|

Din Hayattır
Abdurrahman Arslan
C1. Siyaset kavramının bir sınırlılık
içerdiği, aynı zamanda da kısmi bir müphemlik taşıdığını söyleyebiliriz.
Çünkü bu kavram modern zamanlarda semantik bir müdahaleye maruz kalmış,
deyim yerindeyse yeniden inşa edilmiştir. Müdahale siyaset kavramına
mesiyanik bir içerik katmıştır. Bu yüzden İslam'ın siyasetten anladığı
ile modern siyaset arasında benzerlikler kadar mahiyet olarak
farklılıklar da bulunur. Müslüman kesim tarihsel ve epistemolojik
sebeplerden dolayı haklı olarak din ve siyasetin ayrıştırılamayacağına
sürekli vurgu yapmaktadırlar ve yapmaya da devam edeceklerine
inanıyorum. Ancak bugün siyasetin kendi yapısal özelliğinden kaynaklanan
kısıtlayıcı ufkunu da gözden kaçırmamamız gerekiyor. Zira dinin sahası
öncelikle kendine inanan müminler olurken, post-modern siyaseti bir
kenara bırakarak, günümüzün modern siyasetinin sahası ulus-devletin
hudutları içindeki topraklar üzerinde yaşayan insanlardır. Özellikle
modern siyasetin bu özelliğinin müslüman muhayyilede yaptığı entelektüel
tahribatı daha çok "dış siyaset" meselelerinde daha açık bir şekilde
görmek mümkün. Allah'ın arzı üzerinde siyasete neyle "hudut"
çizilebileceğini, din ve siyasetin ayrıştırılamayacağına vurgu
yapanların bugün belki de üzerinde daha çok durmaları gereken önemli bir
husus olduğunu söyleyebiliriz.
Siyaset, üzerinde tahlil ve tartışmanın yerinin burası olmadığı "toplum"
yaşamını yönetme/düzenleme "sanatı" olarak anlaşılmış ve ortaya
çıkmıştır, dememiz mümkün. "Siyasal olan"dan bahsetmek, uğradığı
semantik müdahaleden dolayı kavramın muğlak dünyası içinde gezinmek
anlamı taşıyor. Buna rağmen siyasal olanı söz konusu etmek her şeyden
evvel iktidarın, hayatın ve toplumun ilkelerinden bahsetmek demektir.
Siyaset ne kadar toplumu düzenlemek demekse, bir o kadar da hayatın
kendisiyle ilgilidir. Zira "siyasal olan"ın nesnesi her zaman "ortak
hayat durumu"dur. İktidar kullanım pratiği ortak hayatı düzenlemenin
temel kurallarını ortaya koymak ve denetlemektir. Burada iktidarın iki
önemli unsuru olarak "kural" ve "denetim" meselesi karşımıza çıkmakta;
tartışma konumuzun dışında olsa da kuralın "kaynağı" ve denetimin "usul"
ve "araçları" bizi en çok ilgilendiren hususlardır.
Bu yüzden İslam ve siyaseti, kökenleri farklı iki ayrı bilgi biçimi veya
iki ayrı faaliyet alanı olarak konumlandırmak asla mümkün değildir.
Aslında bu türden bir kabulü bütün ideolojiler için de söz konusu
edebiliriz. Yani her ideoloji/dünya görüşünün kendi amaç ve ideallerine
uygun düşen bir siyaset anlayışı bulunur; İslam'ın diğerleriyle benzer
tarafları olmasına rağmen yine de farklı tarafları ve farklı öncelikleri
vardır. Ne zaman ki İslam ve siyaseti iki farklı faaliyet alanı olarak
anladığımızda, tabii olarak bunların her birine ait ideal ve
hedeflerinin olacağı ve bunları hangi usul ve araçlarla
gerçekleştirecekleri meselesi bir sorun olarak karşımıza çıkar. Bu yorum
ışığında siyaset nedir sorusuna vereceğimiz cevap, yukarıda da söz
konusu etmeye çalıştığım gibi, basit bir ifadeyle şu olabilir: Siyaset,
insanın ve toplumun kendi iradeleri ve çabalarıyla kendilerini
düzenlemeleridir. Bu düzenleme sadece dışsal bir otorite tarafından
sağlanabildiği zamanlarda bu düzenlemeye totaliter yönetim biçimi
diyoruz. Ancak totaliterliği sadece bu tarza indirgemek asla açıklayıcı
değildir; çünkü bu durumda adı demokratik olan bir toplumun ya da modern
demokratik toplumun totaliter karakterini hem anlayamaz hem de
açıklayamayız.
