri bir mücadeleleri vardır. Her insan ne için, kim için, kimden yana, kimin adına bu mücadelesini sürdürdüğünü herkesten daha iyi bilir. Bu da tüm insanlar için geçerli bir kıstastır. İşte uğruna ölümü göze aldığı değer veya değerler, kime ait, kim için ise insan da bunlar için ölünce, uğruna öldüğünün şehidi/şahidi olur. İslam bu kavramı o denli yüce tutmuş ki, Allah indinde Peygamberlikten sonra gelen bir makamdır. Bu makama Allah adının yücelmesi için malıyla ve canıyla cihad eden ve bu yolda bu amaçla ölen veya öldürülen kimseler için layık görülmüştür. Bu kimselerin yolu İslam, işi cihat, niyeti İla'yı Kelimetullah, hedefi Allah rızası, ulaştığı makam ise şahadettir. Gerçekten iman edenlerin yegane hedefi budur. "O halde, dünya hayatını ahiret karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz."(4/74) "(Ey Muhammed!): "Allah yolunda savaş. Sen, ancak kendinden sorumlusun. İman edenleri de savaşa teşvik et. Umulur ki Allah, küfredenlerin şiddet ve baskısını önler. Allah'ın kahrı da, ibret alınacak cezası da, pek şiddetlidir."(4/84) "Allah yolunda öldürülenlere "ölüler" demeyin. Bilakis onlar diridirler, lâkin siz anlayamazsınız." (2/154) "Andolsun ki, eğer Allah yolunda öldürülür veya ölürseniz kesinlikle Allah'ın bir bağışlaması ve rahmeti, onların dünyada kalıp toplayacakları şeylerden daha hayırlıdır." (3/157)
Bütün vurguların ortak paydası Allah yolunda olmak ve Allah yolunda ölmektir. Bu şerefe ulaşan kimseler yeniden dirilip arkada kalanlara bu işin güzelliğini müjdelemek isterler: "Ona "Cennete gir" denilince, "Keşke milletim Rabbimin beni bağışladığını ve beni ikrama mazhar olanlardan kıldığını bilseydi" demişti." (36/26-27)

SORU 5: Vahye uygun ve paralel olan hadislere, "vahyi gayr-i metluv" denir mi? Peygamberimizin vahiy dışı, ama vahye uygun olan sözlerinin olması tabii değil midir?

