|

FİKRET KARAÇAM/ MERSİN
SORU 1: Malum olduğu
üzere Çanakkale şehitleri münasebetiyle idrak ettiğimiz tarihi savaşta
takıldığım bazı hususlar var. Kurtuluş Savaşı'nda Çanakkale cephesinde
üretilen yeşil sarıklı manevi askerler, Allah lafzının ebcet hesabıyla
66 rakamına tekabül edip, bu rakamın Çanakkale savaşıyla
irtibatlandırılması, atlıların yere inip savaşta askerlere yardım
etmeleri, nur yüzlü bir ihtiyarın askerlere su dağıtması, 1950'de Kore
Harbi'ne katılan bir askerin 1974'te Kıbrıs Barış Hareketi'nde savaşa
katılması ve bunun "şehitler ölmez, onlar diridirler" ayetiyle
ilişkilendirilmesi vb. söylemleri Kur'an ışığında değerlendirir misiniz?
Bütün bunlar doğruysa, rasyonel mi? Değilse, niçin uydurulma ihtiyacı
duyuluyor?
CEVAP:
İlk bakışta gayet masum görünen bu tip anlayışlar, Kur'an'ın ortaya
koyduğu toplumsal yasaları bilmemekten kaynaklanmaktadır. Elbette bunu
Allah'ın kitabına arz etmek gerekir. Allah kitabında kimlere, hangi
şartlarda ve nasıl yardım ettiğini ve bundan sonra da nasıl yardımlarda
bulunacağını şartlarıyla birlikte açıklamıştır. Bu insanlık tarihi
boyunca Allah'ın değişmeyen sünnetidir. Müslümanlar yeryüzünde küçük bir
topluluk iken bile onları koruyup kollamıştır. "Hatırlayın ki, bir zaman
siz yeryüzünde az (bir toplum) idiniz; insanların sizi kapıp
götürmesinden korkuyordunuz. Allah sizi barındırdı; yardımıyla
destekledi ve şükredesiniz diye sizi temiz şeylerle rızıklandırdı."(8/26)
"Muhakkak biz, Peygamberlerimize ve iman edenlere, hem dünya hayatında,
hem de şahitlerin şahitlik edecekleri günde yardım ederiz."(40/51)
Bu yardımların hikmeti ise şöyle açıklanmıştır: "(Bunlar,) günahkârlar
istemese de hakkı gerçekleştirmek ve bâtılı ortadan kaldırmak içindir."(8/8)
Burada durup düşünmemiz gerekiyor. Allah Teala bu yardımları birilerinin
gönlünü hoş etmek, zafer sarhoşluğu ile başını döndürmek için değil, "Hakkı
gerçekleştirmek, batılı ortadan kaldırmak için" yapıyor. Allah'ın sözü
hak olduğuna göre yukarda bahsettiğiniz olayların ardından hangi batıl
yok oldu ve hangi hak gerçekleşti ki, Allah'ın bu topluma gaybî
yardımları bu veya başka yollarla ulaşmış olsun? Bırakın bu toplumun
hakkı gerçekleştirip batılı yok etme konusunda bir adım atmasını; yönünü
Batı'ya çevirip onların yaşam tarzını almak için can atıyorlar. Allah'ın
hükümranlığını göklere hasredip yeryüzünde kendilerini ilah ilan
ediyorlar. Şimdi hangi "akıl sahibi" çıkıp da buna rağmen Allah,
kendisine ve ilkelerine rağbet etmeyenlere rağbet ederek bu gaybî
yardımlarda bulundu diyecektir?
Haydi bunu geçelim. Yakın tarihteki olayda bu fark daha da açıktır.
Tarafların her ikisinin de yönetim ve hayat anlayışları çağdaş ve
demokratik; Allah'ı dünya işlerine ve hayatın düzenlenmesine
karıştırmazlar iken; ne hikmetse Allah, yine onlardan birilerinin "işine
karışır" ve atlılarla, şehitlerle, nur yüzlü ihtiyarlar ile yardımlarına
koşar öyle mi? Allah asla böyle bir şey yapmayacağını Bakara suresi 152.
ayetinde şöyle ifade ediyor: "Siz beni anın ki ben de sizi anayım. Bana
şükredin; sakın bana nankörlük etmeyin!" (2/152)
Burada Allah'ı anmak, halkımızın dilinde olduğu gibi Allah'ın ismini
arka arkaya söylemek değildir. Bütün bir hayatı onun rızası
doğrultusunda düzenlemektir. Bunu yapmayanlar O'nun nimetini kullanıp
şükrünü eda etmedikleri için Allah'a karşı nankörlük etmiş olmaktadırlar.
