Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 353 | Mayıs  2008

                   

 

 


Son Siyasi Gelişmeler

Cumhuriyet Başsavcısı'nın AKP'nin kapatılması istemiyle açtığı davada süreç devam ediyor ve yaşanan gelişmeler, partinin kapatılması yönünde bir karar çıkabileceği ihtimalini güçlendirmiş görünüyor. Nitekim AKP'nin ek süre istemeden savunmasını vermesi, bunun en açık göstergesi olarak görülebilir. Ayrıca tıkanan siyasetin önünü açmak için Anayasa değişikliği yapılması yönündeki tekliflerin artık pek gündeme getirilmemesi; kapatma davasına karşı başlangıçta kullanılan nispeten 'sert' üslubun süreç içerisinde iyice 'ılımlılaşması' da bu tabloyu desteklemektedir. Bu durumda, dava süreci sonbaharda bitecektir ve eğer bir kapatma kararı çıkarsa, yeni kurulacak partinin yerel seçimlere katılması mümkün olabilecektir. Amaç da bellidir: yine mağduriyet üzerinden bir siyaset takip edilerek yeni kurulacak partinin seçimlerden galip çıkması sağlanacaktır!
Burada geçen sayımızda da ifade etmeye çalıştığımız bir hususun altını bir kez daha çizmek gerekmektedir. Bilinmelidir ki, demokratik sistemin vazgeçilmez unsurları olan partiler, 'yasal meşruiyet' çizgisinin ötesine geçemezler. Bu noktada, tabir-i caizse, elleri kolları bağlıdır. Çünkü sürecin belirleyeni, "iktidar ilişkileri"dir. Bu noktada partiler, kendilerine hayat veren siyasal erke 'saygılarını' sunmalıdırlar. AKP de, bu partilerden biridir ve mesele gelip 'rejimin kırmızı çizgileri'ne dayandığında, yapabileceği bir şey yoktur. İşte AKP'nin söylemini ılımlılaştırmasının temel gerekçesi budur. Meseleye bu açıdan yaklaşılmalıdır ve bundan sonraki muhtemel siyasi gelişmeleri de bu açıdan değerlendirmek gerekmektedir.
Yine AKP'lilerin kapatma yönünde bir karar çıkabileceğine dair belirgin bir kanaat sahibi olmalarının altında da bu gerçek yatmaktadır. AKP'liler de bilmektedir ki, savunmalarında ne kadar 'ifade özgürlüğü' kavramına atıfta bulunsalar ve bu konuda kendilerini ne denli iyi savunsalar da, sonucu belirleyecek olan şey, 'iktidar ilişkileri'dir. Bu nedenle, artık neredeyse bütün kamuoyu da, Anayasa Mahkemesi'nin vereceği kararın 'siyasal' etkilerle alınacağına inanmaktadır. Kararın 'hukuksal' olacağına dair Anayasa Mahkemesi Başkanı'nın yaptığı ısrarlı vurgular da, kimseyi ikna etmeye yetmemektedir. Ve bu tablo içerisinde alınacak her hangi bir kararın ikna edicilik oranının hayli düşük olacağına kuşku yoktur. Karar kapatma yönünde olursa, bu durum, tıpkı 367 kararında olduğu gibi, sadece Anayasa Mahkemesi'nin değil, rejimin imajının da zarar görmesi neticesini doğuracaktır. Düşük ihtimal olsa da, kapatma değil bir başka kararın çıkması durumunda da, statükocu çevreler büyük zarar göreceklerini düşünerek başka atraksiyonları deneyeceklerdir. Bu durum da, siyasal 'gerginliğin' daha fazla artmasına neden olacaktır.
