Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 351 | Mart  2008

                   

 

 


 

Enin-Nâme*

Mehmed Durmuş

Dostum,
Sen gideli çok oldu. 'Çok oldu' da laf mı, asırlar oldu sanki. Ayrılık ölümden beter derlerdi de inanmazdım... Aah dostum, bilemezsin, hasretin artık canıma tak etti. Ne ibibiklerin ötüşü, ne nar çiçekleri, ne allı turnam seni bana getiriyor.
Hani bütün mektuplar, 'nasılsın, iyi misin?' diye başlar ya, sormuyorum ben bu soruyu sana. Çünkü sen zaten hep iyisin. Biliyorum yine iyisindir. Sıhhatte ve afiyettesindir. Sen kötü olamazsın. Seni sudan sebepler hasta yapamaz. Sen dayanıklısın. Hiç bitmeyen, bir volkandan daha zengin bir enerjiye sahipsin sen. Seni hep o vakarınla ve tatlı tebessümünle getiriyorum gözümün önüne. Öyle, kendinden geçmiş gibi güldüğünü hiç görmedim. Somurtkan bir surat dersen, haşa, yakışır mı hiç sana? Kim görmüş senin somurttuğunu! En sıkıntılı günlerinde bile onurlu, seviyeli, başı öne eğilmeyen, dik duruşlu bir hüzünle hatırlarım seni. Ne kadar güven telkin edici, ne kadar asildir senin hüznün... Bütün dostların da öyle bilirler seni. Mutlu günlerinde ise çevreni adeta neşe sağanağına tutturursun.
Aah dostum ah. Temmuz akşamlarında daha bir dayanılmaz oluyorsun. Bazen, akşam güneşinin batışını rahatça seyretmek için şu bizim tepeye çıkarım. Güneşin batışında seni seyrederim. Ha, zannetme ki ağlarım, hayır asla! O anda, günün o en tatlı vaktinde batan güneşin son ılık ve insanı çıldırtan ışıkları sanki beni sana ışınlar. İçime, tarif edemeyeceğim hisler dolar. Seninle birlikte uzayda uçtuğumu zannederim. Bütün hücrelerim cûşa gelir. Anlatılmaz derecede mutlu olurum. Bütün gurbetlerim biter bir anda. Uzaklar yakın olur. Zaman ve mekan anlamını yitirir. Batan güneş, bende karamsarlık doğurmaz. Gözümde yaşlar birikmez. Gariptir belki ama, bastıran alacakaranlık bende bir güven duygusu oluşturur. Sanki seninle daha yapacağımız çok işimiz var diye bana fısıldar, gelecek vaadeder. Uzaktan parlayan bir çoban ateşi, mutlak yoklukta mutlak bir varoluş, bir umut, bir yeniden doğuş muştular bana... Aklıma şöyle hafiften üşüşmeye yeltenen hüzün ve karamsar duyguları siler atar, o çoban ateşi.
Dostum, biliyorum, 'biraz kendinden bahset' diyeceksin. Zaten hep kendimden bahsediyorum, görüyorsun ya. İyiyim, elbette iyiyim. Çok şükür, iyi olmamak için ne var ki! Hem senin gibi bir dostum olduktan sonra, iyi olmamak haram değil mi? Aslında ne düşünüyorum biliyor musun, iyi olmamak için çok özel bir gayret göstermek gerekir herhalde. Zira, bizi mutlu kılacak o kadar sebep var ki. Bunları nasıl oluyor da yok sayıyor insanlar, bilemiyorum. Bence, bir tek gün bile, masmavi gökyüzünde parlayan güneşi yaşamak, kuşların uçuşunu, 'uçurtmamı vurmasınlar' telaşındaki çocukların keyfini seyretmek dünyalara değer. Daha bitmedi elbet. Dostum, Tayfun Talipoğlu'nun kamerasından izlediğim Karadeniz'in fındık toplayan ihtiyar nineleri yok mu?! Hele