Allah ise, nankörlere yardım değil ceza vaat etmektedir. "Nankörlük
ettikleri için onları böyle cezalandırdık. Biz nankörlerden başkasını
cezalandırır mıyız!" (34/17) buyurmaktadır.
Allah-u Teala, Allah ve Rasulüne itaatte kusur etmeyen ilk müslümanlara
yapılan gaybî yardımları söyle anlatmaktadır :
"Hatırlayın ki, siz Rabbinizden (Bedir de) yardım istiyordunuz. O da,
ben peş peşe gelen bin melek ile size yardım edeceğim, diyerek duanızı
kabul buyurdu. Allah bunu (meleklerle yardımı) sadece müjde olsun ve
onunla kalbiniz yatışsın diye yapmıştı. Zaten yardım yalnız Allah
tarafındandır. Çünkü Allah mutlak galiptir, yegâne hüküm ve hikmet
sahibidir. O zaman katından bir güven olmak üzere sizi hafif bir uykuya
daldırıyordu; sizi temizlemek, şeytanın pisliğini (verdiği vesveseyi)
sizden gidermek, kalplerinizi birbirine bağlamak ve savaşta sebat
ettirmek için üzerinize gökten bir su (yağmur) indiriyordu. Hani Rabbin
meleklere: "Muhakkak ben sizinle beraberim; haydi iman edenlere destek
olun; Ben kâfirlerin yüreğine korku salacağım; vurun boyunlarına! Vurun
onların bütün parmaklarına! diye vahyediyordu. Bu söylenenler, onların
Allah'a ve Resûlüne karşı gelmelerinden ötürüdür. Kim Allah ve Resûlüne
karşı gelirse, bilsin ki Allah, azabı şiddetli olandır."(8/9-13)
Allah, Elçisi hayatta iken savaşlarla ilgili yaptığı yardımları şöyle
özetlemek mümkündür: Bedir'de bin melek ile(8/9), Uhud'ta üç bin melekle
ve aniden gelirlerse beş bin melekle (3/124-125), Hendek'te rüzgar ve
görünmeyen ordularla (33/9-25), Huneyn günü Müminlerin üzerine
sekînetinin indirilmesi ve görünmeyen orduların gönderilmesi suretiyle
(9/25-26) yapıldığını bildirmiştir. Bu yardımlarla birlikte Müminlerin
gözüne düşmanı az göstermek gibi moral destek vermek suretiyle de
yardımlarda bulunmuştur. (8/43-44) Fakat sahabenin hiç biri savaşta
yanlarında bulunan melekleri gördüklerini söylememişlerdir. Adı üzerinde
bunlar gaybî yardımlardır. Ne hikmetse bugün insanlar hep yeşil sarıklı
kimseleri görüyorlar! Bu anlayışları gerçeklerle bağdaştırmak oldukça
zor gözükmektedir.
Bununla birlikte Allah müminlerden, savaş için hazırlık yapmalarını
(8/60), güçlerinin yettiği kadar kuvvet hazırlamalarını (8/60), tedbirli
olup silahlarından ayrılmamalarını (4/102), savaşın kurallarına riayet
etmelerini (3/146), savaşta Allah'a dayanıp güvenerek düşmanlarından
daha çok sabır ve sebat göstermelerini istemektedir (3/200). Talut'un
askerlerinden "Allah'ın huzuruna varacaklarına inananlar, nice az sayıda
bir birlik Allah'ın izniyle çok sayıdaki birliği yenmiştir. Allah
sabredenlerle beraberdir, dediler." (2/249) "Câlût ve askerleriyle
savaşa tutuştuklarında: Ey Rabbimiz! Yüreğimizi sabırla doldur; bize
direnme gücü ver; kâfir kavme karşı bize yardım et, dediler. Sonunda
Allah'ın izniyle onları yendiler. Davud da Câlût'u öldürdü. Allah ona (Davud'a)
hükümdarlık ve hikmet verdi, dilediği ilimlerden ona öğretti. Eğer
Allah'ın insanlardan bir kısmını diğerleriyle savması olmasaydı elbette
yeryüzü fesada giderdi. Lâkin Allah bütün insanlığa karşı lütuf ve kerem
sahibidir." (2/250-251)
Dün olduğu gibi müslümanlar gerçekten iman eder ve salih amel sahibi
olurlarsa Allah vadini yinelemektedir: "Allah, sizlerden iman edip salih
amel işleyenleri, kendilerinden öncekileri (yeryüzüne) hakim kıldığı
gibi onları da yeryüzüne hakim kılacağını, onlar için beğenip seçtiği
dini (İslâm'ı) onların iyiliğine yerleştirip koruyacağını ve (geçirdikleri)
korku döneminden sonra, bunun yerine onlara güven sağlayacağını vâdetti.
