|

İslamsız Bir Dünya
Graham E. Fuller/ 12.03.2008/www.derindusunce.org
Çeviren: Ekrem Senai
Sunuş:
John Lennon'ın meşhur "Imagine" şarkısındaki sözlerini bilirsiniz, "Hayal
edin, öldürecek ve uğruna ölecek bir şey yok, din de yok…" der Lennon.
CIA'in eski Ulusal İstihbarat Kurulu Başkan Yardımcısı Graham E.Fuller
aşağıdaki makalesinde işte bu hayali İslam için kuruyor. Fakat çıkan
sonuç hiç de Lennon'ı memnun edecek türden değil. Fuller'e göre İslam
hiç olmasaydı bile bugün bulunduğumuz sorunlarla yine başbaşa olacaktık.
Özellikle din'in siyasetteki işlevini ve sosyo-politik ve coğrafi
olguların toplum ve siyaset için ne derece önemli olgular olduğunu
kavramak açısından okunması gereken bir yazı.
İSLAMSIZ BİR DÜNYA
Yapabilirseniz, İslam'ın olmadığı bir dünya düşünün… Kabul etmek
gerekir ki "ben merkezci" dünya görüşü gündem başlıklarına sirayet
ediyor. Çünkü uluslararası karışıklıkların altında hep İslam var gibi
görünüyor: İntihar saldırıları, işgaller, direniş mücadeleleri, isyanlar,
fetvalar, cihad, gerilla mücadelesi, tehdit videoları ve tabi ki 11
Eylül. Bütün bunlar neden oluyor? Bu soruya "İslam yüzünden oluyor" diye
cevap vermek bizlere net, hiç de karışık olmayan ama eksik bir analitik
ölçüt sunuyor. Dünyanın kıvranışlarına mana vermek bu şekilde daha kolay
oluyor. Hatta bazı neo-muhafazakarlara göre "İslamofaşizm" yaklaşan 3.
Dünya Savaşı’nda karşı saftaki onulmaz düşmanımız konumunda bulunuyor.
Ama biraz da bana kulak verin. İslam diye bir şey ya hiç var olmasaydı?
Muhammed adında bir Peygamber bulunmasaydı, İslâm Orta Doğu, Asya ve
Afrika'nın geniş bölgesinde hiç yayılmamış olsaydı?…
Dikkatimizi günümüzün en duygusal konuları olan terörizm, savaş ve
yaygın anti-Amerikancılığa odakladığımız için, bu krizlerin doğru
kaynaklarını anlamamız epey zorlaşıyor. Problemin kaynağı İslâm'ın
kendisi mi, yoksa daha kapalı ve daha derin başka bir takım faktörler mi
var?
Argümanın gereği doğrultusunda tarihi hayal gücümüzü kullanıp kafamızda
İslamsız bir Orta Doğu resmi canlandıralım. Böyle bir durumda mevcut
sorunlarımızın birçoğundan kurtulur muyduk hakikaten? Orta Doğu daha
barış içinde bir yer mi olurdu? Doğu-Batı ilişkilerinin karakteri ne
kadar farklı olurdu? İslam olmadan, uluslararası düzen bugün olduğundan
çok daha farklı bir tablo sunar mıydı?
İSLAM DEĞİLSE, O ZAMAN NE?
Orta Doğu'nun en eski zamanlarında, İslam, kültürel normları ve
halkların politik tercihlerini şekillendirmiştir. O halde İslam'ı Orta
Doğu'dan nasıl soyutlayabiliriz? Hayal etmek o kadar güç değil aslında.
Etnik köken ile başlayalım. İslam olmadan da, bölgenin yapısı oldukça
karmaşık ve çatışmaya müsait. Orta Doğu'nun baskın etnik grupları
arasında Araplar, Persler, Türkler, Kürtler, Yahudiler, Berberiler ve
Peştuniler var. Bunlar İslam olmasaydı da baskın gruplar olacaklardı.
Persleri ele alın: İslam'dan çok önce, büyük Pers imparatorlukları
Atina'nın kapılarına dayanmış ve Anadolu'da hükmeden medeniyetlerle
sürekli rakip olmuşlar. Semitik halklarla da sürekli mücadele etmişler,
Bereketli Hilal üzerinde ve Irak içinde savaşmışlar.
