Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 352 | Nisan  2008

                   

 

 


 

Mürekkep Lekesi 67*

Naz Ferniba

Bir Perşembe Gününün Bir saatinde
Birden Fazla ve Farklı Yerde Gelişen Olaylar Üzerine...
Mekan I: Düşenlerin düşerken çığlık atıp ağaçlara tünemiş kuşları korkuttukları geniş bir ormanlık alanın en içlerinde, şırıl şırıl akan küçük bir derenin dev kayalar arasından süzülürken titrediği serin Katav.
Renk I: Çılgın orman yeşili.
Vakit I: Akşam namazının çıktığı, yatsı ezanının okunması gereken vakit.
Olay I: Ayvera her gün olduğu gibi yine erken uyanmış, beline kadar uzanan sarı kızıl karışımı saçlarını bazı dişleri kırılmış kemik tarağıyla hızlıca taramış, her zamanki gibi tararken uçuşan birkaç tel saçın farkına bile varmamıştı. Alelacele yatağını düzeltmiş, koluna hasır sepetini geçirip tek göz, ahşap ve karanlık, üstelik rutubet kokulu evden ilk adımını dışarı atıvermişti. Annesi olmadığını daha yeni öğrendiği kadın, güneş doğmadan tarlaya gittiğinden yine kimseye "ben gidiyorum" dememişti.
Her gün daha yukarılara tırmanıp ıslak zeminde büyük yaprakların altına gizlenmiş mantarları sepetine doldurur ve yine her gün topladığı mantarlarla günün vazgeçilmezi mantar çorbasını taş sobanın üzerinde pişirir, annesi olmadığını daha yeni öğrendiği kadın geldiğinde karşılıklı oturup çorbayı sıcak sıcak içerlerdi. Ne kadın sorardı "bugün ne yaptın?" diye, ne de Ayvera... Her gün aynı işi yapana sorulmaması gereken ola ki sorulursa zaten tatsız olan her şey hepten tadını yitirebilirdi sonuçta.
Ayvera, dik göknar ağacının arkasında büyümeye çalışan kayın ağacının yanıbaşında dururken bir hışırtı duyup bakındığında bir tilki gördüğünü, akbabaların küçük bir tavşanı paylaşamadıklarını, bugün bir fark olsun diye her zaman gittiği yerin aksi istikâmetine tırmandığını, büyük bir yarıkla karşılaşınca çok etkilendiğini ve dayanamayıp karşı yamaca doğru "hey!" diye bağırdığını, az sonra bu "hey!"e karşılık bir sesin "kim var orada?" diye sorduğunu anlatsa ne olurdu ki sonuçta. Çünkü burada hayat sadece Ayvera için ilginç ve değişken ve güzel ve farklıydı. Ancak bunu Ayvera'dan başka hiçkimse bilmiyordu.
Bir önceki gün, "kim var orada?" sorusunun sorulduğu yere gitmeye dünden karar vermiş olduğu için kapının önünde durarak "acaba hangi yöne gitsem?" diye hiç düşünmedi. Hemen tek göz evin kuzeyine yöneldi. Taşlar daha çok, otlar daha az, ağaçlar daha sık, tedirginlik daha belirgindi kuzeye doğru. Bugün merak ikiye katlanmıştı. Ayvera yarın merakın üçe, ertesi gün beşe katlanacağından emindi. Bu sebepten bekleyip merakın katlana katlana kaça varacağını görmenin anlamı yoktu.
Bir iki saat biraz indi, biraz çıktı; ara ara düzlüklerde hızlandı, yanına aldığı bir parça kuru ekmeği dişlemek için hiç oturmayıp yürürken yemeyi tercih etti. Ağaçların gölgesinde mantar aramadan "dönüş yolunda toplarım" düşüncesiyle hep ileri gitti. Bu sefer kolundaki sepet dolmadan ağırlaşmıştı.
"Hey!" diye bağırdığı aynı yerde durdu. Gökyüzünde bir karaltı gibi görünen kuş sürüleri öbek öbek süzülüyordu. Ayvera kolundaki sepeti yere koyup vadinin dibini bulmaya karar verdi. Kaya kaya, düşe kalka, hatta uça uça indi aşağıya kadar. Büyük kayaların arasından akan dereye vardığında suyun aktığı yöne doğru kayalardan kayalara atlaya hoplaya ilerlemeye başladı. Kimse çıkmadı karşısına. Ama Ayvera dönmedi. Neredeyse akşam olacaktı. Az sonra Ayvera karanlıkta kalacaktı. Yine de dönmeyi aklından geçirmedi. Düzlüğe vardığında demirlerle karşılaşınca bunun ne olduğunu anlayamadı. Yorgun, aç, aradığını da bulamamış, ne aradığını bilmediğinden de biraz kızgın gibiydi.