Çünkü onlar bana kulluk ederler; hiçbir şeyi bana eş tutmazlar. Artık
bundan sonra kim inkâr ederse, işte bunlar asıl büyük
günahkârlardır."(24/55) "Eğer Allah size yardım ederse, artık hiç kimse
sizi yenemez ve eğer O, sizi yardımsız bırakırsa ondan sonra size yardım
etmek kimin haddine? O halde, bütün inananlar yalnızca Allah'a
dayansınlar!" (3/160) "Şüphesiz Allah inananları savunur. Çünkü Allah
hâin ve nankörlerin hiçbirini sevmez." (22/38)
Şehitlerin ölmediği konusuna gelince bu kanaatlerini şu ayetlere
dayandırmaktadırlar: "Allah yolunda öldürülenlere "ölüler" demeyin.
Bilakis onlar diridirler, lâkin siz anlayamazsınız." (2/154) "Allah
yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis onlar diridirler,
Rab'leri katında rızıklanmaktadırlar."(3/169) "Allah'ın keremiyle
kendilerine verdiklerinden sevinerek arkalarından henüz kendilerine
katılmayanlara; kendilerine korku olmadığını ve üzülmeyeceklerini,
müjdelemek isterler."(3/170)
Bu ayetlerde geçen ölümsüzlüğün fiziksel bedenle alakalı olmayıp, Allah
indinde kazandığı ecir ve nimetler bakımından yaşayanlardan daha çok
ecre kavuştuğu anlamında kullanıldığını Ali İmran suresinin 157. ayeti
ortaya koymaktadır: "Eğer Allah yolunda öldürülür ya da ölürseniz, şunu
bilin ki, Allah'ın mağfireti ve rahmeti onların topladıkları bütün
şeylerden daha hayırlıdır." (3/157)
Allah, şehitlere vermiş olduğu şeref ve nimetlerin insanın bir ömür
çalışmakla elde edemeyeceği kadar büyük ve ulaşılmaz olduğunu ifade
etmektedir. Aynı zamanda bu şerefe ulaşanların, durumlarının arkada
kalanlara üzülecek ve korkacak bir şey olmadığını ve Allah'ın lütfuyla
sevindiklerinin müjdesini vermek isteyen bir durumda olduklarını
bildirmektedir. Bu müjde geride kalanların yüreklerine su serpip
acılarını unutturacak kadar büyük bir haberdir. Şehit yakınları bununla
teskin olurlar. Bu demek değildir ki şehit olanlar her savaşa iştirak
ederler. Allah yardım etmek isterse dilediği biçimde yardım eder.
Unutmayalım ki yerin göğün orduları Allah'ın emrindedir. (48/4) O
dilediği ordusunu kullanarak istediğinin yardımına yetişir. Şehitleri
kullanmaya ihtiyacı yoktur. Bu konuda Kur'anî bir delil de yoktur.
Halkın arasında dolaşan bu hikayeler sadece kendi vehimleridir ki Allah
indinde bir değer ifade etmezler.
İnsanların bu tür işleri niçin yaptıklarını soruyorsunuz. Elbette bunlar
sebepsiz yere yapılmıyor. Bir taşla birkaç kuşu vurmak gibi bir çok
amacı bir arada gerçekleştiriyor. Böyle bir yardımın olduğunu söylemek,
bu işi yapanı da yapılan işi de insanlar nezdinde meşru bir zemine
oturtuyor. Taraftarlarına cesaret kazandırıp moral destek sağlıyor.
