|

Müslümanlar ve Medya
Mukaddes Özkan
Ne güzel ki artık Allah'ın
dini her yerde, herkes tarafından konuşulur, tartışılır oldu. Merak ile
tartışılıp, apaçık bir biçimde anlaşılması biz inananların en samimi
isteği. Bu konudaki her bilgi, her olgu insanlar tarafından, doğru
algılanır, doğru anlaşılır, doğru uygulanırsa ancak, dertlere derman
olur. Samimiyet her konuda olduğu gibi, din konusunda da son derece önem
taşır. İslam samimi olmayanların elinde, dilinde iken insanlığı huzura
erdirmek yerine bir garip kısır döngü içinde şaşkına çevirdi.
İslam, bir bütünün adı iken, paramparça edilip ayrı ayrı değerlendirildi
asırlardır.
İşin ibadet ile ilgili olan kısmı hurafeler ile o kadar abartıldı ki
onları yerine getirebilmek için insanların başka şeyler düşünebilmeye,
akletmeye vakitleri kalmadı. Tam tersi İslam, akletmeyi bu dinin sahibi
olmak için şart koşar iken, aklı bir kenara bırakıp, bir tesbihin
başında kendilerinden geçmeyi yeğledi çoğunluk. İslam'ın bir bütün, bir
sistem, bir yaşam biçimi olduğunu unuttu müslümanlar. Daha doğrusu
özellikle unutturuldu Kur'an'daki diğer gerçekler. Bakara: 85-159 ve
daha bir çok ayette, Allah'ın bu konuda yaptığı uyarıların üstü örtüldü,
yani küfredildi. Bakara:159'da söylenenleri duymak ve bilmek inananların
neye ne için inanmaları gereğini oldukça açık ve net bir biçimde
anlatıyor:
"İndirdiğimiz apaçık delilleri ve hidayeti Kitap'ta açıklamamızdan sonra
onları gizleyenler var ya, işte onlara hem Allah lanet eder, hem de
bütün lanet etme konumunda olanlar lanet eder."
Her yerde İslam konuşuluyor. Artık medyada da neredeyse birinci sırada
yer alır oldu din ve dini konular. Buna sevinmek mi gerek diye de
düşünmeden edemiyorum. Çünkü asıl söylenmesi gerekenler dışında her şey
konuşuluyor. Kefenin rengine, dansözün kazandığı parayla cami yaptırıp
yaptıramayacağına kadar detaylara iniliyor, ama İslam, bir bütündür, bir
sistemdir, bir rejimdir, başlı başına bir yaşam biçimidir demek kimsenin
aklına, gündemine bir türlü gelemiyor!..
Kur'an'daki İslam'ın Muhammed (s.v.s)'in hayatında nasıl yaşandığının
artık bilinmesinin ve bilenlerin de doğru parçaları yerlerine
koymalarının zamanı ne zaman gelecek acaba. Bu konuda susmayanlar,
gerçekleri dile getirenler geçmişte olduğu gibi günümüzde de yok değil.
Ama ne yazık ki toplumları yönlendirme konusunda şartlandırılanlar hâlâ
işin aslını ört bas etmekle görevli sayıyorlar kendilerini!
Doğruları saptırarak, gerçekleri örterek, bu güzelim inanç kaynağımızı,
günün şartlarına uydurmaya, yani çağdaşlaştırmaya çalışanlara yanlış
yaptıklarını anlatmak bilenlerin görevi olmalı. Allah'ın kuralları
çağlar üstüdür. Bütün çağlarda bu çağrı, insanlığa ışık tutacak kadar
aydınlık ve insancıldır. Anlamaya çalışan herkes bunu anlayabilir. Çünkü
Allah, apaçık bir dille anlayasınız ve yaşayasınız diye indirdiğini
söylüyor kitabında. Rabbimiz kullarından imkansızı istemiyor.
Son zamanlarda işe bu kadar el atılmasının sebebi de inananları
düşündürmeli artık. Medyada hiç olmadığı kadar İslam ve Müslümanlar
konusunda yorumlar oldu.
