|

‘Başörtüsü Sorunu’ Bir ‘İktidar’
Sorunudur!
'Başörtüsü sorunu'nu
çözmek adına AKP ve MHP'nin ortaklaşa hazırladığı Anayasa değişikliği
teklifi Meclis'ten geçip Cumhurbaşkanı tarafından da onaylandı ama
tartışmalar bitmedi. Hatta giderek daha da derinleşme emareleri
gösteriyor. AKP, YÖK Başkanı'nın marifetiyle, uygulamadan güç alarak
yeni bir adım atmaya çalışıyor ancak gelişmeler 'başörtüsü sorunu'nun
bir 'iktidar sorunu' olduğunu kanıtlayacak şekilde cereyan ediyor. YÖK
Başkanı "başörtülü öğrencilerin üniversitelere alınması için" üniversite
rektörlerine genelge gönderiyor ancak rektörlerin büyük çoğunluğu bu
'idari tasarruf'a riayet etmiyor hatta karşı bildiriler yayınlıyorlar.
Normal zamanlarda YÖK Başkanı'nın tek sözünü 'buyruk' addeden rektörler,
AKP politikalarına destek veren yeni YÖK Başkanı'na karşı açık pozisyon
almaktan çekinmiyorlar. Burada elbette tarafların 'taktik' hesaplarla
hareket ettikleri, yapmayı düşündükleri şeyler için uygun zaman
kolladıkları vs. de söylenebilir ancak son gelişmelerin de net bir
şekilde gösterdiği gibi, bu 'kaos ortamı' görüntüsünün altında, esas
itibarıyla 'iktidar ilişkileri'nin dayanılmaz hafifliği yatmaktadır! Ve
giderek sertleşen tartışmalar bu gerçeği net bir şekilde göstermektedir.
Burada öncelikle 'iktidar ilişkileri'nin mahiyetini iyi bilmek
gereklidir. Bilinmelidir ki, özellikle demokratik siyaset kurallarının
geçerli olduğu toplumlarda, siyasal süreçleri belirleyen şey, 'iyi-kötü'
veya 'doğru-yanlış' kriterinden ziyade, 'çıkarlar'dır. Dolayısıyla
demokratik siyaset, özü itibarıyla 'ahlaki' olamaz. Bunun anlamı şudur:
yasalar dahi, her zaman, çıkar grupları tarafından istismar edilirler.
Hatta bizatihi 'yasalar' (veya siyaset kurumunun kendisi), bir çıkar
grubunun ya da bir iktidar elitinin menfaatlerini korumak için
vardırlar! Yasaların değişmesi de, esas itibarıyla, iktidar elitinin
değiştiğini gösterir. Burada her iktidar elitinin kendine özgü bir
'ideolojisinin' olduğuna da dikkat edilmelidir. Demokratik siyasetin
egemen olduğu ülkelerde 'demokratik' kavramların egemenliği söz
konusudur. İktidar eliti, varoluşunun meşruiyetini bu kavramlardan alır.
Demokrasilerin temel kavramları ise, "haklar ve özgürlükler"dir. İktidar
elitinin farklı branşları, meşruiyetlerini bu kavramlara dayandırmak
durumundadırlar. Bunlarla açıkça çelişen bir siyasal yönelimin,
demokratik rejimlerde kendisine meşrû bir siyaset alanı bulması da
mümkün değildir.
'Başörtüsü sorunu'na bu açıdan bakıldığında, iktidar elitinin
davranışlarını, çıkar kavramı temelinde açıklamak mümkün olmaktadır.
Cumhuriyet'in kuruluşundan bu yana, iktidar eliti, özü itibarıyla
değişmemiştir. Rejim de meşruiyetini demokrasi kavramından almaktadır.
Bu temel yapının değişmesi yönünde en ufak bir temayüle karşı da çok
sert bir tepki vermektedir. İşte 'başörtüsü sorunu' etrafında yaşanan
tartışmaların 'sertliği'nin nedenini burada aramak gerekmektedir.
