|

Bize Ait Olan Tevhidi Uyanış
Sürecidir
Hamza Türkmen
C.1 Arapça'da insanların sevk ve idare
edilmesi siyaset kavramıyla ifade edilir. Grekçe'de devlet ve şehre ait
tüm etkinliklere de politika denilir. Her iki kavram çerçevesinde de
insanlar arası ilişkiler ön plana çıkmaktadır. İnsanın çevresiyle olan
zorunlu ilişkilerini nasıl ve hangi ölçülerle gerçekleştireceği veya bu
ilişki türlerinin hangi değerler temelinde toplumsallaşacağı soruları,
hayatı nasıl anlamlandırdığımızla da alakalıdır.
Yaratılışın ve hayatın amacı, anlamı ve akıbeti ile ilgili sorular rüşt
yaşıyla irtibatlı olduğu kadar, hayatı anlamlandırmaya çalışan her
iradeli insanın da cevabını aradığı sorulardır. Yaratılışla ilgili iki
cevap vardır: İnsan ya kendiliğinden varoluş halindedir, ya da bir
yaratıcısı vardır.
Yaratılış söz konusu ise, insan yaratılış amacını bilmek ister. Bunun
için de, insanı yaratıp başı boş bırakmayan ve kurtuluş yolunu gösteren
yaratıcının, insan elçiler vasıtasıyla gönderdiği vahyi bildirimleri
gereği gibi kavramak ve ölçü almak gerekir. Hayatı ve temel ilişkileri
vahyi temel alarak çözümlemek, ilahi adalete kendini açmaktır ki, bu
tutarlılığa varıldığında, siyaset/politika konusu da temel ibâdi bir
görev olarak algılanır. Hayatın müşkülünü ve siyaseti çözümlemede vahyi
belirleyici kılan tutum, mümkün olduğunca nefsî ve beşerî yorum ve
çıkarlardan arınarak Allah'ın rızasını ön planda tutar.
Ama insan, kendiliğinden bir varoluş iddiasında ise hayatı, hayatın
amacını; idari, sosyal, iktisadi vd. tüm ilişkileri de ben-merkezci bir
akıl kullanımıyla çözecektir. Kendiliğindencilik, bütün insanlar kadar
akıl farklılığı ve yüzbinlerce galaksiden oluşan hayatın anlamını
insanların iradesiyle sınırlandırmak demektir. Hayatı ve temel
ilişkileri insan aklını mutlaklaştırarak çözümlemek, beşeri bir
ideoloji/hayat görüşüdür ki, bu, siyaset/politika konusunda tiranlığın
veya demokrasinin temelidir. Binlerce yıldır ne tiranlık adalet ve
esenlik getirebilmiştir, ne demokrasi tiranlardan kurtulabilmiştir.
Bir de yaratıcıyı ve vahiy olgusunu kabul ettiği halde, kendi nefsini ve
örfi hukuku ön plana geçiren ve halkı vahye tâbi imiş gibi aldatan
münafık, fasık veya müfsid/bozguncu uygulamalar söz konusudur. Hayatın
müşkülünü ve siyaseti çözümlemede gerek inkârı ve akılcılığı gerek nefsi
ve beşeri örfü ön plana çıkartan tutum, Makyavelizm tanımlanmadan önce
de Makyavelizm'in kirli muhtevasını bünyesinde taşıyordu ve bugün de
taşımaktadır.
İslami literatürde "din", hayatın öncesi, bugünü ve geleceği ile ilgili
temel görüş anlamındadır. Bu anlamda hayatın anlamı, amacı ve akıbeti
hakkında beşeri, metafizik veya ilahi temelli görüş bildiren tüm
açılımlar/ideolojiler dindir. İlahi temelli dinler ise, o dinin esasını
oluşturan vahiy olgusunun korunup korunmadığına göre tasnifleşirler. Bu
bağlamda Yahudiliğin ve Hıristiyanlığa dönüştürülen Nasraniliğin temel
kitapları tahrif olmuş ve korunamamıştır. İslam'ın vahiy kitabı olan
Kur'an-ı Kerim ise korunmuştur ve bu nedenledir ki Yaratıcımız'dan
iletilen esas din; yani "Ed-Din", İslam'dır.
İnsan ve toplum ilişkilerini vahiyle değerlendirdiğimizde göreceğimiz
gerçek, Allah Teala'nın insanı yarattığı; aynı zamanda hayatın amacını
ve anlamını çözmek için yardımcısız ve ölçüsüz bırakmadığıdır. Hz.