Bu tabloya bakıldığında, Türkiye'nin siyaseten 'tıkanma' noktasına geldiği söylenebilir. Siyasetin basit çıkar hesapları üzerinden yapıldığı yönündeki kanaat, giderek yaygınlaşmaktadır. Ve artık kimi ünlü gazeteciler bile, köşe yazılarında 'felaket senaryoları' çizebilmektedirler. Bu senaryoların gerçekleşme ihtimali düşük olsa da, bu yöndeki uyarıları, kamuoyunun hissiyatına tercüman olmak olarak görmek mümkündür. Gerçekten de halkın siyasetten beklentileri giderek düşmektedir. Halk, artık, büyük ölçüde, siyaseti bir 'çözüm' aracı olarak görmemektedir. Geniş halk kitleleri için siyaset, bir 'çıkar kavgası' alanıdır. Bu hissiyata sahip olan kitlelerin yapacağı şey, kendi çıkarlarının davasını gütmekten başka bir şey olmayacaktır. Çünkü siyasetçinin kendi çıkarından başka bir şey düşünmediğini gören kitleler, parsadan pay kapma yarışında geri kalmak istemeyecektir. Bu da, siyasetçiyi kontrol eden temel 'denetçi' olarak halkın görevini yapmaması demektir. Bu durumda, 'iplerinden kopmuş' olan siyasetçi, elindeki imkanları kötüye kullanarak bozulan siyasetin giderek çürümesine neden olacaktır. Bu kısır döngü devam ettiği sürece de, ülkedeki genel siyasal yapı zarar görecektir. Türkiye'deki tablonun büyük ölçüde buna benzediği rahatlıkla söylenebilir.
Bu tablonun esas itibarıyla Osmanlı'nın son dönemlerinden beri değişmediği de söylenebilir ama 'çürüme' olgusu farklı bir şeydir. Düzenler batıl, zalim, çarpık vs. olabilir; fakat ana siyasal mekanizmalar çalıştığı sürece, batıl düzenler varlıklarını sürdürürler. Fakat ne zaman ki 'zulüm' düzenin değişmez vasfı halini almaya başlarsa, orada çöküşe doğru yol alınıyor demektir. Ve bu zulüm, 'eziyet' değildir. Bu zulüm, 'haksızlık'tır. Yani bir siyasal düzende 'hak' kavramı anlamsızlaşmışsa, orada siyasi varlık kökünden dinamitlenmiş demektir. Hak kavramı ise, 'çıkar' kaygısı siyasete damgasını vurduğunda anlamsızlaşır. Bir ülkede vekiller, halkın geneline göre zaten yüksek olan maaşlarının artması söz konusu olduğunda çok cevval olur da asgari ücretin artırılması söz konusu olduğunda süt dökmüş kediye dönerlerse, o ülkede siyaset hak kavramı üzerinden değil, çıkar kavramı üzerinden yürüyor demektir. Bir ülkede, halka her türlü 'dokunulurken', vekiller, dokunulmazlıklarının kaldırılması yönündeki teklifleri bahanelerle geçiştirirlerse, o ülkede siyaset hak kavramı üzerinden değil, çıkar kavramı üzerinden yürüyor demektir. Bir ülkede ana muhalefet partisi başkanının imajı, siyasi amaçlarına normal siyasal yollardan değil, derin güçlerin desteğiyle ulaşmaya çalışan bir kişilik olarak çiziliyorsa, o ülkede siyaset hak kavramı üzerinden değil, çıkar kavramı üzerinden yürüyor demektir. Bir ülkede hükümetler, "sayısal değil, siyasal üstünlüğe göre" kuruluyorsa, o ülkede siyaset hak kavramı üzerinden değil, çıkar kavramı üzerinden yürüyor demektir. Bu örnekleri daha çok artırmak mümkündür. Ve son siyasal gelişmelerden sonraki halkın hissiyatı bundan farklı değildir. Bu hissiyata sahip olan sadece % 47 oy almış bir partinin tabanı değil, bütün kamuoyudur. Çünkü hemen hiçbir siyasal aktörün kapatma davası açılacak bir eylemi (hatta söylemi) olmadığına dair yaygın kanaat sahibi olduğu bir partiye karşı böylesi bir dava açılmış olması, bütün kamuoyuna verilmiş bir mesajdır ve kamuoyu da bu mesajı alır. Nitekim böyle olmuştur ki, davanın açılmasının ardından gelen ilk birkaç hafta içerisinde, bir çok kişi "bari halkı da kapatın" tarzı bir söylemi dillendirmiştir. Bu söylemin rejime verebileceği muhtemel zararları küçümsememek gerekir. Her ne kadar bu türden sözlerin dillendirilmesi fazla uzun sürmemiş ve kısa sürede bu yönde beyan veren kişiler susmuşlar veya susturulmuşlarsa da, bu hissiyat vardır ve halk vicdanının 'yaralandığını' hissetmektedir. Bu hissiyat ise, elbette ki halkın siyasete karşı zaten sarsılmış olan 'güveni'nin iyice yitirilmesine sebep olacaktır. Türkiye'de geniş kitleler, bu son kapatma davası ile, bir biçimde böyle bir hissiyatın içerisine sürüklenmişlerdir.