Arapların kabile ve tüccarları Orta Asya'nın Semitik bölgelerine
İslam'dan çok daha önce de göç ederek genişleme eğiliminde olmuşlardır.
Moğollar, 13.yüzyılda Orta Asya ve Orta Doğu'nun büyük bölümündeki
medeniyetleri, İslam olmasaydı da yıkacaklardı. Türkler Anadolu'yu,
Viyana'ya kadar Balkanları ve Orta Doğu'nun büyük bölümünü yine zapt
edeceklerdi. Bu çatışmalar, güç, sınırlar, bölgesel etki ve ticaret
üzerinden gerçekleşiyordu ve İslam ortaya çıkmadan çok önce de mevcuttu.
Yine de denklemden dini tamamen çıkarmak doğru olmaz. Eğer İslam hiç
ortaya çıkmasaydı, Orta Doğu'nun büyük çoğunluğu (aynı şimdi İslam
varlığında olduğu gibi farklı mezheplerdeki) Hristiyan olarak kalacaktı.
Çünkü o zaman az sayıda Zerdüşt ve Yahudiler dışında, bölgede başka
büyük bir din bulunmuyordu.
Peki ya Orta Doğu Hristiyan kalsaydı? Batı ile bir uyumun ortaya
çıkmasını bekleyebilir miyiz? Bunu söylemek için genişlemeci orta çağ
Avrupa dünyasının güç ve hegemonyasını komşusu şark'a ekonomik ve
jeopolitik sebeplerle dayatmayacağını varsaymak durumundayız ki bu pek
mümkün görünmüyor.
Mesela Haçlı seferlerinin sebebi politik, sosyal ve ekonomik
ihtiyaçlardı. Hristiyanlık bayrağının sembolü altında, Avrupalıların
dünyevî istekleri ve beklentileri yatıyordu. Batı'nın dünyadaki emperyal
tahakkümünde yerli halkın dininin çok önemli olduğunu söyleyemeyiz.
Avrupa tutkulu bir şekilde "Hristiyan değerlerinin yerlilere
aktarılmasından" bahsetmiş olsa da, asıl hedef sömürge karakolları
oluşturarak büyük kentlere zenginlik aktarmak ve Batının güç
projeksiyonuna zemin sağlamaktı.
Hristiyan Orta Doğu'da halkın, Avrupa filolarını ve silahlı tüccarlarını
sevinçle karşılamayacakları muhakkaktır. Emperyalizm için de bölgenin
karmaşık etnik mozaiği oldukça iştah kabartıcıdır - çünkü "böl ve yönet"
adlı eski oyunun hammaddesi çeşitliliktir. İslamsız bir Orta Doğu'da
Avrupalılar'ın yine kendi itaatkar yerel yöneticilerini, kendi
ihtiyaçlarını sağlamak için yerleştireceklerini düşünmek yanlış olmaz.
MODERN SAVAŞLAR
Zamanı şimdi ileri sarın ve petrol çağının Orta Doğu'suna gelin.
Orta Doğulu devletler, Hristiyanlar da dahil, kendi bölgelerindeki
Avrupa sömürgeciliğini hoş mu karşılayacaklardı? Hiç sanmıyorum. Batı,
yine Süveyş Kanalı gibi, aynı kördüğüm noktalarını oluşturup kontrolü
elinden bırakmayacaktı. Orta Doğu'lu devletlerin sömürge projelerine
direnişinin kaynağı İslam değil, sınırlarının Avrupa jeopolitik
tercihlerine uygun olarak yeniden çizilmesine karşı olmalarıydı.
Orta Doğulu Hristiyanlar da emperyal Batının petrol şirketlerinin
sırtını Batıcı naiplerine, diplomatlara, ajanlara ve ordulara dayamasını
hoş karşılamadılar, Müslümanlardan daha şiddetli tepki gösterdiler. Bunu
görmek için Latin Amerika'nın, ABD'nin kendi petrolleri, ekonomisi ve
politikası üzerindeki dominyonuna gösterdiği reaksiyonun uzun tarihine
bakmanız yeterlidir. Orta Doğu'nun da kendi topraklarında, pazarlarında,
egemenliğindeki yabancı arzulara karşı milliyetçi anti-sömürgeci
hareketler kurup karşı durması, kontrolü eline almaya çalışması
tabiidir-tıpkı Hindu Hindistan'ın, Konfüçyüsçü Çin'in, Budist Vietnam'ın
ve Hristiyan/Animist Afrika'nın yaptığı gibi.
