|

Son Siyasi Gelişmeler
Cumhuriyet Başsavcısı'nın
AKP'nin kapatılması istemiyle açtığı davada süreç devam ediyor ve
yaşanan gelişmeler, partinin kapatılması yönünde bir karar çıkabileceği
ihtimalini güçlendirmiş görünüyor. Nitekim AKP'nin ek süre istemeden
savunmasını vermesi, bunun en açık göstergesi olarak görülebilir. Ayrıca
tıkanan siyasetin önünü açmak için Anayasa değişikliği yapılması
yönündeki tekliflerin artık pek gündeme getirilmemesi; kapatma davasına
karşı başlangıçta kullanılan nispeten 'sert' üslubun süreç içerisinde
iyice 'ılımlılaşması' da bu tabloyu desteklemektedir. Bu durumda, dava
süreci sonbaharda bitecektir ve eğer bir kapatma kararı çıkarsa, yeni
kurulacak partinin yerel seçimlere katılması mümkün olabilecektir. Amaç
da bellidir: yine mağduriyet üzerinden bir siyaset takip edilerek yeni
kurulacak partinin seçimlerden galip çıkması sağlanacaktır!
Burada geçen sayımızda da ifade etmeye çalıştığımız bir hususun altını
bir kez daha çizmek gerekmektedir. Bilinmelidir ki, demokratik sistemin
vazgeçilmez unsurları olan partiler, 'yasal meşruiyet' çizgisinin
ötesine geçemezler. Bu noktada, tabir-i caizse, elleri kolları bağlıdır.
Çünkü sürecin belirleyeni, "iktidar ilişkileri"dir. Bu noktada partiler,
kendilerine hayat veren siyasal erke 'saygılarını' sunmalıdırlar. AKP
de, bu partilerden biridir ve mesele gelip 'rejimin kırmızı çizgileri'ne
dayandığında, yapabileceği bir şey yoktur. İşte AKP'nin söylemini
ılımlılaştırmasının temel gerekçesi budur. Meseleye bu açıdan
yaklaşılmalıdır ve bundan sonraki muhtemel siyasi gelişmeleri de bu
açıdan değerlendirmek gerekmektedir.
Yine AKP'lilerin kapatma yönünde bir karar çıkabileceğine dair belirgin
bir kanaat sahibi olmalarının altında da bu gerçek yatmaktadır.
AKP'liler de bilmektedir ki, savunmalarında ne kadar 'ifade özgürlüğü'
kavramına atıfta bulunsalar ve bu konuda kendilerini ne denli iyi
savunsalar da, sonucu belirleyecek olan şey, 'iktidar ilişkileri'dir. Bu
nedenle, artık neredeyse bütün kamuoyu da, Anayasa Mahkemesi'nin
vereceği kararın 'siyasal' etkilerle alınacağına inanmaktadır. Kararın 'hukuksal'
olacağına dair Anayasa Mahkemesi Başkanı'nın yaptığı ısrarlı vurgular
da, kimseyi ikna etmeye yetmemektedir. Ve bu tablo içerisinde alınacak
her hangi bir kararın ikna edicilik oranının hayli düşük olacağına kuşku
yoktur. Karar kapatma yönünde olursa, bu durum, tıpkı 367 kararında
olduğu gibi, sadece Anayasa Mahkemesi'nin değil, rejimin imajının da
zarar görmesi neticesini doğuracaktır. Düşük ihtimal olsa da, kapatma
değil bir başka kararın çıkması durumunda da, statükocu çevreler büyük
zarar göreceklerini düşünerek başka atraksiyonları deneyeceklerdir. Bu
durum da, siyasal 'gerginliğin' daha fazla artmasına neden olacaktır.
Bu tabloya bakıldığında, Türkiye'nin siyaseten 'tıkanma' noktasına
geldiği söylenebilir. Siyasetin basit çıkar hesapları üzerinden
yapıldığı yönündeki kanaat, giderek yaygınlaşmaktadır. Ve artık kimi
ünlü gazeteciler bile, köşe yazılarında 'felaket senaryoları'
çizebilmektedirler. Bu senaryoların gerçekleşme ihtimali düşük olsa da,
bu yöndeki uyarıları, kamuoyunun hissiyatına tercüman olmak olarak
görmek mümkündür. Gerçekten de halkın siyasetten beklentileri giderek
düşmektedir. Halk, artık, büyük ölçüde, siyaseti bir 'çözüm' aracı
olarak görmemektedir. Geniş halk kitleleri için siyaset, bir 'çıkar
kavgası' alanıdır. Bu hissiyata sahip olan kitlelerin yapacağı şey,
kendi çıkarlarının davasını gütmekten başka bir şey olmayacaktır. Çünkü
siyasetçinin kendi çıkarından başka bir şey düşünmediğini gören kitleler,
parsadan pay kapma yarışında geri kalmak istemeyecektir. Bu da,
siyasetçiyi kontrol eden temel 'denetçi' olarak halkın görevini
yapmaması demektir. Bu durumda, 'iplerinden kopmuş' olan siyasetçi,
elindeki imkanları kötüye kullanarak bozulan siyasetin giderek
çürümesine neden olacaktır. Bu kısır döngü devam ettiği sürece de,
ülkedeki genel siyasal yapı zarar görecektir. Türkiye'deki tablonun
büyük ölçüde buna benzediği rahatlıkla söylenebilir.
