|

Gülümsetirken Düşün-dürten Kısa Haber Yorumlar VI
Arif Kaya
1) Tokat'ta Gaziosmanpaşa
Üniversitesi'nin düzenlediği 6'ıncı Gençlik Şöleni, Taşlıçiftlik
Kampusu'nda düzenlenen törenle başladı. Açılışta konuşan Rektör Prof.
Dr. Zehra Seyfikli, türban konusuna değinerek, "Türk halkı özgürdür,
hürdür. Laik Türkiye Cumhuriyeti'nde türban kavgası, türban konusu
gündeme bile getirilmemelidir. Türk gençliği bu sorunlarla meşgul
edilmemelidir" diye konuştu. Gençlik Şöleni açılışında öğrenciler ilginç
bir şaka yaptı. Suyun kimyasal olarak ifadesi olan 'Dihidrojen
Monoksit'in zararlarını anlatan bir metin hazırlayan öğrenciler, "Bu
madde yasaklanmalı" adı altında açtıkları imza kampanyasında rektöre de
imza attırdı. Daha sonra kendisine şaka yapıldığını öğrenen Prof. Dr.
Seyfikli, "Bu şakayı fark edemedik. Alıştığımız şeyin tersi söylendiği
için yanıldık. Bir de bunu bilim adamları söylüyorsa bu doğal" dedi.
[www.haber7.com; 03/05/2005]
Heyt be! Sanırsınız ki Gaziosmanpaşa mezarından kalkmış, Plevne kalesini
küffara karşı kahramanca müdafaa ediyor. O nasıl 1877-1878 Osmanlı Rus
savaşında Plevne kalesini sayıca üstün düşmana karşı savunmuşsa, onun
ismi verilen cumhuriyet kalesini(!) de bir rektör, hem de bir bayan
rektör kendi hemcinsi olan "dahili bedbaht"lara(!) karşı cansiperane
savunmaktadır. Anlaşılan rektör bayan, özellikle bu mücadeleyi versin
diye kendisini oraya getirenlerin yüzlerini kara çıkarmamak için "çaya
çorbaya limon" kabilinden -belki de söyleyecek fazla bir şeyi
olmadığından-, gençlik şöleninde konuyu getirip türbana bağlamış,
tersinden de olsa bir bakıma türbanı istismar etmiş, kullanmış aslında.
Laik, Atatürkçü ve de Kemalist göstericilerin başörtüsü aleyhindeki
gösterileri sırasında açtıkları bir pankartta "Özgürlük saçını rüzgarda
savurabilmektir" yazdığı gibi düşünüyor olmalı ki, "Başörtüsünün
özgürlükle bir ilgisi yoktur" diyen koroya katılıyor. El hak doğrudur.
Başörtüsü ve diğer İslam'la ilintili konular özgürlükle değil, "Allah'a
kulluk" kavramında anlamını, ifadesini bulur. Başını alıp giden,
istediği kişiyle, istediği yerde, istediği şeyi yapan özgür kız değildir
herhalde Allah'a inandığını ifade eden genç kızlar. Bu inancın ve
teslimiyetin gereğini yapan, özgür olmayan bu kızlar da bayan rektöre
göre "özgür ve hür Türk halkı"ndan değildir tabii olaraktan. Artık
onların önünde ya okul ve kamudaki görevlerinden çekilmeleri, atılmaları
ya devlet (devletlilere) itaat edip söz dinlemeleri ya da başka
diyarlara gitmek düşer değil mi ama? Hem netekim; "Kadınların saçlarının
görünmesi günah olacaksa Allah onları saçsız yaratırdı. -Lütfen edebe
muhalif sorular gelmesin aklınıza hemen. Nü resimler de yapan
darbecibaşı paşam bilmez mi saç dışında başka yerleri de kapattığımızı.
Allah'tan bizi şey'siz yaratmamış Allah'ımız- Yapamaz mıydı, yapardı.