CEVAP: Öncelikle sorunuzun birinci bölümünde yer alan "vahyi gayri metlüv" kavramı üzerinde durmak istiyoruz. Ne peygamberimizin ne de bir başkasının vahye uygun olan sözlerine "vahiydir" demek mümkün değildir.
Allah vahyine elçisinin şahsi gayretini bile karıştırmamak için, kendisine vahiy geldiğinde tekrar etmeye çalışan Peygamberi şöyle ikaz ediyor: "Cebrail sana Kur'an okurken, çabuk ezberlemek için acele edip onunla beraber söyleme, yalnız dinle. Muhakkak ki vahyolunanı kalbine yerleştirmek ve onu sana okutmak bize aittir. Biz onu Cebrail'e okuttuğumuz zaman, onun okumasını takip et. Sonra onu sana açıklamak bize düşer." (75/16-19) Bunun ötesinde en ufak bir ilaveye bile şöyle karşılık veriyor: "Eğer o (Muhammed), Bize karşı, ona bazı sözler katmış olsaydı, Biz onu kuvvetle yakalardık, sonra onun şah damarını koparırdık. O zaman sizden hiç biriniz de buna engel olamazdınız." (69/44-48)
Allah elçisine bile böyle karşılık veriyor. Ona bir şeyi ilave etmek kimsenin haddi değildir. İslam'da "vahiy" denildiği zaman sadece Kur'an akla gelir. Kur'an'ın dışında ne metlüv ne de gayr-i metlüv vahiy vardır. Vahyin hepsi Kur'an'dadır. Peygamber görevinin gereği olarak vahye bir ilavede bulunmadığı/bulunamadığı gibi, onda olması gereken bir vahyi de eksiltemez, eksiltmemiştir. Bu konuda Hz. Aişe (R.A.)'dan şöyle bir haber gelmektedir: "Amir b. Mesrûg Aişe validemize şöyle dedi: Ey Anacığım! Muhammed (as) Rabbini gördü mü? Bu soruyu işiten Hz. Aişe validemiz şöyle buyuruyor: Söylediğin şey tüylerimi ürperti. Senin şu üç meseleden haberin yok mu? 1-Kim sana Muhammed (as)'ın Rabbini gördüğüne dair bir rivayette bulunursa yalan söylemiştir. "Gözler O'nu idrak edemez; O gözleri idrak eder; O Latif'tir, her şeyden haberdardır." (6/103) "Allah bir insanla ancak vahiy yoluyla veya perde arkasından konuşur. Yahut da bir elçi gönderir de izniyle ona dilediğini vahyeder. Şüphesiz ki O çok yücedir, hüküm ve hikmet sahibidir." (42/51). 2- Kim sana peygamberin yarın ne olacağını bildiğine dair bir nakilde bulunmuşsa yalan söylemiştir. "Kıyamet vakti hakkındaki bilgi, ancak Allah'ın katındadır. Yağmuru O yağdırır, rahimlerde olanı O bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez. Yine hiç kimse nerede öleceğini bilemez. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, her şeyden haberdardır."(31/34) 3- Kim sana Resul'ün (as) bir şeyler gizlediğine dair bir haber verirse yalan söylemiştir. "Ey Resûl! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O'nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Doğrusu Allah, kâfirler topluluğuna rehberlik etmez."(5/67)
Şimdi elimizi vicdanımıza koyup düşünelim! Bu ayetleri insanlara okuyan bir elçiden bu ayetlere muhalif bir davranış sadır olur mu? İnsaf ile düşünüldüğü zaman o elçinin en az eşi Hz. Aişe validemiz kadar bu ayetlere vakıf olduğu değil, daha fazlasına vakıf olduğu teslim edilecektir. Bu ayeti takip eden ilahi ikaz ise şöyle devam ediyor: "Ey Kitap ehli! Siz, Tevrat'ı, İncil'i ve Rabbinizden size indirileni hakkıyla uygulamadıkça, (doğru) bir şey (yol) üzerinde değilsinizdir" de. Rabbinden sana indirilen, onlardan çoğunun küfür ve azgınlığını elbette artıracaktır. Kâfirler topluluğuna üzülme."(5/68)
Bu ikaz elbette ki bugün bizi de kapsamaktadır. Bizler de Allah'ın bize indirdiği Kur'an'ı hakkıyla okuyup, anlayıp, hayata uygulamaz isek, bizler de bir şey üzerinde değiliz demektir. "De ki: Ben, sadece, vahiy ile sizi ikaz ediyorum. Fakat, sağır olanlar, ikaz edildikleri zaman bu çağrıyı duymazlar.(21/45)
Sorunuzun ikinci kısmına, yani "Peygamberimizin vahye uygun olan sözlerinin" olması konusuna gelince, böyle bir sorunun tamamen zaid olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü bir peygamberin bütün sözleri vahye uygun olur, olmak zorundadır. Aksi halde yukarıda meallerini verdiğimiz ayetlere önce peygamber maruz kalmış olurdu.
Allah elçisini Kur'an'ı ahlak edindiği için insanlığa en güzel örnek şahsiyet olarak göstermiştir. O hayatı boyunca Kur'an'la konuşmuş Kur'an'ı konuşmuştur. Onu sünnet edinmiş ve hiçbir zaman bu sünnetini terk etmemiştir. Sorun ne peygamberde ne de peygamberimizin sözlerindedir. Sorun O'ndan sonra bu sözleri işitip nakledenlerden kaynaklanmaktadır. Onların karşısında Allah'ın elçisi varken, bizim karşımızda bir yığın rivayetler var. Kur'an'a uymayan, Peygamberin söylemesi mümkün olmayan, Müslüman'ın içine sindirmesi mümkün olmayan rivayetler. İşte bunları Kur'an eleğinden geçirerek almalıyız. Aksi halde biz de, peygambere söylemediğini söyletenlere katılmış oluruz. İşin püf noktası burasıdır ve iyi düşünmeliyiz. Bu sözler peygamberimizin söylediği kelimelerle yazılmamıştır. Ondan dinleyen kendi anladığını kendi kelimeleriyle zapt etmiştir. Bu iş her ravi için böyle devam etmiş; sonunda en son ravinin anladığı şey kitaba kaydedilmiştir. Bu nedenle bize ulaşan peygamberin dediği olmaktan çıkmış; en son ravinin anlayıp ifade ettiği söz olmuştur. Bunların aslına döndürülmesi Kur'an'a döndürülmesiyle mümkündür. Uyanı alır, uymayanı bırakırız. Bu konuda en doğru yöntem budur.