Bu tablonun esas itibarıyla Osmanlı'nın son dönemlerinden beri
değişmediği de söylenebilir ama 'çürüme' olgusu farklı bir şeydir.
Düzenler batıl, zalim, çarpık vs. olabilir; fakat ana siyasal
mekanizmalar çalıştığı sürece, batıl düzenler varlıklarını sürdürürler.
Fakat ne zaman ki 'zulüm' düzenin değişmez vasfı halini almaya başlarsa,
orada çöküşe doğru yol alınıyor demektir. Ve bu zulüm, 'eziyet' değildir.
Bu zulüm, 'haksızlık'tır. Yani bir siyasal düzende 'hak' kavramı
anlamsızlaşmışsa, orada siyasi varlık kökünden dinamitlenmiş demektir.
Hak kavramı ise, 'çıkar' kaygısı siyasete damgasını vurduğunda
anlamsızlaşır. Bir ülkede vekiller, halkın geneline göre zaten yüksek
olan maaşlarının artması söz konusu olduğunda çok cevval olur da asgari
ücretin artırılması söz konusu olduğunda süt dökmüş kediye dönerlerse, o
ülkede siyaset hak kavramı üzerinden değil, çıkar kavramı üzerinden
yürüyor demektir. Bir ülkede, halka her türlü 'dokunulurken', vekiller,
dokunulmazlıklarının kaldırılması yönündeki teklifleri bahanelerle
geçiştirirlerse, o ülkede siyaset hak kavramı üzerinden değil, çıkar
kavramı üzerinden yürüyor demektir. Bir ülkede ana muhalefet partisi
başkanının imajı, siyasi amaçlarına normal siyasal yollardan değil,
derin güçlerin desteğiyle ulaşmaya çalışan bir kişilik olarak
çiziliyorsa, o ülkede siyaset hak kavramı üzerinden değil, çıkar kavramı
üzerinden yürüyor demektir. Bir ülkede hükümetler, "sayısal değil,
siyasal üstünlüğe göre" kuruluyorsa, o ülkede siyaset hak kavramı
üzerinden değil, çıkar kavramı üzerinden yürüyor demektir. Bu örnekleri
daha çok artırmak mümkündür. Ve son siyasal gelişmelerden sonraki halkın
hissiyatı bundan farklı değildir. Bu hissiyata sahip olan sadece % 47 oy
almış bir partinin tabanı değil, bütün kamuoyudur. Çünkü hemen hiçbir
siyasal aktörün kapatma davası açılacak bir eylemi (hatta söylemi)
olmadığına dair yaygın kanaat sahibi olduğu bir partiye karşı böylesi
bir dava açılmış olması, bütün kamuoyuna verilmiş bir mesajdır ve
kamuoyu da bu mesajı alır. Nitekim böyle olmuştur ki, davanın
açılmasının ardından gelen ilk birkaç hafta içerisinde, bir çok kişi "bari
halkı da kapatın" tarzı bir söylemi dillendirmiştir. Bu söylemin rejime
verebileceği muhtemel zararları küçümsememek gerekir. Her ne kadar bu
türden sözlerin dillendirilmesi fazla uzun sürmemiş ve kısa sürede bu
yönde beyan veren kişiler susmuşlar veya susturulmuşlarsa da, bu
hissiyat vardır ve halk vicdanının 'yaralandığını' hissetmektedir. Bu
hissiyat ise, elbette ki halkın siyasete karşı zaten sarsılmış olan 'güveni'nin
iyice yitirilmesine sebep olacaktır. Türkiye'de geniş kitleler, bu son
kapatma davası ile, bir biçimde böyle bir hissiyatın içerisine
sürüklenmişlerdir.
