|

“Eşkiya Baronları Geri Dönüyor”
www.democracynow.org
Çev: Kamil Cengiz
"No Logo"-yazarı Naomi
Klein, yeni kitabında ("The Shock Doctrine: The Rise of Disaster
Capitalism") -kitapla ilgili daha geniş bilgi için:www.NaomiKlein.org-)
özellikle de savaşlar, şoklar ve krizler sonrasında daha iyi çalışan
kapitalizmi, vahşi bir rejim olarak tanıtıyor.
17 Eylül 2007'de Amy Goodman Kanada'da yaşayan yazar Naomi Klein ile New
York'ta bir söyleşi gerçekleştirdi. Naomi Klein gibi Amy Goodman de
çokça ödül almış bir muhabir ve yazar. Muhafazakarların korkusu olan
Amerikalı gazeteci Goodman, hafta içi her gün yüzlerce kamu ve
alternatif radyo istasyonlarında "Demokrasi, Şimdi" yayınını yönetiyor.
Her iki yazar da eleştirel kamuoyunda özellikle dünyanın kriz
bölgelerindeki titiz araştırmaları ile tanınıyorlar. Her ikisi de salt
olayları nakletmekle yetinmiyorlar. Onlar daha çok perde arkasına
bakıyorlar, seçkin tahkikçiler, iktidar ilişkilerini analiz ediyorlar,
suçları korkusuzca gözler önüne seriyorlar, nereye gitseler
dinleyicileri büyülüyorlar. Ve her ikisi de şevkleri ve bilgileriyle,
özellikle neo liberalleri köşeye sıkıştıran ısrarlı söyleşiciler olarak
tanınıyorlar. Bu söyleşiden bir hafta sonra birlikte Alan Greenspan ile
yaptıkları söyleşide onun Irak'ta ve başka yerlerde işlenen
cinayetlerdeki suç ortaklığını daha büyük bir kamuoyunun önünde ortaya
serdiler.
AMY GOODMAN: Sizinle
birlikte olmak çok güzel. İsterseniz hemen "şok stratejisi" dediğiniz
şey hakkında konuşmaya başlayalım.
NAOMI KLEIN: Şimdi, "şok
stratejisi" (doktrin anlamında) diğer bütün stratejiler gibi, güç
felsefesidir. Siyasi ve ekonomik hedeflerin nasıl gerçekleştirileceğine
dair bir felsefedir. Ve bu felsefede "serbest piyasanın" radikal
fikirlerini gerçekleştirmek için en iyi yolun, en iyi zamanın bunları
büyük bir şoktan sonra yapmaktan geçtiğine inanmaktadır. Bu şok ekonomik
bir çöküş tarzında olabilir. Bir tabii felaket veya terörist bir saldırı
olabilir. Bir savaş olabilir. Fakat arkasında yatan bir fikir şudur: Bu
krizler, felaketler, şoklar bütün bir toplumu hizaya getirebilir. Bu
şoklar toplumun kafasını karıştırıyorlar. İnsanlar sabırlarını
kaybediyorlar. Ve bir pencere açılıyor, tıpkı sorgu salonunda bulunan
bir pencere gibi. Ve bu pencereden ekonomi bilim adamlarının "ekonomik
şok terapisi" dedikleri şeyi kabul ettirebiliyorlar. Bununla ülkelerin
aşırı fetihleri kast ediliyor. Her şey bir anda oluyor; yani şurada bir
"reform", orada bir "reform" değil, fakat radikal bir değişim tarzıdır.
Rusya'da 90lı yıllarda gördüğümüz gibi, Paul Bremer'in Irak işgalinden
sonra denediği şeydir. Evet, bu "şok stratejisi"dir. Ve bu, şu zamanda
bir krizi sömüren kişilerin sadece sağcılar olduğu anlamına gelmiyor,
çünkü (bir felaketin) sömürülmesi fikri sadece bu somut ideolojiye
mahsus değildir. Faşistler de aynı şekilde yaptılar. Devlet komünistleri
bunu yaptılar. Fakat bu, şu an kendisiyle birlikte yaşadığımız
ideolojiyi, zamanımızın dominant ideolojisini, dizginlenmemiş piyasa
ekonomisini daha iyi anlama çabasıdır.
AMY GOODMAN:
Kitabınızın büyük bölümlerinde atıfta bulunduğunuz Milton Friedman'ın
kim olduğunu açıklar mısınız?
NAOMI KLEIN: Evet Milton
Friedman'a atıfta bulunuyorum, çünkü mücadele ettiğim anlayışın
sembolüdür. Kendisi 2006 yılında vefat etti. Ve vefat ettiğinde
arkasından yazılan şeylerde onun sadece en önemli ekonomist değil, fakat
savaş sonrası dönemin en önemli entellektüeli olduğunu duymak zorunda
kaldık. Ve ben bunda gerçekten de önemli bir argüman olduğunu
düşünüyorum: O Thatcher'in, Nixon'un, Reagan'ın ve şimdiki Bush
yönetiminin danışmanı idi. Donald Rumsfeld'i kariyerinin başlarında
yönlendirdi. Pinochet'e 70li yıllarda danışmanlık yaptı. Çin'in komünist
partisine de, seksenli yılların sonlarında gerçekleşen anahtar reformlar
döneminde danışmanlık yaptı. Böylece çok muazzam bir nüfuza sahip oldu.
