Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 352 | Nisan  2008

                   

 

 


NEDİM YILDIZ / ALMANYA

SORU 1: Elbette Kur'an evrenseldir, her zamana ve mekana hitab eder, müminler için ölçüdür, hiç bir ayetini Rabbimiz sebepsiz inzal etmemiştir. Ancak Ahzap Suresi'nin 6. ayetinde gördüğümüz gibi, "Peygamberimizin (sav) eşleri müminlerin analarıdır ve peygamberimizin hanımlarıyla nikahlanmak da büyük günahtır" buyurulmakta. Kendileri hayattayken sebebi ve maksadı anlaşılıyor. Ancak Peygamberimiz ve eşleri ahirete irtihal ettiklerine göre günümüzde yaşayan müminler bu iki hükmü nasıl anlamalıdırlar?

CEVAP: Kur'an tarihin bir döneminde yaşayan insanlara "hitap" olarak, kıyamete kadar yaşayacak olan insanlık için de eskimeyen bir "kitap" olarak gönderilmiştir. Bu nedenle ilk muhataplarını birebir ilgilendiren veya başta Peygamber (as) olmak üzere özel hitaplarının olması gayet tabiidir. Ayetin tamamı şöyledir: "Peygamber, müminlere kendi canlarından daha yakındır. Eşleri, onların analarıdır. Akraba olanlar, Allah'ın Kitabına göre (mirasçılık bakımından) birbirlerine diğer müminlerden ve muhacirlerden daha yakındırlar; ancak, dostlarınıza uygun bir vasiyet yapmanız müstesnadır. Bunlar Kitap'ta yazılı bulunmaktadır." (33/6). Bu durumu üç şekilde mütalaa etmek mümkündür: Birincisi hükmün birebir uygulanmasıyla ilgili olan kısmı ki, ilgili şahısların vefatıyla bu boyutun uygulanılabilirliğinin imkanı ortadan kalkmıştır. Örneğin Peygamber eşlerinin vefatıyla bahse konu olan kısım ortadan kalkmış olmaktadır. O gün bu hüküm Peygamber (as) ve eşlerinin (r. anha) şahsına karşı ümmetin göstermesi gereken saygı, sevgi ve hürmetin sınırlarını ortaya koyarak Peygamber ailesinin hürmetinin bilinmesidir. İkincisi ise ahlakî boyutudur ki, kıyamete kadar bakidir. Bu aileye karşı Müslümanların göstermesi gereken saygı ve hürmet, salat ve selam (33/56), akidelerindeki yeri (canlarından daha çok sevmek 33/6) ve toplumsal hayatımızla ilgili çıkaracağımız dersler ve öğütler bakımından süreklilik arz etmektedir. Bir diğer boyutu ise Peygamberlerin şahsına özel bir takım ilahî hükümlerin konulmuş olmasıdır. Örneğin: Peygamberimizin evliliğinin dört kadınla sınırlanmamış olması (33/50), hanımlarının müminlerin anneleri olması (33/6), peygamber eşleriyle evlenmenin müminlere ebediyen haram kılınması (33/53), peygamber eşlerinin yapacağı bir yanlışa veya salih amellere verilecek karşılığın iki kat olması (33/30-31), peygambere özgü gece namazı (17/79), peygamberlerin tebliğ ile ilgili yapacakları bir hatanın cezasını anında dünyada iken görmeleri(69/44-46) gibi.
Bu uygulamalarda da yine bizim toplumsal hayatımızla, siyasi hayatımızla, aile hayatımızla ilgili alacağımız dersler ve öğütler vardır.