Ama yapmamış. Peki nereden çıkmış bu türban. İran'daki Humeyni bunu
soktu. Humeyni, 1979'dan sonra dehşetli para harcayarak bizim
Türkiye'deki genç çocukları, kızları da bu yola sürükledi. Bu
tartışmaları yaratanların da İran gibi olma özlemi var". (Türban
tartışmasına 7'nci -darbe öncesinde ve sonrasında nice cumhur evladını 7
bitirdi, hatırlansın lütfen- Cumhurbaşkanı Kenan Evren de kendine özgü
çıkışıyla dahil oldu, Akşam; 19.01.2008) Bilimsel dogmalarla, cumhuriyet
hurafeleriyle kafalar öyle tıka basa doldurulmuş ve de yasakçı, baskıcı
zihniyet eskisi kadar olmasa da bütün ihtişamıyla orta yerde duruyor ki,
daha ne olduğuna bile bakmadan ve de düşünüp anlamadan basıyor imzayı
su'yun yasaklanmasını isteyen bildiriye rektör hanım. Ahh Zehra ahh -ki
isminin anlamı da 'huzur veren' demekmiş, ki ne yaman çelişki-, bu bir
şaka idi ve de hemen zokayı yuttun, sazan gibi atladın üzerine. Fakat
bir gün seni bu dünyada avutan, oyalayan her şeyin son bulduğu, kendinle
ve de Rabbinle baş başa O'nun huzurunda olduğunda ne olacak halin Zehra.
"Bu şakayı fark edemedik. Alıştığımız şeyin tersi söylendiği için
yanıldık" deyip işin içinden sıyrılıp çıkabilecek misin Zehra? Yoksa
"Bir de bunu bilim adamları söylüyorsa bu doğal" mı diyeceksin?
Üniversiteler Arası Kurul'un bir üyesi olarak, kendisini YÖK üyeliğine
uygun gördüğünüz İTÜ öğretim üyesi Prof.Dr. Celal Şengör'ün size
gönderdiği teşekkür mektubundaki şu satırları da doğal karşılıyor,
onaylıyor musun Zehra? "Din, belirli dogmalar çevresinde kurulmuştur ve
yanılmaz olduğu iddia edilen bir veya birkaç tanrının vahiyleri olan
dogmalarından vazgeçemez. Bilim ise sürekli olarak gerçeği arayan ve
gerçekle bağdaşmayan hiçbir şeyi kabul etmeyen bir düşünce sistemidir…
Dinin pek çok dogması bilimin isbatları karşısında bu şekilde çöpe
gitmiştir. Bugün artık ne dünyanın yedi günde yaratıldığına, ne Nuh
Tufanına, ne de Havva ile Âdem masalına inanmak mümkündür… Kimse bize bu
açıdan 'bilimperestlik yapıyorsunuz' diye bir eleştiri yöneltemez, zira,
büyük felsefeci Lord Bertrand Russell'ın dediği gibi, insanlığın
gerçekten bildiği fakat bilimin bulmuş olmadığı hiçbir şey yoktur. Bir
başka deyişle, bilim dışında insanlığın hiçbir bilgi kaynağı yoktur...
Türban yasağının kaldırılmasını temelde yalnızca bu nedenle kabul
etmemiz mümkün değildir. Bu konuda ne karşımıza çıkarılacak hukuk
sistemleri, ne de dünyadan gösterilecek örnekler bizi ikna edebilir
(sui-misal, misal olamaz). Bizim düşüncemizin ve faaliyetimizin temeli
eleştirel akılcılıktır. Aklı ve eleştiriyi kabul etmeyen hiçbir sistemi
üniversite kapısından içeri alamayız. İcab ederse, ülke yöneticileri
akıllarını başlarına alana kadar o kapıları kapatırız." (Radikal;
31.01.2008) Bu bilim adamını -Allah'tan ki din adamı değil, o nedenle
dedikleri doğal(!)-kaale alıp kale-pardon- üniversite kapılarını
kapatıp, ülke yöneticileri akıllarını başlarına alana kadar
Gaziosmanpaşa gibi harici değilde dahili düşmanlara karşı savunacak
mısın Zehra. Zehra, bak Teziç'ten önceki başkanın Gürüz, "başörtüsü
tartışmalarının sorulması üzerine, tartışmaları çirkin ve fakir
bulduğunu ifade etmiş" senin gibi ve de "YÖK Başkanı Özcan'ın kimi
rektörlerce istifaya davet edilmesini değerlendiren Gürüz, rektörlerin
gereğini yaptığını kaydetti. YÖK Başkanı Özcan'ın YÖK Başkanlığı için
gerekli şartları taşımadığını savunan Gürüz, şöyle devam etti: "Bana
kalırsa Anayasa'da YÖK başkanlığı için öngörülmüş şartları taşımıyor…
Şunu Türk milletinin iyi anlaması lazım. Gençken hepimiz hata
yapabiliriz, ama belli bir yaşa geldikten sonra gidip, vahye dayalı
bilgiyi yaymak, İslam'a uygun adam yetiştirmek peşinde iki sene
geçirirseniz olay ortadadır. Kaldı ki bu kişi, rektörlük yapmamıştır.
