Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 352 | Nisan  2008

                   

 

 


                           

Gülümsetirken Düşün-dürten Kısa Haber Yorumlar VI

Arif Kaya

1) Tokat'ta Gaziosmanpaşa Üniversitesi'nin düzenlediği 6'ıncı Gençlik Şöleni, Taşlıçiftlik Kampusu'nda düzenlenen törenle başladı. Açılışta konuşan Rektör Prof. Dr. Zehra Seyfikli, türban konusuna değinerek, "Türk halkı özgürdür, hürdür. Laik Türkiye Cumhuriyeti'nde türban kavgası, türban konusu gündeme bile getirilmemelidir. Türk gençliği bu sorunlarla meşgul edilmemelidir" diye konuştu. Gençlik Şöleni açılışında öğrenciler ilginç bir şaka yaptı. Suyun kimyasal olarak ifadesi olan 'Dihidrojen Monoksit'in zararlarını anlatan bir metin hazırlayan öğrenciler, "Bu madde yasaklanmalı" adı altında açtıkları imza kampanyasında rektöre de imza attırdı. Daha sonra kendisine şaka yapıldığını öğrenen Prof. Dr. Seyfikli, "Bu şakayı fark edemedik. Alıştığımız şeyin tersi söylendiği için yanıldık. Bir de bunu bilim adamları söylüyorsa bu doğal" dedi. [www.haber7.com; 03/05/2005]
Heyt be! Sanırsınız ki Gaziosmanpaşa mezarından kalkmış, Plevne kalesini küffara karşı kahramanca müdafaa ediyor. O nasıl 1877-1878 Osmanlı Rus savaşında Plevne kalesini sayıca üstün düşmana karşı savunmuşsa, onun ismi verilen cumhuriyet kalesini(!) de bir rektör, hem de bir bayan rektör kendi hemcinsi olan "dahili bedbaht"lara(!) karşı cansiperane savunmaktadır. Anlaşılan rektör bayan, özellikle bu mücadeleyi versin diye kendisini oraya getirenlerin yüzlerini kara çıkarmamak için "çaya çorbaya limon" kabilinden -belki de söyleyecek fazla bir şeyi olmadığından-, gençlik şöleninde konuyu getirip türbana bağlamış, tersinden de olsa bir bakıma türbanı istismar etmiş, kullanmış aslında. Laik, Atatürkçü ve de Kemalist göstericilerin başörtüsü aleyhindeki gösterileri sırasında açtıkları bir pankartta "Özgürlük saçını rüzgarda savurabilmektir" yazdığı gibi düşünüyor olmalı ki, "Başörtüsünün özgürlükle bir ilgisi yoktur" diyen koroya katılıyor. El hak doğrudur. Başörtüsü ve diğer İslam'la ilintili konular özgürlükle değil, "Allah'a kulluk" kavramında anlamını, ifadesini bulur. Başını alıp giden, istediği kişiyle, istediği yerde, istediği şeyi yapan özgür kız değildir herhalde Allah'a inandığını ifade eden genç kızlar. Bu inancın ve teslimiyetin gereğini yapan, özgür olmayan bu kızlar da bayan rektöre göre "özgür ve hür Türk halkı"ndan değildir tabii olaraktan. Artık onların önünde ya okul ve kamudaki görevlerinden çekilmeleri, atılmaları ya devlet (devletlilere) itaat edip söz dinlemeleri ya da başka diyarlara gitmek düşer değil mi ama? Hem netekim; "Kadınların saçlarının görünmesi günah olacaksa Allah onları saçsız yaratırdı. -Lütfen edebe muhalif sorular gelmesin aklınıza hemen. Nü resimler de yapan darbecibaşı paşam bilmez mi saç dışında başka yerleri de kapattığımızı. Allah'tan bizi şey'siz yaratmamış Allah'ımız- Yapamaz mıydı, yapardı. Ama yapmamış. Peki nereden çıkmış bu türban. İran'daki Humeyni bunu soktu. Humeyni, 1979'dan sonra dehşetli para harcayarak bizim Türkiye'deki genç çocukları, kızları da bu yola sürükledi. Bu tartışmaları yaratanların da İran gibi olma özlemi var". (Türban tartışmasına 7'nci -darbe öncesinde ve sonrasında nice cumhur evladını 7 bitirdi, hatırlansın