Fakat elbette Türk siyasi sisteminin de 'sübap'ları da vardır ve bunlar
yeni süreçte devreye girmişlerdir. Bu sübaplar, bir nevi 'hasar kontrol
mekanizmaları'dırlar. Bunlar, sistem, bir yol kazasına uğradığında
devreye girerler ve görülen zararı telafi etmeye çalışırlar. Zararın
boyutu oranında kullanılan taktikler de değişir. Sistemin güçlü olduğu
dönemlerde, değişmeyen tek taktik, suçun 'bireysel eylemler'e
yüklenmesidir. Yani hedef saptırması yapmaktır. Çünkü sistemden herkes
nemalanmaktadır ve özelin zararı, genelin zararına tercih edilmelidir.
Bir başka deyişle, eğer zarar görmesi gereken biri varsa, bu, sistem
değil, 'suçlu şahıs' olmalıdır. Böylece sistem, kendini koruma altına
almış olur; sistemin daha önce 'parçası' olan kişi ise, ele güne karşı
cezalandırılarak, sistem 'aklanmış' olur. Fakat zararın boyutu büyükse,
yani 'sistemik' bir karakter kazanmışsa, hasar kontrol mekanizmaları,
zararı telafi etme gücünü kendinde bulamazlar. Çünkü burada asli bir
zarar (yani toplumsal 'çürüme') vardır ve bunun sistemik araçlarla
telafisi mümkün değildir. İşte Türkiye'deki siyasi yapı, çoktandır
böylesi bir görüntü vermektedir ve son siyasi gelişmeler de bu tabloya
katkıda bulunmuşlardır. Sisteme önemli katkılar veren bir parti, yine
sistemin bir diğer önemli katkı vericisi olan statükocular tarafından (sistemin
değer yargıları arasında başat rolü oynayan 'demokrasi', 'ifade
özgürlüğü' vb. kavramlarını hiçe sayarcasına bir uygulama ile)
cezalandırılmak istenmektedir. Bu rekabet sürecinin sonunda kazanan
taraf kim olursa olsun, sistem bundan zarar görür. Çünkü burada artık,
oyunun kurallarına uymama durumu vardır. Bu ise, elbette seyircilerin
vicdanını yaralayacaktır.
Peki bu son gelişmelerin, Türk siyasetinin derlenip-toparlanması yönünde
dolaylı bir etkisi olabilir mi? Bu soruya mevcut vasatta olumlu cevap
verebilmek de pek mümkün görünmemektedir. Çünkü sistemin içinden çıkan
partiler, sistemin asli sorunlarını çözmek yerine bunları
derinleştirmekten öte bir şey yapamamaktadırlar. Muhafazakar-demokrat
kanat, asli sorunlar söz konusu olduğunda topu dışarıya (ABD, AB
süreçlerine) atmakta; laik-Kemalist kanat ise, sistemin değişmemesi için
her türlü yola başvurmayı meşru görmektedir. Bu vasatta ortaya çıkan
partilerin, 'halkın umudu' olabilmesi mümkün değildir. Dolayısıyla bu
tıkanmışlık halinden, köklü bir çözümün çıkması mümkün değildir. Ancak
eldeki aktörlerle yeni denemeler yapılması mümkündür. Bu, zaten halen de
denenmekte olan bir şeydir. AKP'nin kapatılması durumunda, aynı tabana
yönelik yeni bir parti kurulabilir; ya da sağ veya sol kanatta yeni
teşebbüsler olabilir ama siyasi yapının iyiden iyiye güvensizlik telkin
ettiği bir vasatta, derde deva bir çözümün bulunması zordur. Bu, tipik
bir 'sistem krizi' halidir. Bu gibi durumlarda, genellikle sistem-içi
çözüm önerileri palyatif tedbirler olarak kalırlar. Geriye sistemin 'bütünüyle'
değiştirilmesi gibi bir seçenek kalmaktadır ki, sistem, bunu iç
dinamikleriyle halledecek gibi görünmemektedir. Bunu ancak, sahiden
sistemi değiştirmeye azmetmiş bir oluşum yapabilir. Halihazırdaki
vasatta da böylesi bir oluşumun unsurlarının bulunduğu görülmemektedir.
Ancak sistemin köklü krizlerinin kaynaklarına bakıldığında, çözümün
nerede olduğunu görmek de mümkün olabilecektir. Türkiye'de siyasal
sistemin aslında bir 'temsil' krizi vardır. Siyasal partilerin
demokrasinin vazgeçilmez araçları olduğu söylenir ama fiiliyatta
partiler, tabanın taleplerini siyaset platformuna taşıma görevlerini
yapmamaktadırlar. Dolayısıyla sonuç itibarıyla, Türkiye'de siyaset 'sanal'dır.