Cezayir Hristiyan olsaydı da Fransızlar tarım bölgelerini gasp edecek ve
yine sömürge kurmaktan geri durmayacaktı. Etyopya'nın Hristiyanlığı
onları İtalyanlar tarafından zalimce yönetilen bir sömürge olmaktan
onları kurtaramadı. Orta Doğuluların Avrupa sömürge sistemine tepkisinin
İslam'lı veya İslâm'sız bir coğrafyada farklı olacağını düşünmek için
hiç bir sebep yok.
YA DEMOKRASİ?
Peki Orta Doğu İslam'sız daha demokratik bir yapıda olabilir miydi?
Avrupa'daki diktatörlük tarihi bu konuda da bir güven vermiyor. İspanya
ve Portekiz'de zalim diktatörlükler daha 1970’lerin ortasına kadar
sürüyordu. Yunanistan kiliseye bağlı diktatörlüğünden daha birkaç on yıl
önce kurtulabildi. Hristiyan Rusya hâlâ kendini tam olarak kurtarabilmiş
değil. Çok yakın zamana kadar, Latin Amerika ABD'nin "kutsadığı" ve
Katolik Kilisesinin de ortak olduğu diktatörlerce sömürüldü. Birçok
Hristiyan Afrika ülkesi hala belini doğrultmuş değil. Hristiyan Orta
Doğu'nun bundan farklı olacağını beklemek için bir sebep var mı?
Filistin ve Yahudi düşmanlığı
Ve Filistin… Yahudileri bin yıl boyunca utanmazca cezalandıran ve bu
rezilliği Holokostla taçlandıranlar Hristiyanlar değil mi? Bu korkunç
anti-Semitizm örnekleri Batı Hristiyan topraklarında ve kültüründe
köklenmedi mi? Yahudiler bu yüzden kendilerine Avrupa dışında bir bölge
aramadılar mı?
Yani İslam olmasaydı da Siyonist hareket yine Filistin'de ortaya çıkıp
taban bulacaktı. Ve yeni Yahudi devleti yine aynı 750,000 Arap yerliyi
Filistin'deki yaşadığı yerden Hristiyan da olsalar çıkaracaklardı-
nitekim bir kısmı Hristiyandı.
Filistinliler kendi topraklarını geri almak için yine savaşacaklardı.
İsrail-Filistin problemi yine ulusal, etnik ve sınırsal çatışmaların
kalbi olacaktı, zaten ancak son zamanlarda dinsel sloganlarla
desteklendi. Ayrıca Orta Doğu'da Arap ulusal hareketinin ortaya
çıkmasında Arap Hristiyanlarının rolünü unutmayalım; örneğin ilk
pan-Arap Baas partisinin ideolojik kurucusu Sorbon eğitimli Suriyeli bir
Hristiyan olan Michel Aflaq'dı.
Elbette Orta Doğudaki Hristiyanların Batıya dinsel bir eğilimleri olduğu
inkâr edilemez. Peki, bu eğilim dinsel çekişmeyi engelleyemez miydi?
Hayır. Bizzat Hristiyan dünyası, Hristiyan gücünün ilk çağlarından beri
çatışan mezheplere bölünmüştü; bu mezhepler Roma ve Bizans güçlerine
karşı politik karşıtlığın araçlarıydı. Din altında birleşmek bir yana,
altında derin etnik, stratejik, politik, ekonomik ve kültürel hâkimiyet
mücadelelerinin olduğu savaşlar yaşandı.
İslamsız bir Orta Doğu halkının dini, İslam'ın ortaya çıktığı sırada
bölgede hakim olan Doğu Ortodoks Hristiyanlığı olacaktı. Unutmayalım ki
tarihin en uzun, keskin ve acı dolu dinsel ayrılığı Roma'daki Katolik
Kilisesi ile İstanbul'daki Doğu Ortodoks Hristiyanlığı arasındadır-bu
ayrılık günümüzde de sürmektedir.
