|

NEDİM YILDIZ / ALMANYA
SORU 1: Elbette Kur'an
evrenseldir, her zamana ve mekana hitab eder, müminler için ölçüdür, hiç
bir ayetini Rabbimiz sebepsiz inzal etmemiştir. Ancak Ahzap Suresi'nin
6. ayetinde gördüğümüz gibi, "Peygamberimizin (sav) eşleri müminlerin
analarıdır ve peygamberimizin hanımlarıyla nikahlanmak da büyük
günahtır" buyurulmakta. Kendileri hayattayken sebebi ve maksadı
anlaşılıyor. Ancak Peygamberimiz ve eşleri ahirete irtihal ettiklerine
göre günümüzde yaşayan müminler bu iki hükmü nasıl anlamalıdırlar?
CEVAP: Kur'an tarihin bir
döneminde yaşayan insanlara "hitap" olarak, kıyamete kadar yaşayacak
olan insanlık için de eskimeyen bir "kitap" olarak gönderilmiştir. Bu
nedenle ilk muhataplarını birebir ilgilendiren veya başta Peygamber (as)
olmak üzere özel hitaplarının olması gayet tabiidir. Ayetin tamamı
şöyledir: "Peygamber, müminlere kendi canlarından daha yakındır. Eşleri,
onların analarıdır. Akraba olanlar, Allah'ın Kitabına göre (mirasçılık
bakımından) birbirlerine diğer müminlerden ve muhacirlerden daha
yakındırlar; ancak, dostlarınıza uygun bir vasiyet yapmanız müstesnadır.
Bunlar Kitap'ta yazılı bulunmaktadır." (33/6). Bu durumu üç şekilde
mütalaa etmek mümkündür: Birincisi hükmün birebir uygulanmasıyla ilgili
olan kısmı ki, ilgili şahısların vefatıyla bu boyutun
uygulanılabilirliğinin imkanı ortadan kalkmıştır. Örneğin Peygamber
eşlerinin vefatıyla bahse konu olan kısım ortadan kalkmış olmaktadır. O
gün bu hüküm Peygamber (as) ve eşlerinin (r. anha) şahsına karşı ümmetin
göstermesi gereken saygı, sevgi ve hürmetin sınırlarını ortaya koyarak
Peygamber ailesinin hürmetinin bilinmesidir. İkincisi ise ahlakî
boyutudur ki, kıyamete kadar bakidir. Bu aileye karşı Müslümanların
göstermesi gereken saygı ve hürmet, salat ve selam (33/56),
akidelerindeki yeri (canlarından daha çok sevmek 33/6) ve toplumsal
hayatımızla ilgili çıkaracağımız dersler ve öğütler bakımından
süreklilik arz etmektedir. Bir diğer boyutu ise Peygamberlerin şahsına
özel bir takım ilahî hükümlerin konulmuş olmasıdır. Örneğin:
Peygamberimizin evliliğinin dört kadınla sınırlanmamış olması (33/50),
hanımlarının müminlerin anneleri olması (33/6), peygamber eşleriyle
evlenmenin müminlere ebediyen haram kılınması (33/53), peygamber
eşlerinin yapacağı bir yanlışa veya salih amellere verilecek karşılığın
iki kat olması (33/30-31), peygambere özgü gece namazı (17/79),
peygamberlerin tebliğ ile ilgili yapacakları bir hatanın cezasını anında
dünyada iken görmeleri(69/44-46) gibi.
Bu uygulamalarda da yine bizim toplumsal hayatımızla, siyasi
hayatımızla, aile hayatımızla ilgili alacağımız dersler ve öğütler
vardır.
Ayetin bağlamına baktığımız zaman cahiliye döneminden kalma birtakım
anlayışların değiştirilmesinden, bunun toplum hayatındaki uzantılarından
ve ilahi hükme göre olması gerekeni bildirdikten sonra, peygamber ile
müminlerin arasında olması gereken anlayışa parmak basarak, canlarından
önce peygamberin canını aziz bilmeleri ve Peygamberin eşlerini de
anneleri olarak görmeleri gerektiğini bildiriyor. Bu ise yeni bir
toplumsal anlayış getirmektedir. Bu anlayışın temeli "inananlar
kardeştir." (49/10) ayetiyle atılmıştı. Şimdi ise: "Peygamber, müminlere
kendi canlarından daha yakındır. Eşleri, onların analarıdır" hitabıyla
iman bağından doğan "manevi ailenin", ebeveyni peygamber ve şerefli
eşleri, evlatları da kadınıyla erkeğiyle tüm Müslümanlar olmaktadır.