o, bütün oğullarının terki diyar ettiği, ama inadına kendi sokağını terk etmeyen, inadına evinin önünde kadifelerle karışık domatesler yetiştiren, koca mahallede tek başına yaşayan, Urfa'lı o yetmişlik nine yok mu? Onları görünce şöyle biraz kendimden utandım be dostum. Olamaz dedim, işte bu kadınlar, evet bunlar 'eğitmen' değiller, 'öğretmen' hiç değiller, ama dünyanın en değerli eğitmen-öğretmenleri işte bu kadınlardır diye düşündüm.
Biliyorum sen de tıpkı benim gibi düşünürsün bu konuda.
Diyeceksin ki, sizin oralarda canını sıkan hiç mi bir şey yok? Olmaz mı, var elbette. Hoş biz de etten kemikteniz. Bazen bunaldığım oluyor. Sen de yoksun ki yanımda, derdimi döküp rahatlayayım. Seni dertlendirmek istemem ama şu kadarını olsun yazmak zorundayım. Dostum, her geçen gün biraz daha betona gömüldüğümüzü hissediyorum. Şehirlerde artık akasya ve kavak yerine beton ağaçlar yükseliyor. Bu ağaçlar çok da para ediyor biliyor musun? Betonun soğukluğu beni çok rahatsız ediyor. Çocuklarımızı yalınayak bastıramıyoruz ona. Bir de, bir de dostum, etrafımız döviz büfeleriyle kuşatıldı sanki. Reklâmlar her gün beni bin parçaya bölüyorlar. Bir kartalın avını parçalaması gibi didik didik ediyorlar beni. Her şey reklâm oldu be dostum. Belediye otobüsünden inmek için düğmeye bastığımda bile önce bir soluk reklâm dinliyorum, bundan sonra kapılar açılabiliyor ancak. Yazarkasa, fiş, fatura, gecikme zammı, kredi kartı, aylık taksitler, telefon indirimli saati, muhabbet kart, kontürlü telefon, apartman aidatı, servis amcanın azizliği ve mesai saatine yetişememe... Daha neler neler...
İnsanlar artık sohbet etmiyorlar dostum, bu belki de sana yazacağım haberlerin en kötüsü. İki insan bir araya geldi mi derhal 'geçim derdi'nden bahis açıyorlar. Yükselen dövizden, inişe geçen borsadan, 'ne olacak bu memleketin hali'nden, futboldan ve saire. Evet, onları çok iyi anlıyorum, geçim derdi zor mesele. Ama bilmiyorlar ki, asıl geçim derdi insanın kalbindedir. İnsanın kalbi rahat olmazsa, 'geçim dertsizliği' de bir derttir. Hem, hani sen derdin ya, "insanların şükretmesi için o kadar çok sebep var ki, aslında şikâyet etmeye vakit bulabilmek bile şaşırtıcıdır." İşte senin o sözünü unutmadım. İnsanın rahatı arttıkça sanki şikâyetleri de artıyor be dostum. Bakıyorum da, şu bizim varoşlarda oturan, eciş-bücüş, toprak damlı gecekondularda oturan 'asgarî ücret'li insanlar bana herkesten daha mutlu görünüyorlar. Belki inanmazsın ama inan ki böyle dostum. Uzaktan çok farklı görünüyorlar değil mi? Her şeyin uzaktan çok farklı göründüğü gibi. Herkes onlara acıyor, çokları onların edebiyatını yapıyor. Belki şimdi senin yaptığın da budur diyeceksin, belki biraz haklısın da. Ama benimkisi tam öyle değil. Biliyor musun, ben zaten onlardan biriyim...