Ayetin bağlamına baktığımız zaman cahiliye döneminden kalma birtakım anlayışların değiştirilmesinden, bunun toplum hayatındaki uzantılarından ve ilahi hükme göre olması gerekeni bildirdikten sonra, peygamber ile müminlerin arasında olması gereken anlayışa parmak basarak, canlarından önce peygamberin canını aziz bilmeleri ve Peygamberin eşlerini de anneleri olarak görmeleri gerektiğini bildiriyor. Bu ise yeni bir toplumsal anlayış getirmektedir. Bu anlayışın temeli "inananlar kardeştir." (49/10) ayetiyle atılmıştı. Şimdi ise: "Peygamber, müminlere kendi canlarından daha yakındır. Eşleri, onların analarıdır" hitabıyla iman bağından doğan "manevi ailenin", ebeveyni peygamber ve şerefli eşleri, evlatları da kadınıyla erkeğiyle tüm Müslümanlar olmaktadır. İslam bu anlayışla Devlet-Millet kaynaşmasını en yüksek düzeyde gerçekleştirmiş olmaktadır. Her Müslümanın, bu ailenin bir ferdi olarak elinden geleni ardına koymadan, kendi canını Allah elçisinin canına siper ederek aile şerefini korumaya, yüceltip yükseltmeye çalışması, imanî bir sorumluluktur. Müminlerin Allah sevgisi ise, her sevginin üzerinde ve daha kuvvetlidir. (2/165) Allah Kur'an'da insanlararası akrabalığı iki şekilde ifade ediyor. Birisi nesepten doğan soy-sop ve kan bağı ile oluşan yakınlık, diğeri ise ortak akideden, imandan doğan yakınlıktır ki, Nuh (as)'a verilen cevapta bu açıkça ifade edilmektedir: "O senin ailenden değildi" (11/46). Burada Allah, aynı inancı kabul edenleri bir aile olarak takdim etmektedir. Birincisini maddi, ikincisini de manevi aile yapılanması olarak değerlendirmek mümkündür.
Günümüzde Devlet-Millet ilişkisi tanımlanırken de aynı anlayışı görmekteyiz. Türklerdeki devlet telakkisinde de "devlet babadır." Devleti temsil eden kimse hep milletin "babası", vatandaş da onların evladı gibi kabul edilmiştir. Olayın manevi olarak görünen manzarası budur. Ancak İslam'da bu tanımlama gerçek olarak özde iken, çağdaş telakkilerde ise sadece sözdedir. Çünkü, çağdaş anlayışlarda insanları birleştiren bağ, menfaat bağıdır. Karşılıklı menfaatin bitiği yerde her şey biter. Bunun içindir ki, seçimler yaklaştığı zaman siyasiler, bütün güçleriyle milletin yaralarını sarmaya koşarlarken, seçimden sonra bu anlayıştan eser kalmaz. Gelecek seçime kadar sarılması gereken yeni yaralar açmaya gayret gösterirler. İslam'da ise bu bağ geçici menfaat bağı olmayıp kalıcı olan akide bağı ile bağlanmıştır. Yaptığı her işte imanının sesine kulak vermek zorundadır. Ayetin ikinci kısmında ise: "Akraba olanlar, Allah'ın Kitabına göre, (mirasçı olma bakımından) birbirlerine diğer müminlerden ve muhacirlerden daha yakındırlar; ancak, dostlarınıza uygun bir vasiyet yapmanız müstesnadır. Bunlar Kitap'ta yazılı bulunmaktadır." (33/6) buyurulmaktadır. Medine'ye hicretin ilk yıllarında Ensar ve Muhacir birbirleriyle kardeş ilan edilerek sahip oldukları her şeyi kardeş payı olarak paylaşmışlardı. İlerleyen zaman içerisinde durumu düzelen İslam toplumundaki bu uygulamayı miras konusunda değiştirerek, bundan sonra nesep bağına göre mirasın paylaşılacağını bildiriyor. Bunun ayrıntıları miras ayetlerinde vardır. İstisna olarak dostlara uygun bir vasiyet yapılabileceği de bildiriliyor. Böylece olağanüstü durum sona erdirilerek olağan durum ilan ediliyor.
Uygulamanın bu kısmında da çağlar boyu yinelenecek bir örneklik vardır. Toplumun karşılaştığı benzer durumlarda herkesin elindeki imkanları kardeşleriyle paylaşmalarının örnekliği sergileniyor. "Komşusu aç iken tok olarak sabahlayan bizden değildir" sözünün burada hatırlanması söylemek istediğimiz maksadı açıklayıcı olacaktır.