Bunları gördüğünü söyleyen kimse de pastadan aslan payını alıyor. Çünkü
gaybî yardımları görmek öyle sıradan bir kula nasip olacak bir şey
değildir? O da bununla kıvanıyor. Geçmiş yılları hatırlayın meşhur
vaizlerin cami kürsülerinden yeminli ifadelerle: "Peygamber aramızda"
diyerek halkın sigortalarını zorlamasının sebebi de kendilerini
Peygambere onaylatmak değil miydi? Geçmişte ekoller, kendilerini
peygambere onaylatmak için binlerce hadis üreterek yapıyorlardı.
Sonrakiler de bu yöntemi kullanarak durumlarına meşruiyet kazandırmaya
çalışıyorlar.
Şehitler konusuna gelince, insan ne için ve kim için ölüyor veya
öldürülüyor ise onun şehidi olur demek durumu açıklamak için yeterli
gözükmektedir.
ERCÜMEND BİLİR / ALMANYA
SORU1: Bir kimsenin
para karşılığında kendisine Yasin suresinin okunmasını istemesini Kur'an
açısından değerlendirir misiniz?
CEVAP : Her şeyin
bir gayesi olduğu gibi Kur'an'ın insanlara gönderilmesinin de bir gayesi
ve bir amacı vardır. Allah-u Teala bu gayeyi Yasin suresinin 69-70.
ayetlerinde şöyle ifade ediyor: "Biz ona (Peygamber'e) şiir öğretmedik.
Zaten ona yaraşmazdı da. Onun söyledikleri, ancak Allah'tan gelmiş bir
öğüt ve apaçık bir Kur'an'dır. Diri olanları uyarsın ve kâfirler de
cezayı hak etsinler diye." (36/69-70)
Bu kitabın gayesi insanlara öğüt vermek ve uyarmak olduğuna göre her
insan onu bu amaçla okuyup öğüt alması gerekmez mi? Başkasının yediği
yemek sizi beslemediği gibi, başkasının okuduğundan da siz ne
bilgilenmiş ne de öğüt almış olacağınızdan size bir fayda
sağlamayacaktır. Halbuki Allah insanları bu kitaptan hesaba çekeceğini
bildiriyor: "(Ey Muhammed): Sen, sana vahyedilene sımsıkı sarıl.
Şüphesiz sen, dosdoğru yoldasın. Doğrusu bu Kur'an sana ve ümmetine bir
öğüttür, ondan hesaba çekileceksiniz." (43/43-44)
Dersimize çalışacağımız kitap belli olduğuna göre sınava girecek bir
öğrenci heyecanıyla okuyup hayata geçirmeye çalışmalıyız. Zira bu iş
başkasına emanet edilmeyecek kadar önemlidir. Geleceğimizin teminatı
olan bu işimizi kimseye emanet edemeyiz dememiz gerekir; eğer ahirete
iman ediyorsak.
SORU 2 : Çanakkale
haftası münasebetiyle katıldığım organizasyonlarda bazı konuşmacılar Hz.
Muhammed'in savaşa katılanlara yardım ettiği ve onlara tecessüm ettiği
gibi söylemlere yer veriyorlar. Bu tip söylemleri nasıl
değerlendiriyorsunuz?
CEVAP : Bu tip
düşüncelere yukarıda değinmeye çalıştık. Bunlar doğru bir zihniyetin
ürünü değildir. Allah'ın kanunu bellidir. Peygamber de olsa doğar, büyür
görevini yapar ve ölür. Allah hiç kimseyi öldükten sonra alemin nizamını
korumaya memur etmemiştir. Muhammed (as) da Allah'ın kulu ve Elçisi
olarak yaşamış, hayatta olduğu sürece görevini yerine getirmeye çalışmış
ve Rabbinin takdir ettiği zaman gelince de ahirete irtihal etmiştir.
Ölen kimse peygamber de olsa hayatla ilgisi ve sorumluluğu bitirilmiştir.