İktidar eliti, kendi iktidar alanını hiçbir şekilde terk etmek
istememektedir. Gerçi bazı 'tavizler'e hazır olduğunu söylemektedir;
ancak iktidar alanının 'özü'ne ilişkin sorgulayıcı taleplere kesinlikle
rıza göstermemektedir. İşte 'başörtüsü'nün, tam da bu alana ilişkin
sembolik bir 'anlamı' vardır. Tesettür, 'siyasi' karakterli bir din olan
İslam'ın bir emridir ve bu yüzden de, 'siyasi' bir mahiyeti haizdir.
Başını örten bir hanım, İslamî değerlere bağlılığını deklare etmiş
olmaktadır. İktidar eliti, bu bağlılığın 'özel' alanda ifade edilmesine
ses çıkarmamaktadır ancak 'kamusal alan'da başörtüsü takılması (ya da
tesettüre riayet edilmesi) ister-istemez 'siyasal' bir boyut
taşıyacaktır. İşte bütün mesele de buradan çıkmaktadır. Tesettürlü bir
hanımın kıyafetinin 'kamusal alan'da serbest olması, esas itibarıyla,
"rejimin mahiyeti" ile ilgili bir meseledir. Bu yüzdendir ki İran'da
(veya örneğin Şeriat'la yönetildiği iddia edilen Suudi Arabistan gibi
devletlerde) kamusal alanda tesettüre riayet şart koşulmaktadır (Bunun
sınırları ise ayrı bir konudur). Yine bu yüzdendir ki, 'özel alan'da
tesettüre karışılmayan Batılı demokrasilerde, 'kamusal alan' söz konusu
olduğunda büyük sıkıntılar yaşanmaktadır. Laiklik uygulamasının en
yumuşak olduğu İngiltere ve Amerika gibi ülkelerde bile, tesettürlü bir
hanımın devlet işlerinde çalışması büyük ölçüde yasaktır. Gerekçesi de
aynıdır. "Hizmet alan-hizmet veren" ayrımının altında yatan mantık da
aynıdır. Çünkü 'hizmet veren', rejimin bir görevlisi olarak bu işi
yapmaktadır; yani rejim adına çalışmaktadır. Bu durumda, hizmetin
rejimin 'değerleri' ile uyumlu olması gibi bir sorun ortaya çıkmaktadır.
İşte 'özgürlükçülükleriyle' övünen Batılı demokrasiler, bu sorunu
çözememişlerdir. Bu ülkelerde de 'iktidar ilişkileri' ağırlığını
koymuştur. 'Güvenlik kaygıları'nın öne geçmesi durumunda ise, bu
'özgürlükler'in ne denli geçerli olduğu, 11 Eylül hadisesinden sonra net
bir şekilde görülmüştür. Başta Amerika ve İngiltere olmak üzere, bütün
Batılı demokrasiler, 'olmazsa olmaz' olarak gördükleri ve en temel
değerleri olarak dünyaya lanse ettikleri "özgürlükleri"
kısıtlayabileceklerini net bir şekilde göstermişlerdir. İşte bu noktada
Türkiye’de laik kesimin "ülkeye özgü koşullar"a yaptığı vurguyu
hatırlamak gerekmektedir. Gerçekten de Türkiye'nin kendine özgü
koşulları vardır. Bu da temelde İslam'ın 'siyasi' boyutundan
kaynaklanmaktadır. Laik kesim, Türkiye'deki demokrasi uygulamasının
Batı'dakinden farklı olmasının gerekçesini buraya dayandırırken,
'ilkeli' bir yaklaşım sergilememektedir ama bir gerçeğe de parmak
basmaktadır ki o gerçek, laik kesimin söylemini ve tavrını belirleyen
şeyin 'iktidar ilişkileri' olduğudur. Özetle, Türkiye'deki laik kesim
şunu demektedir: "Amerika veya İngiltere, kendi varlıklarına yönelik bir
tehdit ortaya çıktığında nasıl ki özgürlükleri kısıtlıyorlarsa, biz de
siyasal İslam'a karşı aynı tavrı gösteriyoruz." Dolayısıyla, laiklerin
bu sözlerine Batılı demokrasilerin söyleyeceği bir şey yoktur. Tek
söylenebilecek söz, bu tavrın 'imaj bozucu' etkileri olduğudur. Sorun
İslam olduğunda, Amerika veya Avrupa Birliği, laik elitlerin yanında yer
alacaktır!