SORU 2: Kur'an'daki bir anlatım üslubunun mecaz ya da sembolik olduğunu ya da olmadığını tespit edebilmek için önereceğiniz bir metot var mı?
 

CEVAP: Öncelikle sembolizmin ne olduğunu doğru tespit etmemiz gerekir. Yaşadığımız alemde bize sunulan nimetler, müşahede alanımıza giren bu dünyada görmemiz, dokunmamız, tatmamız ve mahiyetini görüp, bilip, kavramamız mümkün iken; Ahiret alemiyle ilgili sunulanlar için bu mümkün değildir. Örneğin Cennet nimetleri ve cehennem azabı gibi konuların hakikatini görmek, tatmak ve mahiyetini hakikatine uygun olarak idrak etmek mümkün değildir.
İşte Allah Kur'an'da gaybi alemi bize anlatırken, bizim idrak seviyemize göre dünyadaki bildiğimiz bir takım şeyler ile anlatıyor. Bunu da mahiyeti bizce bilinmeyen ahiret alemini bildiğimiz dünyadakilere benzeterek, yani teşbih yoluyla yapıyor. Bu nedenle gaybi alemi anlatan ayetlerin hepsi "müteşabih" ayetler olarak kabul edilir. Müteşabih demek, teşbih yoluyla anlatılan demektir. Buna Allah'ın zatı ve sıfatlarıyla ilgili açıklamaları ve meleklere ait bilgileri de dahil etmek mümkündür.
İşte bu konularla ilgili anlatımların hepsi sembolik anlatımlardır. Mahiyeti insan tarafından bilinmesi mümkün olmadığından insanın idrak seviyesine göre bir takım semboller ile anlatma yöntemidir. Bu nedenle Allah Kur'an ayetleri için "bir kısmı Muhkem bir kısmı da müteşabihtir" buyurmaktadır. Ali İmran suresi yedinci ayetinde anlatıldığı gibi. Müteşabih demek manası bilinmeyen demek değil, anlatılan şeyin mahiyetini, görmeyen bilmeyen insan bilemez demektir. Ayetin manası açık ve anlaşılır hale sembolik anlatımla getirilmiştir. Örneğin: Cennet nimetleri bildiğimiz şeylere benzetilerek "üzüm bağları, altından ırmaklar akan köşkler, dolu kadehler…" gibi. Ancak bunların mahiyeti bildiklerimiz gibi demek doğru değildir. O alemin her şeyi oraya özgüdür.
Bu nedenle sembolik anlatım denilince gerçekliği olmayan şeylerin sembollerle ifade edilmesi akla gelmemelidir. Farklı dünyaların veya alemlerin nimetlerinin bilinen alemdekilere benzetilerek anlatma yöntemidir.
Kur'an'ın dilinin Arapça olması nedeniyle, Arap edebiyatının kullandığı tüm sanatları Allah Kur'an'da kullanmıştır. Yukarda anlatmaya çalıştığımız teşbih bir edebi sanat olduğu gibi, mecaz da edebi bir sanattır.