İslam bu anlayışla Devlet-Millet kaynaşmasını en yüksek düzeyde
gerçekleştirmiş olmaktadır. Her Müslümanın, bu ailenin bir ferdi olarak
elinden geleni ardına koymadan, kendi canını Allah elçisinin canına
siper ederek aile şerefini korumaya, yüceltip yükseltmeye çalışması,
imanî bir sorumluluktur. Müminlerin Allah sevgisi ise, her sevginin
üzerinde ve daha kuvvetlidir. (2/165) Allah Kur'an'da insanlararası
akrabalığı iki şekilde ifade ediyor. Birisi nesepten doğan soy-sop ve
kan bağı ile oluşan yakınlık, diğeri ise ortak akideden, imandan doğan
yakınlıktır ki, Nuh (as)'a verilen cevapta bu açıkça ifade edilmektedir:
"O senin ailenden değildi" (11/46). Burada Allah, aynı inancı kabul
edenleri bir aile olarak takdim etmektedir. Birincisini maddi,
ikincisini de manevi aile yapılanması olarak değerlendirmek mümkündür.
Günümüzde Devlet-Millet ilişkisi tanımlanırken de aynı anlayışı
görmekteyiz. Türklerdeki devlet telakkisinde de "devlet babadır."
Devleti temsil eden kimse hep milletin "babası", vatandaş da onların
evladı gibi kabul edilmiştir. Olayın manevi olarak görünen manzarası
budur. Ancak İslam'da bu tanımlama gerçek olarak özde iken, çağdaş
telakkilerde ise sadece sözdedir. Çünkü, çağdaş anlayışlarda insanları
birleştiren bağ, menfaat bağıdır. Karşılıklı menfaatin bitiği yerde her
şey biter. Bunun içindir ki, seçimler yaklaştığı zaman siyasiler, bütün
güçleriyle milletin yaralarını sarmaya koşarlarken, seçimden sonra bu
anlayıştan eser kalmaz. Gelecek seçime kadar sarılması gereken yeni
yaralar açmaya gayret gösterirler. İslam'da ise bu bağ geçici menfaat
bağı olmayıp kalıcı olan akide bağı ile bağlanmıştır. Yaptığı her işte
imanının sesine kulak vermek zorundadır. Ayetin ikinci kısmında ise:
"Akraba olanlar, Allah'ın Kitabına göre, (mirasçı olma bakımından)
birbirlerine diğer müminlerden ve muhacirlerden daha yakındırlar; ancak,
dostlarınıza uygun bir vasiyet yapmanız müstesnadır. Bunlar Kitap'ta
yazılı bulunmaktadır." (33/6) buyurulmaktadır. Medine'ye hicretin ilk
yıllarında Ensar ve Muhacir birbirleriyle kardeş ilan edilerek sahip
oldukları her şeyi kardeş payı olarak paylaşmışlardı. İlerleyen zaman
içerisinde durumu düzelen İslam toplumundaki bu uygulamayı miras
konusunda değiştirerek, bundan sonra nesep bağına göre mirasın
paylaşılacağını bildiriyor. Bunun ayrıntıları miras ayetlerinde vardır.
İstisna olarak dostlara uygun bir vasiyet yapılabileceği de
bildiriliyor. Böylece olağanüstü durum sona erdirilerek olağan durum
ilan ediliyor.
Uygulamanın bu kısmında da çağlar boyu yinelenecek bir örneklik vardır.
Toplumun karşılaştığı benzer durumlarda herkesin elindeki imkanları
kardeşleriyle paylaşmalarının örnekliği sergileniyor. "Komşusu aç iken
tok olarak sabahlayan bizden değildir" sözünün burada hatırlanması
söylemek istediğimiz maksadı açıklayıcı olacaktır.
