Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 352 | Nisan  2008

                   

 

 


                           

Peygamber Tasavvurumuz Ne Kadar İslamîdir?

Mehmed Durmuş

Bereketli yağmurlarıyla, meyve yüklü beyaz çiçekleriyle yeni bir dirilişin, âlemlere rahmet saçmanın sembolü olan Nisan ayı, artık Rasûlullah Muhammed (sav)i İslam dışı bazı akîdelere konu etme yarışında bir adım daha ileri gitme mevsimi haline dönüştü. Şunu açıkça söylemenin bir görev olduğunu düşünüyorum: 'Kutlu doğum' etkinlikleri çerçevesinde oluşturulan Peygamber imajı, birçok yönüyle, Hristiyanların İsa Peygamber'i ilahlaştırma süreçlerine benzemeye başlamıştır.
Rasûlullah Muhammed (sav)i hangi sıfatlarla anmalıyız? Ona olan sevgimizi hangi sözcüklerle ifade etmeliyiz? Peygamber sevgisi, duygusal edebî bir söylemden ibaret mi olmalıdır? 'Muhammed' ismi bizim için ne ifade etmektedir? Muhammed (sav) tıpkı bizim gibi bir insan mıydı, yoksa insanüstü, yarı ilah bir varlık mıydı? Bu soruların, 'müslüman' toplumlar nazarında birden fazla cevabı vardır. Hâlbuki gerçekte bu sorulara verilecek tek bir cevabın var olması gerekir. Bu bir tek cevap hiç tartışmasız, Muhammed (sav)in Rabbinden aldığı ve kendisini de ilzam eden Kitap'ta bulunmaktadır.
'Kutlu doğum' ayında yapılan konuşmalarda, radyo, televizyon ve salonlarda çalınan/söylenen ilahi, ezgi ve marşlarda ekseriyetle sanki yarı ilah bir Peygamber'e seslenilmektedir. Duygu yüklü ve çoğu zaman ağlamaklı seslenişlerde, 632 yılının Haziran ayında gözlerini, -tıpkı diğer insanlar gibi- tekrar diriliş (ba's) gününe kadar bir daha açmamak üzere yummuş bir insana değil de, sanki yerleştiği görkemli şatodan dünyayı izleyen, seslenenleri duyan, görüp gözeten ve birtakım tasarruflarda bulunmak suretiyle cevap veren tanrısal bir kimseye hitap edilmektedir. Bu hitaplarda insanlar:
• İçinde bulundukları derin buhranları, siyasî ve ahlaki krizleri, dinî kısıtlılıklarını Peygamber'e şikâyet etmektedirler.
• Bu şikâyetin bir devamı olarak, Peygamber'e, "geri gel ne olur!" diye seslenmektedirler.
• Peygamber'e, o sanki ezelî ve ebedî, şu anda herkesi işitip cevap verebilen [dua edenin duasına icabet eden] bir ilahmış gibi hitap etmektedirler.
• Peygamber'in, ahirette bütün bu günahkâr ümmetini kurtarması (şefaat etmesi) mümkünmüş gibi yakarmaktadırlar.
Bütün bu hitap biçimlerinin İslamî açıdan ne kadar sakıncalı olduğu açıktır. Bu sakıncaları, Kur'an'a başvurmadan ne tespit etmek mümkündür, ne de yerine doğrusunu ikame etmek.
Müslümanların, kendi hallerini şikâyet (daha doğrusu arz) edecekleri merci, Peygamber değil, Allah'tır. Eğer bugünkü Müslümanlar, 632 yılının ilk yarısından önceki yirmi üç yıllık sürede yaşıyor olsalardı, hallerini Peygamberlerine anlatmaları, gidişata ilişkin çareler sormaları kaçınılmazdı. Fakat Muhammed (sav) vefat etmiş, geride Allah'ın Kitabı'nı ve o Kitabı en mükemmel şekilde yaşamasının hülasası demek olan sünnetini miras bırakmıştır. Hayy ve kayyum olan, ilah ve rab olan Peygamber değil, Allah'tır. Allah, âlemlere rahmet olarak Muhammed (sav)i irsal etmiş, o da, görevini tamamlamış ve dâr-ı bekâya intikal etmiştir. Allah, başkaca Peygamber göndermeyi de vaat etmemiştir. Müslümanlar, -eğer maksat bahane bulmak değilse- hayatın ne tür zorluklarıyla karşılaşıyorlarsa, çözümü Kitap'ta ve sünnette çok açık ve net bir biçimde bulabileceklerdir.