Mecaz, bir kelimenin hakiki manasından başka bir manada kullanılmasına denir. Bunun sebebi ise, kelimenin gerçek anlamında kullanılmasına mani bir durumun olmasıdır. Bu özellikle Kur'an ayetleri için söz konusu olduğunda, Kur'an'ın bütünlüğü göz önünde bulundurularak o kelimenin gerçek manasında mı yoksa mecaz manasında mı kullanıldığını tespit etmek mümkündür. Örneğin: "Allah'ın eli" (48/10), "Allah'ın vechi" (28/88) gibi ifadelerin hakiki manasında alınması Kur'an'ın tanımladığı Allah inancıyla bağdaşmayacağından mecazî anlamda kullanıldığına hükmedilir. Çünkü Allah zatıyla ve sıfatlarıyla yaratılmışlardan hiç birine benzemez, benzetilemez. Allah her şeyi bildiğini ve her şeyden haberdar olduğunu bize anlatmak için şöyle buyuruyor: "Allah'ın göklerde ve yerde olan her şeyi bildiğini görmüyor musun? Her hangi üç kişinin fısıldaşması halinde mutlaka dördüncüleri O'dur, beş kişinin de altıncıları mutlaka O'dur. Gerek daha az, gerek daha çok her nerede olsalar, mutlaka O, beraberlerindedir. Sonra yaptıklarını kıyamet gününde kendilerine haber verecektir. Haberiniz olsun ki, Allah her şeyi tamamıyla bilir."(58/7)
Bunu hiçbir zaman bizi dinleyen veya seyreden üçüncü bir şahıs gibi algılamak mümkün değildir. O'nun görmesi, işitmesi ve bilmesi tamamen kendisine özgüdür.
Bir kelimenin mecaz mı yoksa hakiki anlamda mı kullanıldığını tespit etmenin yolu, kelimenin kullanıldığı cümlede hakiki anlamında alındığı zaman İslam'ın genel anlayışına aykırı bir anlamı ifade etmiyorsa hakiki manasında alınır; değilse mecaz olarak kabul edilir. Bu konu Allah'ın zatı ve sıfatlarıyla ilgili olabilir, tüm gaybi konularla alakalı olabilir veya günlük hayatla ilgili kullanımlarda da olabilir. Örneğin: ekmeğini taştan çıkarmak, alın terini yemek, bileğinin gücüyle geçinmek, kitabı yutmak, gözü yememek ve benzeri ifadeler bizim dilimizde de hep mecazi anlamında kullanılan ifadelerdir.
Kur'ani deyimler olarak, ölülere duyuramamak, gözlerine perde çekmek, kalplerine ağırlık koymak, "sağırlar, dilsizler, körler," kalplerinin mühürlenmesi, göğsün açılması, göğsün yarılması, Allah'ın eli, Allah'ın vechi, görmesi, bilmesi, Allah'ın yakınlığı ve benzeri ifadeler de mecazi anlamında kullanılmıştır. Bunların doğru anlaşılması için, doğru bir Kur'an anlayışına sahip olmak, dile vakıf olmak ve İslamî literatürü de bilmek gerekmektedir.

SORU 3: İlk insan Adem (as) olduğuna göre insanlığın türemesi yakın akraba evlilikleri ile olmuştur diyenler var. Bu iddia hem fıtrata hem de ilahi adalete aykırı değil mi?

CEVAP: İnsanı yaratan, insanı neden yarattığını ve nasıl yaratıp yeryüzüne yaydığını, neslinin devamı için nasıl bir kanun koyduğunu şöyle beyan etmektedir: "Sizi bir nefisten yaratan ve gönlünün huzura kavuşacağı eşini de ondan var eden Allah'tır. Eşine yaklaşınca, eşi hafif bir yük yüklendi ve bu halde bir müddet taşıdı. Hamileliği ağırlaşınca, karı koca, Rableri olan Allah'a: "Bize kusursuz bir çocuk verirsen, andolsun ki şükredenlerden oluruz" diye yalvardılar." (7/189) "Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbinizden sakının. Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık haklarına riayetsizlikten de sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir."(4/1) "Allah sizi (önce) topraktan, sonra meniden yarattı. Sonra sizi çiftler (erkek-dişi) kıldı. O'nun bilgisi olmadan hiç bir dişi ne gebe kalır ne de doğurur. Bir canlıya ömür verilmesi de, onun ömründen azaltılması da mutlaka bir kitaptadır. Şüphesiz bunlar, Allah'a kolaydır."(35/11) "Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O'ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır." (49/13)
Bu ayetler vahyin ilk muhataplarına gönderilen ve onların soylarıyla ve atalarıyla övünme hastalığını kökten tedavi etmeyi amaçlayan ayetlerdir. Bu nedenle farklı olduklarını söyleyenlerin önüne bu ayetleri koyarak hepsinin bir çamurdan yaratılıp, bir aileden türetildiklerini, birbirleriyle tanışmaları için kavim ve kabilelere ayrıldığını, bunun bir üstünlük vesilesi olmayıp üstünlüğün Allah indinde takva ile olacağını bildiriyor. Böylece insanların hiçbir bilgiye dayanmadan, kendi hevalarıyla ortaya koymuş oldukları değer yargılarının gerçekle hiçbir ilgisinin olmadığını açıkça ortaya koyuyor.