Ve ben birkaç gün önce onu kapitalizmin Karl Marx'ı olarak tanımlayan
birisiyle konuştum. Ve bence bu o kadar kötü bir tanımlama değil, her ne
kadar Marx'ın böyle bir tanımlamadan hoşlanmayacağını bilsek de. Fakat o
bu fikirlerin gerçekten popüler bir yayıcısıydı.
Onun toplum tasavvurunda devletin tek kabul edilebilecek rolü
anlaşmaları gerçekleştirmek ve sınırları korumaktır. Geri kalan her şeyi
tamamen piyasaya bırakmalı, bu ister eğitim olsun, ister Ulusal Parklar,
postane olsun, bir şekilde kârâ dönüştürülebilecek her şey. Ve o
gerçekten şu görüşteydi: Almak ve satmak demokrasinin en gelişmiş
şeklidir, özgürlüğün en gelişmiş şekli. Ve onun en meşhur kitabının ismi
Kapitalizm ve Özgürlük idi.
İşte böyle, geçen sene öldüğünde, hepimiz resmi versiyonla beslendik,
serbest piyasanın bu radikal fikirlerinin bütün yerküreyi hakimiyeti
altına almayı nasıl başardığını, bunların eski Sovyetler Birliği'nden,
Latin Amerika'dan, Afrika'dan… geçtiklerini, bu fikirlerin son 35 yılda
nasıl zaferden zafere koştuklarını. Ve ben ne diyeceğimi şaşırdım, o
sıralar bu kitabı yazıyordum, biz şiddet hakkında hiçbir şey duymadık ve
krizler ve şoklar hakkında tek kelime edilmedi. Resmi versiyon şudur:
Biz böyle istediğimiz için bu fikirler zafer elde ettiler, Berlin Duvarı
yıkıldı ve insanlar Big Mac'lerini demokrasiyle birlikte talep ettiler.
Ve (…) bu ideolojinin güçlenmesinin resmi versiyonu Margaret Thatcher
tarafından onun "Burada başka alternatif yok" sözüyle teşvik edildi ta
Francis Fukuyamaya kadar. O da "Tarihin sonu geldi, kapitalizm özgürlük
ile el ele gidiyor" demişti. (…)
Bu kitapta tam bu tarihi anlatmaya çalışıyorum; bu ideolojinin devamını
sağlayan anahtar bağlantıları göstermeye çalışıyorum. Fakat ben şiddeti
de ekliyorum, şoklar'la tamamlıyorum. Ve ben diyorum ki, toplu kıyımlar,
krizler, büyük şoklar, kendi bedenini havaya uçuranlar arasında bir
bağlantı var ve gerçekten de bu gezegenin nüfusunun çoğunluğu tarafından
reddedilen politika şekillerini dayatma becerisi arasında da bir
bağlantı var.
AMY GOODMAN: (...)
Naomi, siz Milton Friedman hakkında konuşuyorsunuz, bunu "Şikago Okulu"
ile genişletseniz.
NAOMI KLEIN: Doğru. Milton
Friedman'ın nüfuzu, "Ekonominin Şikago Okulu" olarak tanınan şeyi
popülerleştirme rolünden kaynaklanıyor. O Şikago üniversitesinde ders
verdi. Kendisi de orada okudu ve orada Profesör oldu. "Serbest piyasa"
ekonomisinin en radikal ekonomisti olan Friedrich von Hayek -ki o da
Şikago üniversitesinde dersler verdi- tarafından destek gördü. Ve
"Ekonominin Şikago Okulu" gerçekten de refah devletine karşı bir karşı
devrim teşkil ediyor. 50li yıllarda Ivy Leage okulları olan Harvard ve
Yale'de, Keynes'ten etkilenen ekonomistler baskındı. Örnek olarak Büyük
Ekonomik Buhran döneminden sonra ekonomistleri keskinlikleri törpüleyen
piyasanın hakem gücü olarak gören müteveffa John Kenneth Galbraith gibi.
Ve bu gerçekten New Deal'in, refah devletinin doğum zamanıydı, piyasayı
gerçekten daha az vahşi yapan şeylerin hepsinin, ister kamusal sağlık
hizmetleri olsun, ister işsizlik sigortası olan, refah vd. (…) Savaş
sonrası dönem inanılmaz bir ekonomik büyümenin zamanıydı hem bu ülkede
hem de dünyada, fakat ABD'de en müreffeh insanların kâr paylarını da
sınırlandırdı, çünkü bu dönemde orta sınıf gerçekten büyüdü ve çok güçlü
bir şekilde yayıldı.
(...)Şikago Üniversitesi’nin ekonomi fakültesinin asıl fonksiyonu Wall
Street'in aracı olmaktır, ki onlar da Şikago üniversitesini mali yönden
çok destekliyorlar. Citibank'ın başı olan Walter Wriston'un Milton
Friedman ile yakın arkadaşlığı vardı ve bu üniversite Keynesçiliğe ve
New Deal'e karşı onu tasfiye etmek için gerçekleştirilen bu karşı devrim
için bir nevi bir "Sıfır Zemin " oldu. İşte, 50li ve 60lı yıllarda
bunlar ABD'de çok marjinaldiler, çünkü şimdi Şikago okulu sayesinde
kirli kelimeler olarak lügatlerimize geçen güçlü devlet ve refah devleti
ve benzeri şeyler o zaman hakimdiler - onların iktidarın meydanlarına
geçitleri yoktu.
