Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 353 | Mayıs  2008

                   

 

 


FİKRET KARAÇAM/ MERSİN

SORU 1: Malum olduğu üzere Çanakkale şehitleri münasebetiyle idrak ettiğimiz tarihi savaşta takıldığım bazı hususlar var. Kurtuluş Savaşı'nda Çanakkale cephesinde üretilen yeşil sarıklı manevi askerler, Allah lafzının ebcet hesabıyla 66 rakamına tekabül edip, bu rakamın Çanakkale savaşıyla irtibatlandırılması, atlıların yere inip savaşta askerlere yardım etmeleri, nur yüzlü bir ihtiyarın askerlere su dağıtması, 1950'de Kore Harbi'ne katılan bir askerin 1974'te Kıbrıs Barış Hareketi'nde savaşa katılması ve bunun "şehitler ölmez, onlar diridirler" ayetiyle ilişkilendirilmesi vb. söylemleri Kur'an ışığında değerlendirir misiniz? Bütün bunlar doğruysa, rasyonel mi? Değilse, niçin uydurulma ihtiyacı duyuluyor?
 

CEVAP: İlk bakışta gayet masum görünen bu tip anlayışlar, Kur'an'ın ortaya koyduğu toplumsal yasaları bilmemekten kaynaklanmaktadır. Elbette bunu Allah'ın kitabına arz etmek gerekir. Allah kitabında kimlere, hangi şartlarda ve nasıl yardım ettiğini ve bundan sonra da nasıl yardımlarda bulunacağını şartlarıyla birlikte açıklamıştır. Bu insanlık tarihi boyunca Allah'ın değişmeyen sünnetidir. Müslümanlar yeryüzünde küçük bir topluluk iken bile onları koruyup kollamıştır. "Hatırlayın ki, bir zaman siz yeryüzünde az (bir toplum) idiniz; insanların sizi kapıp götürmesinden korkuyordunuz. Allah sizi barındırdı; yardımıyla destekledi ve şükredesiniz diye sizi temiz şeylerle rızıklandırdı."(8/26) "Muhakkak biz, Peygamberlerimize ve iman edenlere, hem dünya hayatında, hem de şahitlerin şahitlik edecekleri günde yardım ederiz."(40/51)
Bu yardımların hikmeti ise şöyle açıklanmıştır: "(Bunlar,) günahkârlar istemese de hakkı gerçekleştirmek ve bâtılı ortadan kaldırmak içindir."(8/8)
Burada durup düşünmemiz gerekiyor. Allah Teala bu yardımları birilerinin gönlünü hoş etmek, zafer sarhoşluğu ile başını döndürmek için değil, "Hakkı gerçekleştirmek, batılı ortadan kaldırmak için" yapıyor. Allah'ın sözü hak olduğuna göre yukarda bahsettiğiniz olayların ardından hangi batıl yok oldu ve hangi hak gerçekleşti ki, Allah'ın bu topluma gaybî yardımları bu veya başka yollarla ulaşmış olsun? Bırakın bu toplumun hakkı gerçekleştirip batılı yok etme konusunda bir adım atmasını; yönünü Batı'ya çevirip onların yaşam tarzını almak için can atıyorlar. Allah'ın hükümranlığını göklere hasredip yeryüzünde kendilerini ilah ilan ediyorlar. Şimdi hangi "akıl sahibi" çıkıp da buna rağmen Allah, kendisine ve ilkelerine rağbet etmeyenlere rağbet ederek bu gaybî yardımlarda bulundu diyecektir?
Haydi bunu geçelim. Yakın tarihteki olayda bu fark daha da açıktır. Tarafların her ikisinin de yönetim ve hayat anlayışları çağdaş ve demokratik; Allah'ı dünya işlerine ve hayatın düzenlenmesine karıştırmazlar iken; ne hikmetse Allah, yine onlardan birilerinin "işine karışır" ve atlılarla, şehitlerle, nur yüzlü ihtiyarlar ile yardımlarına koşar öyle mi? Allah asla böyle bir şey yapmayacağını Bakara suresi 152. ayetinde şöyle ifade ediyor: "Siz beni anın ki ben de sizi anayım. Bana şükredin; sakın bana nankörlük etmeyin!" (2/152)
Burada Allah'ı anmak, halkımızın dilinde olduğu gibi Allah'ın ismini arka arkaya söylemek değildir. Bütün bir hayatı onun rızası doğrultusunda düzenlemektir. Bunu yapmayanlar O'nun nimetini kullanıp şükrünü eda etmedikleri için Allah'a karşı nankörlük etmiş olmaktadırlar. Allah ise, nankörlere yardım değil ceza vaat etmektedir. "Nankörlük ettikleri için onları böyle cezalandırdık. Biz nankörlerden başkasını cezalandırır mıyız!" (34/17) buyurmaktadır.
