|

Laiklik İçin Notlar...
Ahmet Altan/ 12.04.2008/ Taraf
Biz
Cumhuriyeti kuralı seksen yıldan fazla oldu.
Üstelik de "sert" bir Cumhuriyet bu.
1950'ye kadar "tek adam" ve "tek parti" sistemiyle yönetildi.
Ondan sonra da açık ve kapalı darbelerle ordu hep iktidarın denetimini
elinde tuttu.
Cumhuriyet tarihimiz boyunca "silah" hukuktan üstün oldu.
Bu sert Cumhuriyet kendi "değerlerini" kitlelere "eğitim sistemiyle"
enjekte etti.
"Tevhid-i tedrisat" kanunuyla eğitimi, Diyanet ile de dini kontrol etti.
Halkın yolundan "sapacağından" korktuğundan "demokrasiyi" asla
cumhuriyetin değerleri arasına almadı.
Halkı, kalın çizgili dar bir çerçevenin içine hapsedip onu
şekillendirmeye uğraştı.
Ve, hep "laikliği" vurguladı.
Peki bunca kontrolden ve bunca yıldan sonra ne oldu?
Bugün "şeriat" gelecek diye korkuluyor.
"Laikliğin elden gideceği" söyleniyor.
Şimdi soru şu:
Eğitimin ve dinin böyle sıkı bir denetim altına alınmasına, demokrasiye
izin verilememesine rağmen "cumhuriyetin en önemli değeri" neden tehdit
altında?
Neden halkın demokrasiyi değil de "şeriatı" seçeceğinden, laiklikten
vazgeçeceğinden ürkülüyor?
Neden halkın "laikliği" benimsemediğinden endişe ediliyor?
Nerede, ne aksadı da cumhuriyetin "en önemli değeri", halkın "en önemli
değerleri" arasına giremedi?
Ben, bu ülkeye "şeriat" geleceğine hiç inanmadım.
Bu ülke, hilafetin merkeziyken, "halife" tarafından "şeriatla"
yönetilirken bile buradaki düzen diğer Müslüman ülkelerdeki şeriat
düzenine benzemiyordu.
Ama halkın, Cumhuriyetin kurucuları gibi "laikliğe" tapınmadığı da
kesin.
Laiklik, en kaba anlatımıyla "dinle devlet işlerinin birbirinden
ayrılması" demek.
Devlet dinin kurallarına göre yönetilmiyor laik düzende.
Devlet din kurallarıyla yönetilmeyince, halkın yaşama biçimi de "din"
tarafından belirlenmiyor.
Peki, insanlar niye böyle bir yönetim biçimi yaratma ihtiyacı duydu?
Neden "laiklik" diye bir yönetim biçimi çıktı?
Laiklik, "burjuva sınıfının" güçlenmesiyle hayata geçmiş bir kavram.
Burjuvalar, krallardan ve aristokratlardan farklı olarak "varlık
nedenlerini" tanrıya bağlamıyorlardı, onlar "paralarıyla",
sermayeleriyle varoluyorlardı.
İktidarlarını sürdürmek için "tanrısal" bir desteğe ihtiyaçları yoktu.
Ayrıca, ellerindeki parayı nasıl harcayacaklarının "kilise" tarafından
belirlenmesini de istemiyorlardı.
Onlar paralarını özgürce harcamak istiyorlardı.
Bu yüzden laiklik, "halkın" elinde para birikmesiyle ortaya çıktı.
Parayla laiklik arasında çok kuvvetli bir bağ vardır.
Bir halkın "laik düzeni" dirençle istemesi için, elinde "özgürce"
harcamak isteyeceği bir para bulunması gerekir.
O paranın sağlayacağı hayat biçiminin, "dinin" denetimi dışına
çıkarılmasını talep etmesi gerekir.
Halk zenginleşmemişse, elinde para yoksa, laik düzenin ona sağlayacağı
"harcama özgürlüğünün" bir anlamı kalmaz.
Sizce, Türkiye'nin "laik olup olmaması", Hakkâri'nin bir mezraında
yaşayan insanların hayatını nasıl etkiler?
Laik olduğumuzda nasıl yaşarlar, laik olmadığımızda nasıl yaşarlar?
İkisinde de aynı yaşarlar.
Laik bir ülkenin vatandaşı olup olmamaları onların hayatlarında hiçbir
fark yaratmaz.
Eğer, bugün "Laiklik elden gidiyor" diye üzülenler, bu üzüntülerinde
samimi iseler öncelikle akıllarına takmaları gereken soru, "Halkı nasıl
zenginleştireceğiz" sorusu olmalı sanıyorum.
Peki, Türkiye'de yaşayan insanlar nasıl zenginleşir?
Türkiye dışardan kaynak almadan zenginleşemiyor.
Yabancı yatırıma ve dış dünyayla çok ciddi ekonomik bağlara ihtiyacı
var.
Yabancı yatırımcıları buraya çekebilmek ve gelişmiş dünyanın parçası
olabilmek için de "hukukunu ve demokrasisini" sağlama almak zorunda.
Bunu sağlayabilmenin en iyi yolu da gelişmiş ülkelerin "hukuk
kriterlerini" kabullenmek ve o dünyanın parçası olmak.
Kısacası Avrupa Birliği'nin üyesi haline gelmek.
Eğer Türkiye'nin "laik" olmasını isteyenler, bunu halkı
zenginleştirmeden, sadece darbelerle ve silah zoruyla yapabileceklerini
sanıyorlarsa, Cumhuriyet tarihine baksınlar, onca baskıya ve silaha
rağmen istedikleri noktaya gelmedik.
Gelemeyiz de.
Laiklik isteyen, halkın zenginleşmesini talep etmek zorunda.
Halkın zenginleşmesi ise gelişmiş dünyanın parçası olmaktan geçiyor.
Anlayacağınız, hem laiklik isteyip hem de Avrupa Birliği'ne ve
demokrasiye karşı olamazsınız.
Öyle olursanız amacınıza asla ulaşamaz ve hep korku içinde yaşarsınız.
"Laikçilerin" çıkmazı da burada zaten.
Hem laiklik istiyorlar hem de halkı zenginleştirip laiklik yanlısı
yapacak demokratik gelişmelere karşı çıkıyorlar.
Bu kısırdöngüden hiçbir zaman kurtulamayacaklar.
Laikliği buraya, halkın zenginleşmesinin önünü açacak olan demokratlar
getirecek o yüzden. |