İş yapmayı şikâyet yapmakla değiştiren toplumları, Peygamber de Allah'a şikâyet etmektedir: "Rabbim! Kavmim Kur'an'ı terk etti!" (25/Furkan, 30).
Peygamberimiz Muhammed (sav) bir daha dünyaya gelmeyecektir. O da bütün insanların tabi olduğu yasalara tabi idi. Herkes gibi o da ancak kıyamet gününde diriltilecektir. O günden önce, Muhammed (a.s) dâhil hiçbir Peygamber ikinci kez dünyaya nüzûl etmeyecektir. Kur'an böyle bir vaatte bulunmamaktadır.
Kaldı ki farz-ı muhal, Peygamberimiz Muhammed (sav) dünyaya bir daha teşrif etseler, acaba geri gelmesi için yakaranlar ve adını 'gül peygamberi'ne çıkartanlar, onun gelişinden memnun mu olacaklar? Yoksa gelmesi için naatlar yazdıkları, gül geceleri tertip ettikleri Peygamber (sav)i, "Muhammed'in dinini değiştirmekle" itham edip, yeni bir 'Muhammed'in gelmesi için tekrar semaya mı yönelecekler? Kanaatim o ki, toplumun 'yeşil' görüntüler veren önemli bir kesimi, Muhammed (sav)e başvurarak, ya nezdindeki Kur'an'ı değiştirmesi, ya da başka bir Kur'an getirmesi teklifini (10/Yunus, 15) güncelleştireceklerdir.
Yeryüzünde, nüfus ve fizikî imkânlar açısından, şikâyet eder göründükleri düşmanlarından geri değil, bilakis ileride olan Müslümanların, Allah yolunda mallarını ve canlarını, kısacası rahatlarını seferber etmek yerine, Peygamber'i dünyaya çağıran mersiyeler inşad etmeleri, İslami bir ahlak değildir. Bedir ve Uhud gibi örnekler, okudukça ağlanacak birer 'destan' değil, ibret alınacak birer 'ünite'dirler.
Peygamber Muhammed (sav), yeniden diriliş gününe kadar, dünyada yaşayan ve yaşayacak olan hiçbir insanı duyamayacak, göremeyecek ve haberdar olamayacaktır. Dolayısıyla Müslümanlar Allah'ın Kitabı'ndan, Rasûlü'nün sünnetinden kendi yollarını aydınlatıcı dersleri çıkartıp ona göre hayatlarını tanzim etmekle mükelleftirler. Dualarını, yakarışlarını Rableri Allaha yapacaklar, sadece Allah'dan yardım isteyeceklerdir. Allah, başka hiç kimseye gerek kalmayacak kadar yardım etmeye kâdir bir İlah'tır. O'nun gücünün yetmesi, sınırlı değildir.
Peygamber (a.s) hayattayken de, insanlar (Müslümanlar) ona dua etmediler. İşlerinin âsân olması için ona yalvarmadılar. Çünkü Peygamber'in, bir tek sözle veya bir tek işaretle bir anda bütün belaları def eden, bütün şerleri hayır eyleyen bir gücün sahibi olmadığını çok iyi biliyorlardı. Peygamber (sav) her yönüyle, bir toplumun hayır yönünde değişmesinin, tamamen kendi nefislerinde olan kötü eğilimleri iyiye doğru değiştirmeleri ile mümkün olacağının en güzel örneğidir. Muhammed (sav) ve onun şerefli ashabı, ne elde etmişlerse tamamen kendi canlarını ve mallarını ortaya koyarak, bütün vüs'atlerini seferber ederek elde etmişlerdir. Hiçbir başarı onlara, tamamen karşılıksız bir armağan biçiminde gelmemiştir. Şu var ki, hem Peygamber, hem de mü'minler elbette kendi sa'ylarının yanı sıra Rablerine dua etmişler, O'nu her daim imdada çağırmışlardır. İnsan kâdir-i mutlak değildir. Her zaman Allah'ın yardımına muhtaçtır. İnsan, her türlü reel şartı yerine getirse de, sadece 'inşaallah' dememesi bile, işlerinin aksaması için yeterli bir sebeptir. Fakat bununla, çalışmaksızın sadece Allah'dan yardım istemek farklı şeylerdir.