Hristiyan düşmanı Hıristiyan
Doğu Ortodoks Hristiyanları, "Hristiyan İstanbul'un" 1204 yılında
Haçlılar tarafından yağmalanmasını hiçbir zaman unutmadılar ve
affetmediler. Yaklaşık 800 yıl sonra, 1999?da Papa John Paul II, bu
gediği kapatmak için birkaç adım atmak ihtiyacını duydu ve bin yıl
içinde Ortodoks dünyayı ziyaret eden ilk Katolik papası oldu. Bu
başlangıcın daha yeni ortaya çıktığını düşünürsek, Hristiyan Orta
Doğu'da bu sürtüşmenin bugün olduğu gibi o zamanda da var olacağını
rahatlıkla söyleyebiliriz. Mesela Yunanistan'ı ele alırsak, bu ülkede
Ortodoksluğun, milliyetçilik ve anti-Batıcı duyguların güçlü bir aracı
olduğunu söyleyebiliriz. Yunan politikasındaki anti-Batıcı karakter,
daha birkaç on yıl önce, bugün birçok İslamcı liderden duyduğumuz
suçlamaları ve keskin görüşleri aynen seslendiriyordu.
Ortodoks Kilisesinin kültürü sekülarizm, kapitalizm ve bireyin
üstünlüğünü vurgulayan Batı aydınlanma sonrası söyleminden keskin bir
şekilde ayrılır. Kilisenin Batı'yla ilgili korkularının kalıntıları-Batı
misyonerliğinin kendi dinine çevirme isteği, dinin, kendi toplum ve
kültür kodlarının korunması için bir anahtar olarak algılama eğilimi,
Batı'nın bozulmuşluğu ve emperyal karakteri- halen sürmekte ve mevcut
Müslüman korkularıyla paralellik arz etmekte. Ortodoks Hristiyan Orta
Doğuda da, Doğu Ortodoksisinin en büyük merkezi konumundaki Moskova'nın
özel bir etkisinin olacağı şüphesiz. Hristiyan Orta Doğu'nun Soğuk savaş
döneminde, Doğu-Batı çekişmesinde jeopolitik arenada yine önemli bir
rolü olacaktı. Bu yüzden Samuel Huntington, Batı ile çatışacak
medeniyetlerin arasında Ortodoks Hristiyanlığını da zikretmiştir.
Günümüze gelirsek, Irak'ın ABD tarafından işgalinin, Hristiyan olsalardı
da olumlu karşılanmayacağını herhalde bekleyebilir. ABD,
ultra-milliyetçi ve seküler bir lider olan Saddam Hüseyin'i Müslüman
olduğu için devirmedi. Diğer Arapların da işgal travmasında yine Irak
Araplarını destekleyeceklerini bekleriz. Hiçbir yerde insanlar yabancı
işgalini ve kendi vatandaşlarının yabancı askerlerce öldürülmesini hoş
karşılamazlar çünkü. Ve dış güçler tarafından tehdit edilen gruplar,
kendilerine tutunacak uygun ideolojiler bularak, direniş mücadelelerini
bayraklaştırır ve yüceltirler. Din de bu şekilde kullanılan bir
ideolojidir.
İşte İslam'sız bir dünyanın portresi. Doğu Ortodoks Hristiyanlığının
etkisindeki Orta Doğu'nun, tarihsel ve psikolojik sebeplerle Batıya
mesafeli hatta düşman kilisenin, günümüzde bile hala ana etnik ve
mezhepsel çekişmeyi, tarihten gelen bir tepkiyi sürdüren kilisenin, Batı
emperyalist orduları tarafından birçok defa istila edilen; kaynaklarına
el konulan; sınırları Batılılar tarafından kendi isteklerine göre
çizilen ve rejimleri Batılıların dayatmalarına uygun olarak kurulan
Ortodoks dünyasının resmi.
Bu tabloda Filistin yine yanacaktı. Yine Filistinlilerin Yahudilere,
Çeçenlerin Ruslara, İranlıların İngiliz ve Amerikalılara, Keşmirlilerin
Hindistanlılara, Tamillerin Sri Lanka'daki Sinhallere, Uygur ve
Tibetlilerin Çinlilere direndiğini görecektik. Orta Doğu yine görkemli
bir tarihi model olacaktı- 2000 yıllık büyük Bizans İmparatorluğu'nun
kendine kültürel ve dinsel sembol olarak tanımladığı bir model. Bu da
birçok yönden Doğu-Batı ayrımını sürdürecekti. Bu resmin, barış ve huzur
dolu bir resim olmadığı açık.