Bilhassa sabahları kadınlara ayrılan programlarda, dini anlatmak ve
ilginç açıklamalar yapmak konusunda görsel medya yarışa girdi. Bu işi de
en çok müslümanlarca kutsal sayılan Cuma günlerine has kıldılar. Çabalar
gittikçe yoğunlaştı bu konuda.
Belki bilerek, belki bilmeyerek, konuyu ele alanlar, kendi doğrularını
kabullendirmek çabası ile ortaya çıkıyor izlenimini veriyor insana.
Yazıp çizenler, görsel programlar düzenleyenler, bu gayretlerini sanki
bu amaca yönelik harcıyorlar. Kendilerini karşı tarafa kabullendirme
gibi bir yol tutuyorlar ve bu minval üzere de gitmeyi boyunlarının borcu
sayıyorlar. Kimse kimseyi dinlemek zahmetine bile girmiyor. Herkes
dediğini demekte!.. En büyük kaygı da reyting, onlar açısından… Şimdiye
kadar kimsenin kimseyi ikna ettiğini görmedim ben bu programların
sonunda.
Müslümanlar da kendilerini anlatabilmek, inandıkları doğruları
ulaştırabildikleri kadar kişiye ulaştırabilmek amacı ile bu programlara
misafir olmakta bir beis görmüyorlar. Bu konuda kim ne kadar samimi o
ayrıca tartışılır. Samimiyetin ölçüsü de İslam'ı savunan müslümanın
iddialarının ne kadar Kur'anî olduğuyla ilgilidir. Hurafeler İslam'ı
bağlamaz. Ama hurafelere boğulan İslam, henüz bu ahtapotun kollarından
sıyrılabilmiş değil. Hurafe anlatmak hem kolay, hem de bu dünyada
başının derde girmesi gibi bir olasılık taşımıyor. Yani risk içermiyor.
İş gerçeklere geldi mi, rahatı kaçanlar öyle bir dikleniyorlar ki
şaşırmamak elde değil. Siz, Allah'ın doğrularını Kur'an'ın şahitliğinde
ortaya koysanız bile kabullenmek yerine: "Bunlar çağdaş değil, ben böyle
bir şeyi kabul edemem. Asla olmaz" diye kendilerini kilitlemeyi
yeğliyorlar. Bir anda Allah'ın ayetlerine böylesine karşı çıkabilenin
hali yürek acıtıyor. Kendimizi ne kadar da dev aynasında görüyoruz.
Yaratan'ın mesajına böylesine karşı durabiliyoruz!.. Bir kişinin kendi
inandığı doğruyu Allah'ın ayetlerinin karşısına getirebilme cesaretinin
iki sebebi olmalı. Bunlardan biri bu konudaki cehaletleri, diğeri ise
mühürlenmiş kalpleri. Burada karşı çıkılan sözü söyleyen Rabbimiz,
buyruklarıyla bizi zora koşmuyor, tam tersi işimizi kolaylaştırıyor.
Doğru söze kulak verene ne mutlu. "Allah yükünüzü hafifletmek istiyor;
insan zaten zayıf yaratılmıştır" diyor Nisa: 28'de. Bunu anlayabilmek
için derin düşünmeye, Kur'an'da da sık sık uyarıldığımız gibi akletmeye
ihtiyaç var.
Bir Pazar günü gazeteci Ruhat Mengi hanımın hazırladığı programı
seyrediyorum. Yakından tanıdığı bir arkadaşını kaybettiğinden
bahsederken, şu iki günlük yaşamda bu kadar zıtlaşmanın anlamsızlığından
söz ediyordu bir ara. Bir an düşündüm ve ne güzel dedim. Dakikalar
ilerledikçe sözlerin, düşüncelerin yönü belli oldu. Ruhat hanımın
sözlerinden ve davranışlarından çıkan sonuç; gelin laik, demokrat
olalım, dini de hayatımızın aksesuarı olmaktan ileri boyutlara
taşımayalım idi. Yani en doğru yol bu yol, başka yol yok iddiasındaydı
sonuç olarak.