SORU 2: Kur'an'daki
bir anlatım üslubunun mecaz ya da sembolik olduğunu ya da olmadığını
tespit edebilmek için önereceğiniz bir metot var mı?
CEVAP: Öncelikle
sembolizmin ne olduğunu doğru tespit etmemiz gerekir. Yaşadığımız alemde
bize sunulan nimetler, müşahede alanımıza giren bu dünyada görmemiz,
dokunmamız, tatmamız ve mahiyetini görüp, bilip, kavramamız mümkün iken;
Ahiret alemiyle ilgili sunulanlar için bu mümkün değildir. Örneğin
Cennet nimetleri ve cehennem azabı gibi konuların hakikatini görmek,
tatmak ve mahiyetini hakikatine uygun olarak idrak etmek mümkün
değildir.
İşte Allah Kur'an'da gaybi alemi bize anlatırken, bizim idrak seviyemize
göre dünyadaki bildiğimiz bir takım şeyler ile anlatıyor. Bunu da
mahiyeti bizce bilinmeyen ahiret alemini bildiğimiz dünyadakilere
benzeterek, yani teşbih yoluyla yapıyor. Bu nedenle gaybi alemi anlatan
ayetlerin hepsi "müteşabih" ayetler olarak kabul edilir. Müteşabih
demek, teşbih yoluyla anlatılan demektir. Buna Allah'ın zatı ve
sıfatlarıyla ilgili açıklamaları ve meleklere ait bilgileri de dahil
etmek mümkündür.
İşte bu konularla ilgili anlatımların hepsi sembolik anlatımlardır.
Mahiyeti insan tarafından bilinmesi mümkün olmadığından insanın idrak
seviyesine göre bir takım semboller ile anlatma yöntemidir. Bu nedenle
Allah Kur'an ayetleri için "bir kısmı Muhkem bir kısmı da müteşabihtir"
buyurmaktadır. Ali İmran suresi yedinci ayetinde anlatıldığı gibi.
Müteşabih demek manası bilinmeyen demek değil, anlatılan şeyin
mahiyetini, görmeyen bilmeyen insan bilemez demektir. Ayetin manası açık
ve anlaşılır hale sembolik anlatımla getirilmiştir. Örneğin: Cennet
nimetleri bildiğimiz şeylere benzetilerek "üzüm bağları, altından
ırmaklar akan köşkler, dolu kadehler…" gibi. Ancak bunların mahiyeti
bildiklerimiz gibi demek doğru değildir. O alemin her şeyi oraya
özgüdür.
Bu nedenle sembolik anlatım denilince gerçekliği olmayan şeylerin
sembollerle ifade edilmesi akla gelmemelidir. Farklı dünyaların veya
alemlerin nimetlerinin bilinen alemdekilere benzetilerek anlatma
yöntemidir.
Kur'an'ın dilinin Arapça olması nedeniyle, Arap edebiyatının kullandığı
tüm sanatları Allah Kur'an'da kullanmıştır. Yukarda anlatmaya
çalıştığımız teşbih bir edebi sanat olduğu gibi, mecaz da edebi bir
sanattır.
Mecaz, bir kelimenin hakiki manasından başka bir manada kullanılmasına
denir. Bunun sebebi ise, kelimenin gerçek anlamında kullanılmasına mani
bir durumun olmasıdır. Bu özellikle Kur'an ayetleri için söz konusu
olduğunda, Kur'an'ın bütünlüğü göz önünde bulundurularak o kelimenin
gerçek manasında mı yoksa mecaz manasında mı kullanıldığını tespit etmek
mümkündür. Örneğin: "Allah'ın eli" (48/10), "Allah'ın vechi" (28/88)
gibi ifadelerin hakiki manasında alınması Kur'an'ın tanımladığı Allah
inancıyla bağdaşmayacağından mecazî anlamda kullanıldığına hükmedilir.