Birileri onlara sahip olmadıkları sıfatları yükleyerek ilahlaştırmak
istiyorlar. Tıpkı Hz. İsa (as)'ya yaptıkları gibi. Muhammed (as) ilah
değil insandır. Allah O'nun da öleceğini veya öldürüleceğini şöyle
bildiriyor: "Muhammed, ancak bir peygamberdir. Ondan önce de
peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür ya da öldürülürse, gerisin
geriye (eski dininize) mi döneceksiniz? Kim (böyle) geri dönerse,
Allah'a hiçbir şekilde zarar vermiş olmayacaktır. Allah, şükredenleri
mükâfatlandıracaktır."(3/144)
Allah, İsa (as)'ın şahsında ölen bir elçinin hayatla, dünya ile bir
bağının, bilgisinin olmadığını hesap gününün fotoğrafını vererek şöyle
anlatıyor: "Allah: Ey Meryem oğlu İsa! İnsanlara, "Beni ve anamı,
Allah'tan başka iki ilah edinin" diye sen mi dedin, buyurduğu zaman o, "Hâşâ!
Seni tenzih ederim; hakkım olmayan şeyi söylemek bana yakışmaz. Hem ben
söyleseydim sen onu şüphesiz bilirdin. Sen benim içimdekini bilirsin,
halbuki ben senin zâtında olanı bilmem. Gizlilikleri eksiksiz bilen
yalnızca sensin. Ben onlara, ancak bana emrettiğini söyledim: Benim de
Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin, dedim. İçlerinde
bulunduğum müddetçe onlar üzerine kontrolcü idim. Sen beni vefat
ettirince artık onlar üzerine gözetleyici yalnız sen oldun. Sen her şeyi
hakkıyla görensin. Eğer kendilerine azap edersen şüphesiz onlar senin
kullarındır (dilediğini yaparsın). Eğer onları bağışlarsan şüphesiz sen
izzet ve hikmet sahibisin" dedi/diyecek."(5/116-118)
Hal böyle olunca, bugüne kadar ölenlerin dünya ile ilgisini ve bilgisini
savunanların tezleri suya düşmektedir. Allah'ın elçisi olan İsa (as)
kendisinden sonra ümmetinin ne yaptığını bilmeyince diğerleri de aynı
kanuna tabi oldukları halde nasıl bilecekler? Bu nedenle söylenenler
sadece söyleyenlerin vehimlerinden başka bir şey değildir.
Tecessüm olayına gelince bununla neyi anlatmaya çalışıyorlar sormak
lazım. Peygamberin cihad ruhuyla bütünleşmek anlamında ise amenna. Fakat
peygamber askerlerin vücutlarında cisimleşerek "tecessüm ediyordu"
şeklinde ise, bu yukarıda zikrettiğimiz ayetlerin ışığında asla mümkün
değildir.
SORU 3 : Bazı
cemaatler dua bölümlerinde "medet ya Seyyid Abdülkadir Geylanî bi
iznillah" cümlesi kullanılıyor. Bu cümleyi de Kur'an'a göre
değerlendirir misiniz?
CEVAP : Kur'an'ın
ilk suresinden son suresine kadar en çok üzerinde durup vurgu yaptığı
şey Allah'tan başka ilah olmadığı gerçeğidir. Bununla birlikte Kur'an'ın
ilk suresinde müminlere şu öğüdü veriyor: (Ya Rabbi!) "Yalnız Sana
kulluk eder ve yalnız Senden yardım dileriz."(deyin) (1/5) Bunun anlamı
Allah'tan başkasına kulluk yapılmaz ve ondan başkasından da bu anlamda
yardım istenmez demektir. Bu yardım sıradan bir yardım değildir. Dünyada
ve ahirette kulunu her türlü tehlikeden kurtaracak bir yardımdır ki,
bunu her şeye kadir olan Allah'tan başkası asla yapamaz. Bu sıfatı
Allah'tan başkasına vermek ise şirktir. Kulluğun kendisinden başkasına
yapılmasını affetmediği gibi, kullarının kendinden başkasından yardım
istemesini de asla bağışlamamaktadır. Kadir olandan değil de mağdur
olandan istemek mağdura kadirlik sıfatı vermektir ki bunun anlamı
Allah'a ortak tanımaktır. Bu nedenle böyle bir anlayış batıldır.