Hep yan yana ilerleyen iki paslı demir arasına girip tahtalardan tahtalara geçe geçe demirlerin ya başını ya sonunu bulacağını düşünerek yürümeye başladı. Uzaktan değişik bir ses duyduğunda sadece durakladı, ama demirlerin arasından çıkıp kenara geçmedi. Başını taşıyamayacak yorgunlukta, etrafı göremeyecek karanlıkta, içinde değişik bir melodi ile iki demir arasına uzandı. Vakit akşam namazının çıktığı, yatsı ezanının okunması gereken vakitti.
Ertesi gün efsaneleri seven, mitolojiyi gerçek sanan insanlar Ayvera'yı ak bir akbaba sırtına bindirip havalandırmışlardı bile.
Mekan II: Büyük mavinin çok içlerinde bir başına kalmış gibi görünen, ama gerçekte uğrayanı çok olan; sessizliğin duyulduğu, huzurun semada uçuştuğu Pulap.
Renk II: Yolunu şaşırdığı için dehşete düşmüş bir martının ilk gördüğü karaya sığındığında sahile vuran dalga mavisi.
Vakit II: Akşam namazının çıktığı, yatsı ezanının okunması gereken vakit.
Olay II: Dimitris palmiye yapraklarını teker teker toplar, bir düzene koyup güneşin altında kurutur ve onlarla güzel sepetler yapardı. Onun işi buydu. Balık tutmayı ya hiç sevmedi ya da beceremediği için balıkçılıktan uzak durmayı tercih etti. Belki de denizden korkuyordu. Maviye açılmaktan ve bir daha karayı görememekten korkuyordu belki de. Ya da kimsenin bilmediği başka nedenleri vardı balıkçılıkla uğraşmamak için. O bir sepet ustasıydı. Kendi kendine öğrendiği, adada başka da kimsenin yapmadığı bu işi başladığı günden beri sevdiği kesindi ya da yapacak başka işi olmadığı için kendini oyalıyordu. Ama insan sevmediği bir işi yıllarca; yaşlanana, yaşlanıp eli ayağı tutmayana kadar yapar mıydı? Öyleyse Dimitris sepetçi olmaktan memnun demekti. Ya da insan hep sevdiği işi mi yapıyordu ki zaten? Zorunluluk sürekli başı çekmiyor muydu? Yapacak başka işi olmadığı için, mecburiyetten de sepetçilikle uğraşıyor denilebilirdi o halde. Hiçbir nokta net değildi bu konuda.
Dimitris, maviye nâzır mekânından azca kımıldamamak sûretiyle gün boyu işini görür, görüp bitirdiklerini sazdan kulübesine yerleştirir, günü geldiğinde birileri meyvelerini doldursun diye satmaya götürürdü. Satmaya götürdüğü yer de çok uzak olmayan anayolun kenarıydı tabiî. Yoldan gelip geçen arabalar sepetlerini görsün diye yan yana, alt alta, üst üste dizer; geçip arkalarına otururdu. Bir saat, iki saat, güneş tepeye çıkana kadar, bazen yıldızlar göz kırpana değin öylece beklerdi. Beklerken de taze saz çiğner oyalanır, açlığını bastırır, dayanamayacak olursa kuru balık dişlerdi azar azar.
Bir tane sepet satmalıydı Dimitris yol kenarına çıktığında. Bir sepet satar satmaz bütün sepetlerini topladığı gibi kulübesine döner, uzun uzun maviyi seyrederdi. İster sabahın erken vaktinde alan çıksın sepetini, ister akşama doğru farketmezdi. Bir sepet satmak kâfîydi onun için. Ama ola ki satamazsa gece de olsa beklerdi alıcısını inatla. Bu kural nereden gelip onun başına dolanmıştı hiç bilmiyordu, ama sanki öyle yapması gerekiyordu.
Birgün bir kamyon durdu Dimitris'in sepetlerinin az ilerisinde. Dimitris saymıştı, o gün tam yirmi yedi sepet getirmişti yanında. Madem bir tane sepet satmak yetiyordu, ne diye her gelişinde bir tane getirmiyordu ki? Dimitris acayip bir adamdı, akıl sır ermezdi yapıp ettiklerine. O gün de yirmi yedi sepeti üşenmeden taşımıştı yanında.