Profesör olması da 14 sene sürmüş galiba. Bir iki defa dönmüş. Bu
başarılı bir öğretim üyeliği sayılmaz benim kanaatime göre. Bu şartları
taşımıyor. Bunları yaparsınız, zorlarsınız kanunları. Bir yere kadar
gider bu, ondan sonrada yargının önünde bulursunuz kendinizi ve
sonuçlarına da katlanırsınız…" (Yeni Şafak; 03.03.2008) Bak Zehra Yargı
da Pürüz çıkarmadı ve Gürüz'e desteğini esirgemedi. "Ankara Barosu
tarafından 8 Mart Dünya Kadınlar Günü dolayısıyla ''Kadın Olmak'' konulu
sempozyumun, ''Hukukta Kadın'' başlıklı oturumunda konuşan eski Hürriyet
yazarı Emin Çölaşan'ın eşi Danıştay Başsavcısı Tansel Çölaşan, kadınlara
yönelik en ağır baskının din adına yapılan baskı olduğunu söyledi.
Çölaşan, ''Hem özgürlük diyorsunuz hem de kapanmak istiyorsunuz.
Kapanmanın özgürlüğü olur mu?'' dedi. Çölaşan, kapanmanın Kur’an-ı
Kerim'de yer almadığını, Kur’an-ı Kerim'de kadın ve erkeğe iffetli
olmanın öğütlendiğini, avret yerlerinin kapatılması gerektiğinin
emredildiğini söyledi." (Taraf gazetesi; 10.03.2008) Hadi gene iyisin
Zehra, sen ve diğer rektör kardeşlerin, başkanlarınız Gürüz ve Teziç
dahil hiçbiriniz -yolsuzluktan ve de öğretim üyelerini fişlemekten
yargılanan Yücel kardeşiniz hariç, ki o da sonuçta yırttı- kendinizi
yargı önünde bulmadınız, ama özgür ve hür olmadığı için okulundan
-okulunuzdan değil, bak burası çok mühim Zehra- attığınız bir öğrenciniz
kendini yargı önünde buldu ve de sonuçlarına katlandı. "Başörtüsü yasağı
yüzünden eğitimini yarım bırakan Nilüfer Pehlivan 'Özgürlük için el ele'
yürüyüşüne katılarak yasağı protesto ettiği için idamla yargılandı.
Eylem gecesi kaldığı öğrenci evine yapılan baskınla gözaltına alınan ve
3 gün boyunca terörle mücadelede arkadaşlarıyla birlikte sorgulanan
Pehlivan: "İdamla yargılanmaktan daha onur kırıcı olan başörtümle okula
gittiğimde polis barikatıyla karşılaşmak ya da hocalarımızın
'başörtülüler dışarı çıksın!' sözleriydi." (Yeni Şafak; 19.02.2008)
Okumak zahmetine katlanabilirsen Zehra, seni laik cumhuriyetinizin
tarihinde kısa bir gezintiye çıkarayım. 1920'li yılların Türkiyesi. Konu
sizin tabirinizle türban değil bir başka başörtüsü olan şapka. "25 kasım
1925'te TBMM'de "Şapka Kanunu" kabul edildi… Madde 1. Türkiye Büyük
Millet Meclisi üyeleri ile genel ve yerel idare ve bütün kurumlara
mensup memur ve müstahdemler, Türk ulusunun giymiş olduğu şapkayı giymek
mecburiyetindedir. Türkiye halkının da genel başlığı şapka olup, buna
aykırı bir alışkanlığın devamını hükümet engeller… Bu kanun elbette
hemen benimsenmedi. Şapka Kanununun çıkmasıyla birlikte Erzurum, Rize,
Sivas, Maraş, Giresun, Kırşehir, Kayseri, Tokat -ne ilginç tesadüf be
Zehra-, Amasya, Samsun, Trabzon ve Gümüşhane gibi illerde protesto
olayları yaşandı… Yasaya göre, şapkadan başka bir başlık giymekte
direnmenin cezası üç aya kadar hafif hapis iken, kanunu protesto
hareketleri, sistemin meşruluğuna karşı yönelen idamlık suçlar sayıldı…"
(tr.wikipedia.com) "Geçtiğimiz hafta 80. senesini idrak ettiğimiz 'Kılık