İşte tam da bu noktada Müslümanların da soruna 'iktidar ilişkileri'
açısından yaklaşması gerektiğine dikkat çekilmelidir. Ama çoklukla bu
tavır gösterilmemektedir. Müslümanların büyük bir çoğunluğu, 'başörtüsü
sorunu' konusundaki haklılıklarını "temel haklar ve özgürlükler"
söylemine dayandırmakta ve garip bir 'özgürlük lisanı'
kullanmaktadırlar. Yeni moda bu lisanda, İslamî bir iktidarda, "herkesin
istediği gibi giyineceği, istediğini söyleyip istediğini yapacağı" ifade
edilmektedir ki, bu söylemi kullananların 'siyasi bilinç' noktasında
ciddi eksiklikleri olduğu ortadadır. Çünkü 'iktidar olgu'sunun
belirlemediği hiçbir devlet, rejim, düzen olamaz. Aksi taktirde kaos ve
anarşi olur. Her devletin bir 'kamusal alan'ı vardır. Bu alanda
'kurallar' olmak durumundadır. Yasa denilen şey de zaten bu işe yarar.
Dolayısıyla, belki çatışan çıkarların bazılarının arasını bulmak
mümkündür, ama "özü itibarıyla zıt" olan ideolojileri uzlaştırmak mümkün
değildir. Bu konuda belki zorlama çözümler denenebilir, ama bunlar da
çare olmaz. Dolayısıyla, İslam ile demokrasiyi veya İslam ile
sosyalizmi, liberalizmi, Doğu dinlerini vs. uzlaştırma girişimleri çare
değildir. Hangisinin 'daha iyi' olduğu hususu ise ayrı bir tartışmanın
konusudur. Çünkü insan, 'hakikat'in hakikat olduğunu bildiği halde bile,
bunu deklare etmeyebilir. Bu nedenle söylemler üzerinden rejimlerin
'iyi' veya 'kötü' olduğu konusunda nihai bir karara varmak mümkün
değildir. Ama uygulama, bu konuda somut veriler sunabilir. Yani şu soru
sorulabilir: "insanlar, Müslümanların hakimiyetleri altında mı daha
huzurlu bir yaşam sürmüşlerdir, yoksa Batılı demokrasilerin hakimiyeti
altında mı?" Bu soru yerindedir ve cevabı da bellidir. Ama burada dikkat
edilmesi gereken nokta, 'hakimiyet'in (ya da 'iktidar olgusu'nun)
kaçınılmazlığıdır. Allah, "o hakimiyet günlerini insanlar arasında
dolaştırmaktadır." Dünyada kimi zaman Hakk ehli, kimi zaman Batıl ehli
iktidar olmaktadır. Batıl ehli iktidar olduğunda, insanlar "Rabbimiz!
halkı zalim olan beldeden bizi kurtar. Katından bize bir yardımcı, bir
dost gönder" diye feryat ederken, Hakk ehli iktidar olduğunda, "iyilikle
emredilmekte, kötülük yasaklanmaktadır." Müslümanların egemen olduğu
topraklarda genellikle "adaletle hükmedildiği" hususunda tarihçilerin
büyük çoğunluğu mutabakat içindedirler. Müslümanlar, egemen oldukları
yerlerde, genel olarak 'zulüm' yapmamışlardır. Soykırım, holokost, toplu
katliam gibi pratiklerin Müslümanların tarihinde yeri yoktur. Bunlar hep
Gayr-i Müslim toplumların tarihinde görülmüştür. Köle ticaretini
yapanlar Müslümanlar değil Avrupalılardır; Afrikalı siyahileri Amerika
kıtasına taşıyan ve köleleştirenler, Avrupalılardır. Kızılderililerin
soyunu neredeyse kurutanlar, Avrupalı sömürgecilerin Amerika'daki
torunlarıdır. Cezayir'deki katliamları yapanlar Fransızlardır.