Bu tanım ışığında konuştuğumuzda İslam'ın kendisi, yani bilgi biçimi
kendine has bir iktidar anlayışını yine kendinde barındırır ve bu
bilginin imkanlarıyla İslam önce ona inanan ferdin kendisini, sonra da
inananların meydana getirdiği topluluğu, buna birinci dereceden cemaat,
ikinci dereceden ümmet diyoruz, kendisini yine kendi elleriyle
düzenlemelerini ister. Bu öncelikle vahyin bize sunmuş olduğu bilginin
karakteriyle ilgilidir, onun gücü ve imkanlarıyla olmaktadır. Eğer
siyaseti modern kavramsallaştırılmış anlamı içinde anlarsak, onu toplumu
yönetmeyi sağlayan dinden ayrı bir bilgi alanı olarak kabul etmemiz
gerekir ki, İslam böyle bir durumu veya paylaşımı asla kabul etmez. Zira
böyle bir ayırım daha başından itibaren bizden "inanma" ile "yönetme"
faaliyetlerini birbirlerinden ayırmamızı ister. Bu yüzden dinin alanı
ayrıdır, siyasetin alanı ayrıdır; dinin siyasetin alanına müdahale
etmemesi gerekir gibi formülasyonlar aslında kendi içinde de çelişki
taşır. Bir kere böyle bir ayırım kendi tarihsel köklerini sadece
Hıristiyanlıkta bulduğu "Laicus-Glericus" ya da kutsal-seküler
ayırımında bulmaktadır. Öte yandan böyle bir ayırımlama bize bizzat
siyasetin kendisinin herhangi bir dünya görüşüne içkin olmadığının
teminatını vermek zorundadır; ki biz bu durumda siyasetin
"değerden-bağımsız" yani "nötr" ve sadece "teknik" bir mesele
olabileceğini kabul edelim. Diğer bir ifadeyle dinin siyasete müdahale
etmemesi gerektiğini savunanlar, siyasetin de herhangi bir dünya görüşü
taşımadığı düşüncesini taşıyorsa, kendini, tabii ki eğer mümkünse, ondan
arındırması gerektiğini kabul etmesi lazım. Oysa biz biliyoruz ki ne
İslam siyasetten vazgeçebilir, ne de siyaset kendinde içkin herhangi bir
dünya görüşü olmaksızın var olabilir. Zira her düzenleme faaliyeti
ideolojik bir özellik taşır. Bu durumda muhtemelen karşımızda duran en
ciddi ve en önemli sorun, siyasetin bizzat kendisini pozitivist
ideolojiden arındırması meselesidir. Müslüman siyasete talip olurken
veya din ve siyaset ayrıştırılamaz derken hazır siyaseti İslam adına
içselleştirebilir. Bu da onu bekleyen en büyük tehlikedir.
C.2 İslam nasıl ki kendine has bir
"inanma modeli" ise, aynı zamanda kendine has bir siyaset modelini ifade
eder; zira İslam insanları kendine inanmaya davet ederken onları hem
içsel olarak, yani "enfüsi" düzeyde düzenleyerek mümin, mümine, hem de
dışsal olarak yani "afaki" düzeyde düzenleyerek adına cemaat dediğimiz
topluluk haline getiriyor. Eğer bilgi ile iktidarı birbirlerinden
ayrıştırarak düzenlemiyorsak, ki ayrı düşünmemiz asla mümkün değil; bu
durumda vahiyle elde ettiğimiz iman/inanma ve bilgi biçiminin kendine
has bir "siyasal dünya" kurması zorunludur. Bu hal içinde bilginin
kurucu niteliğine uygun şekilde bu sosyal dünyanın bir düzeninin ve
yönetme tarzının da olacağı tabiidir.
