|

Peygamber Tasavvurumuz Ne Kadar İslamîdir?
Mehmed Durmuş
Bereketli yağmurlarıyla,
meyve yüklü beyaz çiçekleriyle yeni bir dirilişin, âlemlere rahmet
saçmanın sembolü olan Nisan ayı, artık Rasûlullah Muhammed (sav)i İslam
dışı bazı akîdelere konu etme yarışında bir adım daha ileri gitme
mevsimi haline dönüştü. Şunu açıkça söylemenin bir görev olduğunu
düşünüyorum: 'Kutlu doğum' etkinlikleri çerçevesinde oluşturulan
Peygamber imajı, birçok yönüyle, Hristiyanların İsa Peygamber'i
ilahlaştırma süreçlerine benzemeye başlamıştır.
Rasûlullah Muhammed (sav)i hangi sıfatlarla anmalıyız? Ona olan
sevgimizi hangi sözcüklerle ifade etmeliyiz? Peygamber sevgisi, duygusal
edebî bir söylemden ibaret mi olmalıdır? 'Muhammed' ismi bizim için ne
ifade etmektedir? Muhammed (sav) tıpkı bizim gibi bir insan mıydı, yoksa
insanüstü, yarı ilah bir varlık mıydı? Bu soruların, 'müslüman'
toplumlar nazarında birden fazla cevabı vardır. Hâlbuki gerçekte bu
sorulara verilecek tek bir cevabın var olması gerekir. Bu bir tek cevap
hiç tartışmasız, Muhammed (sav)in Rabbinden aldığı ve kendisini de ilzam
eden Kitap'ta bulunmaktadır.
'Kutlu doğum' ayında yapılan konuşmalarda, radyo, televizyon ve
salonlarda çalınan/söylenen ilahi, ezgi ve marşlarda ekseriyetle sanki
yarı ilah bir Peygamber'e seslenilmektedir. Duygu yüklü ve çoğu zaman
ağlamaklı seslenişlerde, 632 yılının Haziran ayında gözlerini, -tıpkı
diğer insanlar gibi- tekrar diriliş (ba's) gününe kadar bir daha açmamak
üzere yummuş bir insana değil de, sanki yerleştiği görkemli şatodan
dünyayı izleyen, seslenenleri duyan, görüp gözeten ve birtakım
tasarruflarda bulunmak suretiyle cevap veren tanrısal bir kimseye hitap
edilmektedir. Bu hitaplarda insanlar:
• İçinde bulundukları derin buhranları, siyasî ve ahlaki krizleri, dinî
kısıtlılıklarını Peygamber'e şikâyet etmektedirler.
• Bu şikâyetin bir devamı olarak, Peygamber'e, "geri gel ne olur!" diye
seslenmektedirler.
• Peygamber'e, o sanki ezelî ve ebedî, şu anda herkesi işitip cevap
verebilen [dua edenin duasına icabet eden] bir ilahmış gibi hitap
etmektedirler.
• Peygamber'in, ahirette bütün bu günahkâr ümmetini kurtarması (şefaat
etmesi) mümkünmüş gibi yakarmaktadırlar.
Bütün bu hitap biçimlerinin İslamî açıdan ne kadar sakıncalı olduğu
açıktır. Bu sakıncaları, Kur'an'a başvurmadan ne tespit etmek mümkündür,
ne de yerine doğrusunu ikame etmek.
Müslümanların, kendi hallerini şikâyet (daha doğrusu arz) edecekleri
merci, Peygamber değil, Allah'tır. Eğer bugünkü Müslümanlar, 632 yılının
ilk yarısından önceki yirmi üç yıllık sürede yaşıyor olsalardı,
hallerini Peygamberlerine anlatmaları, gidişata ilişkin çareler
sormaları kaçınılmazdı. Fakat Muhammed (sav) vefat etmiş, geride
Allah'ın Kitabı'nı ve o Kitabı en mükemmel şekilde yaşamasının hülasası
demek olan sünnetini miras bırakmıştır. Hayy ve kayyum olan, ilah ve rab
olan Peygamber değil, Allah'tır. Allah, âlemlere rahmet olarak Muhammed
(sav)i irsal etmiş, o da, görevini tamamlamış ve dâr-ı bekâya intikal
etmiştir. Allah, başkaca Peygamber göndermeyi de vaat etmemiştir.
Müslümanlar, -eğer maksat bahane bulmak değilse- hayatın ne tür
zorluklarıyla karşılaşıyorlarsa, çözümü Kitap'ta ve sünnette çok açık ve
net bir biçimde bulabileceklerdir.