Allah-u Teala, Allah ve Rasulüne itaatte kusur etmeyen ilk müslümanlara yapılan gaybî yardımları söyle anlatmaktadır :
"Hatırlayın ki, siz Rabbinizden (Bedir de) yardım istiyordunuz. O da, ben peş peşe gelen bin melek ile size yardım edeceğim, diyerek duanızı kabul buyurdu. Allah bunu (meleklerle yardımı) sadece müjde olsun ve onunla kalbiniz yatışsın diye yapmıştı. Zaten yardım yalnız Allah tarafındandır. Çünkü Allah mutlak galiptir, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir. O zaman katından bir güven olmak üzere sizi hafif bir uykuya daldırıyordu; sizi temizlemek, şeytanın pisliğini (verdiği vesveseyi) sizden gidermek, kalplerinizi birbirine bağlamak ve savaşta sebat ettirmek için üzerinize gökten bir su (yağmur) indiriyordu. Hani Rabbin meleklere: "Muhakkak ben sizinle beraberim; haydi iman edenlere destek olun; Ben kâfirlerin yüreğine korku salacağım; vurun boyunlarına! Vurun onların bütün parmaklarına! diye vahyediyordu. Bu söylenenler, onların Allah'a ve Resûlüne karşı gelmelerinden ötürüdür. Kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse, bilsin ki Allah, azabı şiddetli olandır."(8/9-13)
Allah, Elçisi hayatta iken savaşlarla ilgili yaptığı yardımları şöyle özetlemek mümkündür: Bedir'de bin melek ile(8/9), Uhud'ta üç bin melekle ve aniden gelirlerse beş bin melekle (3/124-125), Hendek'te rüzgar ve görünmeyen ordularla (33/9-25), Huneyn günü Müminlerin üzerine sekînetinin indirilmesi ve görünmeyen orduların gönderilmesi suretiyle (9/25-26) yapıldığını bildirmiştir. Bu yardımlarla birlikte Müminlerin gözüne düşmanı az göstermek gibi moral destek vermek suretiyle de yardımlarda bulunmuştur. (8/43-44) Fakat sahabenin hiç biri savaşta yanlarında bulunan melekleri gördüklerini söylememişlerdir. Adı üzerinde bunlar gaybî yardımlardır. Ne hikmetse bugün insanlar hep yeşil sarıklı kimseleri görüyorlar! Bu anlayışları gerçeklerle bağdaştırmak oldukça zor gözükmektedir.
Bununla birlikte Allah müminlerden, savaş için hazırlık yapmalarını (8/60), güçlerinin yettiği kadar kuvvet hazırlamalarını (8/60), tedbirli olup silahlarından ayrılmamalarını (4/102), savaşın kurallarına riayet etmelerini (3/146), savaşta Allah'a dayanıp güvenerek düşmanlarından daha çok sabır ve sebat göstermelerini istemektedir (3/200). Talut'un askerlerinden "Allah'ın huzuruna varacaklarına inananlar, nice az sayıda bir birlik Allah'ın izniyle çok sayıdaki birliği yenmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir, dediler." (2/249) "Câlût ve askerleriyle savaşa tutuştuklarında: Ey Rabbimiz! Yüreğimizi sabırla doldur; bize direnme gücü ver; kâfir kavme karşı bize yardım et, dediler. Sonunda Allah'ın izniyle onları yendiler. Davud da Câlût'u öldürdü. Allah ona (Davud'a) hükümdarlık ve hikmet verdi, dilediği ilimlerden ona öğretti. Eğer Allah'ın insanlardan bir kısmını diğerleriyle savması olmasaydı elbette yeryüzü fesada giderdi. Lâkin Allah bütün insanlığa karşı lütuf ve kerem sahibidir." (2/250-251)