Kıyafet Düzenlemesi' halk arasında 'Şapka Devrimi' diye anılır. Bizde
yadırganmayan ama Batılı bir insana söylediğinizde gülümseme sebebi olan
kararı 1925 senesi Ağustos ayının sonunda Kastamonu gezisi sırasında
ilan etti Atatürk. Ve aynı yıl kasım ayında bu konuda düzenleme getiren
yasa çıktı. Şimdilerde etkisi kalmayan ve neredeyse uygulamadan kalkan
yasa o yıllarda haddinden fazla gerginlik doğurdu. Devlet memurlarının
şapka edinip toplu fotoğraflar çektirerek Ankara'ya gönderdikleri, yasak
dolayısıyla erkeklerin piyasada yeterli sayıda şapka bulunmaması
yüzünden Rum kadın giyim mağazalarına hücum edip kenarlıklı bayan
şapkaları edindikleri günler yaşandı. Daha ötesi bu düzenlemeye
muhalefet yüzünden idam cezaları verildi. Bu kanuna Rize'de karşı çıkan
halkın isyana varan tutumu yüzünden ünlü Hamidiye Zırhlısı'nın şehrin
karşısına demirlediği, Erzurum'da Sinop'ta benzer hadiseler yaşandığı
bilinir. Şapka giymek istemeyen kişilerin vilayete dilekçe vermeye
gittiklerinde üzerlerine makineli tüfekle ateş açıldığı, Erzurum'da idam
edilen 30 kişi arasında bir kadının yer aldığı 'zor oyunu'ydu bu."
(www.radikal.com.tr, 04.09.2005) "Direnişin en şiddetli olduğu yer ise
Trabzon'un hocalarıyla meşhur ilçesi Of'tu. Of, Hamidiye Kruvazörü
tarafından bombalandı. Bizim uşakların bombardıman altında, "Atma
Hamidiye atma, şapka da giyeceğuz, vergi de vereceğuz" diye ağlaştıkları
rivayet edilir. Bilindiği gibi, Atatürk 24 Ağustos 1925 tarihinde
Kastamonu'ya elinde Panama şapkasıyla gitmiş, Kastamonululara hitaben
yaptığı konuşmada, "...Uygar ve milletlerarası kıyafet, bizim için, çok
cevherli milletimiz için lâyık bir kıyafettir" demişti, "Onu giyeceğiz.
Ayakta iskarpin veya fotin, bacakta pantolon, yelek, gömlek, kravat,
yakalık, ceket ve tabiatıyla bunları tamamlamak üzere başta siper-i
şemsli serpuş. Bu serpuşun adına şapka denir. Redingot gibi, bonjur
gibi, smokin gibi, frak gibi, işte şapkamız! İsterseniz bildireyim ki,
bu kadar yüksek ve önemli bir sonuca varmak için, gerekirse bazı
kurbanlar da verelim..." (K. Z. Gençosman, Atatürk Ansiklopedisi,
İstanbul 1981, X, 67) Anlaşılacağı gibi, bu iş, "kurban" vermeyi göze
aldıracak kadar önemliydi. İskilipli Atıf Hoca da maalesef
"kurbanlar"dan biri olacaktı… Bu arada Atıf Hoca da şapka devrimi'nden
bir buçuk sene önce yayınladığı "Frenk Mukallitliği ve Şapka" isimli
kitabından dolayı tutuklanmıştı… Ankara İstiklal Mahkemesi'nde
yargılanmaya başlandı. Bu kez isnat edilen suç, "halkı kanunlara karşı
kışkırtmak"tı. Oysa Hoca şapka aleyhine hiçbir gösteriye katılmamıştı.
Meşhur Kılıç Ali'nin (nam-ı diğer Kel Ali) reislik ettiği Ankara
İstiklal Mahkemesi Savcısı, Hoca için 3 yıl hapis cezası istiyordu.
Fakat mahkeme iki gün içinde idam cezası verdi. Atıf Hoca, ne hikmetse
savunma yapmaya gerek görmemişti. Hüküm 4 Şubat 1926 sabahı infaz
edildi. Atıf Hoca'nın son sözü, "Mahkeme-i Kübra'da hesaplaşırız" oldu."
(Yavuz Bahadıroğlu, Vakit; 18.02.2004) Ya işte böyle Zehra bacı.