Programı ilahiyatçılarla yapıyordu. Konu başörtüsü ve zinet kavramının
neleri kapsadığı ile ilgiliydi. Ruhat hanım özellikle başın, saçın zinet
olmaması gerektiği üzerinde yoğunlaştırıyordu olayı ve konuyu bu noktada
çözmeye çalışıyordu. Konuyla ilgili ayetler ortaya geldikçe rahatsızlık
başladı ortamda. İş laikliğin sınırlarına dayanınca da düğümlendi
büsbütün. Konuyla ilgili ayetler okunup tercüme edildikçe modern insanın
dünyevi standartlarının dışına taştı. Yani iş modernizmin bakış açısıyla
örtüşmedi. İş bu safhaya gelince de tıkandı. Olaya modern bakış
açısından yaklaşan ve modernizmin ilkeleriyle çözülemeyeceğini gören
Ruhat hanım, olayı derinlemesine çözmenin yolunun Arapça öğrenmekten
geçtiğine kanaat getirdi. Dilerim öğrenir ve en doğru biçimde olayı
aydınlatır. Çağdaşlarının yorumladığı gibi anlayıp, yorumlamaz.
Modernizm ile İslam'ın konuları ne çözülür ne de örtüşür. Allah'ın
Kur'an'da bildirdiği gibi: "Ona ayetlerimiz okununca, eskilerin
masalları der" (Mutaffifin-13) diyenlerden olmaktan hepimizi Allah
korusun.
Hatta daha sonraki programında Mine Kırıkkanat'ın iddia ettiği gibi, "bu
ülkede aydın olan, doğru düşünebilenlerin sayısı elimin beş parmağını
geçmez" gibi bir çıkmaza girip "bunu bir tek ben bilirim" demez.
Bir kişi hem aydın olduğunu savunup, hem de gözlerini ve kulaklarını,
hatta tüm duyu organlarını izole edip çevresinden, halkından bağımsız
düşünebilir ise!.. Böyle birine sadece kendi kendisi aydın veya bilge
ünvanını verebilir.
Bunu her kesimden yazar çizer, düşünür ne yazık ki yapıyor. İslamî
cephede de bu konuda kimse doğrusu bir diğerinden geride kalmak
istemiyor. Birisi bir doğruyu söylüyorsa, bir diğeri çıkıp: "Ben onu
daha önce söylemiştim. Kitabımda da yazmıştım. Arkadaş benden duymuş
olmalı bunları" diye söze başlamak vazgeçilmez bir başlangıç oldu.
Bir kere dininizi anlatıyorsanız zaten doğrunun kaynağı bir tanedir. O
da Allah bu konuda ne dediyse odur. Müslümanları ilgilendiren
konulardaki söylemlerin tek kaynağı Kur'an ve sahih sünnet olunca
Müslümanların söyledikleri, iddiaları arasında farklılıklar ana fikirde
değil bu söylemi dile getirirken belki anlatım biçiminde olur.
Suyu aynı kaynaktan alırsanız, içindeki suya has maddeler hep aynı olur.
Kaynak suyunun dışında bir de deniz suyu, göl suyu, ırmak suyu da var.
Hiç biri diğerine benzemiyor. Adları su ama kimyasal yapıları bile
farklı. Deniz suyu arıtılıp içilir hale getirilebiliyor günümüzde. Ama
asla kaynak suyunun tadında olamıyor.
Demek ki kaynak aynı olursa ancak söylemler, iddialar da aşağı yukarı
birbiri ile aynılaşır. O zaman "bunu daha önce ben söylemiştim. O benden
duymuş olmalı. Yok efendim o demişti ben demiştim" ile uğraşmak yerine
asıl amaca yoğunlaşılır. Üstelik de doğru olanın kaynağı zaten belli.
İslam adına itikadi açıdan doğru ne varsa hepsi Kur'an'da var. Yani ilk
doğruyu Allah söylemiş. Aklını kullanan da o doğruyu alıp bağrına
basmış. Doğruyu bulup, onu baş tacı edenler birbirlerini kutlamak, bir
yürek olmak yerine sen, ben yarışına girerlerse bugün yaşanan bu kargaşa
biter mi sanıyoruz… |