Fakat bu durum değişmeye başlamıştı. Dönüşüm Nixon'un seçilmesi ile
başladı. Her ne kadar Nixon Milton Friedman'la çok yakından ilişkide
olsa bile, bu politikayı ülke içinde hedef olarak koymadı, çünkü o bu
durumda ertesi seçimleri kaybedeceğinin farkındaydı. İşte burada
"serbest piyasa" politikasının barış içindeki bir demokrasiyle olan
uyumsuzluğunu ilk sefer görebileceğimizi düşünüyorum. (…) Nixon
seçildiğinde Friedman danışman olarak getirildi. O Şikago okulunun bir
sürü ekonomistini görevlendirdi. (…) Milton Friedman anılarında nihayet
zamanlarının geldiğini düşündüğünü yazıyor. Uçtan içeri girdiler ve bu
tarz "devrimci" gurup, bu karşı devrimciler nihayet ABD'nin refah
devletini tasfiye etmeye başlayabileceklerdi. Ve gerçekten olan şey ise:
Nixon (…) sağına soluna baktı, bütün anketleri inceledi ve eğer Milton
Friedman'ın söylediklerine uymuş olsaydı, gelecek seçimleri büyük
ihtimalle kaybedeceğinin farkına vardı. Ve bu nedenle Şikago okulunun
tasavvur edebileceği en kötü şeyi yaptı. Yani: Ücretleri ve fiyatları
kontrol etti. Ve işin ironik tarafı ise Şikago okulunun iki anahtar
figürünün işin içinde olmalarıydı. Donald Rumsfeld ve George Schultz. Bu
ikisi ücret ve fiyat kontrollerini Nixon altında uyguladılar. Ve Nixon
şu meşhur sözü söylemişti "Şimdi hepimiz Keynesçiyiz." (…) Nixon daha
sonra yüzde 60 ile tekrar seçildi. Fakat o bu okulu Latin Amerika'ya
salıverdi ve Şili'yi Augusto Pinochet zamanında bu ABD'de demokrasiyle
uyumlu olmayan, fakat bir diktatörlükte sınırsızca mümkün olan radikal
fikirlerin bir laboratuvarı haline getirdi…
AMY GOODMAN: Şili'de
yaşananlara ne diyorsunuz?
NAOMI KLEIN: Evet,
“Demokrasi, Şimdi!" dinleyicileri ve izleyicileri tarihin bu bölümünü
bilirler, demokratik sosyalizme inanan Salvador Allende 1970’de
seçildikten sonra olan olayları bilirler. Onu ortadan kaldırmak için bir
komplo gerçekleştirildi. Nixon bilindiği gibi "Ekonomiyi güçlendirin!"
demişti. Ve komplonun değişik boyutları vardı, ambargo vs. ve nihayet
Pinoşe'nin 11 Eylül 1973'deki darbesinin desteklenmesi. Ve biz çok defa
Şikago Çocukları'na dair bir şeyler duyuyoruz, fakat aslında olup
bitenlerin gerçek durumunu gösteren detaylar hakkında hiçbir şey
duymuyoruz.
(…) Benim kitabımda yaptığım şey ise, tarihin bu bölümünü yeniden
anlatmak, fakat benim için Pinoşe hükümetinin ekonomik gündemi
araştırmamın merkezinde yer alıyor, çünkü bizim insan hakları ihlalleri
konusunda yeterince bilgimiz var, Pinoşe'nin insanları nasıl
stadyumlarda topladığından, toplu imhalardan, işkencelerden haberimiz
var. Biz darbenin şokuyla açılan pencereden topluma yerleştirdiği
ekonomik programı hakkında fazla bir şey bilmiyoruz. İşte burası şok
stratejisi tezine uyan noktasıdır.
Bence, eğer Şili'ye bakarsanız - ve asıl bu sebepten dolayı kitapta
geriye dönüp oraya bakıyorum- Irak'ı görürsünüz. Biz bugünün Irak'ını
görüyoruz. Biz tezgahlanmış bir kriz ile hemen arkasından gelen radikal
şok terapisi arasındaki bağlantılardaki birçok benzerlikleri görüyoruz.
Ben, Paul Bremer zamanındaki, halen yanan Bağdata ilk gittiği
zamanlardaki Irak arasındaki benzerlikler hakkında düşünüyorum. Ben
oraya, Irak'taki insanlarla konuşmak, oradaki şovu görmek, ülkenin bütün
ekonomik mimarisini yıkıp şimdiye kadar serbest piyasanın mümkün mertebe
en radikal politikası için bir labaratuvara nasıl çevirdiğini görmek
için gitmiştim.
Şimdi, Şili'de, 11 Eylül 1973'te, Santiyago'nun caddeleri üzerinde
tanklar dolaştığında, Başbakanlık sarayı yangın içinde ve Salvador
Allende orada ölü yattığı zamanda, orada namı diğer "Şikago Çocukları"
olan bir gurup vardı. Bunlar Şikago Üniversitesi'ne götürülen, Amerikan
hükümeti tarafından tam bursla finanse edilen Şilili ekonomlardı. Amaç
ise Şili'nin eski Dışişleri Bakanı'nın "Bilinçli ideoloji transferi
projesi" dediği şeyin parçası olmaktı. Bu da bu öğrencileri bu çok aşırı
Şikago Üniversitesi'ne götürüp onları orada bir ekonomik istikamet
yolunda o dönemde Amerika'da marjinal bir anlamı olan fikirleri onlara
aşılayarak - ve sonra onları evlerine ideolojik savaşçılar olarak
göndermek için yapılmak isteniyordu.