Genelde gaybi konularla alakalı benimsemiş olduğumuz yöntem, gaybın sahibinin vermiş olduğu bilgilerle yetinmek ve ona tabi olmaktır. İnsanlığın başlangıcı ile ilgili verilen bilgiler ulaşabildiğimiz kadarıyla yukarıda zikrettiğimiz ayetlerin çizmiş olduğu çerçevededir. Zikredilen ayetlerin (4/1,7/189, 49/13) ifade etmiş olduğu sözün mantukundan anlaşılan, insanlığın başlangıcının bir çift insan ile başlatılmış olduğudur. Bu aile çocuklarının kendi aralarında evlendirilmesi konusunu "fıtrata ve ilahi adalete" aykırı görme işi bizi aşmaktadır. Din Allah'ındır. O hangi kavme neyi emretmiş neyi yasak etmiş ise onlar için bunlara uymak Allah'ın dinine ve emrine uymak olacaktır. Bizim için konulan "şeriata" bakarak ilk insanı yargılamaya kalkmak doğru değildir. Allah, her ümmetin tabi olduğu şeriatın farklı olduğunu Maide suresinin 48. ayetinde şöyle ifade ediyor: "Sana da, daha önceki kitabı doğrulamak ve onu korumak üzere hak olarak Kitabı (Kur'an'ı) gönderdik. Artık aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet; sana gelen gerçeği bırakıp da onların arzularına uyma. (Ey ümmetler!) Her birinize bir şerîat ve bir yol verdik. Allah dileseydi sizleri bir tek ümmet yapardı; fakat size verdiğinde (yol ve şerîatlarda) sizi denemek için (böyle yaptı). Öyleyse iyi işlerde birbirinizle yarışın. Hepinizin dönüşü Allah'adır. Artık size, üzerinde ayrılığa düştüğünüz şeylerin (gerçek tarafını) O haber verecektir."
Bu nedenle her ümmet, kendisine verilen şeraite göre hayatını düzenlemekten Allah'a hesap verecektir. Önceki ümmetlere yasak edilen bir takım şeylerin bir sonraki kitapla mubah kılındığını yine Kur'an'ın beyanından anlıyoruz. (6/146) İslam'da tüm ümmetlerde ortak olan 'akide'dir. Şeriat dediğimiz hayatı düzenleyen yasalar bölümü ümmetlere göre farklılıklar arz etmiştir.