1920'lerde bu ülkenin erkeklerinin başına gelenler yıllar sonra bu sefer
kadınlarının başına geldi sizler sayesinde. Allah'tan bu sefer ne
istiklal mahkemeleri, ne takrir-i sükun kanunu, ne idam sehpaları ve ne
de kel ali'ler var. Gerçi bunlar yok olmasına yok da acının binbir
türlüsü var. Başörtüye riayet eden müslüman genç kız ya da kadının her
birinin hüzünlü ayrı bir hikayesi var. Bu hüzünlü hikayelerden, bu
acılardan sana ne be Zehra. Sen özgür ve hür bir laik cumhuriyet rektörü
bayan olarak saçlarını rüzgarda savur. Geçmişte erkeklerin, günümüzde
kadınların çektiği sıkıntılardan, zorluklardan sana ne bre. Sür keyfini
rektörlüğün. Hazır dünya nimetleri içindeyken ve arkanda bu kadar
bilimsel, yargısel, devletsel destek de varken. Mahkeme-i Kübra'da
İskilipli Atıf Hoca ve idam edilen diğer 'kurban'larla karşılaşır mısın,
karşılaşmaz mısın bilemem fakat inşallah "şaka değilmiş Allah'ın
elçilerinin söyledikleri, fark edemedim, yanıldım, söylediklerinin doğal
olduğuna inandığım bilim adamları şimdi nerede" deyip başını iki elinin
arasına alıp hüsrana uğramazsın. Daha henüz bir çok şeyi anlama ve de
düzeltme imkanı varken. "Halamın kızı Zehra dostlar başına / İşte bu
haliyle ediyor beni deli / Hemen darılma hala kızı Zehra / Ama artık
anla be Zehra (Zehra / Barış Manço)"
2) Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, laikliğe
aykırı fiillerin odağı haline geldiği iddiasıyla AK Parti'nin
kapatılması istemiyle Anayasa Mahkemesi'ne dava açtı.
[www.yenisafak.com.tr; 14/03/2008]
Laiklik, hak ve hakikat bilinip bildirilip 'değiştirilmesi teklif dahi
edilemeyecek' -teklif edilse 'ahlaksız teklif' olarak mı
değerlendirilirdi acaba, aklıma geliverdi de birden- anayasa maddesi
olursa, elbette siyasi partiler de başsavcı Abdurrahman -Rahman'ın kulu
anlamında- tarafından "İslam'a aykırı fiillerin odağı haline geldiği"
iddiasıyla kapatılacak değil ya. Savcının isminden hareketle niye öyle
bir zanna kapıldınız ki. Kişiler her zaman ismiyle müsemma (benzer)
düşünce ve fiillere sahip olmalı diye bir yargıtay içtihadı filan mı
var, ben niye duymadım eğer varsa. Hem isimden açılmışken soyisim de
bana bir başka savcıyı hatırlattı. Fakat o savcı, yalçın değil de sarı
kaya olduğu için mi yoksa iddianamesiyle 'yalçın bir kaya'ya
çarptığından mıdır nedir bilinmez, bırakın "görevini yaptığı"nın
düşünülmesini, anında kendini kapının önünde buluverdi. "Hakimler ve
Savcılar Yüksek Kurulu, "Şemdinli" iddianamesinde Kara Kuvvetleri
Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt hakkındaki iddiaları ile gündeme
gelen Van Cumhuriyet Savcısı Ferhat Sarıkaya'yı meslekten ihraç etti."
(www.haber7.com; 20/04/2006) Her neyse bırakalım bu isim, soyisim
muhabbetini. Daha ciddi olalım lütfen. Hadi bu ülkede devlete hakim
zihniyet tarafından İslam(ve de şeriat)=irtica, kürt
milliyetçiliği=bölücülük sıfatı ile -ha bir de toprağı bol olsun
komünist hareket vardı, şimdilerde sistem için zararsız, hatta faydalı
bir argüman oldular- tu kaka gösterilip her tür tedbir elden
bırakılmayıp ilgili partiler kapatılıyor kapatılmasına da ne hikmetse
hala bir partinin "demokrasiye aykırı fiillerin odağı haline geldiği"
iddiasıyla kapatılmasına şahit olmadık, olamadık. Gerçi laiklik ve
demokrasi, ikisi de biri diğerinden ayrılmaz şeyler iken, anlaşılan o ki
hakim ve muktedir kesim "ulen bu ülkede laikliği oturtabildik mi,
demokrasi sevdasının yollarında ömür tüketelim" diye düşünüyor olmalı
herhalde. Hele üstüne üstlük bir de demokrasiye "rejim düşmanları"nın
ekmeğine yağ sürer gözüyle bakıldığını da hesaba katarsak. "Ak Parti
çoktan kapatılmalıydı" diye kitap yazan ve ne ilginç tesadüftür ki
"kapatma istemli iddianame" de ileri sürülen gazete kupürlerinden oluşan
"fikir beyanı" niteliğindeki delillerle(!) benzerlik gösteren, RP'ye
kapatma davası açan eski cumhuriyet başsavcısı Vural Savaş diyor ki,
"…ABD'nin tasvip etmeyeceği bir iktidarın seçim kazanıp göreve devam
etme ihtimali belirseydi, 28 Şubat öncesinde yapıldığı gibi askeri
ihtilalin bile zemini hazırlanırdı…" (www.referansgazetesi.com;
28.03.2008) Eski başsavcının sözlerinden izninizle şu sonuçları
çıkartırsak çok mu yanlış yapmış oluruz acep. 1. Bu ülkede ABD'nin
tasvip etmediği bir iktidar seçim kazanıp iktidara gelemez, gelse de
kalamaz. 2. Askeri darbelerin zemini -itinayla- hazırlanır. 3. Askeri
ihtilallerin arkasında ABD vardır, tıpkı 28 şubatta olduğu gibi. 4.