Yahudileri soykırıma tabi tutanlar Almanlardır. Filistin'de masum
insanları topraklarından eden ve terör estiren İsrail'dir. Haçlı
Savaşları'nda Müslüman kıyımı gerçekleştirenler Avrupa'nın Hıristiyan
güçleridirler. Moğol istilası sırasında Müslüman topraklarını yağma
edenler Putperest Cengiz ordularıdır. Hakeza, sırf Allah'a inandıkları
için müminleri ateş çukurları içinde diri diri yakanlar da Ashab-ı
Uhdud'tur. Peki Müslümanların tarihinde insanlara yaptıkları
zulümleriyle ünlenen kişiler hiç mi yoktur? Elbette vardır.
Müslümanların tarihinde de Yezid'ler, zalim Haccac'lar, şahlar,
sultanlar vs. olmuştur. Ama bu kişiler, İslam'ın kurallarına uydukları
için değil, 'yoldan çıktıkları', saptıkları için bu zulümleri
yapmışlardır. Zulüm, Müslümanlık düzeyi düştükçe artar. Dolayısıyla,
takva ehli zulüm işlemez. Peygamberler de bunun en iyi örnekleridirler.
İnsanlar, 'siyasal iktidar' sahibi peygamberlerin hakimiyeti altında
huzurlu yaşamışlardır. İslam'ın iktidar uygulamasını değerlendirmek
için, (esas itibarıyla) Hz. Davud, Hz. Süleyman ve Hz Muhammed gibi
peygamberlerin icraatları baz alınmalıdır. Müslümanlık iddiasında
bulunup da, İslam'la alakası olmayan veya bu ilişkisi zayıf olan kişi
veya kurumların icraatından İslam sorumlu tutulamaz.
Şu halde tekrar ifade edelim ki, İslamî bir iktidarda (diğer
iktidarlarda olduğu gibi) "herkesin istediği gibi yaşaması" söz konusu
değildir. İslam'ın ana ilkelerine açıkça aykırı düşen davranışlar
'kamusal alan'da sınırlanırlar. Bu, iktidar olmanın gereğidir. Ancak
sınırlamada 'adalet ölçüleri'ne uyulmalı, 'dayatmacı' olunmamalıdır.
Toplumsal değişim konusunda bazı alanlarda değişimin zamana yayılması
kaçınılmazdır. İnsanların İslamî iktidardan memnun olup olmamalarının
ise bir çok sebebi olabilir. Zaten İslamî bir iktidar, İslamî bir toplum
oluşmadan kurulamaz. Kurulsa bile kalıcı olamaz. Dolayısıyla "öncelikle
nefislerde olanın değişmesi gerekir." Bu olduğunda, İslamî iktidar,
zaten geniş bir halk desteğine sahip olacaktır. Yani İslam, o zaman
"genel irade" halini alacaktır. Elbette bir toplumda herkesi memnun
etmek mümkün değildir. Çünkü memnuniyetsizliğin çok çeşitli sebepleri
olabilir. Yine de İslam'ın 'adil' iktidarından memnun olmadığını
söyleyenler çıkabilir. Bu kişilerin bu memnuniyetsizliği ise, itibar
görmeyecektir. Çünkü adil bir yönetim, kural olarak memnuniyet doğurur.
Hâlâ memnun olmadığını söyleyenlerin ise 'niyetleri'nden şüphe edilir!
Bu bağlamda 'başörtüsü sorunu'na bakıldığında, laik kesimlerin İslam'ın
sembollerine karşı kendi iktidar alanlarını savunmak adına yaptıkları
zulümleri, uyguladıkları 'çifte standartları' vs. anlamak da mümkün
olmaktadır. Çünkü onlar da esas itibarıyla kendi 'mevzileri'ni korumaya
çalışmaktadırlar. Yasalar çıkarmakta, fakat 'işlerine gelmediğinde' o
yasaları çiğnemekte, değiştirmekte veya gereğini yapmamaktadırlar. Bütün
bunlar, onlar açısından 'meşrû'dur. Müslümanlar şunu bilmelidirler ki,
sadece Allah'tan gereği gibi korkanlar, her hal ve durumda 'ilkeli'
davranırlar. Bunun dışındaki insanların 'ilkeliliği' şarta bağlıdır.