lütfen- Cumhurbaşkanı Kenan Evren de kendine özgü çıkışıyla dahil oldu, Akşam; 19.01.2008) Bilimsel dogmalarla, cumhuriyet hurafeleriyle kafalar öyle tıka basa doldurulmuş ve de yasakçı, baskıcı zihniyet eskisi kadar olmasa da bütün ihtişamıyla orta yerde duruyor ki, daha ne olduğuna bile bakmadan ve de düşünüp anlamadan basıyor imzayı su'yun yasaklanmasını isteyen bildiriye rektör hanım. Ahh Zehra ahh -ki isminin anlamı da 'huzur veren' demekmiş, ki ne yaman çelişki-, bu bir şaka idi ve de hemen zokayı yuttun, sazan gibi atladın üzerine. Fakat bir gün seni bu dünyada avutan, oyalayan her şeyin son bulduğu, kendinle ve de Rabbinle baş başa O'nun huzurunda olduğunda ne olacak halin Zehra. "Bu şakayı fark edemedik. Alıştığımız şeyin tersi söylendiği için yanıldık" deyip işin içinden sıyrılıp çıkabilecek misin Zehra? Yoksa "Bir de bunu bilim adamları söylüyorsa bu doğal" mı diyeceksin? Üniversiteler Arası Kurul'un bir üyesi olarak, kendisini YÖK üyeliğine uygun gördüğünüz İTÜ öğretim üyesi Prof.Dr. Celal Şengör'ün size gönderdiği teşekkür mektubundaki şu satırları da doğal karşılıyor, onaylıyor musun Zehra? "Din, belirli dogmalar çevresinde kurulmuştur ve yanılmaz olduğu iddia edilen bir veya birkaç tanrının vahiyleri olan dogmalarından vazgeçemez. Bilim ise sürekli olarak gerçeği arayan ve gerçekle bağdaşmayan hiçbir şeyi kabul etmeyen bir düşünce sistemidir… Dinin pek çok dogması bilimin isbatları karşısında bu şekilde çöpe gitmiştir. Bugün artık ne dünyanın yedi günde yaratıldığına, ne Nuh Tufanına, ne de Havva ile Âdem masalına inanmak mümkündür… Kimse bize bu açıdan 'bilimperestlik yapıyorsunuz' diye bir eleştiri yöneltemez, zira, büyük felsefeci Lord Bertrand Russell'ın dediği gibi, insanlığın gerçekten bildiği fakat bilimin bulmuş olmadığı hiçbir şey yoktur. Bir başka deyişle, bilim dışında insanlığın hiçbir bilgi kaynağı yoktur... Türban yasağının kaldırılmasını temelde yalnızca bu nedenle kabul etmemiz mümkün değildir. Bu konuda ne karşımıza çıkarılacak hukuk sistemleri, ne de dünyadan gösterilecek örnekler bizi ikna edebilir (sui-misal, misal olamaz). Bizim düşüncemizin ve faaliyetimizin temeli eleştirel akılcılıktır. Aklı ve eleştiriyi kabul etmeyen hiçbir sistemi üniversite kapısından içeri alamayız. İcab ederse, ülke yöneticileri akıllarını başlarına alana kadar o kapıları kapatırız." (Radikal; 31.01.2008) Bu bilim adamını -Allah'tan ki din adamı değil, o nedenle dedikleri doğal(!)-kaale alıp kale-pardon- üniversite kapılarını kapatıp, ülke yöneticileri akıllarını başlarına alana kadar Gaziosmanpaşa gibi harici değilde dahili düşmanlara karşı savunacak mısın Zehra. Zehra, bak Teziç'ten önceki başkanın Gürüz, "başörtüsü tartışmalarının sorulması üzerine, tartışmaları çirkin ve fakir bulduğunu ifade etmiş" senin gibi ve de "YÖK Başkanı Özcan'ın kimi rektörlerce istifaya davet edilmesini değerlendiren Gürüz, rektörlerin gereğini yaptığını kaydetti. YÖK Başkanı Özcan'ın YÖK Başkanlığı için gerekli şartları taşımadığını savunan Gürüz, şöyle devam etti: "Bana kalırsa Anayasa'da YÖK başkanlığı için öngörülmüş şartları taşımıyor… Şunu Türk milletinin iyi anlaması lazım. Gençken hepimiz hata yapabiliriz, ama belli bir yaşa geldikten sonra gidip, vahye dayalı bilgiyi yaymak, İslam'a uygun adam yetiştirmek peşinde