Dün olduğu gibi müslümanlar gerçekten iman eder ve salih amel sahibi olurlarsa Allah vadini yinelemektedir: "Allah, sizlerden iman edip salih amel işleyenleri, kendilerinden öncekileri (yeryüzüne) hakim kıldığı gibi onları da yeryüzüne hakim kılacağını, onlar için beğenip seçtiği dini (İslâm'ı) onların iyiliğine yerleştirip koruyacağını ve (geçirdikleri) korku döneminden sonra, bunun yerine onlara güven sağlayacağını vâdetti. Çünkü onlar bana kulluk ederler; hiçbir şeyi bana eş tutmazlar. Artık bundan sonra kim inkâr ederse, işte bunlar asıl büyük günahkârlardır."(24/55) "Eğer Allah size yardım ederse, artık hiç kimse sizi yenemez ve eğer O, sizi yardımsız bırakırsa ondan sonra size yardım etmek kimin haddine? O halde, bütün inananlar yalnızca Allah'a dayansınlar!" (3/160) "Şüphesiz Allah inananları savunur. Çünkü Allah hâin ve nankörlerin hiçbirini sevmez." (22/38)
Şehitlerin ölmediği konusuna gelince bu kanaatlerini şu ayetlere dayandırmaktadırlar: "Allah yolunda öldürülenlere "ölüler" demeyin. Bilakis onlar diridirler, lâkin siz anlayamazsınız." (2/154) "Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis onlar diridirler, Rab'leri katında rızıklanmaktadırlar."(3/169) "Allah'ın keremiyle kendilerine verdiklerinden sevinerek arkalarından henüz kendilerine katılmayanlara; kendilerine korku olmadığını ve üzülmeyeceklerini, müjdelemek isterler."(3/170)
Bu ayetlerde geçen ölümsüzlüğün fiziksel bedenle alakalı olmayıp, Allah indinde kazandığı ecir ve nimetler bakımından yaşayanlardan daha çok ecre kavuştuğu anlamında kullanıldığını Ali İmran suresinin 157. ayeti ortaya koymaktadır: "Eğer Allah yolunda öldürülür ya da ölürseniz, şunu bilin ki, Allah'ın mağfireti ve rahmeti onların topladıkları bütün şeylerden daha hayırlıdır." (3/157)
Allah, şehitlere vermiş olduğu şeref ve nimetlerin insanın bir ömür çalışmakla elde edemeyeceği kadar büyük ve ulaşılmaz olduğunu ifade etmektedir. Aynı zamanda bu şerefe ulaşanların, durumlarının arkada kalanlara üzülecek ve korkacak bir şey olmadığını ve Allah'ın lütfuyla sevindiklerinin müjdesini vermek isteyen bir durumda olduklarını bildirmektedir. Bu müjde geride kalanların yüreklerine su serpip acılarını unutturacak kadar büyük bir haberdir. Şehit yakınları bununla teskin olurlar. Bu demek değildir ki şehit olanlar her savaşa iştirak ederler. Allah yardım etmek isterse dilediği biçimde yardım eder. Unutmayalım ki yerin göğün orduları Allah'ın emrindedir. (48/4) O dilediği ordusunu kullanarak istediğinin yardımına yetişir. Şehitleri kullanmaya ihtiyacı yoktur. Bu konuda Kur'anî bir delil de yoktur. Halkın arasında dolaşan bu hikayeler sadece kendi vehimleridir ki Allah indinde bir değer ifade etmezler.
İnsanların bu tür işleri niçin yaptıklarını soruyorsunuz. Elbette bunlar sebepsiz yere yapılmıyor. Bir taşla birkaç kuşu vurmak gibi bir çok amacı bir arada gerçekleştiriyor. Böyle bir yardımın olduğunu söylemek, bu işi yapanı da yapılan işi de insanlar nezdinde meşru bir zemine oturtuyor. Taraftarlarına cesaret kazandırıp moral destek sağlıyor. Bunları gördüğünü söyleyen kimse de pastadan aslan payını alıyor. Çünkü gaybî yardımları görmek öyle sıradan bir kula nasip olacak bir şey değildir? O da bununla kıvanıyor. Geçmiş yılları hatırlayın meşhur vaizlerin cami kürsülerinden yeminli ifadelerle: "Peygamber aramızda" diyerek halkın sigortalarını zorlamasının sebebi de kendilerini Peygambere onaylatmak değil miydi? Geçmişte ekoller, kendilerini peygambere onaylatmak için binlerce hadis üreterek yapıyorlardı. Sonrakiler de bu yöntemi kullanarak durumlarına meşruiyet kazandırmaya çalışıyorlar.
Şehitler konusuna gelince, insan ne için ve kim için ölüyor veya öldürülüyor ise onun şehidi olur demek durumu açıklamak için yeterli gözükmektedir.