Çıkarları ciddi bir tehdit altında kaldığında ilkelerini çiğnerler.
Helvadan yapıp taptıkları tanrı heykellerini acıkınca yiyen Mekke
müşrikleri ile, 'self-determinasyon' ilkesini bütün dünyaya dikte edip,
canı istediğinde 'bağımsız' ülkeleri bombalayan Amerika'nın özde bir
farkı yoktur. Her ikisi de, 'gerekli gördükleri zaman', kendi putlarını
yiyebilmektedir! Ama burada Müslümanların dikkat etmesi gereken bir şey
vardır ki o da her hal ve şartta ilkelerine sadık kalmalarıdır. 'Gerekli
gördüğünde' herkes ilkesini çiğniyor diye Müslümanlar da aynı şeyi
yapacak değillerdir. Bu durumda Müslümanların da o insanlardan bir farkı
kalmaz! O nedenle, Müslümanlar, her söz ve davranışlarında ilkeli
olmalıdırlar. İnandıklarını söylemeli, söylediklerini de yapmalıdırlar.
Zorluklar, sıkıntılar hatta psikolojik veya maddi işkenceler dahi, bu
konudaki kararlılıklarını bozmamalıdır. Aksi taktirde ulaşılacak bir
başarı yoktur. Çünkü tavizle elde edilmiş başarı, başarı değildir!
TAKTİK HESAPLAR VE MUHTEMEL GELİŞMELER
İslam'la veya sembolleriyle ilgili sorunların 'iktidar ilişkileri'yle
bağlantısını görmeyen veya görmek istemeyen siyasilerin konuyla ilgili
ortaya attıkları 'çözüm önerileri' ise, elbette 'palyatif' olacaktır. Bu
nedenle de derde deva olmayacaktır. O halde AKP ve MHP'nin ortak
teklifiyle gerçekleşen Anayasa değişikliklerinin de soruna çözüm
olmayacağı rahatlıkla söylenebilir. Burada partilerin 'oy kaygıları'nın
belirleyici olduğuna kuşku yoktur. Partiler sorunun ciddi olduğunu ve
yapılacak küçük bir yanlışın bedelinin ağır olacağını iyi
bilmektedirler. Bu nedenle, AKP, daha önce 17. maddede değişiklik
yapılmasına söz vermiş olmasına rağmen, yasanın çıkmasını
ertelemektedir. Öyle görünüyor ki, AKP, Anayasa değişikliklerinin
'uygulamadaki' karşılığı gördükten sonra somut bir icraata girişecektir.
Bu yönde ilk işaretlerin alınmaya başladığı da söylenebilir. Nitekim YÖK
Başkanı'nın yayınladığı genelgeden sonra, bazı rektörler başörtülü
öğrencilerin derslere girmesine izin vermiştir. Bu, AKP'nin elini
güçlendiren bir durumdur. Aslında bu tablonun, sorunun çözümü için
yeterli olmayacağını AKP de bilmektedir ama başörtülü öğrencilerin
'fiilen' üniversitelere girebilmelerinin, en azından karşı cephenin
zayıflatılması gibi bir işlevi olacaktır. Bundan sonraki adım, elbette
soruna 'yasal' bir çözüm bulmaktır. AKP'nin yasa değişikliğini
'ertelemesi'nin nedeni, çıkması muhtemel yasanın iptali için CHP-DSP
tarafından yapılacak başvuruyu sonuca bağlarken, Anayasa Mahkemesi'nin
nisbeten rahat hareket edebilmesini sağlamaktır. Çünkü genel temayüle
göre, Anayasa Mahkemesi, yapılan anayasa değişikliklerini, şekil
şartlarına aykırı bir husus bulunmadığı gerekçesiyle iptal etmeyecektir
ama YÖK Kanunu'nda yapılacak değişikliği, 'Anayasaya uygunluk' kriteri
açısından değerlendirirken 'esas'a bakacak ve laiklik gerekçesiyle daha
önce olumsuz bir sonuca varan Anayasa Mahkemesi içtihatlarına müracaat
edecektir. Yani YÖK Kanunu'nda yapılacak değişikliğin "laikliğe aykırı
olduğu" gerekçesiyle iptali daha kuvvetli bir ihtimal iken, Anayasa
değişikliklerinin iptali ihtimali az görünmektedir. İşte AKP'nin hesabı
budur. AKP, YÖK Kanunu'nda bir değişikliğe gitmeden önce 'uygulama'dan
güç almak istemektedir. YÖK Başkanı'nın rektörlere yazı göndererek,
başörtüsünü serbest bırakmalarını istemesinin nedeni de budur.