Evet, Şililileri açık tartışmanın sürdüğü sıralarda kendi görüşlerine
ikna etmeye başaramayan işte bu ekonomlar, ayağa kalkıp 11 Eylül 1973'ün
gecesinde bütün gece boyunca bir dökümanı fotokopi etmekle meşguldüler.
Bu döküman "The Brick"(Tuğla) olarak meşhur. İşte bu Pinoşe'nin
hükümetinin ekonomik programıydı. Ve George Bush'un 2000 yılındaki seçim
stratejisiyle - seçim platformuyla- çok şaşırtıcı benzerliklere sahip,
Amy. Onun içinde mülk sahiplerinden oluşan bir toplumdan, özel sosyal
sigortadan, mukavele okullarından, düşük vergilendirmelerden
bahsediliyor.
Bütün bunların hepsi Milton Friedmanın düşüncelerinden neşet etmektedir.
Bu döküman 12 Eylülde generallerin önünde duruyordu.
Evet, kitapta göstermeye çalıştığım şey, bu iki şeyin tesadüfi
olmadığıdır. Biliyor musunuz Pinoşe öldüğünde, evet Milton Friedman'ın
ölümünden hemen sonra vefat etmişti, şu hikayeyi Washington Post ve Wall
Street Journal gibi yayın organlarından duymuştuk: "elbette onun insan
hakları ihlallerini kınıyoruz", bu tarzda (…). Parmağı Şili'deki
hepimizin bildiği vahşiliklere göstermek -fakat: "ama ekonomide
müthişti", sanki "serbest piyasa devrimi" ile bağlantısı yokmuş gibi.
Bunu yürürlüğe koyabilmesi ile aşırı insan hakları ihlalleri arasında
bağlantı ki, her ikisi eş zamanlı gerçekleşmişti. Ve benim kitapta
yaptığım ve birçok Latin Amerikalı'nın çalışmalarında yaptıkları şey,
ikisini birleştirmek ve bu ekonomik programı olağanüstü bir baskı
olmaksızın ve demokrasiyi yıkmaksızın yürürlüğe koymanın imkansızlığını
göstermektir.
AMY GOODMAN: Şokla
ilgili işkence konusu üzerinde konuşalım. Bununla kitabınızdaki bir
bölümle başlıyorsunuz: "Boşluk Güzeldir."
NAOMI KLEIN: Şimdi,
kitapta şok stratejisinin iki labaratuvarına bakarak başlıyorum.
Bahsettiğim gibi şokun değişik şekillerine bakıyorum. Birisi ekonomik
şoktur ve diğeri de vücut şokudur, insanlara karşı uygulanan şok. Ve
bunlar her zaman uygulanmış değildir, fakat onların anahtar
bağlantılarda bir fonksiyonu vardır. Bu işkence şokudur.
(…) Bu strateji için oluşturulan labaratuvarlardan birisi 50li yıllarda,
bütün bu Latin Amerikalı ekonomların ekonomik şok doktorları olmaları
için eğitimden geçirildikleri zamanlarda, Şikago Üniversitesi'ydi. Bir
başkası ise başka tür şok labaratuvarı olarak çalışan 50li yıllardaki
McGill Üniversitesiydi (Montreal, Kanada). McGill Üniversitesi, ilk
etapta işkencenin keyfiyetini anlamak için, CIA'nın desteklediği
deneylerin "odağı"ydı.
O dönemde buna "bilinç kontrolü" ismi ya da "beyin yıkaması" adı
veriliyordu, fakat şimdi, Alfred McCoy gibi insanların çalışmaları
sayesinde biliyoruz ki, ellili yıllarda MK-ULTRA programında araştırılan
şeyin, aşırı elektro şoklar deneyleri, LSD, PCP, algılamayı aşırı
saptırma, algı seli vb. şeyler Guantanamo ve Ebu Gruyb için bir el
kitabıydı. Bu, kişilikleri tamamen imha etmek ve insanları etkilemek
için ele bir daha geçmeyen fırsatlar oluşturmak için bir el kitabıdır.
Evet, McGill bunun bir parçasıydı, çünkü CIA'in o dönemdeki
değerlendirmesine göre bu deneyleri ABD dışında yapmak daha kolaydı.
AMY GOODMAN:
Montrealdaki McGill.
NAOMI KLEIN: O zamanlar
Ewen Cameron Psikiyatrinin direktörüydü. O gerçekten bir Amerikan
vatandaşıydı. Daha önce "American Psychiatric Association"ın
direktörüydü, ki bu durum şu an psikiyatri mesleğinin aktüel sorgulama
teknikleriyle [Irak’dakiler kasdediliyor, K.C.] işbirliği konusundaki
tartışmalar için önemlidir. O (Cameron) McGill'in üniversitesine
psikiyatrinin direktörü olmak için ve psikiyatrik bir hastane olan Allan
Memorial Hospital hastanesini yönetmek için gitti. Bunun için CIA
tarafından desteklendi ve Allan Memorial Hospital'i bugün "alternatif
sorgulama teknikleri" olarak tanıdığımız şeyin fevkalade bir laboratuarı
haline dönüştürdü. Hastalarına tuhaf uyuşturucu kokteylleri olan LCD ve
PCP veriyordu. Onları uykuya, bir ay sürebilen bir çeşit komaya
sokuyordu. Ve hastalarını, onların zaman ve mekan algılamalarını yok
etmek maksadıyla aşırı bir algılama mahrumiyeti içine sokuyordu. Ewen
Cameron'un inandığı şey ya da en azından inandığını söylediği şey şuydu:
bütün psişik hastalıklar öğrenilmiş bir özelliğe sahiptirler. O psikolog
olarak davranışçı ekoldendi. Ve böylece, problemlerin kökenine inip
onları anlamaya çalışmaktansa, yetişkin hastaları alıp onları tekrar
çocuk statüsüne geri çevirmekle psişik hastalıkları tedavi edebileceğine
inanıyordu. Ve o dönemde çok iyi bilinen bir hakikat şu idi: elektro şok
tedavisinin yan tesirlerinden biri hafıza kaybıydı. Ve bu, çoğu
doktorlar tarafından hakikaten ciddi bir problem olarak görülmekteydi.