iki sene geçirirseniz olay ortadadır. Kaldı ki bu kişi, rektörlük yapmamıştır. Profesör olması da 14 sene sürmüş galiba. Bir iki defa dönmüş. Bu başarılı bir öğretim üyeliği sayılmaz benim kanaatime göre. Bu şartları taşımıyor. Bunları yaparsınız, zorlarsınız kanunları. Bir yere kadar gider bu, ondan sonrada yargının önünde bulursunuz kendinizi ve sonuçlarına da katlanırsınız…" (Yeni Şafak; 03.03.2008) Bak Zehra Yargı da Pürüz çıkarmadı ve Gürüz'e desteğini esirgemedi. "Ankara Barosu tarafından 8 Mart Dünya Kadınlar Günü dolayısıyla ''Kadın Olmak'' konulu sempozyumun, ''Hukukta Kadın'' başlıklı oturumunda konuşan eski Hürriyet yazarı Emin Çölaşan'ın eşi Danıştay Başsavcısı Tansel Çölaşan, kadınlara yönelik en ağır baskının din adına yapılan baskı olduğunu söyledi. Çölaşan, ''Hem özgürlük diyorsunuz hem de kapanmak istiyorsunuz. Kapanmanın özgürlüğü olur mu?'' dedi. Çölaşan, kapanmanın Kur’an-ı Kerim'de yer almadığını, Kur’an-ı Kerim'de kadın ve erkeğe iffetli olmanın öğütlendiğini, avret yerlerinin kapatılması gerektiğinin emredildiğini söyledi." (Taraf gazetesi; 10.03.2008) Hadi gene iyisin Zehra, sen ve diğer rektör kardeşlerin, başkanlarınız Gürüz ve Teziç dahil hiçbiriniz -yolsuzluktan ve de öğretim üyelerini fişlemekten yargılanan Yücel kardeşiniz hariç, ki o da sonuçta yırttı- kendinizi yargı önünde bulmadınız, ama özgür ve hür olmadığı için okulundan -okulunuzdan değil, bak burası çok mühim Zehra- attığınız bir öğrenciniz kendini yargı önünde buldu ve de sonuçlarına katlandı. "Başörtüsü yasağı yüzünden eğitimini yarım bırakan Nilüfer Pehlivan 'Özgürlük için el ele' yürüyüşüne katılarak yasağı protesto ettiği için idamla yargılandı. Eylem gecesi kaldığı öğrenci evine yapılan baskınla gözaltına alınan ve 3 gün boyunca terörle mücadelede arkadaşlarıyla birlikte sorgulanan Pehlivan: "İdamla yargılanmaktan daha onur kırıcı olan başörtümle okula gittiğimde polis barikatıyla karşılaşmak ya da hocalarımızın 'başörtülüler dışarı çıksın!' sözleriydi." (Yeni Şafak; 19.02.2008) Okumak zahmetine katlanabilirsen Zehra, seni laik cumhuriyetinizin tarihinde kısa bir gezintiye çıkarayım. 1920'li yılların Türkiyesi. Konu sizin tabirinizle türban değil bir başka başörtüsü olan şapka. "25 kasım 1925'te TBMM'de "Şapka Kanunu" kabul edildi… Madde 1. Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri ile genel ve yerel idare ve bütün kurumlara mensup memur ve müstahdemler, Türk ulusunun giymiş olduğu şapkayı giymek mecburiyetindedir. Türkiye halkının da genel başlığı şapka olup, buna aykırı bir alışkanlığın devamını hükümet engeller… Bu kanun elbette hemen benimsenmedi. Şapka Kanununun çıkmasıyla birlikte Erzurum, Rize, Sivas, Maraş, Giresun, Kırşehir, Kayseri, Tokat -ne ilginç tesadüf be Zehra-, Amasya, Samsun, Trabzon ve Gümüşhane gibi illerde protesto olayları yaşandı… Yasaya göre, şapkadan başka bir başlık giymekte direnmenin cezası üç aya kadar hafif hapis iken, kanunu protesto hareketleri, sistemin meşruluğuna karşı yönelen idamlık suçlar sayıldı…" (tr.wikipedia.com) "Geçtiğimiz hafta 80. senesini idrak ettiğimiz 'Kılık Kıyafet Düzenlemesi' halk arasında 'Şapka Devrimi' diye anılır. Bizde yadırganmayan ama Batılı bir insana söylediğinizde gülümseme sebebi olan kararı 1925 senesi Ağustos ayının sonunda Kastamonu gezisi sırasında