ERCÜMEND BİLİR / ALMANYA

SORU1: Bir kimsenin para karşılığında kendisine Yasin suresinin okunmasını istemesini Kur'an açısından değerlendirir misiniz?

CEVAP : Her şeyin bir gayesi olduğu gibi Kur'an'ın insanlara gönderilmesinin de bir gayesi ve bir amacı vardır. Allah-u Teala bu gayeyi Yasin suresinin 69-70. ayetlerinde şöyle ifade ediyor: "Biz ona (Peygamber'e) şiir öğretmedik. Zaten ona yaraşmazdı da. Onun söyledikleri, ancak Allah'tan gelmiş bir öğüt ve apaçık bir Kur'an'dır. Diri olanları uyarsın ve kâfirler de cezayı hak etsinler diye." (36/69-70)
Bu kitabın gayesi insanlara öğüt vermek ve uyarmak olduğuna göre her insan onu bu amaçla okuyup öğüt alması gerekmez mi? Başkasının yediği yemek sizi beslemediği gibi, başkasının okuduğundan da siz ne bilgilenmiş ne de öğüt almış olacağınızdan size bir fayda sağlamayacaktır. Halbuki Allah insanları bu kitaptan hesaba çekeceğini bildiriyor: "(Ey Muhammed): Sen, sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Şüphesiz sen, dosdoğru yoldasın. Doğrusu bu Kur'an sana ve ümmetine bir öğüttür, ondan hesaba çekileceksiniz." (43/43-44)
Dersimize çalışacağımız kitap belli olduğuna göre sınava girecek bir öğrenci heyecanıyla okuyup hayata geçirmeye çalışmalıyız. Zira bu iş başkasına emanet edilmeyecek kadar önemlidir. Geleceğimizin teminatı olan bu işimizi kimseye emanet edemeyiz dememiz gerekir; eğer ahirete iman ediyorsak.

SORU 2 : Çanakkale haftası münasebetiyle katıldığım organizasyonlarda bazı konuşmacılar Hz. Muhammed'in savaşa katılanlara yardım ettiği ve onlara tecessüm ettiği gibi söylemlere yer veriyorlar. Bu tip söylemleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