Çünkü Allah zatıyla ve sıfatlarıyla yaratılmışlardan hiç birine
benzemez, benzetilemez. Allah her şeyi bildiğini ve her şeyden haberdar
olduğunu bize anlatmak için şöyle buyuruyor: "Allah'ın göklerde ve yerde
olan her şeyi bildiğini görmüyor musun? Her hangi üç kişinin
fısıldaşması halinde mutlaka dördüncüleri O'dur, beş kişinin de
altıncıları mutlaka O'dur. Gerek daha az, gerek daha çok her nerede
olsalar, mutlaka O, beraberlerindedir. Sonra yaptıklarını kıyamet
gününde kendilerine haber verecektir. Haberiniz olsun ki, Allah her şeyi
tamamıyla bilir."(58/7)
Bunu hiçbir zaman bizi dinleyen veya seyreden üçüncü bir şahıs gibi
algılamak mümkün değildir. O'nun görmesi, işitmesi ve bilmesi tamamen
kendisine özgüdür.
Bir kelimenin mecaz mı yoksa hakiki anlamda mı kullanıldığını tespit
etmenin yolu, kelimenin kullanıldığı cümlede hakiki anlamında alındığı
zaman İslam'ın genel anlayışına aykırı bir anlamı ifade etmiyorsa hakiki
manasında alınır; değilse mecaz olarak kabul edilir. Bu konu Allah'ın
zatı ve sıfatlarıyla ilgili olabilir, tüm gaybi konularla alakalı
olabilir veya günlük hayatla ilgili kullanımlarda da olabilir. Örneğin:
ekmeğini taştan çıkarmak, alın terini yemek, bileğinin gücüyle geçinmek,
kitabı yutmak, gözü yememek ve benzeri ifadeler bizim dilimizde de hep
mecazi anlamında kullanılan ifadelerdir.
Kur'ani deyimler olarak, ölülere duyuramamak, gözlerine perde çekmek,
kalplerine ağırlık koymak, "sağırlar, dilsizler, körler," kalplerinin
mühürlenmesi, göğsün açılması, göğsün yarılması, Allah'ın eli, Allah'ın
vechi, görmesi, bilmesi, Allah'ın yakınlığı ve benzeri ifadeler de
mecazi anlamında kullanılmıştır. Bunların doğru anlaşılması için, doğru
bir Kur'an anlayışına sahip olmak, dile vakıf olmak ve İslamî literatürü
de bilmek gerekmektedir.
SORU 3: İlk insan Adem
(as) olduğuna göre insanlığın türemesi yakın akraba evlilikleri ile
olmuştur diyenler var. Bu iddia hem fıtrata hem de ilahi adalete aykırı
değil mi?
CEVAP: İnsanı yaratan,
insanı neden yarattığını ve nasıl yaratıp yeryüzüne yaydığını, neslinin
devamı için nasıl bir kanun koyduğunu şöyle beyan etmektedir: "Sizi bir
nefisten yaratan ve gönlünün huzura kavuşacağı eşini de ondan var eden
Allah'tır. Eşine yaklaşınca, eşi hafif bir yük yüklendi ve bu halde bir
müddet taşıdı. Hamileliği ağırlaşınca, karı koca, Rableri olan Allah'a:
"Bize kusursuz bir çocuk verirsen, andolsun ki şükredenlerden oluruz"
diye yalvardılar." (7/189) "Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan
ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar
üretip yayan Rabbinizden sakının. Adını kullanarak birbirinizden dilekte
bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık haklarına riayetsizlikten de
sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir."(4/1) "Allah
sizi (önce) topraktan, sonra meniden yarattı. Sonra sizi çiftler
(erkek-dişi) kıldı. O'nun bilgisi olmadan hiç bir dişi ne gebe kalır ne
de doğurur. Bir canlıya ömür verilmesi de, onun ömründen azaltılması da
mutlaka bir kitaptadır. Şüphesiz bunlar, Allah'a kolaydır."(35/11) "Ey
insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve
birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık.
Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O'ndan en çok
korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır." (49/13)
Bu ayetler vahyin ilk muhataplarına gönderilen ve onların soylarıyla ve
atalarıyla övünme hastalığını kökten tedavi etmeyi amaçlayan ayetlerdir.