Kur'an'ın ortaya koyduğu şeriat, yirmi üç yılda bu ümmetin hayatına girmiştir. Bu zaman içerisinde evlilik hukukuyla, yemek ve içmekle, ekonomiyle alakalı bir çok "yanlış" yasak emri gelinceye kadar ilk Müslümanlarca yapılmıştır. İçki yasağı 15. yılda, faizin yasaklanması 22. yılın sonlarında Veda Haccı'ndan önce olmuştur. Bu Müslümanlar peygamber içlerinde olduğu halde uzun süre bunları işlemişlerdir. Babasının evlendiği kadınlarla evlenen insanlar vardı (4/22). Bu hal yasak gelinceye kadar devam etti. Diyeceksiniz ki "henüz yasak edilmemişti." Aynı gerekçe ilk insanlar için de geçerli değil midir? Peygamberler, Allah'ın vahyi ne ise onu uygularlar. Allah bildirmeden "bu helal şu haram" diyemezler. Çünkü, "eşyada aslolan mubahlıktır." Aksine bir delil olmadığı sürece herhangi bir yasak konulamaz. Uzun sözün kısası bu olaya da bu pencereden bakmak gerekir. İlk insana uygulanan yasalarla ilgili bu düşünce bizim için sadece bir fikir jimnastiğidir. "Onlar bir ümmetti; gelip geçtiler. Onların kazandıkları onlara, sizin kazandıklarınız da sizedir. Siz onların yaptıklarından sorguya çekilmezsiniz." (2/141) Bizim için bu konudaki konulan yasa şudur: "Analarınız, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, kardeş kızları, kız kardeş kızları, sizi emziren analarınız, süt bacılarınız, eşlerinizin anaları, kendileriyle birleştiğiniz eşlerinizden olup evlerinizde bulunan üvey kızlarınız size haram kılındı. Eğer onlarla (nikâhlanıp da) henüz birleşmemişseniz kızlarını almanızda size bir mahzur yoktur. Kendi sulbünüzden olan oğullarınızın eşleri ve iki kız kardeşi birden almak da size haram kılındı; ancak geçen geçmiştir. Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir."(4/23)
Bu hükümler Medine'de geldiğine göre Allah hiçbir şeyi ihmal etmemiş, ancak 'imhal' etmiştir. Bu en son gönderilen peygamberin ümmeti için uygulanan bir tedricilik olduğuna göre; ilk insan ve ilk ümmet için de benzerinin veya daha fazlasının olabileceğini düşünmeli değil miyiz?

SORU 4: Kur'an'da geçen "Resul ve Nebi" kavramları sadece kendilerine nübüvvet verilen peygamberler için mi kullanılır, bu iki kavram hakkında bizleri aydınlatır mısınız?

CEVAP: Bu iki kavram Arab'ın kullanmış olduğu şu iki kelimeden türetilmiştir: Haber anlamına gelen "Ne-be-e"den Nebi, gönderilen anlamına gelen "Ra-se-le"den de Rasul kelimesi türetilmiştir. Bu kelimeler Kur'an'da iki anlamda da kullanılmıştır. "Ne-be-e" kelimesi hem "önemli ve ciddi büyük bir haber" (78/2), hem de bu haberi getiren "haberci" (22/52), Allah'ın mesajını insanlara getiren kimse demektir. "Rasul", hem gönderilen kişinin üzerine aldığı söz, hem de bu sözü üzerine alan yüklenen kimse anlamında kullanılmıştır. (9/128) Ayrıca Rasul kelimesi Allah'ın çeşitli görevler ile görevlendirdiği Melekler için de kullanılmıştır.Yazıcı melekler anlamında: "İnsanlara dokunan bir sıkıntıdan sonra, bir rahmet tattırdığımız zaman, ayetlerimiz hakkında derhal bir hileye girişirler. De ki: "Allah'ın mukabelesi daha çabuktur!" Haberiniz olsun ki, elçilerimiz olan melekler yaptığınız hileleri yazıp duruyorlar!" (10/21),(43/80) Vahyi getiren melek anlamında: "Andolsun ki, İbrahim'e de elçilerimiz (melekler) müjde ile geldiler ve "selâm" dediler, o da "selâm" dedi ve hemen gidip onlara kızartılmış bir buzağı getirdi" (11/69). İnsanların canlarını almakla görevlendirilen melekler anlamında: "O, kulları üzerinde yegane hakimdir. Ve size, koruyucular yollar. Nihayet herhangi birinize ölüm gelince; elçilerimiz bir eksiklik yapmaksızın onun canını alırlar."(6/61)
