|

Enin-Nâme*
Mehmed Durmuş
Dostum,
Sen gideli çok oldu. 'Çok oldu' da laf mı, asırlar oldu sanki. Ayrılık
ölümden beter derlerdi de inanmazdım... Aah dostum, bilemezsin, hasretin
artık canıma tak etti. Ne ibibiklerin ötüşü, ne nar çiçekleri, ne allı
turnam seni bana getiriyor.
Hani bütün mektuplar, 'nasılsın, iyi misin?' diye başlar ya, sormuyorum
ben bu soruyu sana. Çünkü sen zaten hep iyisin. Biliyorum yine
iyisindir. Sıhhatte ve afiyettesindir. Sen kötü olamazsın. Seni sudan
sebepler hasta yapamaz. Sen dayanıklısın. Hiç bitmeyen, bir volkandan
daha zengin bir enerjiye sahipsin sen. Seni hep o vakarınla ve tatlı
tebessümünle getiriyorum gözümün önüne. Öyle, kendinden geçmiş gibi
güldüğünü hiç görmedim. Somurtkan bir surat dersen, haşa, yakışır mı hiç
sana? Kim görmüş senin somurttuğunu! En sıkıntılı günlerinde bile
onurlu, seviyeli, başı öne eğilmeyen, dik duruşlu bir hüzünle hatırlarım
seni. Ne kadar güven telkin edici, ne kadar asildir senin hüznün...
Bütün dostların da öyle bilirler seni. Mutlu günlerinde ise çevreni
adeta neşe sağanağına tutturursun.
Aah dostum ah. Temmuz akşamlarında daha bir dayanılmaz oluyorsun. Bazen,
akşam güneşinin batışını rahatça seyretmek için şu bizim tepeye çıkarım.
Güneşin batışında seni seyrederim. Ha, zannetme ki ağlarım, hayır asla!
O anda, günün o en tatlı vaktinde batan güneşin son ılık ve insanı
çıldırtan ışıkları sanki beni sana ışınlar. İçime, tarif edemeyeceğim
hisler dolar. Seninle birlikte uzayda uçtuğumu zannederim. Bütün
hücrelerim cûşa gelir. Anlatılmaz derecede mutlu olurum. Bütün
gurbetlerim biter bir anda. Uzaklar yakın olur. Zaman ve mekan anlamını
yitirir. Batan güneş, bende karamsarlık doğurmaz. Gözümde yaşlar
birikmez. Gariptir belki ama, bastıran alacakaranlık bende bir güven
duygusu oluşturur. Sanki seninle daha yapacağımız çok işimiz var diye
bana fısıldar, gelecek vaadeder. Uzaktan parlayan bir çoban ateşi,
mutlak yoklukta mutlak bir varoluş, bir umut, bir yeniden doğuş muştular
bana... Aklıma şöyle hafiften üşüşmeye yeltenen hüzün ve karamsar
duyguları siler atar, o çoban ateşi.
Dostum, biliyorum, 'biraz kendinden bahset' diyeceksin. Zaten hep
kendimden bahsediyorum, görüyorsun ya. İyiyim, elbette iyiyim. Çok
şükür, iyi olmamak için ne var ki! Hem senin gibi bir dostum olduktan
sonra, iyi olmamak haram değil mi? Aslında ne düşünüyorum biliyor musun,
iyi olmamak için çok özel bir gayret göstermek gerekir herhalde. Zira,
bizi mutlu kılacak o kadar sebep var ki. Bunları nasıl oluyor da yok
sayıyor insanlar, bilemiyorum. Bence, bir tek gün bile, masmavi
gökyüzünde parlayan güneşi yaşamak, kuşların uçuşunu, 'uçurtmamı
vurmasınlar' telaşındaki çocukların keyfini seyretmek dünyalara değer.