Bu nedenle farklı olduklarını söyleyenlerin önüne bu ayetleri koyarak
hepsinin bir çamurdan yaratılıp, bir aileden türetildiklerini,
birbirleriyle tanışmaları için kavim ve kabilelere ayrıldığını, bunun
bir üstünlük vesilesi olmayıp üstünlüğün Allah indinde takva ile
olacağını bildiriyor. Böylece insanların hiçbir bilgiye dayanmadan,
kendi hevalarıyla ortaya koymuş oldukları değer yargılarının gerçekle
hiçbir ilgisinin olmadığını açıkça ortaya koyuyor.
Genelde gaybi konularla alakalı benimsemiş olduğumuz yöntem, gaybın
sahibinin vermiş olduğu bilgilerle yetinmek ve ona tabi olmaktır.
İnsanlığın başlangıcı ile ilgili verilen bilgiler ulaşabildiğimiz
kadarıyla yukarıda zikrettiğimiz ayetlerin çizmiş olduğu çerçevededir.
Zikredilen ayetlerin (4/1,7/189, 49/13) ifade etmiş olduğu sözün
mantukundan anlaşılan, insanlığın başlangıcının bir çift insan ile
başlatılmış olduğudur. Bu aile çocuklarının kendi aralarında
evlendirilmesi konusunu "fıtrata ve ilahi adalete" aykırı görme işi bizi
aşmaktadır. Din Allah'ındır. O hangi kavme neyi emretmiş neyi yasak
etmiş ise onlar için bunlara uymak Allah'ın dinine ve emrine uymak
olacaktır. Bizim için konulan "şeriata" bakarak ilk insanı yargılamaya
kalkmak doğru değildir. Allah, her ümmetin tabi olduğu şeriatın farklı
olduğunu Maide suresinin 48. ayetinde şöyle ifade ediyor: "Sana da, daha
önceki kitabı doğrulamak ve onu korumak üzere hak olarak Kitabı
(Kur'an'ı) gönderdik. Artık aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet;
sana gelen gerçeği bırakıp da onların arzularına uyma. (Ey ümmetler!)
Her birinize bir şerîat ve bir yol verdik. Allah dileseydi sizleri bir
tek ümmet yapardı; fakat size verdiğinde (yol ve şerîatlarda) sizi
denemek için (böyle yaptı). Öyleyse iyi işlerde birbirinizle yarışın.
Hepinizin dönüşü Allah'adır. Artık size, üzerinde ayrılığa düştüğünüz
şeylerin (gerçek tarafını) O haber verecektir."
Bu nedenle her ümmet, kendisine verilen şeraite göre hayatını
düzenlemekten Allah'a hesap verecektir. Önceki ümmetlere yasak edilen
bir takım şeylerin bir sonraki kitapla mubah kılındığını yine Kur'an'ın
beyanından anlıyoruz. (6/146) İslam'da tüm ümmetlerde ortak olan
'akide'dir. Şeriat dediğimiz hayatı düzenleyen yasalar bölümü ümmetlere
göre farklılıklar arz etmiştir.
Kur'an'ın ortaya koyduğu şeriat, yirmi üç yılda bu ümmetin hayatına
girmiştir. Bu zaman içerisinde evlilik hukukuyla, yemek ve içmekle,
ekonomiyle alakalı bir çok "yanlış" yasak emri gelinceye kadar ilk
Müslümanlarca yapılmıştır. İçki yasağı 15. yılda, faizin yasaklanması
22. yılın sonlarında Veda Haccı'ndan önce olmuştur. Bu Müslümanlar
peygamber içlerinde olduğu halde uzun süre bunları işlemişlerdir.
Babasının evlendiği kadınlarla evlenen insanlar vardı (4/22). Bu hal
yasak gelinceye kadar devam etti. Diyeceksiniz ki "henüz yasak
edilmemişti." Aynı gerekçe ilk insanlar için de geçerli değil midir?
Peygamberler, Allah'ın vahyi ne ise onu uygularlar. Allah bildirmeden
"bu helal şu haram" diyemezler. Çünkü, "eşyada aslolan mubahlıktır."