İnsanlar, akşamları evlerinde 'dizi'lere kilitleniyorlar. Ertesi gün işyerlerinde güne, dizileri birbirlerine anlatarak başlıyorlar. Buna, "dizileri yeniden yaşayarak" dense yeridir. "Maria öldü mü?" diye soruyor birisi mesela, ötekisi, "hayır, bu akşam ölecek" diye karşılık veriyor. Oysa kapağı açılmamış dostluklar insanları bekliyor. Çocukları, anne ve babalarından, "git şimdi başımdan" yerine, sıcak ilgi, hoş sohbetler, öğütler ve anlatacakları günlük hikâyelerini dinleme lütfunu bekliyorlar... Hele bir de, küçük kız, akşam saat 17:00'de iş dönüşü anne tarafından kreşten alınıp getirilmişse eve. Yoksa kızcağız, kreşten kreşe mi taşınıyor dersin dostum?!
Ahhh, bakar mısın, seni nelerle meşgul ediyorum?!
Can dostum, şimdilerde adına 'nostalji' diyorlar ve insanın diyeceğini de diyemez ediyorlar. Ama olsun, işte inadına yine o eski günleri hatırlamadan edemiyorum. Hele de şu köpüklü kahveden bir yudum daha içtikten sonra... Hani biliyor musun, zaman zaman içime bir korku düşüyor: Sanki her geçen gün tabiattan biraz daha kopuyoruz gibime geliyor. Şöyle bir düşünüyorum da, artık hiç merkep sesi duymaz olduk dostum yahu. Kuzu sesini ise hatırlayan hiç yok. 'Kuzuların sessizliği' filan diyorlar da, bakıyorum bizim çocuklar anlıyormuş gibi yapıyorlar. Hâlbuki nereden bilsinler kuzuların sessizliğini, hiç görmediler ki! Kekik kokusunu tanır mı dersin, çocuklarımız? Her gün maruz kaldığım korna sesleri, motor gürültüsü, egzost homurtusu, metalik sesler, tabiatın müzikalitesini unutturuyor bana. Hani hatırlıyor musun, bahar yağmurları yağarken arada çıkan güneşle birlikte ebemkuşağı çıkardı da seninle nasıl da sevinçten uçardık. O renkleri birer birer paylaşırdık değil mi?! Sanki o gökler hep bizimdi. Sanki o renkler hep bizi bekleyecekti orada. Şimdilerde gören var mı, gök kuşağını bilmiyorum. Bilmiyorum, sence kuruntu mu bu benimki? Aslında sen pek katılmazsın benim bu tür endişelerime. Genelde, 'abartıyorsun' dersin. Ama içimden bir ses, artık senin de böyle demediğini ve içten içe bana hak vermeye başladığını söylüyor.
Şimdi, "yine hüzünlüsün, beni de hüzünlendirdin" deme sakın. Sana hep böyle nâhoş şeyler yazacak değilim. Her şeye rağmen hayat bütün canlılığıyla devam ediyor burada. Bak, kardelenler yine inadına baharı müjdeliyor. Yine her şeye rağmen göklerden yağmur yağıyor. Simsiyah gökler, eli altındaki çocukları paylayan bir dadının kükremesi misali, yeryüzündeki haylazları paylar gibi gürlüyor. Zambaklar ıssız yerlerde de olsa, yine açacaklar. Biz unutsak da leylekler bizi unutmuyorlar. Bir tırtıl yine bir kelebek olacak. İyi kulak verirsen, derelerin çağıltısını bu benim mektubumda da duyabilirsin. Hiçbir şey geçemez, hayatın bu canlılığının önüne değil mi, dostum? Hayat bu, akar, akmak zorundadır, akar ve bizi de alır götürür sevdalara, güzelliklere, var olmaya...