Bunların durumunu Allah şöyle özetliyor: "Ey insanlar! (Size) bir misal
verildi; şimdi onu dinleyin: Allah'ı bırakıp da yalvardıklarınız bunun
için bir araya gelseler bile bir sineği dahi yaratamazlar. Sinek
onlardan bir şey kapsa, bunu ondan geri de alamazlar. İsteyen de âciz,
kendinden istenen de!" (22/73)
Allah elçisine hitaben kullarına şu müjdeyi veriyor: "Kullarım sana Beni
sorarlarsa, bilsinler ki Ben, şüphesiz onlara yakınım. Benden isteyenin,
dua ettiğinde duasını kabul ederim. Artık onlar da davetimi kabul edip
Bana inansınlar ki doğru yolda yürüyenlerden olsunlar."(2/186)
Allah'a yaklaştırmak için Allah'tan başka dostlar edinenlere de şu
ihtarı yapıyor: "Dikkat et, hâlis din yalnız Allah'ındır. O'nu bırakıp
kendilerine bir takım dostlar edinenler: Onlara, bizi sadece Allah'a
yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz, derler. Doğrusu Allah, ayrılığa
düştükleri şeylerde aralarında hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı
ve inkârcı kimseyi doğru yola iletmez." (39/3)
Bu ayetlerden anlaşılan şudur ki, Allah kullarının yardımına koşmak için
vekil edinmemiş, dualarını kabul etmek için aracı koymamış, kullarını
kendisine yaklaştırmak için birilerini görevlendirmemiştir. Bu durumda
kendilerine durumdan vazife çıkaranlar avucunu yalayacak, elleri boşa
çıkacaktır. Allah'ın dinini parselleyerek kendilerine rol biçenlerin;
insanları Allah ile kandırıp gayptan haber vererek kalpleri okuyanların
sonu hüsran olacaktır.
SORU 4: Namazda okunan
sure ve ayetlerin Kur'an'daki sıralamasına göre okunması söyleniyor.
Kur'an'da aslolan mesaj olduğuna göre Fil Suresi'nden sonra Asr
Suresi'ni okumanın mekruhluğu nerden geliyor açıklar mısınız?
CEVAP : Bu konu
ile ilgili Kur'an ayetleri şöyledir: "(Resûlüm!) Senin, gecenin üçte
ikisine yakın kısmını, (bazen) yarısını, (bazen de) üçte birini yatmadan
(ibadetle) geçirdiğini ve beraberinde bulunanlardan bir topluluğun da (böyle
yaptığını) Rabbin elbette biliyor. Gece ve gündüzü (içinde olup
bitenleri iyiden iyiye) ölçüp biçen ancak Allah'tır. O sizin, bunu
sayamayacağınızı bildiği için, sizi bağışladı. Artık, Kur'an'dan
kolayınıza geleni okuyun. Allah bilmektedir ki, içinizde hastalar
bulunacak, bir kısmınız Allah'ın lütfundan (rızık) aramak üzere
yeryüzünde yol tepecekler, diğer bir kısmınız da Allah yolunda
çarpışacaklardır. O halde Kur'an'dan kolayınıza geleni okuyun. Namazı
kılın, zekâtı verin, Allah'a gönül hoşluğuyla ödünç verin. Kendiniz için
önden (dünyada iken) ne iyilik hazırlarsanız Allah katında onu
bulursunuz; hem de daha üstün ve mükâfatça daha büyük olmak üzere.
Allah'tan mağfiret dileyin, şüphesiz Allah çok bağışlayıcı, çok
esirgeyicidir"(73/20)
Burada açıkça görüldüğü gibi Allah hiçbir şart koşmadan herkesin
kolayına geleni okumasını istemektedir. Mekruh, fıkıhta insanların hoş
görmediği anlamında bir hükümdür. Bu kıraatle alakalı bir durumdur.
Okunulan ayetleri konu bütünlüğü içinde düşünüldüğü zaman bir konunun
önce sonunu sonra başını okumak hoş olmaz. Önce başından başlanıp sonuca
doğru okunur. Bunun için aksini yapmak hoş görülmemiştir. Bir bütün
olarak okuduğunuz surelerde bu olmadığı gibi, birbirini takip eden her
ayet için de söz konusu olmaya bilmektedir. Kısacası bu okumakla ilgili
bir konudur. Namazın sıhhatiyle alakalı bir durum söz konusu değildir.
Ayetler doğru okunduğu sürece, nereden ne kadar okunursa okunsun, namaza
bir noksanlık gelmez.
|