İslamsız Bir Dünya - 2
Graham E. Fuller/ 24.03.2008/www.derindusunce.org
Çeviren: Ekrem Senai
Sunuş:
CIA'nin eski Ulusal İstihbarat Kurulu Başkan Yardımcısı Graham
E.Fuller'in makalesinin birinci bölümünü 12 Martta yayınlamıştık. Fuller
bu hafta da cesur sorular sormaya devam ediyor:
• İslam olmasaydı, dünya daha barış içinde mi olurdu?
• İslam olmasaydı 11 Eylül olur muydu?
• Neden İslami düşünürlerin çoğu, 20.yy.'ın başında İslami kültürü
koruyarak modernitenin desteklenmesinden söz edip duruyorlardı?
PEYGAMBERİN BAYRAĞI ALTINDA
Elbette İslam'ın Orta Doğu'ya veya Doğu-Batı ilişkilerine hiçbir
etkisinin olmadığını ileri sürmek saçma olur. İslam, geniş bir
coğrafyada yüksek derecede birleştirici bir güç olmuştur. Global,
evrensel bir inanç olarak İslam, ortak bir felsefe, ortak bir sanat
anlayışı ve ortak toplumsal prensiplerin paylaşıldığı geniş bir
medeniyet yaratmıştır. Ahlaklı bir yaşam vizyonu; adalet duygusu, hukuk
ve iyi yönetim anlayışı- bütün bunlar bu köklü yüksek kültürün ortak
öğeleri olmuştur. Kültürel ve ahlaki bir güç olarak İslam, birbirinden
çok farklı Müslüman topluluklar arasında bu etnik farklılıkları ortadan
kaldıran bir köprü işlevi görmüş, her topluluğunun kendisini geniş
Müslüman medeniyet projesinin bir parçası olarak hissetmelerini
sağlamıştır. Tek başına bu bile nasıl güçlendiğini açıklamaktadır.
İslam, politik coğrafyayı da etkilemiştir: İslam olmasaydı, Güney Asya
ve Güneydoğu Asya'daki günümüz devletleri-özellikle Pakistan, Bangladeş,
Malezya ve Endonezya, Hindu dünyasında şekillenecekti.
İslam medeniyeti ortak bir ideal sağlayarak tüm Müslümanların Batının
saldırganlığına karşı bir direnç oluşturmalarını sağlamıştır. Bu direnç,
Batı emperyal saldırganlığını durdurmaya yetmediyse de, paylaşılan ve
yok olmayan kültürel bir hafıza oluşmasını sağlamıştır. Avrupalılar;
birçok Afrikalı, Asyalı ve Latin Amerikalı insanları birbirine düşürüp
bu şekilde kolayca işgal edebilmişlerdir. Bunun sebebi bu ülkelerde,
milletler arası direnişi güçlendirecek ortak etnik veya kültürel direniş
sembollerinin olmamasıdır.
İslamsız bir dünyada, Batı emperyalizminin Orta Doğu ve Asya'yı bölüp,
istila etmesi ve egemenliği altına alması çok daha kolay olacaktı. Geniş
bir coğrafyada kaybetme ve aşağılanmanın getirdiği ortak kültürel hafıza
bulunmayacaktı. Bugün ABD'nin Müslüman dünyasında kendisini güçsüz
hissetmesinin ana sebebi budur. Günümüzde, global iletişim ve uydu
fotoğrafları Müslümanlar arasında güçlü bir bilinç ve ortak İslam
kültürüne düşman geniş bir Batı kuşatması hissinin hakim olmasını
sağlamıştır. Bunun modernite ile bir ilgisi bulunmamaktadır. Bu,
Müslüman dünyanın stratejik coğrafyası, kaynakları ve hatta kültürü
üzerindeki Batı egemenliği ile ilgili bir şeydir. Ne yazık ki ABD,
budalaca bunun altında İslam'ın yattığını düşünüyor.
Peki, günümüzde İslam'la özdeşleştirilen en önemli konu olan terörizm?
En basit şekliyle, İslam olmasaydı 11 Eylül olur muydu acaba? Eğer Orta
Doğu'nun yakınmaları, ABD politikaları ve eylemlerine karşı yıllarca
köklenmiş politik ve duygusal öfke, farklı bir bayrak altında ortaya
konsaydı, işler daha farklı mı olurdu? Din'in, birçok farklı öfke
kaynağı dururken nasıl şamar oğlan haline getirildiğini hatırlayın. 11
Eylül 2001, tarihin başlangıcı değildi. el-Kaide korsanları için
İslam'ın fonksiyonu güneş altındaki büyüteçlikti, bu şekilde yaygın
ortak öfkeyi topluyor ve bunu yoğun bir ışın şeklinde odaklıyor, yabancı
işgalciye karşı bir tepki olarak sunuyordu.