İslam'ın siyasal/sosyal paradigmasının kurucu unsurları ile modernist
siyasal/sosyal teori birey, toplum ve ulus gibi üç kurucu unsur üzerinde
kendini inşa etmiştir. Aynı zamanda da İslam'ın kabul etmeyeceği şekilde
sosyal hayatı da sivil ve siyasal toplum, özel ve kamusal alan olmak
üzere dörde bölmüştür. Oysa İslam kendi siyasal/sosyal paradigmasını
aile, cemaat(ler) ve ümmet üzerine kurmaktadır. İslam'ın aile ve kamu
hukukunun olması modernist bölünmeyi meşrulaştırmak için kullanılamaz,
İslam'a göre bu alanlar birbirlerinin farklı mekanlardaki uzantılarıdır.
Onun için İslam'da, modernist anlayışta olduğu gibi özel ve kamusal
alanlar için iki ayrı ahlak anlayışı söz konusu değildir; İslam kendine
inanan için her yerde geçerli olacak tek bir ahlak sunar. Bu da insanı
şizofren olmaktan kurtarır.
C. 3 İslam'da nasıl ki fizik-metafizik,
kutsal-kutsal dışı ayrılıkları bulunmuyorsa, din ve dünya ayrımı da
yoktur. Ahiret, "dünyanın" devamıdır. İslam'a göre dinin varoluş sebebi
dünyadır; dünya ise ahiret için vardır. Yani İslam bizim bu dünyamızı
ahiret için düzenlemeye gelmiştir; her şeye bu kadar yoğun şekilde
müdahil olmasının, ona inanan mümini boşluk bırakmaksızın engin bir
sabırla bilgilendirmesinin sebebi budur; bu, kendisine inanan mümine
sonu gelmez sevgisinin bir tezahürüdür. Dolayısıyla Hıristiyanlığın
teolojik paradigmasının yaptığı ayırımlar ve bu ayırımların modernist
paradigmadaki sekülerleşmiş kavramlarla ifadeleri, bizim için açıklayıcı
olmaktan çok, kafa karıştırıcıdırlar.
Şüphe yok ki İslam batılı anlamda ve "Religion" kavramının ifade ettiği
biçimiyle bir din değildir; İslam insanı "metafizik" aleme "bağlayan"
bir din değildir; İslam'a göre din bizzat hayatın kendisine tekabül eder
ve bütün kainatı kucaklar. Unutmamak lazım ki, "din hayattır, hayat ise
Allah'a dönüştür". Dolayısıyla ona "hayat" diyerek anlam veren din, bunu
yaparken aynı zamanda da onu tanımlamış ve düzenlemiş olmaktadır. Bu
durumda din, bizzat düzenleyici bir bilgi/güç olarak siyasetin kendisi
olmaktadır. Bunu bir amaç için yapmakta, yani hayatı karşılığı orada
alınacak ahiret için düzenlemekte ve anlamlandırmaktadır. Bu bağlamda
ele aldığımızda dünya ve ahiret birbirlerinden ayrıştırılmaları asla
mümkün olmayan insan faaliyetine ait alanlardır. İnsanin ahiretteki
faaliyetlerini belirleyecek olan bu dünyadaki faaliyetleridir; bu yüzden
"dünya ahiretin tarlasıdır". Biz herhangi bir ürünü onun yetiştiren
topraktan bağımsız düşünebilir miyiz? Dolayısıyla eğer dünya ahiretteki
insan faaliyetlerinin alanı ise, bu durumda sorun insan faaliyetlerinin
bu dünyada neye göre ve nasıl düzenleneceğidir. Şüphe yok ki bu da
elbetteki bir tercih meselesidir.
