|

Rejimin Karakteri
Etyen Mahçupyan/ 24.03.2008/ gazetem.net
Her
coğrafyanın yaratmış olduğu kendine has bir siyasi kültür var. Ayırıcı
çizgiler modernleşme gibi küresel niteliği olan zihniyet değişim
süreçlerinde yıpranabilir. Ama tarih siyasi kültürün öyle aniden
değişmediğini, yeni ideolojik ortamlara hızla adapte olabileceğini ve
fırsat bulduğu anda aslına dönme istidadı gösterebileceğini ortaya
koyuyor. Batının etkisi altında 'liberalleşen' ancak mafyatik rant
mekanizmalarına tabi olmaktan kurtulamayan eski Sovyet dünyasının
toplumları bunu kanıtlıyor.
Türkiye'nin de kendine has bir siyasi kültürü var. Osmanlı'nın 'ideal
durum' anlayışının yansıması olan bu bakışa göre devletle toplum
arasında 'doğal' bir hiyerarşi bulunuyor. Sanki devletin topluma nazaran
farklı bir 'özü' bulunuyor. Nitekim Osmanlı'da bürokrasi içinde kariyer
yapacak gençleri yetiştiren Enderun mektebinin mezunları ilk görevlerine
başlarken adlarını da değiştirmiş olurlardı. Devletin memuru olmak,
toplumdan farklılaşmayı, topluma mesafe almayı, bir anlamda farklı bir
kimlikle yeniden doğmayı ifade ederdi. Osmanlı'nın yönetim mantığı bir
cemaatler dünyasında adil davranacak memurları aradığı için bu
yaklaşımın bir rasyoneli de bulunmaktaydı.
Cumhuriyet ise kendisini Osmanlı'dan 'kopuş' olarak tanımladı. Ne var ki
söz konusu kopuş sadece kültürel açıdan geçerli oldu. Dinin devlet
sistematiği içindeki etkisi bertaraf edilirken, laiklik sayesinde dar
bir elitin yönetime gelmesi ve onu elinde tutması meşrulaştırıldı. Çünkü
zamanın pozitivist anlayışına göre laiklik bilimsel bir tutumdu ve laik
kimseler dindarlara göre insanlığın daha 'ileri' bir aşamasını temsil
etmekteydi. Böylece azınlığın yönetimini meşrulaştıran bir 'cumhuriyet'
anlayışı egemen oldu. Daha sonraki yıllarda devlet cahil bulduğu toplumu
'modernleştirmek' üzere demokratik normları defalarca ihlal etmesine
karşın, bunları 'demokrasi' adına yaptığını iddia etti.
Sonuçta 'demokrasi' kelimesi ancak laikliğin içinden algılanabilen ve
ancak laik olanlara açık olan bir iktidar alanını ifade etmeye başladı.
Diğer taraftan bu laiklik algısı batıdakine de hiçbir biçimde
benzemiyordu. Laiklik devletin inançlar karşısında eşit mesafede
durmasını değil, doğrudan dindarlığın karşıtı olarak tanımlanmıştı.
Böylece otoriter bir rejimin kendisini 'demokrasi' olarak sunabildiği
bir cumhuriyet ortaya çıktı.
Son dönemde rejimin bu içsel karakterini tehdit eden ikili bir gelişme
ile karşılaşıldı. Bir yanda Türkiye'nin zorunlu olarak evrensel
demokratik normlara uyması gerektiğini ima eden AB sürecinin içine
girildi. Diğer yandan demokrasinin en basit kuralı olan çoğunluğun
iktidar olma hakkı, muhafazakar kesimin partilerini kaçınılmaz olarak
iktidar yaptı. Ancak asıl 'tehlike' bu muhafazakar partilerin son
temsilcisi olan AKP'nin AB taraftarı olmasıydı. Çünkü bu durumda
otoriter bir rejimin 'demokrasi' kisvesi altında sürdürülmesi olanaksız
hale gelecekti. Ne var ki aynı rejim özellikle askeri ve yargı
bürokrasisinin eline inanılmaz bir ideolojik tahakküm fırsatı vermiş,
siyasi ve iktisadi nüfuz tekeli yaratmıştı. Dolayısıyla 2007 yılı AB
eksenli özgürlükçü açılım sürecini durdurmak için çeşitli eylemlere
sahne oldu. AKP'li bir cumhurbaşkanı seçtirmemek için Mecliste 367
kişilik oturum şartı aranması gibi gülünç tedbirlerden, 27 Nisan
muhtırası gibi içeriksiz güç gösterilerine kadar… Ancak başarılı
olunamadı.
Şu günlerde gündeme gelen Yargıtay Başsavcısı'nın AKP'yi kapattırma
girişimi aynı stratejinin parçasıdır. Bu olay rejimin karakterinin bir
kez daha sergilenmesidir… Türkiye'nin bürokratik kurumları ellerine
geçirmiş oldukları ideolojik tahakküm avantajını kaybetmek istemiyorlar.
İddianamenin bu denli 'boş' olması, içinde 'suç' olabilecek tek bir
eylemin bile bulunmaması şaşırtıcı değil. Çünkü bunun hukukla hiçbir
ilgisi yok. Yargı kurumu doğrudan siyaset yapıyor, sivil siyasetin nasıl
yapılacağını ve kimler tarafından yapılacağını bir kez daha söylemeye
yelteniyor. Böylece Türkiye'deki rejimin karakterini de apaçık hale
getiriyor: Bu 'demokrasi' denen, ama demokrasi olması bizzat rejim
tarafından sürekli engellenen, Osmanlı türü bir bürokratik despotizm
örneği… |