İş yapmayı şikâyet yapmakla değiştiren toplumları, Peygamber de Allah'a
şikâyet etmektedir: "Rabbim! Kavmim Kur'an'ı terk etti!" (25/Furkan,
30).
Peygamberimiz Muhammed (sav) bir daha dünyaya gelmeyecektir. O da bütün
insanların tabi olduğu yasalara tabi idi. Herkes gibi o da ancak kıyamet
gününde diriltilecektir. O günden önce, Muhammed (a.s) dâhil hiçbir
Peygamber ikinci kez dünyaya nüzûl etmeyecektir. Kur'an böyle bir vaatte
bulunmamaktadır.
Kaldı ki farz-ı muhal, Peygamberimiz Muhammed (sav) dünyaya bir daha
teşrif etseler, acaba geri gelmesi için yakaranlar ve adını 'gül
peygamberi'ne çıkartanlar, onun gelişinden memnun mu olacaklar? Yoksa
gelmesi için naatlar yazdıkları, gül geceleri tertip ettikleri Peygamber
(sav)i, "Muhammed'in dinini değiştirmekle" itham edip, yeni bir
'Muhammed'in gelmesi için tekrar semaya mı yönelecekler? Kanaatim o ki,
toplumun 'yeşil' görüntüler veren önemli bir kesimi, Muhammed (sav)e
başvurarak, ya nezdindeki Kur'an'ı değiştirmesi, ya da başka bir Kur'an
getirmesi teklifini (10/Yunus, 15) güncelleştireceklerdir.
Yeryüzünde, nüfus ve fizikî imkânlar açısından, şikâyet eder
göründükleri düşmanlarından geri değil, bilakis ileride olan
Müslümanların, Allah yolunda mallarını ve canlarını, kısacası
rahatlarını seferber etmek yerine, Peygamber'i dünyaya çağıran
mersiyeler inşad etmeleri, İslami bir ahlak değildir. Bedir ve Uhud gibi
örnekler, okudukça ağlanacak birer 'destan' değil, ibret alınacak birer
'ünite'dirler.
Peygamber Muhammed (sav), yeniden diriliş gününe kadar, dünyada yaşayan
ve yaşayacak olan hiçbir insanı duyamayacak, göremeyecek ve haberdar
olamayacaktır. Dolayısıyla Müslümanlar Allah'ın Kitabı'ndan, Rasûlü'nün
sünnetinden kendi yollarını aydınlatıcı dersleri çıkartıp ona göre
hayatlarını tanzim etmekle mükelleftirler. Dualarını, yakarışlarını
Rableri Allaha yapacaklar, sadece Allah'dan yardım isteyeceklerdir.
Allah, başka hiç kimseye gerek kalmayacak kadar yardım etmeye kâdir bir
İlah'tır. O'nun gücünün yetmesi, sınırlı değildir.
Peygamber (a.s) hayattayken de, insanlar (Müslümanlar) ona dua
etmediler. İşlerinin âsân olması için ona yalvarmadılar. Çünkü
Peygamber'in, bir tek sözle veya bir tek işaretle bir anda bütün
belaları def eden, bütün şerleri hayır eyleyen bir gücün sahibi
olmadığını çok iyi biliyorlardı. Peygamber (sav) her yönüyle, bir
toplumun hayır yönünde değişmesinin, tamamen kendi nefislerinde olan
kötü eğilimleri iyiye doğru değiştirmeleri ile mümkün olacağının en
güzel örneğidir. Muhammed (sav) ve onun şerefli ashabı, ne elde
etmişlerse tamamen kendi canlarını ve mallarını ortaya koyarak, bütün
vüs'atlerini seferber ederek elde etmişlerdir. Hiçbir başarı onlara,
tamamen karşılıksız bir armağan biçiminde gelmemiştir. Şu var ki, hem
Peygamber, hem de mü'minler elbette kendi sa'ylarının yanı sıra
Rablerine dua etmişler, O'nu her daim imdada çağırmışlardır. İnsan
kâdir-i mutlak değildir. Her zaman Allah'ın yardımına muhtaçtır. İnsan,
her türlü reel şartı yerine getirse de, sadece 'inşaallah' dememesi
bile, işlerinin aksaması için yeterli bir sebeptir. Fakat bununla,
çalışmaksızın sadece Allah'dan yardım istemek farklı şeylerdir.
Peygamber (sav) ahirette hesap görücü değildir. Hesabı görecek olan
Cenabı Allah'tır. Allah, hesap görürken hiç kimseyi işine ortak
etmeyecektir. Hiç kimse Allah katında şefaat edemeyecektir. Şefaatin
tamamı Allah'a aittir. Ellerinde Allah'ın Kitabı Kur'an dururken
Müslümanların şefaat senaryoları yakıştırmaları, hiç de tevhîdî
değildir. Allah müminlerden canlarını ve mallarını istemekte,
karşılığında cenneti vermektedir. (9/Tevbe, 111). Canlarıyla ve
mallarıyla, en az bâtıl dava sahiplerinin çabası kadar gayret
göstermeyen Müslümanların, Peygamber'in şefaati ile kurtulmayı ummaları
ne kadar haysiyetlidir?