Siyasetin sanal olduğu yerde, siyasetçi ülke sorunlarını çözmez, sadece
çıkarlarını maksimize etmeye çalışır. Bu tablonun değişmesi için, Türk
siyasetini 'sahici' karaktere büründürecek yeni bir yapılanma gerekir.
Bu ise, en basit ifadesiyle, halkın "pazara değil mezara kadar" peşinden
gideceği siyasal oluşumların teşekkülü ile mümkündür. Türkiye'de
Cumhuriyet döneminden beri böyle bir siyasal oluşum görülmemiştir.
Partilere oy veren kitleler, liderlerinin peşinden ancak 'pazara kadar'
gelmişlerdir. Menderes'in asılmadan önce söylediği sözler malumdur.
Miting meydanlarına milyonları toplayan Menderes, asılmaya giderken
arkasında tek bir kişi bulamamıştır! Buna fazla şaşmamak da gerekir.
Çünkü halk da, o meydanları doldururken, tıpkı siyasetçi gibi, özde 'çıkarı
gereği' doldurmaktadır. Dolayısıyla bu vasatta aslında kimsenin kimseye
söyleyecek bir sözü yoktur!
O halde, siyasetin 'sahici' kılınması için, siyasetin 'vasat'ının
değişmesi gerekir. Bu ise elbette zorlu bir yoldur. Köklü yönelimler
gerektirir. Uzun soluklu bir koşuyu gerektirir. Siyaset, sorun çözme
sanatı olarak da adlandırılabilir. Sorun çözmek için ise, hem birikim
hem de halk desteği lazımdır. Türkiye'nin asli sorunlarından biri,
yaygın bir 'birikimsizlik' sorunu olmasıdır. Türkiye'de her alanda "işin
ehli" insan bulmak zordur. Siyaset alanında ise bu daha da zordur.
Ayrıca Türkiye'de ciddi bir halk desteği sorunu vardır. İktidarlar,
politikalarını belirlerken halk desteğine güvenerek adım
atamamaktadırlar. Daha çok, küresel sistemin icbarlarına, gündelik
siyasetin ihtiyaçlarına, derin devletin taleplerine, çıkar kaygılarına
vs. göre tavır ve politika belirlemektedirler. Bu da doğal olarak,
halkın 'fiilen' siyasetin dışında olması demektir. Gayet tabii ki, bu
tablodan da. güçsüz, yönlendirilebilen hükümetler çıkmaktadır.
Sonuç olarak, siyasetin sahici bir temele oturması için, halkı 'heyecan'a
getirecek bir siyasi oluşumun gerçekleştirilmesi gerekmektedir.
Dünyadaki mevcut siyaset vasatında, modern kavramlar temelinde siyaset
yapacak oluşumların bu şansı artık kalmamıştır. Modernite iflas etmiştir.
Dolayısıyla bütün dünyada olduğu gibi, Türkiye'de de 'demokratik siyaset'
tıkanmıştır. Fukuyama'nın dediği gibi, dünya, bu açıdan "tatsız-tuzsuz"
bir dönemi yaşamaktadır. Batı ülkelerindeki demokrasiler de, artık
kitleleri 'heyecanlandırmamaktadır.' Kitleler, sadece, "başka seçenek
olmadığı için" demokratik siyasetin içinde yer almaktadırlar. Fakat bu
süreç, uzun süre devam edemez. Dünya, "tatsız-tuzsuz" yemeği ilanihaye
yemeye razı olmayacaktır. Bir gün, yemeğin tadı da tuzu da gelecektir.
Ve o tadı-tuzu verecek olan da artık anlaşılmıştır ki, modernitenin
kavramları değildir. İslam, bu açıdan, büyük potansiyelleri haizdir.
Ancak burada bir sorun vardır ve o da, Müslümanların İslam'ın bu
potansiyellerinin farkında olamamasıdır. Müslümanların, 'birikimlilik'
ve 'yetkinlik' noktasında eksiklikleri vardır. Bu eksiklikler
giderilmeden de İslam'ın potansiyellerinin açığa çıkarılması zordur.
Fakat genel trende bakıldığında, Müslümanların gelişme istidadı
gösterdiği söylenebilir. Eğer bu trend devam ederse (ki bu ancak
Müslümanların gayreti ile olacaktır), dünyada İslam'ın önüne geçebilecek
hiçbir güç olmayacaktır. |