Daha bitmedi elbet. Dostum, Tayfun Talipoğlu'nun kamerasından izlediğim
Karadeniz'in fındık toplayan ihtiyar nineleri yok mu?! Hele o, bütün
oğullarının terki diyar ettiği, ama inadına kendi sokağını terk etmeyen,
inadına evinin önünde kadifelerle karışık domatesler yetiştiren, koca
mahallede tek başına yaşayan, Urfa'lı o yetmişlik nine yok mu? Onları
görünce şöyle biraz kendimden utandım be dostum. Olamaz dedim, işte bu
kadınlar, evet bunlar 'eğitmen' değiller, 'öğretmen' hiç değiller, ama
dünyanın en değerli eğitmen-öğretmenleri işte bu kadınlardır diye
düşündüm.
Biliyorum sen de tıpkı benim gibi düşünürsün bu konuda.
Diyeceksin ki, sizin oralarda canını sıkan hiç mi bir şey yok? Olmaz mı,
var elbette. Hoş biz de etten kemikteniz. Bazen bunaldığım oluyor. Sen
de yoksun ki yanımda, derdimi döküp rahatlayayım. Seni dertlendirmek
istemem ama şu kadarını olsun yazmak zorundayım. Dostum, her geçen gün
biraz daha betona gömüldüğümüzü hissediyorum. Şehirlerde artık akasya ve
kavak yerine beton ağaçlar yükseliyor. Bu ağaçlar çok da para ediyor
biliyor musun? Betonun soğukluğu beni çok rahatsız ediyor. Çocuklarımızı
yalınayak bastıramıyoruz ona. Bir de, bir de dostum, etrafımız döviz
büfeleriyle kuşatıldı sanki. Reklâmlar her gün beni bin parçaya
bölüyorlar. Bir kartalın avını parçalaması gibi didik didik ediyorlar
beni. Her şey reklâm oldu be dostum. Belediye otobüsünden inmek için
düğmeye bastığımda bile önce bir soluk reklâm dinliyorum, bundan sonra
kapılar açılabiliyor ancak. Yazarkasa, fiş, fatura, gecikme zammı, kredi
kartı, aylık taksitler, telefon indirimli saati, muhabbet kart, kontürlü
telefon, apartman aidatı, servis amcanın azizliği ve mesai saatine
yetişememe... Daha neler neler...
İnsanlar artık sohbet etmiyorlar dostum, bu belki de sana yazacağım
haberlerin en kötüsü. İki insan bir araya geldi mi derhal 'geçim
derdi'nden bahis açıyorlar. Yükselen dövizden, inişe geçen borsadan, 'ne
olacak bu memleketin hali'nden, futboldan ve saire. Evet, onları çok iyi
anlıyorum, geçim derdi zor mesele. Ama bilmiyorlar ki, asıl geçim derdi
insanın kalbindedir. İnsanın kalbi rahat olmazsa, 'geçim dertsizliği' de
bir derttir. Hem, hani sen derdin ya, "insanların şükretmesi için o
kadar çok sebep var ki, aslında şikâyet etmeye vakit bulabilmek bile
şaşırtıcıdır." İşte senin o sözünü unutmadım. İnsanın rahatı arttıkça
sanki şikâyetleri de artıyor be dostum. Bakıyorum da, şu bizim
varoşlarda oturan, eciş-bücüş, toprak damlı gecekondularda oturan
'asgarî ücret'li insanlar bana herkesten daha mutlu görünüyorlar. Belki
inanmazsın ama inan ki böyle dostum. Uzaktan çok farklı görünüyorlar
değil mi? Her şeyin uzaktan çok farklı göründüğü gibi. Herkes onlara
acıyor, çokları onların edebiyatını yapıyor. Belki şimdi senin yaptığın
da budur diyeceksin, belki biraz haklısın da. Ama benimkisi tam öyle
değil. Biliyor musun, ben zaten onlardan biriyim...