RP'nin kapatılması da postmodern bir darbe olan 28 şubatla ilişkilidir.
Darbenin doğal bir sonucu olarak RP hakkında kapatma davası açılmıştır.
Bu kadar çıkarımdan sonra bu sözleri söyleyen eski başsavcının ABD ile
beraber hareket ettiğini, etmese bile politikalarına dolaylı da olsa
destek verdiğini çıkarsasak dilinin altındaki baklayı da çıkarmış olur
muyuz acep? Demek ki kapatma istemi noktasına gelinceye kadar ayışığı ve
sarıkız adlı darbe hazırlıkları, cumhuriyet mitingleri, asker cenaze
törenlerinin hükümet karşıtı gösteriye dönüştürülmesi, e-muhtıra,
anayasa mahkemesinin 367 kararı, falan filan yetmemiş olacak ki darbe
zemini oluşturulamayınca ve de darbe ihtimali zayıf görülünce -eski
başsavcının söylediklerinden mütevellit-, yeni savcı harekete geçti ve
anayasadaki başörtüsü düzenlemesi bahane edilerek düğmeye basıldı. Gel
de "darbelerin yerini günümüzde yargı müdahaleleri aldı" diyen Gazi
Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Levent Köker'e hak verme. (Sabah;
24.03.2008) Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir derler. Alın size
iki ay kadar önce çıkmış bir haber. "Başsavcı'nın AKP dosyası. Önceki
gün türban konusunda zehir zemberek açıklamalar yapan Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, AKP'nin sicil dosyasını
incelemeye başladı. AKP'nin beyan ve eylemlerini, Anayasa ve Siyasi
Partiler Yasası kapsamında değerlendiren Başsavcılık, yeterli delile
ulaşırsa "ihtar" talebinden "kapatma" davasına kadar bir dizi yaptırım
için Anayasa Mahkemesi'ne başvuracak. (www.aksam.com.tr; 19.01.2008)
Yalnız Ak Parti değil elbette kapatılma istemi olan. "Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, Demokratik Toplum
Partisi'nin ''eylemlerinin ve üyelerinin beyanlarının 'devletin
bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne'' aykırılık
oluşturduğu gerekçesiyle kapatılması istemiyle Anayasa Mahkemesi'nde
dava açtı." (www.dunyabulteni.net; 16/11/2007) Ne ala memleket! Baktın
hoşuna gitmiyor, canınızı sıkıyor, kapat gitsin, yasakla gitsin. Yakın
tarihte de aynı değil mi? Demek ki aynı tas, aynı hamam. Gelin sizinle
tarihte kısa bir gezinti yapalım, bugünü anlamak için düne gidelim.
"Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin ilk
muhalefet partisidir. Mustafa Kemal Paşa'nın eski silah ve dava
arkadaşları olan Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Refet
Bele ve Adnan Adıvar'ın öncülüğünde 17 Kasım 1924'te kurulmuş, 2 Mart
1925'ten itibaren baskılarla karşılaşmış ve 5 Haziran 1925'te
kapatılmıştır. Kurucu ve üyelerinin birçoğu 1926'da idam edilmiş veya
yurt dışına sürgüne gitmiştir. Amasya Tamimi ile Kurtuluş Savaşı'nı
başlatan beş veya yedi kişilik kadronun Mustafa Kemal hariç tüm üyeleri,
Terakkiperver Fırka'nın kurucu ve liderleri arasında yer almıştır.