Bak sana ne diyeceğim: Bizim buralarda artık yeniden güzel şeyler oluyor! Mesela, 'Sevgi' hala yaşıyor, ölmedi. Uzman tabibler umut kesmişti 'Sevgi'den, ama o hayata geri döndü. Uzmanlar buna da 'mucize' diyorlar. O yine aramızda, cıvıl cıvıl, bize neşe katıyor. Onunla çocuklar el ele tutuşuyorlar, işçiler öğle yemeklerini şakalaşarak yiyorlar. Babaanneler çocuklarına masallar anlatabiliyorlar. Bakıyorsun, tedavi edilmeye muhtaç bir kız çocuğunun elinden şehrin insanları tutuyorlar. Kimsesiz bir ihtiyara bir tas çorba uzatıyor komşuları. Öğretmenler öğrencilerine gülücük, öğrenciler öğretmenlerine öpücük dağıtabiliyorlar hala. Çok yeni umutlar yeşerdi burada dostum. Artık anne-babalar 'Vefâ' adını koyuyorlar, çocuklarına. Bunlar az şey mi dostum?!
Ya, anlarsın ya, bizim illerde 'cilalı imaj devri' can çekişiyor. Beton her şeyi kendine dönüştüremedi hâsılı.
Dostum, bizim topraklar hala saf ve temiz; belki inanmayacaksın ama bir daha ayak bastığında hak vereceksin bana. Toprak hala mis kokuyor. O yine de baş tacımız. Aah can dostum ah, şu bizim çocuklar yok mu? Geleceğimizin umudu o şirin mi şirin şeyler! Onlarla ne kadar mutlu olsak azdır. Onlar var oldukça toprak her daim önemli olacaktır bizim için. Yahu, bu çocuklarda, toprağa karşı önlenemez bir meyil var be dostum. Bir görsen, anneler küçük yumurcaklarını topraktan kurtaramıyorlar. Elleri yüzleri çamur ve toz toprağın içinde nasıl da mutlu oluyorlar! E, köylümüz dersen zaten, onun sadık yâri kara topraktır. Şşşt! Bak, laf aramızda ama biliyor musun, ben de çok seviyorum a sadık yâri. Beni de öyle bir çekiyor ki, anlatamam. Bazen her işimi bırakıp ona dönesim geliyor. Nisan yağmuruyla ıslanan, köyün koyun kokulu toprak yollarını öyle bir özledim ki dostum, bak işte şimdi ağlıyorum haa. Evet, ağlıyorum, kim demiş, 'erkekler ağlamaz' diye. Ama içimden ağlıyorum. Böyle zamanlarda gözlerim kan çanağı oluveriyor. İçimde volkanlar kaynıyor, fakat dışarıya bir damla yaş bile akmıyor. Neyse de dostum, inanır mısın, bu kutsal toprağa bir tane bile pet şişe düşecek diye ödüm kopuyor. Sanki her bir naylonu, toprağa bırakıverdiğimiz bir ihanet belgesi gibi görüyorum. Ama nafile, hiç olmuyor da değil... Toprağa tohum yaraşır, değil mi dostum, pet değil!
Dostum, bu seferlik de bu kadar. Bak yine epey başını ağrıttım. Ama bilesin ki bunları sen 'yaz' dediğin için yazdım. Yoksa sana saygıda kusur etmek istemem. Mektubunu dört gözle bekleyeceğim. Sen de kendinden bahset bana olur mu? Hem de çok bahset. Şu anda senin sohbetine o kadar muhtacım ki. Bana yine dostluktan haber ver. Şehrin gürültüsünün kaçıramadığı keyiflerimizden bahset. Metalik kutuların bitiremediği sohbetlerimizi hatırlat bana. Hatırlat ki, şu baki kubbe bir hoş sadâ bekler senden. Sizin oralardan tayyare geçerse selam gönderebilirsin bana, belki getirir... E artık allı turnam uğramıyor bu taraflara.
Şimdi kal sağlıcakla.
Beni merak etme.
Kendine iyi bak.
Gönlünü hoş tut. .
Hoşça kal.
Muhabbetin bol, dostluğun daim, anılman her daim olsun.
Allah'a ısmarladık.
Seni hiç unutmayan dostun: MD
07 Mart 2003
* Öğretmen Mektupları, Bursa Kültür Sanat ve Turizm Vakfı Yayınları, Bursa-2004, s. 193-197.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...