Uygulamadaki bu farklılığın AKP'nin elini ne kadar güçlendireceği ise
ayrı bir konudur. Çünkü laik kesim de bu hesabı görmektedir ve
karşılığında 'provokatif' icraatlarla hükümeti sıkıştırmaya
çalışmaktadır. Bu bağlamda, özellikle de öğrencilerin "birbirine
düşürülmesi" yönünde bazı ajitatif girişimler olacağına şüphe yoktur.
Her ne kadar AKP, seçimleri kazandıktan sonra bu sorunun çözümü için en
uygun zamanı yakaladığını düşünse de, laik kesimin tepkisinin ardındaki
'iktidarın yitirilmesi kaygıları'nın görmezden gelinmemesi gerekir.
Çünkü laik kesimler, 'başörtüsü sorunu'nun kendileri için bir 'iktidar
sorunu' olduğunu bilmektedirler ve bu yüzden de kendi 'çıkar alanları'nı
korumak için ellerinden gelen her şeyi yapacaklardır.
Ancak laik kesimlerin bilinen tavrından başka, başörtüsü tartışmalarında
yeni bir gelişme olmuştur ki, bu hususun da değerlendirilmesi
gerekmektedir. Malum olduğu üzere, 'başörtüsü sorunu'nu temel haklar ve
özgürlükler zaviyesinden değerlendiren liberal-demokrat kesimler, AKP
iktidarına baştan beri destek vermelerine rağmen, son 'türban'
tartışmalarında, önemli ölçüde bu desteği geri çekmişlerdir. Bu
liberal-demokratlara göre, bunun nedeni, AKP ve MHP'nin ortak
teklifinin, bütün özgürlük alanlarındaki sorunların değil sadece
başörtüsü sorununun çözümünü amaçlamasıdır. Gülay Göktürk, Ali
Bayramoğlu ve Etyen Mahçupyan gibi azınlıktaki bir grup demokrat yazar,
AKP'nin 'türban sorunu'ndaki son yaklaşımını da desteklemesine rağmen,
liberal-demokratların büyük çoğunluğu, AKP'nin tavrını
benimsemediklerini ve desteklerini çektiklerini açıklamışlardır. Bu
durumu, AKP'nin 'gizli gündem'i olduğunun kanıtı olarak sunanlar olduğu
gibi, AKP'yi bundan böyle "zor bir dönemin" beklediği şeklinde
değerlendirme yapanlar da olmuştur. Nitekim Fehmi Koru, AKP'ye açıkça
çağrıda bulunarak, "liberal desteği yeniden kazanması"nın, AKP'nin
geleceği açısından elzem olduğu uyarısında bulunmuştur.
"Liberal-demokrat destek" olarak adlandırılan şeyin Batı'nın (yani
Amerika ve AB) desteği anlamına geldiğini bilen Koru gibi yazarların bu
uyarısına, parti içinden de kulak verilmiş olmalı ki, AKP, Başbakan'ın
İspanya'da yaptığı açıklamada kullandığı "başörtüsü siyasal simge olsa
ne olur ki!" sözlerinde ifadesini bulan sert üslubun yerine daha yumuşak
bir söylem kullanmaya başlamıştır. Bu yaklaşımın "iki ileri bir geri"
taktiğiyle bağlantılı boyutu da olmakla birlikte, AKP'nin
liberal-demokrat desteği kaybetmesi riskinin ilk somut örneğinin
görüldüğü bu yeni durumun parti açısından bazı olumsuz sonuçları
olabileceği söylenebilir.