ilan etti Atatürk. Ve aynı yıl kasım ayında bu konuda düzenleme getiren yasa çıktı. Şimdilerde etkisi kalmayan ve neredeyse uygulamadan kalkan yasa o yıllarda haddinden fazla gerginlik doğurdu. Devlet memurlarının şapka edinip toplu fotoğraflar çektirerek Ankara'ya gönderdikleri, yasak dolayısıyla erkeklerin piyasada yeterli sayıda şapka bulunmaması yüzünden Rum kadın giyim mağazalarına hücum edip kenarlıklı bayan şapkaları edindikleri günler yaşandı. Daha ötesi bu düzenlemeye muhalefet yüzünden idam cezaları verildi. Bu kanuna Rize'de karşı çıkan halkın isyana varan tutumu yüzünden ünlü Hamidiye Zırhlısı'nın şehrin karşısına demirlediği, Erzurum'da Sinop'ta benzer hadiseler yaşandığı bilinir. Şapka giymek istemeyen kişilerin vilayete dilekçe vermeye gittiklerinde üzerlerine makineli tüfekle ateş açıldığı, Erzurum'da idam edilen 30 kişi arasında bir kadının yer aldığı 'zor oyunu'ydu bu." (www.radikal.com.tr, 04.09.2005) "Direnişin en şiddetli olduğu yer ise Trabzon'un hocalarıyla meşhur ilçesi Of'tu. Of, Hamidiye Kruvazörü tarafından bombalandı. Bizim uşakların bombardıman altında, "Atma Hamidiye atma, şapka da giyeceğuz, vergi de vereceğuz" diye ağlaştıkları rivayet edilir. Bilindiği gibi, Atatürk 24 Ağustos 1925 tarihinde Kastamonu'ya elinde Panama şapkasıyla gitmiş, Kastamonululara hitaben yaptığı konuşmada, "...Uygar ve milletlerarası kıyafet, bizim için, çok cevherli milletimiz için lâyık bir kıyafettir" demişti, "Onu giyeceğiz. Ayakta iskarpin veya fotin, bacakta pantolon, yelek, gömlek, kravat, yakalık, ceket ve tabiatıyla bunları tamamlamak üzere başta siper-i şemsli serpuş. Bu serpuşun adına şapka denir. Redingot gibi, bonjur gibi, smokin gibi, frak gibi, işte şapkamız! İsterseniz bildireyim ki, bu kadar yüksek ve önemli bir sonuca varmak için, gerekirse bazı kurbanlar da verelim..." (K. Z. Gençosman, Atatürk Ansiklopedisi, İstanbul 1981, X, 67) Anlaşılacağı gibi, bu iş, "kurban" vermeyi göze aldıracak kadar önemliydi. İskilipli Atıf Hoca da maalesef "kurbanlar"dan biri olacaktı… Bu arada Atıf Hoca da şapka devrimi'nden bir buçuk sene önce yayınladığı "Frenk Mukallitliği ve Şapka" isimli kitabından dolayı tutuklanmıştı… Ankara İstiklal Mahkemesi'nde yargılanmaya başlandı. Bu kez isnat edilen suç, "halkı kanunlara karşı kışkırtmak"tı. Oysa Hoca şapka aleyhine hiçbir gösteriye katılmamıştı. Meşhur Kılıç Ali'nin (nam-ı diğer Kel Ali) reislik ettiği Ankara İstiklal Mahkemesi Savcısı, Hoca için 3 yıl hapis cezası istiyordu. Fakat mahkeme iki gün içinde idam cezası verdi. Atıf Hoca, ne hikmetse savunma yapmaya gerek görmemişti. Hüküm 4 Şubat 1926 sabahı infaz edildi. Atıf Hoca'nın son sözü, "Mahkeme-i Kübra'da hesaplaşırız" oldu." (Yavuz Bahadıroğlu, Vakit; 18.02.2004) Ya işte böyle Zehra bacı. 1920'lerde bu ülkenin erkeklerinin başına gelenler yıllar sonra bu sefer kadınlarının başına geldi sizler sayesinde. Allah'tan bu sefer ne istiklal mahkemeleri, ne takrir-i sükun kanunu, ne idam sehpaları ve ne de kel ali'ler var. Gerçi bunlar yok olmasına yok da acının binbir türlüsü var. Başörtüye riayet eden müslüman genç kız ya da kadının her birinin hüzünlü ayrı bir hikayesi var. Bu hüzünlü hikayelerden, bu acılardan sana ne be Zehra. Sen özgür ve hür bir laik cumhuriyet rektörü bayan olarak saçlarını rüzgarda savur. Geçmişte