Çünkü böyle tedavi gören hastalar, gerçi bazı pozitif şeylerden
bahsediyorlardı fakat diğer taraftan hayatlarını ilgilendiren birçok
şeyi unutmuşlardı. Ewen Cameron kendi araştırmasına bakıp şunu
düşünmüştü: "ne olacak ki, bu iyidir." Çünkü o inanıyordu ki, bu bir
modeldir; insanların sonraki hayatlarında biçimlenmiş bir modeldir. Ve
eğer o hastalarını dil öncesi bir zamana geri götürebilirse, nerede
olduklarını bilmeden önceki bir döneme, bu durumda onlara temelden
"tekrar annelik" yapabilir ve onları yeniden sağlıklı insan olarak
yetiştirebilirdi. Evet, bu fikir, yani bilerek gerçekleştirilen aşırı
regresyon fikri CIA tarafından ilgi gördü,.
AMY GOODMAN: Bütün
bunları başından geçiren hasta evinde kendisini ziyaret ettiğiniz
kadından bahseder misiniz?
NAOMI KLEIN: Evet, ben
kitaba Gail Kastner isimli bir kadının profili ile başlıyorum. Gail
Kastner Ewen Cameron'un hastalarından birisiydi. Ve ben onun hakkında
okumuştum, çünkü o, o zamanlar Ewen Cameron'u desteklemiş olan Kanada
hükümetine karşı bir mahkemeyi kazanmıştı. Bu deneylerde kendi bilgisi
olmadan bir kobay olarak kullanıldığı için bir tazminat almıştı. Böylece
ona telefon ettim. Önce çok kapalıydı. Gazetecilerden nefret ettiğini
söyledi ve yaşanan hadiseler hakkında konuşunca o hadiseleri sanki
tekrar yaşıyormuş gibi hissettiğini söyleyerek konuşmanın zorluğundan
bahsetti. Sonra bana: "Siz benimle ne hakkında konuşmak istiyorsunuz?"
diye sordu. Ben "şu an Irak'tan döndüm ve size yapılan şeyin benzeri,
size yapılanın felsefesi Irak'ta gördüklerimle bir şekilde bağlantılı.
Mesela bir ülkeyi temizleme ve yeniden şekillendirme arzusu gibi. Ve
bence Guantanamo'da gördüklerimizin bazısı, tutukluları algı mahrumiyeti
ile bir regresyona itmek ve 'yeniden şekillendirme'nin size yapılanla
bir ilişkisi var" dedim. Uzun bir sessizlikten sonra: "tamam, görüşelim"
dedi.
Böylece Montreal'e uçtum; bir gün boyunca konuştuk ve benimle hikayesini
paylaştı. O benimle elektronik sayesinde tetiklenen rüyaları hakkında
konuştu, bu da o zaman diliminde kendisine nelerin olduğuna dair fazla
bilgisinin olmadığı anlamına geliyordu, çünkü o kadar aşırı bir şok
altına sokulmuştu ki, hafızası silinmişti. O, parmağını emdiği, kim
olduğunu bilmediği bir noktaya kadar regresyona maruz kalmıştı. Ve
hastaneye yatırıldığına dair en ufak bir hatıraya sahip değildi.
Zannediyorum 20 sene sonra, benzeri tecrübeler yaşayan ve CIA'ya karşı
mahkeme kazanan bir gurup hasta ile ilgili bir makale okuduğunda olayın
farkına varmış. Ve o gazete makalesinden bazı anahtar kelimeler almıştı:
Regresyon, dil kaybı - ve şöyle düşünmüştü: "bu bana benziyor. Bu kendim
hakkımda duyduklarıma benziyor." Ve böylece ailesine soruyordu: "Ben hiç
Allan Memorial Hospital'de yattım mı?" Önce bunu yalanladılar ama daha
sonra itiraf ettiler. O dosyasını sordu ve onu okudu. Evet, o Dr. Ewen
Cameron tarafından hastaneye alınmıştı ve kendisine uygulanan bütün
olağan dışı tedavileri tekrar anımsamaya başlamıştı.
AMY GOODMAN:
(...).....Ben şok verilen bedeninizden politika konusuna gelmek
istiyorum. Siz Şili hakkında konuştunuz, biraz da Irak hakkında
konuşalım. Irak'taki savaşın özelleştirilmesi hakkında. Bizim bugün şu
temel haberimiz var: Irak hükümeti Amerikan emniyet firması
Blackwater'in lisansını bunların Pazar günkü (16.9.07) büyük çatışmaya
karışmalarından dolayı ellerinden alıyor. İçişleri Bakanı Abdul Kerim
Halaf şu demeci verdi: Sekiz sivil öldürüldü ve on üç yaralı var.