Fakat elbette Türk siyasi sisteminin de 'sübap'ları da vardır ve bunlar yeni süreçte devreye girmişlerdir. Bu sübaplar, bir nevi 'hasar kontrol mekanizmaları'dırlar. Bunlar, sistem, bir yol kazasına uğradığında devreye girerler ve görülen zararı telafi etmeye çalışırlar. Zararın boyutu oranında kullanılan taktikler de değişir. Sistemin güçlü olduğu dönemlerde, değişmeyen tek taktik, suçun 'bireysel eylemler'e yüklenmesidir. Yani hedef saptırması yapmaktır. Çünkü sistemden herkes nemalanmaktadır ve özelin zararı, genelin zararına tercih edilmelidir. Bir başka deyişle, eğer zarar görmesi gereken biri varsa, bu, sistem değil, 'suçlu şahıs' olmalıdır. Böylece sistem, kendini koruma altına almış olur; sistemin daha önce 'parçası' olan kişi ise, ele güne karşı cezalandırılarak, sistem 'aklanmış' olur. Fakat zararın boyutu büyükse, yani 'sistemik' bir karakter kazanmışsa, hasar kontrol mekanizmaları, zararı telafi etme gücünü kendinde bulamazlar. Çünkü burada asli bir zarar (yani toplumsal 'çürüme') vardır ve bunun sistemik araçlarla telafisi mümkün değildir. İşte Türkiye'deki siyasi yapı, çoktandır böylesi bir görüntü vermektedir ve son siyasi gelişmeler de bu tabloya katkıda bulunmuşlardır. Sisteme önemli katkılar veren bir parti, yine sistemin bir diğer önemli katkı vericisi olan statükocular tarafından (sistemin değer yargıları arasında başat rolü oynayan 'demokrasi', 'ifade özgürlüğü' vb. kavramlarını hiçe sayarcasına bir uygulama ile) cezalandırılmak istenmektedir. Bu rekabet sürecinin sonunda kazanan taraf kim olursa olsun, sistem bundan zarar görür. Çünkü burada artık, oyunun kurallarına uymama durumu vardır. Bu ise, elbette seyircilerin vicdanını yaralayacaktır.
Peki bu son gelişmelerin, Türk siyasetinin derlenip-toparlanması yönünde dolaylı bir etkisi olabilir mi? Bu soruya mevcut vasatta olumlu cevap verebilmek de pek mümkün görünmemektedir. Çünkü sistemin içinden çıkan partiler, sistemin asli sorunlarını çözmek yerine bunları derinleştirmekten öte bir şey yapamamaktadırlar. Muhafazakar-demokrat kanat, asli sorunlar söz konusu olduğunda topu dışarıya (ABD, AB süreçlerine) atmakta; laik-Kemalist kanat ise, sistemin değişmemesi için her türlü yola başvurmayı meşru görmektedir. Bu vasatta ortaya çıkan partilerin, 'halkın umudu' olabilmesi mümkün değildir. Dolayısıyla bu tıkanmışlık halinden, köklü bir çözümün çıkması mümkün değildir. Ancak eldeki aktörlerle yeni denemeler yapılması mümkündür. Bu, zaten halen de denenmekte olan bir şeydir. AKP'nin kapatılması durumunda, aynı tabana yönelik yeni bir parti kurulabilir; ya da sağ veya sol kanatta yeni teşebbüsler olabilir ama siyasi yapının iyiden iyiye güvensizlik telkin ettiği bir vasatta, derde deva bir çözümün bulunması zordur. Bu, tipik bir 'sistem krizi' halidir. Bu gibi durumlarda, genellikle sistem-içi çözüm önerileri palyatif tedbirler olarak kalırlar. Geriye sistemin 'bütünüyle' değiştirilmesi gibi bir seçenek kalmaktadır ki, sistem, bunu iç dinamikleriyle halledecek gibi görünmemektedir. Bunu ancak, sahiden sistemi değiştirmeye azmetmiş bir oluşum yapabilir. Halihazırdaki vasatta da böylesi bir oluşumun unsurlarının bulunduğu görülmemektedir.