erkeklerin, günümüzde kadınların çektiği sıkıntılardan, zorluklardan sana ne bre. Sür keyfini rektörlüğün. Hazır dünya nimetleri içindeyken ve arkanda bu kadar bilimsel, yargısel, devletsel destek de varken. Mahkeme-i Kübra'da İskilipli Atıf Hoca ve idam edilen diğer 'kurban'larla karşılaşır mısın, karşılaşmaz mısın bilemem fakat inşallah "şaka değilmiş Allah'ın elçilerinin söyledikleri, fark edemedim, yanıldım, söylediklerinin doğal olduğuna inandığım bilim adamları şimdi nerede" deyip başını iki elinin arasına alıp hüsrana uğramazsın. Daha henüz bir çok şeyi anlama ve de düzeltme imkanı varken. "Halamın kızı Zehra dostlar başına / İşte bu haliyle ediyor beni deli / Hemen darılma hala kızı Zehra / Ama artık anla be Zehra (Zehra / Barış Manço)"
2) Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, laikliğe aykırı fiillerin odağı haline geldiği iddiasıyla AK Parti'nin kapatılması istemiyle Anayasa Mahkemesi'ne dava açtı. [www.yenisafak.com.tr; 14/03/2008]
Laiklik, hak ve hakikat bilinip bildirilip 'değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek' -teklif edilse 'ahlaksız teklif' olarak mı değerlendirilirdi acaba, aklıma geliverdi de birden- anayasa maddesi olursa, elbette siyasi partiler de başsavcı Abdurrahman -Rahman'ın kulu anlamında- tarafından "İslam'a aykırı fiillerin odağı haline geldiği" iddiasıyla kapatılacak değil ya. Savcının isminden hareketle niye öyle bir zanna kapıldınız ki. Kişiler her zaman ismiyle müsemma (benzer) düşünce ve fiillere sahip olmalı diye bir yargıtay içtihadı filan mı var, ben niye duymadım eğer varsa. Hem isimden açılmışken soyisim de bana bir başka savcıyı hatırlattı. Fakat o savcı, yalçın değil de sarı kaya olduğu için mi yoksa iddianamesiyle 'yalçın bir kaya'ya çarptığından mıdır nedir bilinmez, bırakın "görevini yaptığı"nın düşünülmesini, anında kendini kapının önünde buluverdi. "Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, "Şemdinli" iddianamesinde Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt hakkındaki iddiaları ile gündeme gelen Van Cumhuriyet Savcısı Ferhat Sarıkaya'yı meslekten ihraç etti." (www.haber7.com; 20/04/2006) Her neyse bırakalım bu isim, soyisim muhabbetini. Daha ciddi olalım lütfen. Hadi bu ülkede devlete hakim zihniyet tarafından İslam(ve de şeriat)=irtica, kürt milliyetçiliği=bölücülük sıfatı ile -ha bir de toprağı bol olsun komünist hareket vardı, şimdilerde sistem için zararsız, hatta faydalı bir argüman oldular- tu kaka gösterilip her tür tedbir elden bırakılmayıp ilgili partiler kapatılıyor kapatılmasına da ne hikmetse hala bir partinin "demokrasiye aykırı fiillerin odağı haline geldiği" iddiasıyla kapatılmasına şahit olmadık, olamadık. Gerçi laiklik ve demokrasi, ikisi de biri diğerinden ayrılmaz şeyler iken, anlaşılan o ki hakim ve muktedir kesim "ulen bu ülkede laikliği oturtabildik mi, demokrasi sevdasının yollarında ömür tüketelim" diye düşünüyor olmalı herhalde. Hele üstüne üstlük bir de demokrasiye "rejim düşmanları"nın ekmeğine yağ sürer gözüyle bakıldığını da hesaba katarsak. "Ak Parti çoktan kapatılmalıydı" diye kitap yazan ve ne ilginç tesadüftür ki "kapatma istemli iddianame" de ileri sürülen gazete kupürlerinden oluşan "fikir beyanı" niteliğindeki delillerle(!) benzerlik gösteren, RP'ye kapatma davası açan eski cumhuriyet başsavcısı Vural Savaş diyor ki, "…ABD'nin tasvip etmeyeceği bir iktidarın seçim kazanıp göreve devam etme ihtimali belirseydi, 28 Şubat öncesinde yapıldığı gibi askeri ihtilalin bile zemini hazırlanırdı…" (www.referansgazetesi.com; 28.03.2008) Eski başsavcının sözlerinden izninizle şu sonuçları çıkartırsak çok mu yanlış yapmış oluruz acep. 1. Bu ülkede ABD'nin tasvip etmediği bir iktidar seçim kazanıp iktidara gelemez, gelse de kalamaz. 