SORU 6: Kıyamet alametlerinin Kur'an'dan dayanakları var mıdır? Dâbbet'ül- Arz, Ye'cüc ve Me'cüc, duman, deccal, güneşin batıdan doğması, Hz. İsa'nın nüzulü ve benzeri olayları Kur'an açısından kritik eder misiniz?

CEVAP: İnsandaki merak unsuru fıtri olduğu için, bugün olduğu gibi o gün de memleketin meraklıları eksik olmamıştır. Vahyin geldiği günlerde bu olayı Peygamber (as)'a da sormuşlar. Allah Teâla da onlara gerekli cevabı şöyle vermiştir: "Sana kıyameti, ne zaman gelip çatacağını soruyorlar. De ki: Onun ilmi ancak Rabbimin katındadır. Onun vaktini O'ndan başkası açıklayamaz. O göklere de yere de ağır gelmiştir. O size ansızın gelecektir. Sanki sen onu biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki: Onun bilgisi ancak Allah'ın katındadır; ama insanların çoğu bilmezler." (7/187) "İnsanlar sana kıyametin zamanını soruyorlar. De ki: Onun bilgisi Allah katındadır. Ne bilirsin, belki de zamanı yakındır." (33/63) "Kıyamet zamanını bilmek ancak Allah'a havale edilir. Onun bilgisi dışında hiçbir meyve kabuğundan çıkmaz, hiçbir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz. Allah onlara: "Bana koştuğunuz ortaklarım nerede?" diye seslendiği gün, onlar: "Senin ortağın olduğuna dair bizden hiçbir şahit olmadığını sana arz ederiz" derler." (41/47)
İşte bu ayetler tüm çağlara gerekli cevabı vermektedir. Bu ayetleri okuyan bir Müslüman'ın gönlünde kuşku kalır mı ki, peygamberine hala sormaya devam etsin de; Peygamber (as) da bu ayetleri okuduktan sonra onların bu sorularına "ilme" Kur'an'a dayanmayan bilgiler versin!... Mümkün gözükmemektedir. Ayetleri yeniden okuyup düşünün! Kıyamet alametleri diye sayılanların hepsinin, birilerinin hezeyanları olduğunu göreceksiniz. Bir elçi Rabbinin: "Sen biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki, onun bilgisi ancak Allah'ın katındadır"; "Kıyamet zamanını bilmek ancak Allah'a havale edilir" sözünden sonra konuşmaz. Aksine Peygamberimiz kendisine kıyameti soranlara: "Kıyamet için ne hazırladın" diye sorar. Biz kıyametin zamanını birtakım işaretler ile bilmeye değil kıyamet için bir şeyler hazırlamaya bakmalı değil miyiz?
Bu nedenle sorunuzda saydığınız kıyamet alametlerini Kur'an'a götürerek ayrı ayrı irdelemeyi bu açıklamalardan sonra zait buluyoruz. Ne Mehdi gelecek ne de İsa(as), ne Deccal ne Ye'cuc Me'cuc. Bunların hepsi Ehl-i Kitab'ın İslam'a soktuğu hurafelerdir. Dâbbe ise, dünyada değil hesap günü ahirette kulların yaptıklarını kendilerine ispatlamak için Allah'ın çıkartacağını vaat ettiği bir şeydir. Bizim işimiz gabya taş atmak olmadığına göre gaybın sahibinin sözlerine inanır, inkıyat ederiz.

SORU 7: Sitemizdeki form sayfasında Nisa suresinin 60. ayetiyle ilgili şöyle bir soru sorulmuştu: "Sana indirilene ve senden önce indirilene gerçekten inandıklarını öne sürenleri görmedin mi? Şeytan da onları uzak bir sapıklıkla sapıtmak ister." (4/60) Bu ayete göre günümüz mahkemelerini hakem tayin edip onları problemlerimizi çözücü konumda görmek, onlara başvurmak mıdır? Yoksa bu ayetten ne anlamalıyız?