İnsanlar, akşamları evlerinde 'dizi'lere kilitleniyorlar. Ertesi gün
işyerlerinde güne, dizileri birbirlerine anlatarak başlıyorlar. Buna,
"dizileri yeniden yaşayarak" dense yeridir. "Maria öldü mü?" diye
soruyor birisi mesela, ötekisi, "hayır, bu akşam ölecek" diye karşılık
veriyor. Oysa kapağı açılmamış dostluklar insanları bekliyor. Çocukları,
anne ve babalarından, "git şimdi başımdan" yerine, sıcak ilgi, hoş
sohbetler, öğütler ve anlatacakları günlük hikâyelerini dinleme lütfunu
bekliyorlar... Hele bir de, küçük kız, akşam saat 17:00'de iş dönüşü
anne tarafından kreşten alınıp getirilmişse eve. Yoksa kızcağız, kreşten
kreşe mi taşınıyor dersin dostum?!
Ahhh, bakar mısın, seni nelerle meşgul ediyorum?!
Can dostum, şimdilerde adına 'nostalji' diyorlar ve insanın diyeceğini
de diyemez ediyorlar. Ama olsun, işte inadına yine o eski günleri
hatırlamadan edemiyorum. Hele de şu köpüklü kahveden bir yudum daha
içtikten sonra... Hani biliyor musun, zaman zaman içime bir korku
düşüyor: Sanki her geçen gün tabiattan biraz daha kopuyoruz gibime
geliyor. Şöyle bir düşünüyorum da, artık hiç merkep sesi duymaz olduk
dostum yahu. Kuzu sesini ise hatırlayan hiç yok. 'Kuzuların sessizliği'
filan diyorlar da, bakıyorum bizim çocuklar anlıyormuş gibi yapıyorlar.
Hâlbuki nereden bilsinler kuzuların sessizliğini, hiç görmediler ki!
Kekik kokusunu tanır mı dersin, çocuklarımız? Her gün maruz kaldığım
korna sesleri, motor gürültüsü, egzost homurtusu, metalik sesler,
tabiatın müzikalitesini unutturuyor bana. Hani hatırlıyor musun, bahar
yağmurları yağarken arada çıkan güneşle birlikte ebemkuşağı çıkardı da
seninle nasıl da sevinçten uçardık. O renkleri birer birer paylaşırdık
değil mi?! Sanki o gökler hep bizimdi. Sanki o renkler hep bizi
bekleyecekti orada. Şimdilerde gören var mı, gök kuşağını bilmiyorum.
Bilmiyorum, sence kuruntu mu bu benimki? Aslında sen pek katılmazsın
benim bu tür endişelerime. Genelde, 'abartıyorsun' dersin. Ama içimden
bir ses, artık senin de böyle demediğini ve içten içe bana hak vermeye
başladığını söylüyor.
Şimdi, "yine hüzünlüsün, beni de hüzünlendirdin" deme sakın. Sana hep
böyle nâhoş şeyler yazacak değilim. Her şeye rağmen hayat bütün
canlılığıyla devam ediyor burada. Bak, kardelenler yine inadına baharı
müjdeliyor. Yine her şeye rağmen göklerden yağmur yağıyor. Simsiyah
gökler, eli altındaki çocukları paylayan bir dadının kükremesi misali,
yeryüzündeki haylazları paylar gibi gürlüyor. Zambaklar ıssız yerlerde
de olsa, yine açacaklar. Biz unutsak da leylekler bizi unutmuyorlar. Bir
tırtıl yine bir kelebek olacak. İyi kulak verirsen, derelerin
çağıltısını bu benim mektubumda da duyabilirsin. Hiçbir şey geçemez,
hayatın bu canlılığının önüne değil mi, dostum? Hayat bu, akar, akmak
zorundadır, akar ve bizi de alır götürür sevdalara, güzelliklere, var
olmaya...
Bak sana ne diyeceğim: Bizim buralarda artık yeniden güzel şeyler
oluyor! Mesela, 'Sevgi' hala yaşıyor, ölmedi. Uzman tabibler umut
kesmişti 'Sevgi'den, ama o hayata geri döndü. Uzmanlar buna da 'mucize'
diyorlar. O yine aramızda, cıvıl cıvıl, bize neşe katıyor. Onunla
çocuklar el ele tutuşuyorlar, işçiler öğle yemeklerini şakalaşarak
yiyorlar. Babaanneler çocuklarına masallar anlatabiliyorlar. Bakıyorsun,
tedavi edilmeye muhtaç bir kız çocuğunun elinden şehrin insanları
tutuyorlar. Kimsesiz bir ihtiyara bir tas çorba uzatıyor komşuları.