Batı'nın İslam adına terörizme odaklanırken, balık hafızasıyla hareket
ediyor:
• Yahudi gerillaların Filistin'deki İngilizlere karşı terörizmi
kullandıklarını;
• Sri Lankalı Hindu Tamil "Kaplanları"nın intihar yeleğini on yıldan
daha fazla bir süre önce icat ederek intihar bombacılığını dünyaya
armağan ettiklerini- ki Hindistan Başbakanı Rajiv Gandi bu şekilde
öldürülmüştü-;
• Yunan teröristlerinin Atina'daki ABD yetkililerine gerçekleştirdiği
suikastı;
• Indira Gandi'nin ölümüne sebep olan, Hindistan'ı karıştıran, Kanada'da
üslenen ve Air India'yı Atlantik üzerinde indiren Organize Sih
terörizmini;
• 1.Dünya savaşının arifesinde tüm balkanları dehşet içinde bırakan
Makedonyalı teröristleri unutuyorlar.
19.yüzyıl sonları ve 20.yüzyıl başlarında düzinelerce suikastlerin
Avrupalı ve Amerika'lı anarşistler tarafından yapıldığını, kolektif
korkunun tohumlarının atıldığını unuttukları gibi. İrlanda Cumhuriyet
Ordusunun Britanya'ya karşı yıllarca gerçekleştirdiği etkili terörizmi;
Amerikalılara karşı Vietnam'daki komünist gerillaların ve teröristlerin
yaptıklarını, komünist Malayların 1950lerde İngiliz askerlerine,
Kenya'da Mau Mau teröristlerinin İngiliz yetkililerine
yaptıklarını.-liste uzayıp gidiyor. Görüldüğü gibi terörist olmak için
Müslüman olmak gerekmiyor.
Hatta yakın geçmişteki terörist aktiviteleri de bunlardan farklı değil.
Europol'e göre 2006 yılında Avrupa Birliğinde 498 terörist eylem
gerçekleşti. Bunlardan 424?ü ayrılıkçı gruplar tarafından işlendi, 55?i
sol-kanat aşırılar ve 18?i çeşitli diğer teröristler tarafından.
Yalnızca 1 tanesi İslamcılar tarafından gerçekleşti. Bu rakamlar dünyada
ne kadar geniş potansiyel ideolojik terörist faaliyet olduğunu gözler
önüne seriyor.
O zaman Arapların (ister Hristiyan olsun isterse Müslüman) İsrail'e;
emperyalist güçlerin işgallerine, hükümetleri devirmesine ve
müdahalelerine kızgın oldukları için benzer terörist eylemlere ve
gerilla savaşına başvurduklarını söyleyebilir miyiz? Aslında soruyu,
neden yakın zamana kadar böyle bir şey olmadı şeklinde sormalıyız.
Radikal gruplar bu dünya çapında çağda öfkelerini açıkça ifade ettikleri
halde, neden onların mücadeleleri böyle değil?
İslam moderniteden nefret ediyorsa, neden saldırısını gerçekleştirmek
için 11 Eylül'ü bekledi? Ve neden İslami düşünürlerin çoğu, 20.yy.'ın
başında İslami kültürü koruyarak modernitenin desteklenmesinden söz edip
duruyorlardı? Usame bin Ladin'in başlangıçtaki davası modernite ile
ilgili değildi, Filistin'den bahsediyordu; Suudi Arabistan
topraklarındaki Amerikan botlarından, ABD kontrolündeki Suudi
yöneticilerden, ve modern "Haçlılardan" bahsediyordu. 2001 yılına kadar
Müslümanların, tarihten gelen ve son olaylarla kökleşen bir ABD nefreti
ortada yoktu. 11 Eylül olmasaydı, buna benzer bir olayın gerçekleşmesi
kaçınılmazdı.
Direniş aracı İslam olmasaydı Marksizm olacaktı. Marksizm ideolojisi
sayısız terörist, gerilla hareketi ve ulusal bağımsızlık hareketleri
üretmiştir. Bask bölgesinde ETA, Kolombiya'da FARC, Peru'da Sendero
Luminoso, Avrupa'da Ayrılıkçı Kızıl Ordu bunlardan sadece birkaçı.