C.4 Bilgi ile iktidar arasında ayrılmaz
bir ilişki olduğunun konuşulduğu bir çağda yaşıyoruz. Günümüzün bilgi
anlayışı, her ne kadar giderek post-modernizme doğru eğilim içinde olsa
bile, bilginin iktidar ve dolayısıyla siyasetle olan ilişkisini
birbirlerinden ayırmaksızın birlikte düşünmektedir. Aynı durum İslam
için de geçerli olacağından, bu meseleyi, sık sık gündeme gelse bile
fazlasıyla bayatlamış bir mesele olarak gördüğümü söylemeliyim. Çünkü
hem bilgi ile iktidar arasında ilişki olduğu söylenecek, hem de İslam
ile siyaset arasında bir ilişkinin olamayacağını savunmak anlaşılacağı
gibi fazlasıyla komiktir. Ancak bu söylediğim din ve siyaset arasındaki
ilişkinin tartışılmayacağı anlamına gelmiyor; en azından üç yüzyıldan bu
yana zaten insanoğlu bunu tartışmaktadır. Tersine bugün de insana,
topluma ve hayata dair yoğun tartışmaların yapıldığı ve hayata dair yeni
düzenlemelerin hangi bilgi biçimiyle yapılacağına dair yeni arayışların
çağında yaşıyoruz. Bu çağ ve onun yaygınlaştırmakta olduğu yeni bir
politik kültürün Müslümanlar için taşıdığı tehlike, kanımca bütün
"projelerden" çok daha fazla önem taşıyor. İnsanın kendisiyle ve kendi
dışındaki bütün varlık alemiyle olan ilişkilerinin çözüldüğü ve yeniden
nasıl kurulabilirliğinin imkanlarının araştırıldığı bir dünyada diğer
bütün dinler gibi Müslümanların muhayyilesindeki İslam'da ciddi bir
dönüşümden geçmekte ve giderek içi boşalmaktadır. Bu durumda bizzat
müslümanın muhayyilesi İslam ile kendine has dinamikler üzerinde
işlerliğini sürdürürken, onun dışındaki hayat arasında bir ilişki
kurmakta zorlanıyor. Yaşadığımız dünyada yeni politik kültür aynı
zamanda üç şeyin de işleyiş mantığını değiştiriyor.
Artık uçsuz bucaksız bir iletişim ve bilgisayar ağıyla örgütlenmiş bir
dünyada yaşıyoruz. Muhayyilemizin zor kavrayabileceği teknolojinin
düzenlediği yeni ilişki biçimleri, yeni paradigmatik kopuşlar mahiyeti
farklı yeni bir politik kültür doğurup yaygınlaştırıyor. Bu yeni
süreçler içinde üç şeyin işleyiş mantığında da köklü dönüşümler meydana
geliyor. Bunlar toplumun, üretimin ve demokrasinin işleyiş mantığında
meydana gelen değişimlerdir. Toplum, parçalanarak kendine "sivil toplum"
temelinde işlerlik arıyor; siyaset, sınıf özellikli olmaktan çıkıyor.
Üretim, ferdist üretimden esnek üretim biçimine; Demokrasi de sivil
toplumun açtığı yeni demokratik imkanla katılımcılığa evriliyor. Ama
bunlar yanında yeni bir denetleme tarzı ve yeni tahakküm biçimi de bu
kültürle beraber yaygınlık kazanıyor. Müslüman muhayyilesi bu kültürü
içselleştirdikçe, hiç de zorlamaya ve bir projeye gerek olmadan
ılımlılaşıyor ve "iktisadi aktör" haline geliyor: Kendince ticaret
yaptığını düşünüyor, oysa herkesin bildiği liberalizmi keşfediyor.
Herkeste biliyor ki dini bir heyecan olmadan kapitalizm yaratılamaz.
Bugün Türkiye'de siyasetin, paranın, bilginin iktidarı el değiştiriyor.
Eğer bu bir projeyse, evet proje işlerliğini sürdürüyor.
|