2. Askeri darbelerin zemini -itinayla- hazırlanır. 3. Askeri ihtilallerin arkasında ABD vardır, tıpkı 28 şubatta olduğu gibi. 4. RP'nin kapatılması da postmodern bir darbe olan 28 şubatla ilişkilidir. Darbenin doğal bir sonucu olarak RP hakkında kapatma davası açılmıştır. Bu kadar çıkarımdan sonra bu sözleri söyleyen eski başsavcının ABD ile beraber hareket ettiğini, etmese bile politikalarına dolaylı da olsa destek verdiğini çıkarsasak dilinin altındaki baklayı da çıkarmış olur muyuz acep? Demek ki kapatma istemi noktasına gelinceye kadar ayışığı ve sarıkız adlı darbe hazırlıkları, cumhuriyet mitingleri, asker cenaze törenlerinin hükümet karşıtı gösteriye dönüştürülmesi, e-muhtıra, anayasa mahkemesinin 367 kararı, falan filan yetmemiş olacak ki darbe zemini oluşturulamayınca ve de darbe ihtimali zayıf görülünce -eski başsavcının söylediklerinden mütevellit-, yeni savcı harekete geçti ve anayasadaki başörtüsü düzenlemesi bahane edilerek düğmeye basıldı. Gel de "darbelerin yerini günümüzde yargı müdahaleleri aldı" diyen Gazi Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Levent Köker'e hak verme. (Sabah; 24.03.2008) Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir derler. Alın size iki ay kadar önce çıkmış bir haber. "Başsavcı'nın AKP dosyası. Önceki gün türban konusunda zehir zemberek açıklamalar yapan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, AKP'nin sicil dosyasını incelemeye başladı. AKP'nin beyan ve eylemlerini, Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası kapsamında değerlendiren Başsavcılık, yeterli delile ulaşırsa "ihtar" talebinden "kapatma" davasına kadar bir dizi yaptırım için Anayasa Mahkemesi'ne başvuracak. (www.aksam.com.tr; 19.01.2008) Yalnız Ak Parti değil elbette kapatılma istemi olan. "Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, Demokratik Toplum Partisi'nin ''eylemlerinin ve üyelerinin beyanlarının 'devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne'' aykırılık oluşturduğu gerekçesiyle kapatılması istemiyle Anayasa Mahkemesi'nde dava açtı." (www.dunyabulteni.net; 16/11/2007) Ne ala memleket! Baktın hoşuna gitmiyor, canınızı sıkıyor, kapat gitsin, yasakla gitsin. Yakın tarihte de aynı değil mi? Demek ki aynı tas, aynı hamam. Gelin sizinle tarihte kısa bir gezinti yapalım, bugünü anlamak için düne gidelim. "Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin ilk muhalefet partisidir. Mustafa Kemal Paşa'nın eski silah ve dava arkadaşları olan Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele ve Adnan Adıvar'ın öncülüğünde 17 Kasım 1924'te kurulmuş, 2 Mart 1925'ten itibaren baskılarla karşılaşmış ve 5 Haziran 1925'te kapatılmıştır. Kurucu ve üyelerinin birçoğu 1926'da idam edilmiş veya yurt dışına sürgüne gitmiştir. Amasya Tamimi ile Kurtuluş Savaşı'nı başlatan beş veya yedi kişilik kadronun Mustafa Kemal