Ancak, AKP politikalarına verilen "liberal-demokrat desteğin" aslında
'ilkesel' bir temele dayandığı da söylenmelidir. Çünkü
liberal-demokratlar, baştan beri AKP'yi, 'kendi değerleri'nin
savunuculuğunu yapan bir parti olarak görmüşlerdir. AKP'nin
muhafazakar-demokrat kimliğe sahip bir parti olduğunu deklare etmesi de,
esas itibarıyla, onlar için yeterli olmuştur. Çünkü liberal-demokratlar,
liberal ve demokratik değerlere bağlılıklarını açıklayan kişilerin
kökenlerine, geçmişte ne söylediklerine, ne yaptıklarına vs. pek
bakmazlar. Onlar için önemli olan, kendi ilkelerini savunduğunu deklare
eden bir partinin, bu sözlerinin gereğini el'an yerine
getirip-getirmediğidir. AKP, Milli Görüş geleneğinden koptuğunu deklare
edip kendisini muhafazakar-demokrat bir parti olarak tanımladığında,
buna en çok sevinenin liberal-demokratlar olmasında şaşılacak bir şey
yoktur. Çünkü böylece AKP, liberal-demokrat değerlerin üstünlüğü kabul
ettiğini ilan etmiş olmaktadır! İktidara geldikten sonra, IMF
politikalarını sürdürmesi, AB Süreci'ni hızlandırması ve
'demokratikleşme' yönünde adımlar atması da liberal-demokratların AKP'ye
verdikleri desteği sürdürmeleri için yeterli gerekçeyi oluşturmuştur.
Dolayısıyla, liberal-demokratlar, AKP'yi desteklerken, aslında kendi
ilkeleriyle tutarlı bir tavır sergilemişlerdir. Son 'türban'
tartışmalarında AKP'ye verdikleri desteği çekmelerinin gerekçesi de,
AKP'nin "vermiş olduğu sözleri tutmamış olmasıdır." Çünkü
liberal-demokratlar, AKP'yi "gizli gündemi olmakla" suçlamamakta;
bilakis tutarlı olmaya ve taahhütlerinde durmaya çağırmaktadırlar. Bu
çağrılarında da haklıdırlar. Çünkü AKP, parti programında ve resmi
açıklamalarında "liberal-demokrat çizgi"de icraatlar yapacağına dair
taahhütte bulunmuştur. O halde AKP'den bu sözlerini tutmasını beklemek
normal karşılanmalıdır. Bu bağlamda, liberal-demokratların, AKP'den
'başörtüsü sorunu'nun çözümünü de yine "temel haklar ve özgürlükler"
çerçevesinde çözmesini istemeleri doğaldır. Liberal-demokratlar,
AKP'nin, bu sorunu "temel haklar ve özgürlükler" çerçevesinde çözmek
yerine, 301. madde pazarlıklarını yapan MHP ile çözmeye çalışmasını,
işte bu yüzden 'ilkesel tutarsızlık' olarak değerlendirmişler ve
dolayısıyla da desteklerini çekmişlerdir. Ancak bu,
liberal-demokratların AKP ile köprüleri büsbütün attıkları anlamına mı
gelmektedir? Hayır. Bu noktada bazı liberal-demokratların da meseleye
'pragmatik' yaklaştıkları görülmektedir. Bunlara göre, 'başörtüsü
sorunu'nun çözümü için ortaya çıkmış olan 'fırsat'ı iyi değerlendirmek
ve özgürlükler yolunda atılmış bu adımı, bir 'kazanım' olarak görmek
gerekir. İlerde daha büyük adımlar atabilmek için, bu yeni girişime
destek vermek gerekir! Ancak bu yaklaşım, genel liberal-demokrat çizgide
fazla rağbet görmemiştir ve 'başörtüsü sorunu', AKP iktidarının
liberal-demokrat kesimden aldığı destekte ilk ciddi kırılmanın
yaşanmasına neden olmuştur.