Öğretmenler öğrencilerine gülücük, öğrenciler öğretmenlerine öpücük
dağıtabiliyorlar hala. Çok yeni umutlar yeşerdi burada dostum. Artık
anne-babalar 'Vefâ' adını koyuyorlar, çocuklarına. Bunlar az şey mi
dostum?!
Ya, anlarsın ya, bizim illerde 'cilalı imaj devri' can çekişiyor. Beton
her şeyi kendine dönüştüremedi hâsılı.
Dostum, bizim topraklar hala saf ve temiz; belki inanmayacaksın ama bir
daha ayak bastığında hak vereceksin bana. Toprak hala mis kokuyor. O
yine de baş tacımız. Aah can dostum ah, şu bizim çocuklar yok mu?
Geleceğimizin umudu o şirin mi şirin şeyler! Onlarla ne kadar mutlu
olsak azdır. Onlar var oldukça toprak her daim önemli olacaktır bizim
için. Yahu, bu çocuklarda, toprağa karşı önlenemez bir meyil var be
dostum. Bir görsen, anneler küçük yumurcaklarını topraktan
kurtaramıyorlar. Elleri yüzleri çamur ve toz toprağın içinde nasıl da
mutlu oluyorlar! E, köylümüz dersen zaten, onun sadık yâri kara
topraktır. Şşşt! Bak, laf aramızda ama biliyor musun, ben de çok
seviyorum a sadık yâri. Beni de öyle bir çekiyor ki, anlatamam. Bazen
her işimi bırakıp ona dönesim geliyor. Nisan yağmuruyla ıslanan, köyün
koyun kokulu toprak yollarını öyle bir özledim ki dostum, bak işte şimdi
ağlıyorum haa. Evet, ağlıyorum, kim demiş, 'erkekler ağlamaz' diye. Ama
içimden ağlıyorum. Böyle zamanlarda gözlerim kan çanağı oluveriyor.
İçimde volkanlar kaynıyor, fakat dışarıya bir damla yaş bile akmıyor.
Neyse de dostum, inanır mısın, bu kutsal toprağa bir tane bile pet şişe
düşecek diye ödüm kopuyor. Sanki her bir naylonu, toprağa
bırakıverdiğimiz bir ihanet belgesi gibi görüyorum. Ama nafile, hiç
olmuyor da değil... Toprağa tohum yaraşır, değil mi dostum, pet değil!
Dostum, bu seferlik de bu kadar. Bak yine epey başını ağrıttım. Ama
bilesin ki bunları sen 'yaz' dediğin için yazdım. Yoksa sana saygıda
kusur etmek istemem. Mektubunu dört gözle bekleyeceğim. Sen de kendinden
bahset bana olur mu? Hem de çok bahset. Şu anda senin sohbetine o kadar
muhtacım ki. Bana yine dostluktan haber ver. Şehrin gürültüsünün
kaçıramadığı keyiflerimizden bahset. Metalik kutuların bitiremediği
sohbetlerimizi hatırlat bana. Hatırlat ki, şu baki kubbe bir hoş sadâ
bekler senden. Sizin oralardan tayyare geçerse selam gönderebilirsin
bana, belki getirir... E artık allı turnam uğramıyor bu taraflara.
Şimdi kal sağlıcakla.
Beni merak etme.
Kendine iyi bak.
Gönlünü hoş tut. .
Hoşça kal.
Muhabbetin bol, dostluğun daim, anılman her daim olsun.
Allah'a ısmarladık.
Seni hiç unutmayan dostun: MD
07 Mart 2003
* Öğretmen Mektupları, Bursa Kültür Sanat ve Turizm Vakfı Yayınları,
Bursa-2004, s. 193-197. |