hariç tüm üyeleri, Terakkiperver Fırka'nın kurucu ve liderleri arasında yer almıştır. Atatürk, Nutuk'ta Terakkiperver Fırka kurucularını cumhuriyet düşmanlığı, saltanatçılık, halifecilik, İngiliz yandaşlığı, isyan kışkırtıcılığı ve vatan hainliği ile suçlar." (tr.wikipedia.org) Sonra ne mi oldu Terakkiperver Cumhuriyet Partisi'ne. Okumaya devam. "4 Mart'ta Takrir-i Sükun Kanunu kabul edildi. Tevhidi Efkar, Son Telgraf, İstiklal, Sebilürreşad, Aydınlık, Orakçekiç gibi gazete ve dergiler kapatıldı. İstiklal Mahkemeleri kuruldu. TCF, illegal bir örgütmüş gibi yargılandı ve 3 Haziran 1925'de bütün şubeleri kapatıldı. Fırkanın kapatılmasının en büyük nedeni olarak fırka programındaki 6. madde gösterildi: "Fırka efkar ve itikadatı diniyyeye hürmetkardır." (tr.wikipedia.org) Gelelim ikinci olarak kurulan partiye. "Serbest Cumhuriyet Fırkası, Cumhuriyet döneminde kurulan ve çok partili siyasal yaşama geçiş yolunda ikinci deneme olan siyasi partidir. Ali Fethi Bey, Paris büyükelçiliğinden dönüşünde Mustafa Kemal'in önerisi ve onayıyla Serbest Cumhuriyet Fırkası'nı kurdu (12 Ağustos 1930). Programında, partinin cumhuriyetçi, milliyetçi ve laiklik ilkesine bağlı olduğu vurgulanıyor, yabancı sermayenin ülkeye girmesinin özendirilmesi isteniyor, ekonomik yaşamda sürekli devlet müdahalesine karşı çıkılıyordu. SCF kısa sürede geniş bir destek kazanarak Cumhuriyet Halk Fırkası (CHF) yönetimini kaygılandırdı. SCF'nin iktidara ancak cumhurbaşkanıyla çatışarak gelebileceğini kavrayan Fethi Bey bunun çok ağır sonuçlar yaratacağı inancıyla, 17 Kasım 1930'da Dahiliye Vekâleti'ne başvurarak SCF'nin feshedildiğini açıkladı." (tr.wikipedia.org) Demokrat Parti kuruluncaya kadar başka bir parti kurulmadığını, Demokrat Parti'nin nasıl kurulduğunu, nasıl kapatılıp başına neler geldiğini ve bugüne kadar olanları anmaya gerek yok herhalde. Bu iddianameye destek kimlerden mi geldi? Tam üstüne bastınız, bildiniz. "CHP cephesinden sonra bir alkış da İşçi Partisi Genel Başkanı Perinçek'ten geldi. Perinçek, iddianameyi gecikmiş buldu." (www.internethaber.com; 16.03.2008) Bugün demokrasinin hamisi ve patronu ABD'de iki partili bir oyun onyıllarca sürmektedir. Demokrat ve Cumhuriyetçi Parti'nin ikisi de birbirlerini demokrat ya da cumhuriyetçi olup olmamakla itham etmeyip, ABD çıkarları -tabii ki kendi çıkarları için de- için elele verip çalışmaktadırlar. Görünen o ki bu ülkede sistemin içinde yer alan iki ana akım, fırka, parti, kesim kıyasıya mücadele veriyorlar. Laiklik konusunda hemfikirler fakat anlayış ve uygulama noktasında farklı düşünen bu iki akımın jakoben, dayatmacı, baskıcı ayağının laikliğe bakışını şu sözler özetlemektedir. "Lâiklik, ortaçağ dogmatizmini yıkarak aklın öncülüğü, bilimin aydınlığı ile gelişen özgürlük ve demokrasi anlayışının, uluslaşmanın, bağımsızlığın, ulusal egemenliğin ve insanlık idealinin temeli olan bir uygar yaşam biçimidir… Çağdaş bilim, skolâstik düşünce tarzının yıkılmasıyla doğmuş ve gelişmiştir. Lâiklik, toplumların düşünsel ve örgütsel evrimlerinin son aşaması; ulusal egemenliğe, demokrasiye, özgürlüğe ve bilime dayanan siyasal, sosyal ve kültürel yaşamın çağdaş düzenleyicisidir. İnsanı kul olmaktan çıkarıp birey yapan, bireye kişiliğini geliştirmesi için özgür düşünce olanaklarını veren, bu yolla siyaset-din ve inanç