Kur'an'ın Peygamberi
Kur'an buyurur ki, Muhammed (sav), rasûllerden bir rasûldür. Onun gibi
birçok rasûl gelip geçmiştir. "O ölür ya da öldürülürse, ökçeniz
üzerinde (eski dininize) geri mi döneceksiniz?" (3/Al-i İmran, 144)
sorusuyla Kur'an, Peygamber(ler)in fanî, Allah'ın ise bakî olduğunu
hatırlatmak istemektedir. Fakat bu ayetler ışığında Peygamber
telakkisindeki yanlışları düzeltmesi gereken Muhammed ümmeti ne yazık
ki, "lev lâke lev lâk" gibi uydurma sözlerle, Muhammed (sav)i
tanrısallaştırma yolunu seçmektedir.
Peygamberimiz Muhammed (sav) elbette sıradan bir beşer değildir. O,
Allah'ın Rasûlü ve nebilerin sonuncusudur (33/Ahzap, 40). Peygamber'i,
Mekke müşriklerinin yaptığı gibi, Allah'ın elçisi olması keyfiyetini
hiçe sayarak, 'sıradan bir adam' (33/Ahzap, 40) seviyesine indiremeyiz.
Ama onu ilahlık makamına da çıkartamayız. Peygamber, elbette bir
beşerdir. O, müşriklerin sandıkları gibi, kendi gücü ve kudretiyle
olağanüstü olaylar meydana getirme imkânına sahip değildir. (17/İsra,
90-93). Fakat Peygamber, biz beşerler için model insandır. (33/Ahzap,
21). Peygamber'in 'üsvetün hasene' olması aslında Peygamber-ümmet
ilişkisi alanındaki her türlü soruyu efradını cami, ağyarını mani bir
şekilde cevaplamaktadır. Eğer Peygamber insanüstü bir varlık olsaydı,
onun bir işareti ile mesela ay bile ikiye bölünseydi, parmaklarından
sular aksaydı, kâfirlerin yüzüne serptiği toprak sebebiyle görünmez adam
olsaydı, bize örnek olması mümkün olmazdı. Çünkü onun bize örnek olması,
yaratılış özellikleri açısından bizimle kendisi arasında bir fark
bulunmamasıyla mümkün olabilir. Böyle olmalı ki, ona nispetle 'sıradan'
olan biz insanlar, yapmadığımız görevlerimiz için, Peygamber'in bizden
farklı güç ve yeteneklere sahip olduğu bahanesinin ardına
sığınmamalıyız. Anatomik, biyolojik ve psikolojik açıdan, Peygamber'de
(sav) ne varsa, bizde de aynısı mevcuttur. Mesela bizim iki elimiz ve
iki gözümüz varken, Peygamber'in dört eli ve dört gözü olsaydı, ölüm
bizi alıp götürünceye kadar hiç kimse, mazeret göstermede ağzımızı
kapatamazdı(!). Veya Peygamber (a.s) doğuştan, korku diye bir duyguyu
hiç bilmeseydi, yine mazeret belirten duyusal tepkilerimiz hiç ara
vermezdi. "Peygamber sizin için 'üsvetün hasene'dir" demekle bize şu
mesaj verilmektedir: Eğer Allah yolunda canımızla ve malımızla mücadele
edersek, ona verdiği nimeti (İslami hayat/İslami yönetim) Allah bize de
kesinlikle verecektir. Hiçbir Müslüman bunun aksini iddia edemez.
Peygamber (a.s), tebliğ yöntemi, tebliğ faaliyeti, kâfirlerle kurduğu
ilişki, mü'minlerle olan beraberliği, hicreti, savaşları, siyaseti,
insan sevgisi, evlenmesi, kadın anlayışı, çocuk sevgisi, kölelere
davranışı, infak ve tasadduk ahlakı, nezaketi, edebi ve kibarlığı, namaz
kılması, oruç tutması gibi, hayatın her alanındaki İslamî yaşantısı ile
bizlere "işte İslam'ı böyle yaşayabilirsiniz!" mesajını vermiştir. Allah
ondan razı olsun ve salât ve selamını esirgemesin. Bizler böyle bir
Peygamber'in ümmeti olmakla ne kadar bahtiyar isek, bu nimeti bize
bahşeden Rabbimiz Allah'ın kulu olduğumuz için de o kadar hamd etmekle
mükellefiz.