Filistin'in bağımsızlığı için kurulan Popular Front'un kurucusu George
Habash da, Yunanlı Ortodoks bir Hristiyandı ve Beyrut Amerikan
Üniversitesinde öğrenim görmüş bir Marksistti. Kızgın Arap
milliyetçiliğinin Marksizm ile flörtü sırasında, birçok Hristiyan
Filistinli Habas'a destek verdi.
Yabancı güçlere direnen insanlar propaganda ve mücadelelerini yüceltmek
için bayraklar ararlar. Uluslararası düzeyde adalet mücadelesi bu
bakımdan iyi bir toplanma noktasıdır. Milliyetçilik bundan da iyidir.
Fakat en iyisi dindir; çünkü davasını en kutsal değerlere dayandırır. Ve
din, her yerde milliyetçiliği ve etnisiteyi-onu aşsa da- destekler,
özellikle düşman farklı dine mensupsa. Bu durumlarda, din her ne kadar
çatışma ve karşı karşıya gelmeyi önlese de mücadele için bir araç olarak
kullanılır.
Terörizmin, zayıflar tarafından seçilen bir araç olarak kullanıldığı bir
çağdayız. ABD ordularının kuvvetinin Irakta, Afganistan'da ve
diğerlerinde önünü kesen bir kuvvet. Ve bu yüzden birçok Müslüman
olmayan toplumda Bin Ladin, "yeni Che Guevara" olarak adlandırılıyor.
Çünkü onlar bu saldırıyı utanmaz Amerikan gücüne karşı başarılı bir
direnç, bir intikam olarak değerlendiriyorlar.
BARIŞ DOLU BİR DÜNYA
Sorular bitmiyor: İslam olmasaydı, dünya daha barış içinde mi olurdu?
Doğu-Batı çekişmesinin içine duygusal davranarak İslam'ı katmak ve ana
sebepler ortadayken çözümü iyice kompleks hale getirmek bizi çözümden
daha da uzaklaştırıyor. Problemlerin sebebi İslam değildir. Kur'an'ın
ayetlerini kurcalayıp "bizden neden nefret ediyorlar" sorusunu oralarda
aramak daha sofistike görünebilir. Fakat bu bize sorunun kaynağına kör
kalmaktan başka bir fayda sağlamıyor. Ama öyle ya, problemin kaynağını
dünyanın tek süper gücünün büyük ayak izinde aramak yerine İslam'ın
kendisinde aramak çok daha kolay.
İslamsız bir dünya yine uzun süreli ve jeopolitik alanı baskı altına
alan kanlı rekabetleri görecekti. Din olmasaydı, bu grupların tamamı bir
başka bayrak bulacak ve nasyonalizm ve bağımsızlık arayışlarını bu
şekilde ifade edeceklerdi. Şüphesiz, tarihin tekerrürlüğü tamamen aynı
şekilde gerçekleşmez. Fakat sonuçta, aynı şekilde gerçekleşen birçok şey
vardır: Doğu-Batı çekişmesi yine etnisite, milliyetçilik, hırs, öfke,
kaynaklar, yerel liderler, bölge, finansal kazanç, güç, müdahaleler, ve
yabancıya-işgalcilere ve emperyalistlere karşı nefret olguları
çevresinde tezahür edecekti. Böyle bir çatışmada dinin rolü ise sadece
sığınılacak bir bayrak haline getirilmek oldu.
Hatırlanması gereken bir başka önemli konu da şudur ki: 20inci yüzyılın
en dehşet saçan örnekleri, çok sıkı seküler rejimler çerçevesinde
oluşmuştur: Belçika'da Leopold II, Hitler, Mussolini, Lenin, Stalin, Mao
ve Pol Pot gibi. Onların "dünya savaşlarının" konuklarının çoğunluğu
Avrupalılardı- ve bu iki global büyük savaşın İslam tarihiyle hiçbir
paralelliği yoktu.
Bugün bazıları bu problemlerin hiç ortaya çıkmadığı İslamsız bir dünya
diliyor olabilirler. Fakat gerçekte İslamsız bir dünya projeksiyonunun
çatışmaları, rekabetleri ve krizleri de bugün yaşadıklarımızdan farklı
değil. |