CEVAP : Bu ayetin doğru anlaşılması için 4/58'den başlayıp 4/65 dahil okumamız ve üzerinde düşünmemiz gerekir. "Allah size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz ki Allah her şeyi hakkıyla işiten, hakkıyla görendir." "Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Peygambere de itaat edin ve sizden olan emir sahibine de itaat edin. Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz; Allah'a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resulü'ne arz edin. Bu, daha iyidir ve sonuç bakımından da daha güzeldir. Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Tâğut'a inanmamaları kendilerine emrolunduğu halde, Tâğut'un önünde muhakemeleşmek istiyorlar. Halbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor. Onlara: "Allah'ın indirdiğine ve Peygambere gelin!" denince, münafıkların senden büsbütün uzaklaştıklarını görürsün."(4/58-61). "Biz her peygamberi, sadece Allah'ın izniyle itaat edilsin diye gönderdik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelip günahlarına mağfiret dileselerdi, peygamber de onların bağışlanması için dua ediverseydi, elbette Allah'ı tövbeleri kabul eden ve merhametli bulacaklardı. Hayır! Rabbine andolsun ki iş bildikleri gibi değil, onlar aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olamazlar."(4/64-65)
Bu ayetlerin tamamı Medine döneminde İslam'ın devlet olmasından sonra gelen ayetlerdir. İkaz edilenler ise, Allah'ın hükümlerinin hakim olmasına rağmen bunları kabul etmeyip cahiliye yasalarına göre yaşamayı ve hükmolunmayı bekleyen münafıklardır. Ayrıca bunların İslam'a teslim olmak istemeyen kimseler olarak Allah'ın elçisine karşı başkaldırıları var. Ayet bu durumda olan kimseler için: "Bunlar, tağut'un önünde muhakeme olmayı istemektedirler; oysa onlar onu reddetmekle emrolunmuşlardır" ikazında bulunuyor.
Şimdi İslam devletinin tebaası olacaksınız, hem de Müslüman olduğunuzu söyleyeceksiniz, sonra da Allah ve Resulünün hükmüne razı olmayacak, cahiliye yasalarını ve yaşam tarzını isteyeceksiniz. İşte bu, olur şey değildir. "Halbuki (dıştan göründüğünüz gibi Müslüman olduğunuzu söylemekle!) onu inkar etmekle emrolunmuş idiniz." Bu ifadelerle onların iki yüzlü yalancılar olduklarını yüzlerine vurmaktadır.
Ayetin günümüze adapte edilme konusunda ise şunu söyleyebiliriz: her insan içinde yaşadığı imkanlar ile sorumlu tutulacaktır. Ayetin ortaya koyduğu şartlarda olup ta Allah ve Resulünün hükmüne razı olmayan kimseler birebir aynı hükmü giyerler. Fakat İslam'ın hakim olmadığı ülkelerde yaşayan Müslümanlar o ülkenin kendilerine hükmettiği yasayı değiştirmek gücüne sahip olmadıkları, olamayacakları için 4/60 belirtilen hükmü giymezler.
Sebebi ise, bu konumda olan Müslümanların Allah'ın hükmüne teslim olmamak, cahiliye yasalarını istemek ve Allah'ın hükümlerinin üstünlüğüne inanmamak gibi bir anlayışları yoktur. İçinde bulundukları durumu doğru bulduklarından, onun üstünlüğüne inandıklarından veya çok sevdiklerinden burada bulunmuyorlar. Bu şartların içine doğmuşlar, fakat değiştirmeye de güç yetiremediklerinden dayatılana mahkum olmuşlardır. Allah 2/286'da "kimseye vüs'atının üzerinde bir sorumluluk yüklemeyeceğini" bildirmiştir. Bu mahkumiyeti değiştirip hakim konuma gelmek için cehdetmek kaydıyla o gün gelene kadar bu şartlara katlanmak zorundadırlar.
Mevcut şartlarda yaşarken de bireysel sorumluluklarını Rabbi'nin emrine göre yerine getirmek zorundadırlar. Ancak malın, canın, aklın, neslin ve dinin (şahsi inanç bazında) korunması konusunda mevcut imkanlardan istifade etmekte zorundadırlar. Bu konuda umumi bir konsensüs/uzlaşma birlikte yaşayan her toplum içinde sağlanmıştır. Aksi halde kendini ve çocuklarını tescil ettirmeye, sahip olduğu mülkünü tescil ettirmeye, bir haksızlığa uğradığı zaman hakkını talep etmeye ve kendi nesebini ve kimliğini ispat etmeye kadir olamazlar.
Bir Müslüman'ın açık bir haksızlığı talep etmemek ve "Hakk'a" muhalif bir talepte bulunmamak kaydıyla hak talebinde bulunmasının 4/60'da bahsedilen hükme girmeyeceğine inanıyoruz. Bu ortamda "süpürüp atıcı" bir anlayışın iler-tutar bir tarafı yoktur. Bu konuda "dolmuşa binmeden" konunun iyice düşünülüp değerlendirilmesi gerekir diyoruz.
 

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...