|

Sağcı Bürokratlar Neden Daha Korkak Olur?
Ekrem Dumanlı/ 29.04.2008/ Zaman
Ne zaman
"sağ"dan "sol"dan bahsetsem mutlaka yazının bir yerine şöyle bir ekleme
yapmak zorunda hissediyorum: "Aslında ne bizdeki sağa sağ denebilir ne
de sola sol denebilir; lâkin kabataslak bir tasnif için bu terimlere
ihtiyaç duyuyorum." Doğrudur. Bizdeki sağ dünyadaki sola benzer; bizdeki
sol da dünyadaki sağa.
Neyse konumuza dönelim: Acı tecrübeler sonunda görünen o ki bizdeki
"sağcılar", "solcular"a göre daha çekingen, daha ezik, daha pısırık;
hatta daha korkak olur. En alt seviyedeki devlet memurundan öğretim
üyesine, siyasetçisinden yüksek yargı üyesine kadar bu böyledir.
Cesurlarına bir şey demem. Aslan yürekli müstesnalar da vardır; amma
genelde sağcı memur ve bürokratlar bir koltuğa oturmayı ve orayı belli
bir periyot içinde işgal etmeyi aslî vazife sayar. Buna bir de "hassas
dengeler"i ekler ve oturduğu koltuktan kalkıp bir adım atması
gerektiğinde yüreciği güvercin kalbi gibi kıpraşır durur. Oysa aynı yere
"sol görüşlü" bir memur, yönetici, bürokrat gelir ve yer yerinden oynar.
Pısırık solcu devlet görevlisi yok mudur? Vardır elbet; ancak bu
kişilerde "devletin/rejimin aslî sahibi olmak" gibi derin bir iddia
vardır. Bu, cesaret pompalayan bir duygudur. Hele adam "eski tüfek
solcu" ise, valla, katar karıştırır; "militan demokrasi"den bahseder,
"jakoben olmak zorundayız" der, "habis ur, vampirler" gibi tabirlerle
bir dünya insanı suçlar, mahkûm eder...
Sandıktan zaferle mi çıktınız; bunun hiçbir önemi yoktur sol için.
"Yüzde 97 oy bile alsanız" adamın umurunda değildir. Kanun, nizam,
adalet, fazilet... "Geç bunları" dercesine çifte standartın ar damarını
çatlatır ve "çoğunluğun zorbalığı"ndan dem vurur. Aslında yapılan
basbayağı "azınlığın zorbalığı"dır. Başörtüsü der baskı kurar, Kur'an
kursu der baskı kurar, Kutlu Doğum der baskı kurar ve "mahalle baskısı"
feryadıyla tersten baskı ağları örer. Sağ iktidarlar, "kadrolaşma"
iddiasıyla ecel terleri döker; aslında olmayan bir "kadro" üzerine
koparılan bir gürültüdür bu.
Belki de şapka çıkarmak lazım "solcular"a, "Kemalistler"e, "laikçiler"e,
"sosyal demokratlar"a vs. Baykal kürsüye çıkıyor, Kur'an'dan ayet
okuyor, Ebu Yusuf'tan, İmam-ı A'zam'dan fıkhî deliller getiriyor. Sonra
kalkıp "Din de bizim, ..." diyor. Söylediği sözleri yazın bir kâğıda,
altına Tayyip Erdoğan ya da Devlet Bahçeli imzasını atın; seyredin
gümbürtüyü o zaman. Baykal bunu neden yapıyor? Demek istiyor ki "Ben
ayet de okurum, hadis de. Tefsir de yaparım, fıkhî yorum da; ama sen
aynı şeyi ya-pa-maz-sın!"
Sözgelimi hukuk dünyasına bakın ve laikçi, Kemalist, ulusalcı vs. diye
bilinen hukukçulardan aklınızda kalanları bir çırpıda sıralayın; Yekta
Güngör Özden, Nuh Mete Yüksel, Önder Sav, Vural Savaş, Sabih
Kanadoğlu... Tarafsızlığın çok önemli olduğu hukuk alanında, bir tanecik
"sağcı, milliyetçi, muhafazakâr" diye tanınan insan var mı şu saydığım
isimlere denk? Yok! Çünkü "sağcılar" devletin aslî sahibi gibi görmüyor
kendini. Tamam; devletini seviyor, hatta uğruna ölümü kutsal bir vazife
gibi görüyor. Ancak geldiği makamı "liyakat"le özümseyemiyor ve kendini
hep iğreti olarak görüyor. Bir makama gelir gelmez "medyaya şirin
görüneyim" diye göbeği çatlıyor. Asker-sivil bürokrasiden azar yememek
için adeta tek ayak üstünde bekleyenler var. Halbuki devlet herkesin
devleti, ne "solcu"nun babasının malı ne "sağcı"nın. Hiç kimse kendini
rejimin bekçisi gösterip terör estiremez. Hiç kimse de geldiği makama
emanetçi ürkekliği ile yaklaşıp oturduğu koltuğun altında ezilmemeli. Bu
ülkenin büyük çoğunluğunu oluşturan sağcılar pısırıklığı bir kenara itip
katılımcı demokrasinin özgüven basamaklarını tırmanmadıkça bu ülke
eşitlikçi bir demokrasiye ulaşamayacak. Makamlar, mevkiler bugün var,
yarın yok; adınız tarihe ödlek diye de geçebilir, cesur yürek diye de.
Yeter ki kalbiniz ülke sevgisi, millet saygısıyla dopdolu olsun!.. |