Ancak sistemin köklü krizlerinin kaynaklarına bakıldığında, çözümün nerede olduğunu görmek de mümkün olabilecektir. Türkiye'de siyasal sistemin aslında bir 'temsil' krizi vardır. Siyasal partilerin demokrasinin vazgeçilmez araçları olduğu söylenir ama fiiliyatta partiler, tabanın taleplerini siyaset platformuna taşıma görevlerini yapmamaktadırlar. Dolayısıyla sonuç itibarıyla, Türkiye'de siyaset 'sanal'dır. Siyasetin sanal olduğu yerde, siyasetçi ülke sorunlarını çözmez, sadece çıkarlarını maksimize etmeye çalışır. Bu tablonun değişmesi için, Türk siyasetini 'sahici' karaktere büründürecek yeni bir yapılanma gerekir. Bu ise, en basit ifadesiyle, halkın "pazara değil mezara kadar" peşinden gideceği siyasal oluşumların teşekkülü ile mümkündür. Türkiye'de Cumhuriyet döneminden beri böyle bir siyasal oluşum görülmemiştir. Partilere oy veren kitleler, liderlerinin peşinden ancak 'pazara kadar' gelmişlerdir. Menderes'in asılmadan önce söylediği sözler malumdur. Miting meydanlarına milyonları toplayan Menderes, asılmaya giderken arkasında tek bir kişi bulamamıştır! Buna fazla şaşmamak da gerekir. Çünkü halk da, o meydanları doldururken, tıpkı siyasetçi gibi, özde 'çıkarı gereği' doldurmaktadır. Dolayısıyla bu vasatta aslında kimsenin kimseye söyleyecek bir sözü yoktur!
O halde, siyasetin 'sahici' kılınması için, siyasetin 'vasat'ının değişmesi gerekir. Bu ise elbette zorlu bir yoldur. Köklü yönelimler gerektirir. Uzun soluklu bir koşuyu gerektirir. Siyaset, sorun çözme sanatı olarak da adlandırılabilir. Sorun çözmek için ise, hem birikim hem de halk desteği lazımdır. Türkiye'nin asli sorunlarından biri, yaygın bir 'birikimsizlik' sorunu olmasıdır. Türkiye'de her alanda "işin ehli" insan bulmak zordur. Siyaset alanında ise bu daha da zordur. Ayrıca Türkiye'de ciddi bir halk desteği sorunu vardır. İktidarlar, politikalarını belirlerken halk desteğine güvenerek adım atamamaktadırlar. Daha çok, küresel sistemin icbarlarına, gündelik siyasetin ihtiyaçlarına, derin devletin taleplerine, çıkar kaygılarına vs. göre tavır ve politika belirlemektedirler. Bu da doğal olarak, halkın 'fiilen' siyasetin dışında olması demektir. Gayet tabii ki, bu tablodan da. güçsüz, yönlendirilebilen hükümetler çıkmaktadır.
Sonuç olarak, siyasetin sahici bir temele oturması için, halkı 'heyecan'a getirecek bir siyasi oluşumun gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Dünyadaki mevcut siyaset vasatında, modern kavramlar temelinde siyaset yapacak oluşumların bu şansı artık kalmamıştır. Modernite iflas etmiştir. Dolayısıyla bütün dünyada olduğu gibi, Türkiye'de de 'demokratik siyaset' tıkanmıştır. Fukuyama'nın dediği gibi, dünya, bu açıdan "tatsız-tuzsuz" bir dönemi yaşamaktadır. Batı ülkelerindeki demokrasiler de, artık kitleleri 'heyecanlandırmamaktadır.' Kitleler, sadece, "başka seçenek olmadığı için" demokratik siyasetin içinde yer almaktadırlar. Fakat bu süreç, uzun süre devam edemez. Dünya, "tatsız-tuzsuz" yemeği ilanihaye yemeye razı olmayacaktır. Bir gün, yemeğin tadı da tuzu da gelecektir. Ve o tadı-tuzu verecek olan da artık anlaşılmıştır ki, modernitenin kavramları değildir. İslam, bu açıdan, büyük potansiyelleri haizdir. Ancak burada bir sorun vardır ve o da, Müslümanların İslam'ın bu potansiyellerinin farkında olamamasıdır. Müslümanların, 'birikimlilik' ve 'yetkinlik' noktasında eksiklikleri vardır. Bu eksiklikler giderilmeden de İslam'ın potansiyellerinin açığa çıkarılması zordur. Fakat genel trende bakıldığında, Müslümanların gelişme istidadı gösterdiği söylenebilir. Eğer bu trend devam ederse (ki bu ancak Müslümanların gayreti ile olacaktır), dünyada İslam'ın önüne geçebilecek hiçbir güç olmayacaktır.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...

www.iktibas.info www.iktibas.info