Atatürk, Nutuk'ta Terakkiperver Fırka kurucularını cumhuriyet
düşmanlığı, saltanatçılık, halifecilik, İngiliz yandaşlığı, isyan
kışkırtıcılığı ve vatan hainliği ile suçlar." (tr.wikipedia.org) Sonra
ne mi oldu Terakkiperver Cumhuriyet Partisi'ne. Okumaya devam. "4
Mart'ta Takrir-i Sükun Kanunu kabul edildi. Tevhidi Efkar, Son Telgraf,
İstiklal, Sebilürreşad, Aydınlık, Orakçekiç gibi gazete ve dergiler
kapatıldı. İstiklal Mahkemeleri kuruldu. TCF, illegal bir örgütmüş gibi
yargılandı ve 3 Haziran 1925'de bütün şubeleri kapatıldı. Fırkanın
kapatılmasının en büyük nedeni olarak fırka programındaki 6. madde
gösterildi: "Fırka efkar ve itikadatı diniyyeye hürmetkardır."
(tr.wikipedia.org) Gelelim ikinci olarak kurulan partiye. "Serbest
Cumhuriyet Fırkası, Cumhuriyet döneminde kurulan ve çok partili siyasal
yaşama geçiş yolunda ikinci deneme olan siyasi partidir. Ali Fethi Bey,
Paris büyükelçiliğinden dönüşünde Mustafa Kemal'in önerisi ve onayıyla
Serbest Cumhuriyet Fırkası'nı kurdu (12 Ağustos 1930). Programında,
partinin cumhuriyetçi, milliyetçi ve laiklik ilkesine bağlı olduğu
vurgulanıyor, yabancı sermayenin ülkeye girmesinin özendirilmesi
isteniyor, ekonomik yaşamda sürekli devlet müdahalesine karşı
çıkılıyordu. SCF kısa sürede geniş bir destek kazanarak Cumhuriyet Halk
Fırkası (CHF) yönetimini kaygılandırdı. SCF'nin iktidara ancak
cumhurbaşkanıyla çatışarak gelebileceğini kavrayan Fethi Bey bunun çok
ağır sonuçlar yaratacağı inancıyla, 17 Kasım 1930'da Dahiliye
Vekâleti'ne başvurarak SCF'nin feshedildiğini açıkladı."
(tr.wikipedia.org) Demokrat Parti kuruluncaya kadar başka bir parti
kurulmadığını, Demokrat Parti'nin nasıl kurulduğunu, nasıl kapatılıp
başına neler geldiğini ve bugüne kadar olanları anmaya gerek yok
herhalde. Bu iddianameye destek kimlerden mi geldi? Tam üstüne bastınız,
bildiniz. "CHP cephesinden sonra bir alkış da İşçi Partisi Genel Başkanı
Perinçek'ten geldi. Perinçek, iddianameyi gecikmiş buldu."
(www.internethaber.com; 16.03.2008) Bugün demokrasinin hamisi ve patronu
ABD'de iki partili bir oyun onyıllarca sürmektedir. Demokrat ve
Cumhuriyetçi Parti'nin ikisi de birbirlerini demokrat ya da cumhuriyetçi
olup olmamakla itham etmeyip, ABD çıkarları -tabii ki kendi çıkarları
için de- için elele verip çalışmaktadırlar. Görünen o ki bu ülkede
sistemin içinde yer alan iki ana akım, fırka, parti, kesim kıyasıya
mücadele veriyorlar. Laiklik konusunda hemfikirler fakat anlayış ve
uygulama noktasında farklı düşünen bu iki akımın jakoben, dayatmacı,
baskıcı ayağının laikliğe bakışını şu sözler özetlemektedir. "Lâiklik,
ortaçağ dogmatizmini yıkarak aklın öncülüğü, bilimin aydınlığı ile
gelişen özgürlük ve demokrasi anlayışının, uluslaşmanın, bağımsızlığın,
ulusal egemenliğin ve insanlık idealinin temeli olan bir uygar yaşam
biçimidir… Çağdaş bilim, skolâstik düşünce tarzının yıkılmasıyla doğmuş
ve gelişmiştir. Lâiklik, toplumların düşünsel ve örgütsel evrimlerinin
son aşaması; ulusal egemenliğe, demokrasiye, özgürlüğe ve bilime dayanan
siyasal, sosyal ve kültürel yaşamın çağdaş düzenleyicisidir. İnsanı kul
olmaktan çıkarıp birey yapan, bireye kişiliğini geliştirmesi için özgür
düşünce olanaklarını veren, bu yolla siyaset-din ve inanç ayrımını
gerekli kılarak din ve vicdan özgürlüğünü sağlayan ilkedir… Dünya
işlerinin lâik hukukla, din işlerinin de (inanç ve ibadet çerçevesinde)
kendi kurallarıyla yürütülmesi, çağdaş demokrasilerin dayandığı
temellerden biridir. Bu bağlamda; laik devlet düzeninde kamusal
düzenlemelerin kaynağı dinî kurallar olamaz ve bu düzenlemelerin dinî
kurallara göre yapılması düşünülemez." (AK Parti Kapatma İddianamesi,
sh. 8) Demokratik, ılımlı, hoşgörülü laikliği ise mensuplarından birinin
şu sözleri açıkça özetlemekte. "Bakan Hüseyin Çelik, bir gazetecinin
"Sayın Baykal'ın 'Tayyip Bey'e nasıl güveneceğim. AK Parti'ye nasıl
güveneceğim. AK Parti'nin laiklik anlayışı değişecek mi? Hüseyin Çelik
Milli Eğitim Bakanı olmaya devam edecek mi' ifadesini nasıl
değerlendiriyorsunuz" şeklindeki sorusunu yanıtladı. Çelik, "Bizim
laiklik anlayışımızla sayın Baykal'ın laiklik anlayışı birbirine
uymayabilir. Sayın Baykal'ın laiklik anlayışı daha çok laikçiliktir.