İşte tam da bu noktada, daha önemli bir hususun üzerinde durmak
gerekmektedir. Bütün bu tartışmalar şunu göstermiştir ki, sistem-içi
kanalları kullanarak ve 'muvazaalı ittifaklar' yoluyla elde edilen
'başarılar', gerçek başarı değildir. Çünkü bu yolla, ipinizi başkasının
eline vermiş olursunuz. Bu, 'şarta bağlı' büyümedir. Aldığınız destekler
'şartlı'dır. Bu şartları belirleyen de esas itibarıyla şartları
koyanların 'kırmızı çizgileri'dir. Bu sınırları aşmamak kaydıyla
büyümenize ses çıkarılmaz. Hatta bu büyüme desteklenir. Çünkü kontrol
altındadır. Ayrıca özü itibarıyla sisteme 'zararsız' olan bu oluşumun,
sahici 'tehditler'i bertaraf edici bir özelliği de vardır. Zira sizin
büyümeniz, 'asıl' tehdidin küçülmesi ya da marjinalleşmesi yönünde bir
baskıyı beraberinde getirecektir. O nedenle, kontrol altında büyüyen
oluşumlar, her zaman kurulu sistemler tarafından tercih edilmişlerdir.
Roma'nın Pavlusçu Hıristiyanlığın kontrol altında büyümesine 'izin
vermesi'nin nedeni de budur. Bugün Fethullah Gülen cemaatinin (veya
başka benzeri oluşumların) dolaylı yollardan desteklenmesinin nedeni de
farklı değildir. AKP'nin, liberal-demokrat kesimlerden bugüne kadar
destek alabilmesinin nedeni de, esas itibarıyla farklı değildir. AKP,
'dindar' tabanı, liberal-demokrat çizgide tuttuğu sürece bu desteği
alacaktır. Bu çizgiden sapma emareleri gösterdiğinde ise, kendisine
'görevi' hatırlatılacaktır. Daha önce AKP'ye destek veren
liberaller-demokratlar, işte bu nedenle son 'türban' tartışmalarında
desteklerini çektiklerini açıklamışlardır.
AKP ve MHP'nin ortak bir çalışma sonucunda bir girişim başlatmalarının
bir nedeni de, yaklaşan seçimlerde partilerinin oylarını artırmak
kaygısıdır. Liberal-demokrat yazarlar da bunun bilincindedir ve bu iki
partinin, özgürlükler sorununun çözümünü seçim malzemesi yapmalarına
içerlemektedirler. Ama burada gözlerini bazı gerçeklere kapamış
görünmektedirler. Çünkü Türk siyasetinin bu 'pragmatik' karakteri, yeni
değildir ve öteden beri aktüel siyasetin reflekslerini belirlemektedir.
Türkiye'de parti tutumlarını tayin eden şey, 'oy' kaygılarıdır. Bu iki
partinin, kendilerince 'en uygun zamanda' böyle bir girişim
başlatmalarında aslında şaşılacak bir şey yoktur! Açıkçası, başörtüsü
sorununu çözmek gerekçesiyle başlatılan girişim, bir 'seçim
yatırımı'dır. AKP "tabanımıza daha önce vermiş olduğumuz sözün gereğini
yapıyoruz" dese de, bu girişimin yerel seçimlerin yaklaştığı bir dönemde
'dindar taban'dan oy almak gayesiyle gündeme taşındığı bellidir. Ancak
öyle görünüyor ki, "başörtüsü sorunu" çerçevesinde yaşanan tartışmalar
keskinleşecektir. Çünkü konu, mahiyeti itibarıyla, 'seçim hesapları'yla
telif edilemeyecek boyutları olan bir sorundur. Kritik dönemlerde
insanlar ve yapılar, 'vazgeçilmezleri'ni savunmak adına bir takım
hesaplarından vazgeçebilirler. Başörtüsü sorununun da, laik kesimler
için böyle bir mesele olduğu unutulmamalıdır. |