Kur'an'ın peygamberi, gaybı bilmiyordu. Bir dakika sonrasında ne
olacağından haberdar değildi. Kıyametin ne zaman kopacağına dair
herhangi bir alamet zikredemiyordu. Burnunun dibinde, tertemiz eşine
münafıkça bir iftira atılmıştı, fakat ne o iftiranın vuku bulacağını
önceden bilebilmiş, ne de vukuundan sonra, bu nifak komplosunun nasıl
tertiplenip, nasıl servis edildiğine dair, bildikleri gördükleri ve
duydukları dışında bir malumata sahipti. O, bu konuyu çözmek için
insanların şahitliğine başvurmaktan başka yol bulamıyordu. Bu andığımız
nitelikler Peygamber'e hiçbir noksanlık getirmez. Aksine eğer bu
hususlarda onun niteliklerine, fazladan bazı güçler ilave edilirse,
onlar Peygamber'in değerini azaltır.
İnsanlar "kutlu doğum Peygamberi"ne, öndeki iki gözünden başka,
kafasının arkasında iki göz daha yakıştırmaktadırlar. Ona, kıyametin
vaktini tayin ettirmekte, gelecekte İsâ'nın gökten ineceğini haber
verdirtmektedirler. Hatta hangi sahabinin nerede ve kim tarafından
öldürüleceğini bile haber verdirtmektedirler. Kendisinden sonra
yaşayacak olan İslam âlimlerinin adlarını verdirmekte, bazen de aynı
kişilere lanetler okutmaktadırlar.
Allah herhangi bir çocuk edinmediği gibi, kimseye de 'sevgilim' diye
seslenmemiştir. Peygamber Allah'ın habîbi değildir. Böyle bir nitelemeyi
geleneksel zümreler uydurup, parantez oyunlarıyla meallere
sokuşturmuştur. Muhammed Allah'ın rasulüdür. (33/Ahzap, 40; 48/Fetih,
29). Bu, öyle bir rasûl ki, Allah'a atfen (Allah'ın muradına aykırı)
herhangi bir söz uydurması halinde, şiddetli bir şekilde
cezalandırılmaktan muaf değildir. (69/Hakka, 44-47). Rabbi onu sadece
Dini'ni tebliğ etmekle ve Müslümanların ilki olmasıyla vazifeli
kılmıştır.
Kur'an'ın peygamberi, ümmetini çok seven, onlara çok düşkün biridir.
Mü'minlerin başlarına bir sıkıntı gelmesi (ayaklarına bir diken batması
bile) onu çok üzer. Mü'minlere çok şefkatli ve merhametlidir. (9/Tevbe,
128). Mü'minlere olan merhamet ve tavazuuna karşın, kâfirlere karşı ise
alabildiğine serttir. Buna karşılık, mü'minler de onu kendi canlarından
aziz bilirler. Onun eşlerini anneleri sayarlar. (33/Ahzap, 6).
Peygamber "yüce bir ahlak üzerinde"dir. (68/Kalem, 4). Fakat bu, genelde
sanıldığı üzere, Peygamber'in ahlaki güzelliği anlamında değildir. Duha
ve İnşirah surelerinde anlatıldığı gibi, müzzemmil ve müddessir
kelimelerinin muhteviyatında ifadesini bulduğu gibi, Peygamber'e 'ağır
bir söz' vahyedilmişti. Yani Muhammed (sav) 610 yılının ramazan ayından
itibaren artık yolunu, gidişatını değiştirmiş, yepyeni bir yol bulmuştu.
Bu, Allah'ın lutfettiği sırât-ı müstakîm idi. Peygamber'in bu "büyük
ahlakı" (sırât-ı müstakîm) elbette Kur'an'da etraflıca açıklanmıştır.
Bize düşen, işte onun o yolundan gitmektir.
Sözün özü, 'kutlu doğum' adı verilen bir vasatta, Peygamber'in
sıradanlaştırılmasına olduğu gibi, ilahlaştırılmasına da izin
verilmemelidir. Peygamberi sevme adına, Kur'an'ın "ökçeler üzerinde geri
dönmek" tabir ettiği, eski cahiliye geleneklerini ihya edici ifratlardan
kaçınılmalıdır. Yanlış ilaç gibi, yanlış sevgi de bizi hüsrana götürür.
Peygamberi, Kur'an'ın ölçülerinden ne daha çok, ne de daha az
sevebiliriz. Ona Kur'an'ın öğrettiğinden ne daha az, ne daha fazla saygı
gösterebiliriz. Allah'ın ulûhiyeti ve rubûbiyeti önüne hiç kimseyi
geçiremeyiz. |