Emniyet firması Blackwater'in elemanları Sünnilerin çoğunlukta oldukları
bir semte ateş açtıklarında Amerika için çalıştıklarına inanıyorlardı.
Blackwater'e karşı tedbirin geçici mi yoksa sürekli bir geçerliliğe mi
sahip olacağı konusu hemen belli olmuyor. Naomi Klein, buradan itibaren
siz devam edin…
NAOMI KLEIN: Şimdi, bu
olağan dışı bir haber. Bence bu, şu paralı asker firmalarının ilk sefer
hesaba çekildikleri bir durumdur. Jeremy Scahill, inanılmaz kitabı
"Blackwater: The Rise of the [World´s] Most Powerful Mercenary Army"
(Blackwater: Dünyanın En Güçlü Paralı Askerlerden Oluşan Ordusunun
Yükselişi)'nde bunu şöyle tasvir ediyor: Asıl sorun, savcıların tahkikat
yapmamalarıdır. Bu firmalar tam anlamıyla bir hukuki boşlukta
çalışıyorlar. Ve internette Iraklı sivillere nasıl ateş açtıklarını
gösteren videolar, onların davranışları ya da kanunsuzlukları,
dokunulmazlıkları onları korudu. Eğer Irak hükümeti gerçekten
Blackwater'i Irak'tan kovarsa, bu firmaları kanun önünde hesaba çekme
konusunda bir dönüm noktası olabilir. Ve sonra bütün ön koşullar
sorgulanabilir: Neden özelleştirmenin bu seviyesi ve kanunsuzluğa
müsaade edildi. Fakat ben Donald Rumsfeld'in altmışlı yıllarda Milton
Friedman'ın öğrencisi olduğunu söylemiştim. Ve Donald Rumsfeld meselesi
şöyle: O gerçekten hocasını da aştı, çünkü Milton Friedman, dediğim
gibi, hükümetin kabul edilebilecek tek rolü kontrol etmektir diyordu. Bu
onun aklında bulunan hükümetin yapması gereken tek konuydu, geri kalan
her şey özelleştirilmeliydi. Donald Rumsfeld Friedman'dan esinlendi, onu
hocası olarak gördü, her sene onun doğum gününü kutladı, fakat o
gerçekten bir adım daha ileri attı. Çünkü Rumsfeld gerçekten hem kontrol
etme işi hem de savaş sürdürme işinin de özelleştirilebileceğine ve
başka yere aktarılabileceğine inanıyordu.
İşte bu onun değişim misyonuydu, bence ne kadar radikal olduğu bugüne
kadar anlaşılmış değil.
Rumsfeld 90lı yıllarda şirketlerin "Branding" (marka üretimi) devrimini
uyguladı. Ve ben işte bunu söylemeye çalıştım, bütün bu şirketler ürün
ürettiklerinde bundan böyle ürün üretmeyeceklerini, fakat imaj
üreteceklerini ve başkalarına bir nevi küçük iş ortakları olarak asıl
üretimin kirli işini yaptıracaklarını ilan etmişlerdi. Ve işte bu Dış
Kaynak Kullanımı devriminin tarzıydı, bu kof şirketler paradigmasıydı.
Özellikle Rumsfeld bu gelenekten geliyor. Ve o Savunma Bakanı olarak işe
başladığında, bir ekonomik yönetici olarak bu radikal yeniden
yapılandırmaları gerçekleştirmek üzere gelmişti: Onun yaptığı ise,
şirketler dünyasındaki bu devrimin bu felsefesini orduya uygulamak oldu.
Ve görmezlikten geldiği husus ise, Amerikan ordusunun koflaşması oldu…
AMY GOODMAN: Evet
doğru, Blackwater Pinochet'in askerleriyle beraber çalıştı, fakat
Irak'ta…
NAOMI KLEIN: Evet, (…)
bunlar gördüğümüz gibi sürekliliğin dilimleridir. Paul Bremer Nixon
hükümeti devrinde, Nixon'a desteğin çok büyük olduğu dönemde
Kissinger'in asistanıydı. Böylece tarihi sürekliliğin bütün dilimlerini
elde ediyoruz. Ve (…) muhtemelen bu kitabı yazmak için benim
motivasyonum şuydu: Amerikalılardan hiç kimsenin bu suçlar için sorumlu
kılınmaması (…) Latin Amerika'da gerçeği bulma komisyonları oluşturuldu,
mahkemeler oldu. İçte bu çok şiddetli işlerden sorumlu olanlar, şu an
hesaba çekildiler. Hepsi değil, ama birçoğu hesaba çekildiler. Mahkeme
önünde hesaba çekilmeyenler en azından kamuoyu önündeki hakikat ve
barışma konularında yürütülen titiz ve önemli tartışmalarda hesaba
çekildiler.
AMY GOODMAN: Irak'ın
imha edilmesi üzerinde konuşunuz lütfen. "Şok ve Ürkme" üzerine, Paul
Bremer'in ekonomik şok terapisi üzerinde, işkence şoku üzerinde de
lütfen konuşunuz.