Aksine bir delil olmadığı sürece herhangi bir yasak konulamaz. Uzun
sözün kısası bu olaya da bu pencereden bakmak gerekir. İlk insana
uygulanan yasalarla ilgili bu düşünce bizim için sadece bir fikir
jimnastiğidir. "Onlar bir ümmetti; gelip geçtiler. Onların kazandıkları
onlara, sizin kazandıklarınız da sizedir. Siz onların yaptıklarından
sorguya çekilmezsiniz." (2/141) Bizim için bu konudaki konulan yasa
şudur: "Analarınız, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız,
teyzeleriniz, kardeş kızları, kız kardeş kızları, sizi emziren
analarınız, süt bacılarınız, eşlerinizin anaları, kendileriyle
birleştiğiniz eşlerinizden olup evlerinizde bulunan üvey kızlarınız size
haram kılındı. Eğer onlarla (nikâhlanıp da) henüz birleşmemişseniz
kızlarını almanızda size bir mahzur yoktur. Kendi sulbünüzden olan
oğullarınızın eşleri ve iki kız kardeşi birden almak da size haram
kılındı; ancak geçen geçmiştir. Allah çok bağışlayıcı ve
esirgeyicidir."(4/23)
Bu hükümler Medine'de geldiğine göre Allah hiçbir şeyi ihmal etmemiş,
ancak 'imhal' etmiştir. Bu en son gönderilen peygamberin ümmeti için
uygulanan bir tedricilik olduğuna göre; ilk insan ve ilk ümmet için de
benzerinin veya daha fazlasının olabileceğini düşünmeli değil miyiz?
SORU 4: Kur'an'da
geçen "Resul ve Nebi" kavramları sadece kendilerine nübüvvet verilen
peygamberler için mi kullanılır, bu iki kavram hakkında bizleri
aydınlatır mısınız?
CEVAP: Bu iki kavram
Arab'ın kullanmış olduğu şu iki kelimeden türetilmiştir: Haber anlamına
gelen "Ne-be-e"den Nebi, gönderilen anlamına gelen "Ra-se-le"den de
Rasul kelimesi türetilmiştir. Bu kelimeler Kur'an'da iki anlamda da
kullanılmıştır. "Ne-be-e" kelimesi hem "önemli ve ciddi büyük bir haber"
(78/2), hem de bu haberi getiren "haberci" (22/52), Allah'ın mesajını
insanlara getiren kimse demektir. "Rasul", hem gönderilen kişinin
üzerine aldığı söz, hem de bu sözü üzerine alan yüklenen kimse anlamında
kullanılmıştır. (9/128) Ayrıca Rasul kelimesi Allah'ın çeşitli görevler
ile görevlendirdiği Melekler için de kullanılmıştır.Yazıcı melekler
anlamında: "İnsanlara dokunan bir sıkıntıdan sonra, bir rahmet
tattırdığımız zaman, ayetlerimiz hakkında derhal bir hileye girişirler.
De ki: "Allah'ın mukabelesi daha çabuktur!" Haberiniz olsun ki,
elçilerimiz olan melekler yaptığınız hileleri yazıp duruyorlar!"
(10/21),(43/80) Vahyi getiren melek anlamında: "Andolsun ki, İbrahim'e
de elçilerimiz (melekler) müjde ile geldiler ve "selâm" dediler, o da
"selâm" dedi ve hemen gidip onlara kızartılmış bir buzağı getirdi"
(11/69). İnsanların canlarını almakla görevlendirilen melekler
anlamında: "O, kulları üzerinde yegane hakimdir. Ve size, koruyucular
yollar. Nihayet herhangi birinize ölüm gelince; elçilerimiz bir eksiklik
yapmaksızın onun canını alırlar."(6/61)
Allah'ın mesajını insanlara tebliğ ile görevlendirilen seçilmiş kimseler
anlamında: "Kitap'ta Musa'yı da an. Gerçekten o ihlâs sahibi idi ve hem
resûl, hem de nebî idi."(19/51) "Rahmetimizin bir sonucu olarak ona
kardeşi Harun'u bir Nebi olarak armağan ettik."(19/53) Ve kitapta
İsmail'i de an, şüphe yok ki, o vaadinde sâdık idi ve bir resûl, bir
nebi idi."(19/54) Kitapta İdris'i de an. Hakikaten o, pek doğru bir
insan, bir nebi idi."(19/56) (Ey Muhammed!) "Biz, senden önce hiçbir
resûl ve nebî göndermedik ki, o, bir temennide bulunduğunda, şeytan onun
dileğine ille de (beşerî arzular) katmaya kalkışmasın. Ne var ki Allah,
şeytanın katacağı şeyi iptal eder. Sonra Allah, kendi âyetlerini (lafız
ve mana bakımından) sağlam olarak yerleştirir. Allah, hakkıyla bilendir,
hüküm ve hikmet sahibidir."(22/52)
Her dilin özelliklerine göre bazı farklılıklar olmasına rağmen ortak
olan taraflar da vardır. Bir kelime lügat manasıyla kullanılırken genel
bir anlam içerirken, bir düşünce içerisinde kavramlaştığı zaman özel bir
anlam kazanır. İşte bahse konu olan Rasul ve Nebi kelimeleri de başından
beri İslam düşüncesi içerisinde böyle kavramsal bir anlam kazanmıştır.