ayrımını gerekli kılarak din ve vicdan özgürlüğünü sağlayan ilkedir… Dünya işlerinin lâik hukukla, din işlerinin de (inanç ve ibadet çerçevesinde) kendi kurallarıyla yürütülmesi, çağdaş demokrasilerin dayandığı temellerden biridir. Bu bağlamda; laik devlet düzeninde kamusal düzenlemelerin kaynağı dinî kurallar olamaz ve bu düzenlemelerin dinî kurallara göre yapılması düşünülemez." (AK Parti Kapatma İddianamesi, sh. 8) Demokratik, ılımlı, hoşgörülü laikliği ise mensuplarından birinin şu sözleri açıkça özetlemekte. "Bakan Hüseyin Çelik, bir gazetecinin "Sayın Baykal'ın 'Tayyip Bey'e nasıl güveneceğim. AK Parti'ye nasıl güveneceğim. AK Parti'nin laiklik anlayışı değişecek mi? Hüseyin Çelik Milli Eğitim Bakanı olmaya devam edecek mi' ifadesini nasıl değerlendiriyorsunuz" şeklindeki sorusunu yanıtladı. Çelik, "Bizim laiklik anlayışımızla sayın Baykal'ın laiklik anlayışı birbirine uymayabilir. Sayın Baykal'ın laiklik anlayışı daha çok laikçiliktir. Aslında eğer birileri Türkiye'de laikliğe zarar veriyorsa bunun başında Sayın Baykal geliyor. Çünkü adeta kendi halkına, kendi insanına laikliği bir öcü gibi göstererek, laikliği bir ayrışma aracı, bir ötekileşme aracı olarak kullanarak, bunu başta sayın Baykal yapmıştır. Biz laikliği demokrasinin, cumhuriyetimizin vazgeçilmezi olarak kabul ediyoruz. Bu konuda en ufak bir sıkıntımız yok" diye konuştu." (www.ntvmsnbc.com; 28.03.2008) Osmanlının son, cumhuriyetin ilk demlerinden beri sistem içindeki kavganın, mücadelenin özeti budur. CHP ve TCP (SCF, DP, AP, ANAP, DYP, RP, FP, SP, AKP) arasında laikliğin kabulü veya reddi konusunda değil, laiklik anlayışı konusunda farklılık vardır. Tarafların rant, çıkar, paylaşım kavgası da bu kavramlar üzerinden yürümektedir. Atatürk, laiklik, cumhuriyet, demokrasi, AB, İslam, başörtüsü ve diğer tüm tartışmalar bu minval üzeredir. Bir şeyin öncelikle kabulü ve reddi noktasında bir karar verilir. Kabulden sonradır ki, "…Ama, Hangi Atatürk; …Ama, Hangi Laiklik; …Ama, Hangi Cumhuriyet; …Ama, Hangi Demokrasi, …Ama, Hangi İslam, … " deme sırası gelir. Sistem içinde yer alma ya da almama hususu ise meselenin can alıcı noktasıdır. Gözlerimizin önünde kitleleri oyuna dahil edici ve oyunu zaman zaman kızıştırıcı bir tiyatro sahnesi var. Kimi iyi adam, kimi kötü adam rolünde, kimi iyi polis, kimi kötü polis rolünde. Zaman zaman kavga o kadar kızışıyor ki işin farkında olduğunu düşündüğümüz birçok insan bile bunun bir oyun olduğunu unutarak ya da değişik gerekçelerle bu oyunda iki taraftan biri olmak ihtiyacında hissedebiliyor kendini. Ama ne olursa olsun bunun nihayetinde bir oyun olduğunu unutmamalı, dünya nimetlerine gözlerimizi dikmeden, "yaratılış gayemizi" ve "kal-u bela da verdiğimiz sözü", "yüklendiğimiz emaneti" unutmamalıyız. Yalnız ve yalnız Allah'a -ortak koşmadan- inanmanın (tevhid'in), teslimiyetin gereğini, olanca gücümüzle O'nun yardım ve affına sığınarak yerine getirmek durumundayız. Elbette bilenler ve farkında olanlar için bu, elde ateş parçası tutmak kadar zor bir iştir. Ve maalesef bu ülkede ve cihanda taliplisi de, tarih boyunca olduğu gibi ne kadar da azdır. Sahih iman ve salih amel sahiplerine hakk'ı tavsiye ve sabır'dan başka ne öğütlenebilir ki.

E-posta: arifkaya65@gmail.com

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...