Kamyona baktı ya da bakar gibi yaptı hiç başını çevirmeden. Hasır şapkasını başından çıkarıp başına geri takarken "bu bir sepet alıcısı olabilir" diye düşündü. Kamyondan esmer tenli, saçları omuzlarına uzanan genç bir adam inmiş ona yaklaşıyordu. "İşte buraya geliyor" dedi Dimitris. Sonra da sepetlerine bakıp "acaba hangisini seçecek?" diye mırıldandı. Adam gelip tam karşısında durduğunda onunla ilgilenmiyormuş gibi yapsa da tek düşündüğü oydu aslında. "Burada Dimitris adında bir sepet ustası varmış, tanır mısınız acaba?" sorusuyla karşılaştığında ise çok şaşırdı. Dimitris böyle bir soru beklemiyordu. Sinirlenmişti sanki. "Bir sepet satın alıp gitsene" diye geçirdi aklından.
Adam "Dimitris sepet ustası..." diye tekrar etmeye başlayınca, "tanımıyorum" dedi Dimitris başını adama çevirmeden. Adam ısrarcıydı. "Ama bu adada başka sepetçi olmadığını söylediler bana, demek doğru değilmiş" dedi. Dimitris "bir sepet alıp gitsene" diye düşündü yine. Onun kurmuş olduğu düzeni bozmaya çalışanlara hiç tahammülü yoktu. Adam diretmekte de ısrarlıydı. "Anlaşılan Dimitris'i bulamayacağım, ben senin sepetlerini alayım o zaman" dedi. Dimitris "yalnızca bir tane" dedi. Adam bu cümleyi anlayamadı. Dimitris "yalnızca bir tane" dedi tekrar. "Her seferinde bir sepet."
Adam şaşırmıştı. "Neden bu kadar sepet var madem burada?" diye sordu.
Dimitris, "onları tek başlarına kulubede bırakamıyorum" dedi.
Adam, "hepsini almalıyım, onlar bana lazım" dedi.
Dimitris hiç cevap vermedi. Adam Dimitris'in yanına oturdu. Hiç konuşmadan öylece beklediler. Günün yarısı bitmiş, Dimitris o günkü sepetini henüz satamamıştı.
Adam, "hava sıcak, güneş yakıyor, sepetlerini sat bana" dedi.
Dimitris o an ayağa kalkıp sepetlerini toplamaya başladı. Çok kızmış olabilirdi. Belli etmedi. İçindeki cümleler birbirine çarpıyor olabilirdi. Yine belli etmedi. Dev dalgalar içini karıştırıyor olabilirdi. Belli etmemek için direndi. Yavaş yavaş bütün sepetlerini iç içe koyup sırtına aldı. Bugün kuralını bozmuştu. "Bir sepet satmasam da olur" diye düşündü. Yoldan ayrılıp sahile inen patikaya girdi. Adam ona hiç sormadan, ondan izin de almadan Dimitris'i izledi.
Kulübeye geldiklerinde Dimitris sepetlerini yerlerine yerleştirmeye başladı. Adam kulübenin üzerinde yamuk yumuk yazılmış "Dimitris'in sepetleri" yazısını okudu. "Sen Dimitris'sin" dedi heyecanla. "Tabiî nasıl düşünemedim. Başka sepet ustası yok ki. Hadi ver bana sepetlerini, adanın öteki tarafından geliyorum."
Dimitris kaç para vereceğini sormadan "tamam" dedi güçlükle. "Al sepetleri."
Adam sevinmişti. Yirmi yedi sepeti iç içe koyup kamyona taşıyıverdi. Parayı ödemek için geri geldiğinde Dimitris yoktu. Gitmişti. Adam onun dönmesini bekledi. Gün bitti. Güneş gitti. Hava karardı. Dimitris dönmedi. Artık hiçbir şey seçilemiyor, sadece denizin sesi duyuluyordu. Adam "sonra gelir parayı öderim" diye düşünerek gitti.
Vakit Akşam namazının çıktığı, yatsı ezanının okunması gereken vakitti. Dimitris küçük kayığına binip açıklara çekmişti kürekleri. Geceydi. Işıksızdı. Yalnızdı. Kötü şeyler hep yalnızken gelirdi insanın başına. Dev bir dalga Dimitris'i böyle bir yalnızlıkta yutuverdi.
Ertesi gün efsaneleri seven, mitolojiyi gerçek sanan insanlar, sepetlerini kaybeden Dimitris'i okyanus dibindeki ülkeye gönderip ona mutlu, güzel ve sonsuz bir hayat vermişlerdi bile.

mor leke:
"Saatleri Ayarlama Enstitüsü"
Ahmet Hamdi Tanpınar
"Hiçbir şeyin birbirini tutmadığı ve her şeyin en şaşırtıcı şekilde birbirine bağlı olduğu bir dünyada, bilmediğimiz bir yerde kopan bir fırtınanın getirdiği enkazdan yapılmış bir panayırda imişim gibi yaşamaya başladım. Bu fırtına nerede kopmuştu? Hangi tuhaf ve zıtlarla dolu âlemleri yağma etmiş, yahut nasıl karmakarışık bir armadayı didik didik böyle savuşturmuş ki bize kadar getirip önümüze yığdığı şeylerin hiçbirini asıl kendi çehrelerinde tanımamıza imkân yoktu."

* kaynak: siraze.net

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...