Artık nebi sıradan bir haberci, elçi de gönderilen herhangi bir şahıs
anlamına gelmemektedir. İslam'da bu kavram, Allah tarafından vahiy
yoluyla seçilip (42/51) dini tebliğ etmeye memur edilen kimse demektir.
Bu sıfatı Şura suresi 42. ayetinde belirtildiği gibi Allah'ın vahyine
muhatap olmayan herhangi bir kimsenin "Ben Allah'ın elçisiyim" ifadesini
kullanması asla doğru değildir. İnsanları gizemli kelimeler ile
kandırarak taraftar toplamaya, durumunu meşrulaştırmak için bu
kelimelerin lügat manalarının arkasına sığınmaya çalışanların, Allah'ın
şu tehdidi ile karşılaşması kaçınılmaz olacaktır: "Allah'a karşı yalan
uyduran veya kendisine bir şey vahyedilmemişken: "Bana vahiy geliyor!"
diyen kimseden, bir de: "Allah'ın indirdiği ayetler gibi ben de
indireceğim!" diyenden daha zalim kim olabilir? O zalimlerin halini
ölümün şiddetli dalgaları içinde boğulurken bir görsen! Melekler,
ellerini kendilerine uzatıp: "Haydi bakalım çıkarın canınızı! Bugün
zillet azabı ile cezalandırılacaksınız; Allah'a karşı doğru olmayanı
söylediğinizden ve Allah'ın ayetlerine karşı kibirli davranmanızdan
dolayı!" derler."(7/93)
Hz. Muhammed (as)'ın vefatını takiben ortaya çıkmaya başlayan sahte
peygamberlere bu ümmet her zaman şahit olmuştur. Fakat Allah'ın kitabı
bu ümmetin arasında bulunduğu sürece asla emellerine ulaşamayacaklardır.
Kur'an bunların yalanlarını yüzüne vurmak için yeterlidir. (7/93)
"Kur'an'ı kesinlikle biz indirdik; elbette onu yine biz koruyacağız.
"(15/9) müjdesiyle bu ümmetin kıyamete kadar tabi olacağı kaynağı
göstermiştir. Kur'an'ın fikri liderliği bu ümmeti karanlıklardan
aydınlığa çıkarmak için yeterlidir. Kimsenin "ihsanına" ihtiyacı yoktur.
Bugün de birileri ağızlarını Allah'ın kitabına yaklaştırarak: 57/27.
ayetini delil gösterip: "Sonra bunların izinden ardı ardına
Rasullerimizi gönderdik" ayetindeki Rasul sözünü diline doluyor;
"Nebilik son buldu ama Resullük kıyamete kadar devam ediyor; ben de
Resulüm. Kitabımın adı da Risalet Rurları "diyen kimselerin varlığını
yıllardır biliyoruz. Onların "nurları" ancak zifiri bir karanlıktır. Ne
kendisini aydınlatabilir, ne de insanlığı. Kendisi zulmet olanda
aydınlık olur mu? Bu ümmet Allah'ın kitabına sahip çıktığı sürece
"Müseylemeler" asla muvaffak olamayacaktır. Kur'an'ın nuruyla sönmeye
mahkumdurlar. |