Peygamber (sav) ahirette hesap görücü değildir. Hesabı görecek olan Cenabı Allah'tır. Allah, hesap görürken hiç kimseyi işine ortak etmeyecektir. Hiç kimse Allah katında şefaat edemeyecektir. Şefaatin tamamı Allah'a aittir. Ellerinde Allah'ın Kitabı Kur'an dururken Müslümanların şefaat senaryoları yakıştırmaları, hiç de tevhîdî değildir. Allah müminlerden canlarını ve mallarını istemekte, karşılığında cenneti vermektedir. (9/Tevbe, 111). Canlarıyla ve mallarıyla, en az bâtıl dava sahiplerinin çabası kadar gayret göstermeyen Müslümanların, Peygamber'in şefaati ile kurtulmayı ummaları ne kadar haysiyetlidir?
Kur'an'ın Peygamberi
Kur'an buyurur ki, Muhammed (sav), rasûllerden bir rasûldür. Onun gibi birçok rasûl gelip geçmiştir. "O ölür ya da öldürülürse, ökçeniz üzerinde (eski dininize) geri mi döneceksiniz?" (3/Al-i İmran, 144) sorusuyla Kur'an, Peygamber(ler)in fanî, Allah'ın ise bakî olduğunu hatırlatmak istemektedir. Fakat bu ayetler ışığında Peygamber telakkisindeki yanlışları düzeltmesi gereken Muhammed ümmeti ne yazık ki, "lev lâke lev lâk" gibi uydurma sözlerle, Muhammed (sav)i tanrısallaştırma yolunu seçmektedir.
Peygamberimiz Muhammed (sav) elbette sıradan bir beşer değildir. O, Allah'ın Rasûlü ve nebilerin sonuncusudur (33/Ahzap, 40). Peygamber'i, Mekke müşriklerinin yaptığı gibi, Allah'ın elçisi olması keyfiyetini hiçe sayarak, 'sıradan bir adam' (33/Ahzap, 40) seviyesine indiremeyiz. Ama onu ilahlık makamına da çıkartamayız. Peygamber, elbette bir beşerdir. O, müşriklerin sandıkları gibi, kendi gücü ve kudretiyle olağanüstü olaylar meydana getirme imkânına sahip değildir. (17/İsra, 90-93). Fakat Peygamber, biz beşerler için model insandır. (33/Ahzap, 21). Peygamber'in 'üsvetün hasene' olması aslında Peygamber-ümmet ilişkisi alanındaki her türlü soruyu efradını cami, ağyarını mani bir şekilde cevaplamaktadır. Eğer Peygamber insanüstü bir varlık olsaydı, onun bir işareti ile mesela ay bile ikiye bölünseydi, parmaklarından sular aksaydı, kâfirlerin yüzüne serptiği toprak sebebiyle görünmez adam olsaydı, bize örnek olması mümkün olmazdı. Çünkü onun bize örnek olması, yaratılış özellikleri açısından bizimle kendisi arasında bir fark bulunmamasıyla mümkün olabilir. Böyle olmalı ki, ona nispetle 'sıradan' olan biz insanlar, yapmadığımız görevlerimiz için, Peygamber'in bizden farklı güç ve yeteneklere sahip olduğu bahanesinin ardına sığınmamalıyız. Anatomik, biyolojik ve psikolojik açıdan, Peygamber'de (sav) ne varsa, bizde de aynısı mevcuttur. Mesela bizim iki elimiz ve iki gözümüz varken, Peygamber'in dört eli ve dört gözü olsaydı, ölüm bizi alıp götürünceye kadar hiç kimse, mazeret göstermede ağzımızı kapatamazdı(!). Veya Peygamber (a.s) doğuştan, korku diye bir duyguyu hiç bilmeseydi, yine mazeret belirten duyusal tepkilerimiz hiç ara vermezdi. "Peygamber sizin için 'üsvetün hasene'dir" demekle bize şu mesaj verilmektedir: Eğer Allah yolunda canımızla ve malımızla mücadele edersek, ona verdiği nimeti (İslami hayat/İslami yönetim) Allah bize de kesinlikle verecektir. Hiçbir Müslüman bunun aksini iddia edemez.
Peygamber (a.s), tebliğ yöntemi, tebliğ faaliyeti, kâfirlerle kurduğu ilişki, mü'minlerle olan beraberliği, hicreti, savaşları, siyaseti, insan sevgisi, evlenmesi, kadın anlayışı, çocuk sevgisi, kölelere davranışı, infak ve tasadduk ahlakı, nezaketi, edebi ve kibarlığı, namaz kılması, oruç tutması gibi, hayatın her alanındaki İslamî yaşantısı ile bizlere "işte İslam'ı böyle yaşayabilirsiniz!" mesajını vermiştir. Allah ondan razı olsun ve salât ve selamını esirgemesin. Bizler böyle bir Peygamber'in ümmeti olmakla ne kadar bahtiyar isek, bu nimeti bize bahşeden Rabbimiz Allah'ın kulu olduğumuz için de o kadar hamd etmekle mükellefiz.