Allah'ın mesajını insanlara tebliğ ile görevlendirilen seçilmiş kimseler anlamında: "Kitap'ta Musa'yı da an. Gerçekten o ihlâs sahibi idi ve hem resûl, hem de nebî idi."(19/51) "Rahmetimizin bir sonucu olarak ona kardeşi Harun'u bir Nebi olarak armağan ettik."(19/53) Ve kitapta İsmail'i de an, şüphe yok ki, o vaadinde sâdık idi ve bir resûl, bir nebi idi."(19/54) Kitapta İdris'i de an. Hakikaten o, pek doğru bir insan, bir nebi idi."(19/56) (Ey Muhammed!) "Biz, senden önce hiçbir resûl ve nebî göndermedik ki, o, bir temennide bulunduğunda, şeytan onun dileğine ille de (beşerî arzular) katmaya kalkışmasın. Ne var ki Allah, şeytanın katacağı şeyi iptal eder. Sonra Allah, kendi âyetlerini (lafız ve mana bakımından) sağlam olarak yerleştirir. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir."(22/52)
Her dilin özelliklerine göre bazı farklılıklar olmasına rağmen ortak olan taraflar da vardır. Bir kelime lügat manasıyla kullanılırken genel bir anlam içerirken, bir düşünce içerisinde kavramlaştığı zaman özel bir anlam kazanır. İşte bahse konu olan Rasul ve Nebi kelimeleri de başından beri İslam düşüncesi içerisinde böyle kavramsal bir anlam kazanmıştır. Artık nebi sıradan bir haberci, elçi de gönderilen herhangi bir şahıs anlamına gelmemektedir. İslam'da bu kavram, Allah tarafından vahiy yoluyla seçilip (42/51) dini tebliğ etmeye memur edilen kimse demektir. Bu sıfatı Şura suresi 42. ayetinde belirtildiği gibi Allah'ın vahyine muhatap olmayan herhangi bir kimsenin "Ben Allah'ın elçisiyim" ifadesini kullanması asla doğru değildir. İnsanları gizemli kelimeler ile kandırarak taraftar toplamaya, durumunu meşrulaştırmak için bu kelimelerin lügat manalarının arkasına sığınmaya çalışanların, Allah'ın şu tehdidi ile karşılaşması kaçınılmaz olacaktır: "Allah'a karşı yalan uyduran veya kendisine bir şey vahyedilmemişken: "Bana vahiy geliyor!" diyen kimseden, bir de: "Allah'ın indirdiği ayetler gibi ben de indireceğim!" diyenden daha zalim kim olabilir? O zalimlerin halini ölümün şiddetli dalgaları içinde boğulurken bir görsen! Melekler, ellerini kendilerine uzatıp: "Haydi bakalım çıkarın canınızı! Bugün zillet azabı ile cezalandırılacaksınız; Allah'a karşı doğru olmayanı söylediğinizden ve Allah'ın ayetlerine karşı kibirli davranmanızdan dolayı!" derler."(7/93)
Hz. Muhammed (as)'ın vefatını takiben ortaya çıkmaya başlayan sahte peygamberlere bu ümmet her zaman şahit olmuştur. Fakat Allah'ın kitabı bu ümmetin arasında bulunduğu sürece asla emellerine ulaşamayacaklardır. Kur'an bunların yalanlarını yüzüne vurmak için yeterlidir. (7/93) "Kur'an'ı kesinlikle biz indirdik; elbette onu yine biz koruyacağız. "(15/9) müjdesiyle bu ümmetin kıyamete kadar tabi olacağı kaynağı göstermiştir. Kur'an'ın fikri liderliği bu ümmeti karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için yeterlidir. Kimsenin "ihsanına" ihtiyacı yoktur. Bugün de birileri ağızlarını Allah'ın kitabına yaklaştırarak: 57/27. ayetini delil gösterip: "Sonra bunların izinden ardı ardına Rasullerimizi gönderdik" ayetindeki Rasul sözünü diline doluyor; "Nebilik son buldu ama Resullük kıyamete kadar devam ediyor; ben de Resulüm. Kitabımın adı da Risalet Rurları "diyen kimselerin varlığını yıllardır biliyoruz. Onların "nurları" ancak zifiri bir karanlıktır. Ne kendisini aydınlatabilir, ne de insanlığı. Kendisi zulmet olanda aydınlık olur mu? Bu ümmet Allah'ın kitabına sahip çıktığı sürece "Müseylemeler" asla muvaffak olamayacaktır. Kur'an'ın nuruyla sönmeye mahkumdurlar.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...