NAOMI KLEIN: Evet, şimdi,
açıkladığım gibi (…) Şili'de bu üç kat şok şemasını bu politikanın
uygulanması olarak görmekteyiz. Ve bence aynı üç katlı şok şemasını
Irak'ta da görüyoruz. Ve Şok ve Ürkme teorisini içeren askeri el
kitabını okursanız (-) Birçok insan, bunun sadece birçok bomba, birçok
kurşun anlamına geldiğini düşünüyorlar, fakat bu gerçekte bir psikolojik
stratejidir; bu bile kendi başına bir savaş suçudur, çünkü çok açık şu
söylenmiş oluyor: Birinci Körfez Savaşı'nda asıl hedef Saddam'ın askeri
alt yapısını imha etmekti. Fakat "Şok ve Ürkme" kampanyasında bir bütün
olarak bir toplumun imhası hedefti. Bu "Şok ve Ürkme" stratejisinden bir
iktibastır.
Şimdi, hedef tahtasına konulan toplumlar için kollektif cezalandırma çok
güçlü bir şekilde uygulanmaktadır ki, bu bir savaş suçu teşkil eder.
Orduların toplumları bir bütün olarak hedef olarak seçmesi kanuna
aykırıdır. Onlara sadece düşman ordusunu hedef almak izni vardır. (…) Bu
strateji gerçekten oldukça şaşırtıcıdır, çünkü kitlesel taban üzerinde
algılamanın mahrumiyeti hakkında konuşuyor. Bu şu anlama gelmektedir:
Bütün bir kitlenin duyularının dışarıya karşı kapatılması, dış dünyadan
kesilmesidir. Ve biz işgal sırasında bütün ışıkların nasıl
söndürüldüğüne, iletişimin bütün formlarının kesildiğine, telefonların
sustuğuna şahit olduk. Ve sonra yağmalar ki, bence bunlar stratejinin
bir parçası değildi, fakat buna karşı hiçbir şey yapmamak bir yönüyle
stratejinin bir parçasıydı. Elbette, biz biliyoruz ki, her taraftan
müzelerin ve kütüphanelerin korunması gerektiğine dair uyarılar
yapılmıştı, fakat hiçbir önlem alınmadı. Ve sonra Donald Rumsfeld şu
meşhur sözünü söyledi: "böyle şeyler oluyor/ ne yapalım!"
(…) Hedef New York Times’ın köşe yazarı Thomas Friedman'ın şu meşhur
sözüyle formüle edilmişti: Nation Building (ulus inşası) değil, Nation
Creating (ulus yaratılması) (…) Bu oldukça şiddet içeren bir fikirdir,
üzerinde bir düşünürseniz, zaten var olan bir ulusu, ulusun içinde
yaratmayı. Ortada olan bir ulusla ilgili bir şeyler gerçekleşecek. Ve
biz burada medeniyet kadar eski olan bir kültür hakkında konuşuyoruz.
Şimdi, "her şeyi en baştan başlatacağız" fikri var olduğundan, (…)
mevcut olan her şey yol üzerinde bir engel olarak görülmektedir.
AMY GOODMAN: Naomi
Klein, Ebu Greyb bu resme nasıl uyuyor?
NAOMI KLEIN: Ben kitapta
Richard Armitage'dan (2005 yılına kadar Amerikan Dışişleri Bakanı
yardımcısı) asıl teorinin, çalışma tezinin Iraklılar savaştan dolayı ve
sonra Saddam'ın düşürülüşünden sonra o kadar yönsüzleşirler ki (-) çok
kolay bir şekilde A'dan B'ye götürülebilirler şeklindeki düşünce olduğu
konusunda bir alıntı yapıyorum. Bildiğimiz gibi, bu böyle olmadı. Ve
Paul Bremer geldiğinde sivil görevlilere ve Irak ordusunun çoğu
mensubuna çıkış verdi. O, Irak'ın iş dünyası için açıldığını ilan etti,
ucuz ithal mallar bütün ülkeye girdi. Iraklı iş adamları bunlarla
rekabet edemediler. Bu ilk yaz mevsiminde şiddetten uzak barışçıl
protesto eylemleri yapıldı ve Iraklıları A'dan B'ye götürmenin mümkün
olmadığı anlaşılmaya başlandı. Ve ondan sonra ilk silahlı direniş oluştu
ve savaş hapishanelere kadar taşındı. Ve bu da Donald Rumsfeld'in
vizyonuna kadar geri gidiyor; bu tarz bir CEO (şirketlerde yönetim
kurulu başkanı) Savunma Bakanı olmak, çünkü o da her CEO gibi savaştan
biraz anlıyordu. Ve kendisinin henüz ya da Amerikan işgal gücü henüz bu
oldukça büyük hesaplama hatasıyla nasıl baş edileceği konusunda bir
hazırlıkları yoktu.
Evet, Iraklılar direniş göstermeye başladıklarında bu direnişin
bastırılması sokaklarda gerçekleştirilemezdi, çünkü bunun için yeteri
kadar silahlı eleman yoktu. Böylece insanlar toplatıldı, hapislere
tıkıldı ve işkence uygulandı, Latin Amerika'da olduğu gibi, bütün bir
ülkeye bir mesaj ulaştırmak için (…)
İşkence daima eşzamanlı olarak hem kişiseldir hem de kamusaldır. Ve bu
bir hakikattir, kim kullanırsa kullansın, devlet terörünün bir aracı
olarak işkence sadece bir sorguya çeken ile sorguya çekilen arasında
olup biten bir şey anlamına gelmiyor, fakat bu daha büyük toplum için
bir mesajın iletilmesi anlamına da geliyor: Eğer siz de hizadan
ayrılırsanız, aynısı size de olur. Ve ben inanıyorum ki, işkence
Amerikan işgali için sadece enformasyon toplamak için değil, bütün bir
ülkeyi uyarma tarzında kullanıldı.