Kur'an'ın peygamberi, gaybı bilmiyordu. Bir dakika sonrasında ne olacağından haberdar değildi. Kıyametin ne zaman kopacağına dair herhangi bir alamet zikredemiyordu. Burnunun dibinde, tertemiz eşine münafıkça bir iftira atılmıştı, fakat ne o iftiranın vuku bulacağını önceden bilebilmiş, ne de vukuundan sonra, bu nifak komplosunun nasıl tertiplenip, nasıl servis edildiğine dair, bildikleri gördükleri ve duydukları dışında bir malumata sahipti. O, bu konuyu çözmek için insanların şahitliğine başvurmaktan başka yol bulamıyordu. Bu andığımız nitelikler Peygamber'e hiçbir noksanlık getirmez. Aksine eğer bu hususlarda onun niteliklerine, fazladan bazı güçler ilave edilirse, onlar Peygamber'in değerini azaltır.
İnsanlar "kutlu doğum Peygamberi"ne, öndeki iki gözünden başka, kafasının arkasında iki göz daha yakıştırmaktadırlar. Ona, kıyametin vaktini tayin ettirmekte, gelecekte İsâ'nın gökten ineceğini haber verdirtmektedirler. Hatta hangi sahabinin nerede ve kim tarafından öldürüleceğini bile haber verdirtmektedirler. Kendisinden sonra yaşayacak olan İslam âlimlerinin adlarını verdirmekte, bazen de aynı kişilere lanetler okutmaktadırlar.
Allah herhangi bir çocuk edinmediği gibi, kimseye de 'sevgilim' diye seslenmemiştir. Peygamber Allah'ın habîbi değildir. Böyle bir nitelemeyi geleneksel zümreler uydurup, parantez oyunlarıyla meallere sokuşturmuştur. Muhammed Allah'ın rasulüdür. (33/Ahzap, 40; 48/Fetih, 29). Bu, öyle bir rasûl ki, Allah'a atfen (Allah'ın muradına aykırı) herhangi bir söz uydurması halinde, şiddetli bir şekilde cezalandırılmaktan muaf değildir. (69/Hakka, 44-47). Rabbi onu sadece Dini'ni tebliğ etmekle ve Müslümanların ilki olmasıyla vazifeli kılmıştır.
Kur'an'ın peygamberi, ümmetini çok seven, onlara çok düşkün biridir. Mü'minlerin başlarına bir sıkıntı gelmesi (ayaklarına bir diken batması bile) onu çok üzer. Mü'minlere çok şefkatli ve merhametlidir. (9/Tevbe, 128). Mü'minlere olan merhamet ve tavazuuna karşın, kâfirlere karşı ise alabildiğine serttir. Buna karşılık, mü'minler de onu kendi canlarından aziz bilirler. Onun eşlerini anneleri sayarlar. (33/Ahzap, 6).
Peygamber "yüce bir ahlak üzerinde"dir. (68/Kalem, 4). Fakat bu, genelde sanıldığı üzere, Peygamber'in ahlaki güzelliği anlamında değildir. Duha ve İnşirah surelerinde anlatıldığı gibi, müzzemmil ve müddessir kelimelerinin muhteviyatında ifadesini bulduğu gibi, Peygamber'e 'ağır bir söz' vahyedilmişti. Yani Muhammed (sav) 610 yılının ramazan ayından itibaren artık yolunu, gidişatını değiştirmiş, yepyeni bir yol bulmuştu. Bu, Allah'ın lutfettiği sırât-ı müstakîm idi. Peygamber'in bu "büyük ahlakı" (sırât-ı müstakîm) elbette Kur'an'da etraflıca açıklanmıştır. Bize düşen, işte onun o yolundan gitmektir.
Sözün özü, 'kutlu doğum' adı verilen bir vasatta, Peygamber'in sıradanlaştırılmasına olduğu gibi, ilahlaştırılmasına da izin verilmemelidir. Peygamberi sevme adına, Kur'an'ın "ökçeler üzerinde geri dönmek" tabir ettiği, eski cahiliye geleneklerini ihya edici ifratlardan kaçınılmalıdır. Yanlış ilaç gibi, yanlış sevgi de bizi hüsrana götürür. Peygamberi, Kur'an'ın ölçülerinden ne daha çok, ne de daha az sevebiliriz. Ona Kur'an'ın öğrettiğinden ne daha az, ne daha fazla saygı gösterebiliriz. Allah'ın ulûhiyeti ve rubûbiyeti önüne hiç kimseyi geçiremeyiz.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...