Aslında eğer birileri Türkiye'de laikliğe zarar veriyorsa bunun başında
Sayın Baykal geliyor. Çünkü adeta kendi halkına, kendi insanına laikliği
bir öcü gibi göstererek, laikliği bir ayrışma aracı, bir ötekileşme
aracı olarak kullanarak, bunu başta sayın Baykal yapmıştır. Biz laikliği
demokrasinin, cumhuriyetimizin vazgeçilmezi olarak kabul ediyoruz. Bu
konuda en ufak bir sıkıntımız yok" diye konuştu." (www.ntvmsnbc.com;
28.03.2008) Osmanlının son, cumhuriyetin ilk demlerinden beri sistem
içindeki kavganın, mücadelenin özeti budur. CHP ve TCP (SCF, DP, AP,
ANAP, DYP, RP, FP, SP, AKP) arasında laikliğin kabulü veya reddi
konusunda değil, laiklik anlayışı konusunda farklılık vardır. Tarafların
rant, çıkar, paylaşım kavgası da bu kavramlar üzerinden yürümektedir.
Atatürk, laiklik, cumhuriyet, demokrasi, AB, İslam, başörtüsü ve diğer
tüm tartışmalar bu minval üzeredir. Bir şeyin öncelikle kabulü ve reddi
noktasında bir karar verilir. Kabulden sonradır ki, "…Ama, Hangi
Atatürk; …Ama, Hangi Laiklik; …Ama, Hangi Cumhuriyet; …Ama, Hangi
Demokrasi, …Ama, Hangi İslam, … " deme sırası gelir. Sistem içinde yer
alma ya da almama hususu ise meselenin can alıcı noktasıdır.
Gözlerimizin önünde kitleleri oyuna dahil edici ve oyunu zaman zaman
kızıştırıcı bir tiyatro sahnesi var. Kimi iyi adam, kimi kötü adam
rolünde, kimi iyi polis, kimi kötü polis rolünde. Zaman zaman kavga o
kadar kızışıyor ki işin farkında olduğunu düşündüğümüz birçok insan bile
bunun bir oyun olduğunu unutarak ya da değişik gerekçelerle bu oyunda
iki taraftan biri olmak ihtiyacında hissedebiliyor kendini. Ama ne
olursa olsun bunun nihayetinde bir oyun olduğunu unutmamalı, dünya
nimetlerine gözlerimizi dikmeden, "yaratılış gayemizi" ve "kal-u bela da
verdiğimiz sözü", "yüklendiğimiz emaneti" unutmamalıyız. Yalnız ve
yalnız Allah'a -ortak koşmadan- inanmanın (tevhid'in), teslimiyetin
gereğini, olanca gücümüzle O'nun yardım ve affına sığınarak yerine
getirmek durumundayız. Elbette bilenler ve farkında olanlar için bu,
elde ateş parçası tutmak kadar zor bir iştir. Ve maalesef bu ülkede ve
cihanda taliplisi de, tarih boyunca olduğu gibi ne kadar da azdır. Sahih
iman ve salih amel sahiplerine hakk'ı tavsiye ve sabır'dan başka ne
öğütlenebilir ki.
E-posta: arifkaya65@gmail.com |