CEVAP : Bu tip düşüncelere yukarıda değinmeye çalıştık. Bunlar doğru bir zihniyetin ürünü değildir. Allah'ın kanunu bellidir. Peygamber de olsa doğar, büyür görevini yapar ve ölür. Allah hiç kimseyi öldükten sonra alemin nizamını korumaya memur etmemiştir. Muhammed (as) da Allah'ın kulu ve Elçisi olarak yaşamış, hayatta olduğu sürece görevini yerine getirmeye çalışmış ve Rabbinin takdir ettiği zaman gelince de ahirete irtihal etmiştir. Ölen kimse peygamber de olsa hayatla ilgisi ve sorumluluğu bitirilmiştir. Birileri onlara sahip olmadıkları sıfatları yükleyerek ilahlaştırmak istiyorlar. Tıpkı Hz. İsa (as)'ya yaptıkları gibi. Muhammed (as) ilah değil insandır. Allah O'nun da öleceğini veya öldürüleceğini şöyle bildiriyor: "Muhammed, ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür ya da öldürülürse, gerisin geriye (eski dininize) mi döneceksiniz? Kim (böyle) geri dönerse, Allah'a hiçbir şekilde zarar vermiş olmayacaktır. Allah, şükredenleri mükâfatlandıracaktır."(3/144)
Allah, İsa (as)'ın şahsında ölen bir elçinin hayatla, dünya ile bir bağının, bilgisinin olmadığını hesap gününün fotoğrafını vererek şöyle anlatıyor: "Allah: Ey Meryem oğlu İsa! İnsanlara, "Beni ve anamı, Allah'tan başka iki ilah edinin" diye sen mi dedin, buyurduğu zaman o, "Hâşâ! Seni tenzih ederim; hakkım olmayan şeyi söylemek bana yakışmaz. Hem ben söyleseydim sen onu şüphesiz bilirdin. Sen benim içimdekini bilirsin, halbuki ben senin zâtında olanı bilmem. Gizlilikleri eksiksiz bilen yalnızca sensin. Ben onlara, ancak bana emrettiğini söyledim: Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin, dedim. İçlerinde bulunduğum müddetçe onlar üzerine kontrolcü idim. Sen beni vefat ettirince artık onlar üzerine gözetleyici yalnız sen oldun. Sen her şeyi hakkıyla görensin. Eğer kendilerine azap edersen şüphesiz onlar senin kullarındır (dilediğini yaparsın). Eğer onları bağışlarsan şüphesiz sen izzet ve hikmet sahibisin" dedi/diyecek."(5/116-118)
Hal böyle olunca, bugüne kadar ölenlerin dünya ile ilgisini ve bilgisini savunanların tezleri suya düşmektedir. Allah'ın elçisi olan İsa (as) kendisinden sonra ümmetinin ne yaptığını bilmeyince diğerleri de aynı kanuna tabi oldukları halde nasıl bilecekler? Bu nedenle söylenenler sadece söyleyenlerin vehimlerinden başka bir şey değildir.
Tecessüm olayına gelince bununla neyi anlatmaya çalışıyorlar sormak lazım. Peygamberin cihad ruhuyla bütünleşmek anlamında ise amenna. Fakat peygamber askerlerin vücutlarında cisimleşerek "tecessüm ediyordu" şeklinde ise, bu yukarıda zikrettiğimiz ayetlerin ışığında asla mümkün değildir.

SORU 3 : Bazı cemaatler dua bölümlerinde "medet ya Seyyid Abdülkadir Geylanî bi iznillah" cümlesi kullanılıyor. Bu cümleyi de Kur'an'a göre değerlendirir misiniz?