AMY GOODMAN: (…) Siz ve
ben daha yeni New Orleans'taydık. Ben sizi iki sene önce de New
Orleans'ta gördüm, kasırgadan hemen sonra. Katrina Kasırgası ve Amerikan
hükümetinin bu Amerikan şehrinin batışına yönelik cevabı bu tabloya
uyuyor mu?
NAOMI KLEIN: New Orleans
benim şok stratejisi ya da felaket kapitalizmi dediğim şey için bir
klasik örnektir. Birinci şoku şehrin su altında bırakılmasıyla ortaya
çıkarmışlardı. Ve sizin de daha yeni oradan geri geldiğinizden dolayı
bildiğiniz gibi, bu bir tabii felaket değildi. Ve bu durumda büyük ironi
ise bunun gerçekten bir felaket olmasıydı üzerinde konuştuğumuz
ideolojiye uygun bir şekilde: Kamusal alanın tamamen sistematik bir
şekilde ihmal edilmesi.
Ve bence, artık sürekli şunu görüyoruz: eğer siz 35 yıldır kamusal alt
yapının ihmalini ve devletin temel taşlarının dayanaklarının, ulaştırma
alanının, caddelerin, setlerin -zayıf ve geçirgen olduğunu görüyorsanız.
Ve Amerikan İnşaat Mühendisleri Topluluğu, devletin bu dayanaklarının
ortalama bir seviyeye getirilmesi için 1,5 milyar dolara ihtiyaç olduğu
tahminini yapıyor.
Ve böylece zayıf, yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya olan devlet biraz
daha yoğun fırtınalarla karşılaşınca, bu durum aynı ideolojik çılgınlık
için kullanılıyor. Kısa-vadeli kâr ve kısa-vadeli büyüme. Ve her ikisi
de çatışınca bir felaket meydana geliyor. New Orleans'ta olan budur.
Geçirgen olan setler ağır fırtına ile karşılaştılar, hava durumu o kadar
kötü olmamasına rağmen. Şehir (Kasırga Skalasında) beş kategorisine bile
ulaşamadı.
Anti-parantez belirtelim, New York'ta bu yaz metro sel altında
kaldığında herkes şok altındaydı, çünkü o kadar kötü yağış yoktu. Fakat
sürekli ihmalin sonucunda alt yapı o kadar çöktüğünden bu olmuştu. New
York Sun'un manşeti neydi ? "Metroyu satın."
(…) Önce ideolojiyi zayıflatın, sonra felaketi getirin ve sonra bu, her
şeyi özelleştirme işini tamamlamak için bir mazeret olarak kullanılıyor.
New Orleans'ta olan da budur. Şehir su altında kalır kalmaz,
Washington'daki Heritage Foundation tarafından "sıfır zemin" (New
York'ta İkiz Kuleler'in bulunduğu arazi) ideolojik kampanyası
başlatılmıştı, ki bence bu kuruluş radikal serbest piyasa vizyonunun en
nüfuzlu motorudur. Onlar bunun bir trajedi olduğunu fakat aynı zamanda
bütün federal eyaleti yenilemek için de bir fırsat teşkil ettiğini ilan
ettiler, yani yenilemek değil imha etmek, sözleşmeli okulların hızlı
yayılmasının gösterdiği gibi. Mağdur kamu okulları yeniden açılmadı.
Kamu hastanesi Charity Hospital çivili kaldı. Sosyal ev inşası - ki bu
en dramatik örnektir- Cumhuriyetçi bir Kongre üyesinin şu lanetli sözü:
"Biz sosyal evleri temizleyememiştik, fakat Tanrı bunu setlerin
yıkılmasından sonra 10 gün içinde yaptı." Benim şok stratejisinden
anladığım budur, radikal özelleştirmeleri gerçekleştirmek için bir
felaketin kullanılması.
AMY GOODMAN: Naomi,
vaktimiz azalıyor, son olarak şunu sormak istiyorum: Şok stratejisi
konusundaki tetkiklerinizde sizi en çok şoke eden ne oldu?
NAOMI KLEIN: Ben, ekonomi
uzmanlarının bütün bunları itiraf ettikleri ve benim de varlığından
haberdar olmadığım literatürlerin çokluğundan şoke olmuştum. En çok
kızdığım şey, serbest piyasa ekonomisinin yüksek düzeydeki taraftarları
arasında bulduğum sözlerin çokluğu idi. Hepsi, Milton Friedman'dan John
Williamson'a kadar kendi aralarında bunu itiraf ediyorlar, kamuoyunda
değil, fakat kendi aralarında, teknokratik belgeler arasında, radikal
bir "serbest piyasa" ile ortama hakim olmayı daha büyük bir krizi
kullanmadan başarmaya hiçbir zaman muktedir olamayacaklarını itiraf
ediyorlar, yani zamanımızın temel miti demokrasi ile kapitalizmin el ele
yürüyebileceği, özellikle onu geliştirenler arasında bir yalan olarak
bilinmekte ve onlar bunu tutanaklara da geçirmektedirler.
AMY GOODMAN: Evet, bu
sohbeti başka bir zaman devam ettireceğiz, Naomi Klein kitabı The Shock
Doctrine: The Rise of Disaster Capitalism (Şok Doktrini: Felaket
Kapitalizminin Yükselişi) ile ilgili ilk ulusal söyleşisinde bizimle
birlikteydi.
NAOMI KLEIN: Size çok
teşekkür ederim, Amy. |