CEVAP : Kur'an'ın ilk suresinden son suresine kadar en çok üzerinde durup vurgu yaptığı şey Allah'tan başka ilah olmadığı gerçeğidir. Bununla birlikte Kur'an'ın ilk suresinde müminlere şu öğüdü veriyor: (Ya Rabbi!) "Yalnız Sana kulluk eder ve yalnız Senden yardım dileriz."(deyin) (1/5) Bunun anlamı Allah'tan başkasına kulluk yapılmaz ve ondan başkasından da bu anlamda yardım istenmez demektir. Bu yardım sıradan bir yardım değildir. Dünyada ve ahirette kulunu her türlü tehlikeden kurtaracak bir yardımdır ki, bunu her şeye kadir olan Allah'tan başkası asla yapamaz. Bu sıfatı Allah'tan başkasına vermek ise şirktir. Kulluğun kendisinden başkasına yapılmasını affetmediği gibi, kullarının kendinden başkasından yardım istemesini de asla bağışlamamaktadır. Kadir olandan değil de mağdur olandan istemek mağdura kadirlik sıfatı vermektir ki bunun anlamı Allah'a ortak tanımaktır. Bu nedenle böyle bir anlayış batıldır. Bunların durumunu Allah şöyle özetliyor: "Ey insanlar! (Size) bir misal verildi; şimdi onu dinleyin: Allah'ı bırakıp da yalvardıklarınız bunun için bir araya gelseler bile bir sineği dahi yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa, bunu ondan geri de alamazlar. İsteyen de âciz, kendinden istenen de!" (22/73)
Allah elçisine hitaben kullarına şu müjdeyi veriyor: "Kullarım sana Beni sorarlarsa, bilsinler ki Ben, şüphesiz onlara yakınım. Benden isteyenin, dua ettiğinde duasını kabul ederim. Artık onlar da davetimi kabul edip Bana inansınlar ki doğru yolda yürüyenlerden olsunlar."(2/186)
Allah'a yaklaştırmak için Allah'tan başka dostlar edinenlere de şu ihtarı yapıyor: "Dikkat et, hâlis din yalnız Allah'ındır. O'nu bırakıp kendilerine bir takım dostlar edinenler: Onlara, bizi sadece Allah'a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz, derler. Doğrusu Allah, ayrılığa düştükleri şeylerde aralarında hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve inkârcı kimseyi doğru yola iletmez." (39/3)
Bu ayetlerden anlaşılan şudur ki, Allah kullarının yardımına koşmak için vekil edinmemiş, dualarını kabul etmek için aracı koymamış, kullarını kendisine yaklaştırmak için birilerini görevlendirmemiştir. Bu durumda kendilerine durumdan vazife çıkaranlar avucunu yalayacak, elleri boşa çıkacaktır. Allah'ın dinini parselleyerek kendilerine rol biçenlerin; insanları Allah ile kandırıp gayptan haber vererek kalpleri okuyanların sonu hüsran olacaktır.

SORU 4: Namazda okunan sure ve ayetlerin Kur'an'daki sıralamasına göre okunması söyleniyor. Kur'an'da aslolan mesaj olduğuna göre Fil Suresi'nden sonra Asr Suresi'ni okumanın mekruhluğu nerden geliyor açıklar mısınız?

CEVAP : Bu konu ile ilgili Kur'an ayetleri şöyledir: "(Resûlüm!) Senin, gecenin üçte ikisine yakın kısmını, (bazen) yarısını, (bazen de) üçte birini yatmadan (ibadetle) geçirdiğini ve beraberinde bulunanlardan bir topluluğun da (böyle yaptığını) Rabbin elbette biliyor. Gece ve gündüzü (içinde olup bitenleri iyiden iyiye) ölçüp biçen ancak Allah'tır. O sizin, bunu sayamayacağınızı bildiği için, sizi bağışladı. Artık, Kur'an'dan kolayınıza geleni okuyun. Allah bilmektedir ki, içinizde hastalar bulunacak, bir kısmınız Allah'ın lütfundan (rızık) aramak üzere yeryüzünde yol tepecekler, diğer bir kısmınız da Allah yolunda çarpışacaklardır. O halde Kur'an'dan kolayınıza geleni okuyun. Namazı kılın, zekâtı verin, Allah'a gönül hoşluğuyla ödünç verin. Kendiniz için önden (dünyada iken) ne iyilik hazırlarsanız Allah katında onu bulursunuz; hem de daha üstün ve mükâfatça daha büyük olmak üzere. Allah'tan mağfiret dileyin, şüphesiz Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir"(73/20)
Burada açıkça görüldüğü gibi Allah hiçbir şart koşmadan herkesin kolayına geleni okumasını istemektedir. Mekruh, fıkıhta insanların hoş görmediği anlamında bir hükümdür. Bu kıraatle alakalı bir durumdur. Okunulan ayetleri konu bütünlüğü içinde düşünüldüğü zaman bir konunun önce sonunu sonra başını okumak hoş olmaz. Önce başından başlanıp sonuca doğru okunur. Bunun için aksini yapmak hoş görülmemiştir. Bir bütün olarak okuduğunuz surelerde bu olmadığı gibi, birbirini takip eden her ayet için de söz konusu olmaya bilmektedir. Kısacası bu okumakla ilgili bir konudur. Namazın sıhhatiyle alakalı bir durum söz konusu değildir. Ayetler doğru okunduğu sürece, nereden ne kadar okunursa okunsun, namaza bir noksanlık gelmez.
 

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...