Adem'le başlayan insanlığın serüveni, insan ve kavimlerin/toplumların
gaybî, sosyal, siyasal, ekonomik ilişkilerde vahyi ölçülere tâbi olup
olmamalarına göre şekillenmiştir. İnsanların nasıl sevk ve idare
edileceği vahyi ölçülere göre mü'mince mi; dehri veya şirk ölçüleriyle
cahilce mi; çoğu yerde vahye zulüm karıştırarak münafıkça veya müfsitçe
mi gerçekleştirildiği vakıası, siyasetin de kimliğini
belirginleştirmiştir.
İslam, siyasete göre şekillenen bir din değil; akaidi, hayatı, iktisadı,
siyaseti, sanatı vahye göre şekillendiren; vahiyden ve yaratılış
fıtratından yabancılaşmış her şeyi yeniden vahiyle ıslah etmeyi
amaçlayan ilahi bir dindir. Yani siyaset İslam'ı biçimlendiremez; ama
İslam siyasetin ölçülerini va'z eder ve siyasetçiyi Allah'ın ölçüleri ve
Kur'an'ın getirdiği ahlaki ilkelerle yönlendirir ve biçimlendirir.
C.2 İslam, iman ve amel alanında Rabbimiz
katından Kur'an ile bildirilen ilahi dindir; ayrıca Kur'an'da bazı
anlamı kapalı ama uygulamayla ilgili bağlayıcı hükümlerin Hz. Muhammed
(s) tarafından örneklendirilmesi veya açıklamasıdır. İslam zulüm,
hırsızlık, zina, faiz, iftira gibi fahşa konusu olan kötü amellerin
cezalandırılması veya tasfiyesi; terazinin doğru tartılması, öksüz,
yetim ve muhtaçların korunması, emanetin ehline verilmesi, iyiliğin
yaygınlaştırılması gibi salih amellerin ikamesi; ayrıca tağutlara,
tuğyana, müstekbirlere hak sözü yönelterek tebliğ ile, gerektiğinde
kıt'al ile karşı çıkıp cihad yapılmasını emreder.
İslam'da şer'i hükümlerin ve hadlerin uygulanması, ümmet için toplumsal
adaletin sağlanması ve düşman saldırılarının veya zalimlerin def
edilmesi için güç ve hüküm olgusunun zorunluluğu ön plana çıkar.
Kur'an'a göre amelleşmeyen sözün faydası yoktur ve Rabbimiz de
mü'minleri "Yapmayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz" diye uyarmaktadır.
Kur'an'ın okunması "tâ'lim" ve "şehitlik/tanıklık" keyfiyetiyle,
tebliğin önemi de "salih amel"le anlam ve bütünlük kazanır. Rabbimizin
Müslümanlardan "Şühedalar" olmasını istemesi, inançlarını toplu olarak
tanıklaştırmalarıyla ilgili bir emirdir. Zaten her bilinçli Müslüman, bu
konuda her namaz kılışında okuduğu Fatiha suresinde rabbimize "biz" diye
yakarmaktadır. Biz demek, işlerimizi şûra ile yapmak, emanetleri ehline
vermek ve bizden olan yöneticilere/ulu'l-emirlere sahip olmak ve bütün
bu vecibelerle birlikte hakkın ve hakikatin toplu şahitliğini yaparak
tebliğ görevimizi yerine getirmiş olmak demektir.
İslam mü'minlerin yönetimi ile ilgili, Kur'an kıssalarıyla model roller
gösterir ve Rasulullah (s)'ın Sireti de model rol açısından en önemli
Sünnet alanını oluşturur; ayrıca yönetimle ilgili Kur'an vahyi ölçüler
bildirir. Bunlardan bazıları şunlardır: İşlerin istişare ile yapılması,
emanetlerin ehil olanlara verilmesi, ulu'l-emirlere itaat etme görevi,
itaatin boyutları, bir zulüm ve saldırı söz konusu olduğunda toplu cevap
verilmesi, sadakanın toplanma şekli ve tasnifi, hadlerin uygulanması,
ihtilafların nasıl giderileceği, mele ve mütref takımıyla mücadele
yükümlülüğü, şühedalık görevi vd.
Anlaşılacağı üzere Kur'an'da yönetim veya siyasetle ilgili şekilsel bir
model yoktur; ama her zamana ve şartlara göre kendini oluşturacak
siyaset ve yönetim modellerinin uyacağı olmazsa olmaz cinsinden vahyin
bildirdiği ilkeler vardır. Bu ilkeler açısından baktığımızda
Müslümanların yönetimi ister atamayla, ister seçimle olsun; yönetim
otoritesi süreli veya süresiz bir zamanda ister tek kişi ister konsey
tipi olsun mutlaka Mü'min ve Mü'minelerin katılımıyla şûra temelinde
belirlenmelidir. Kur'an'da şûra görevi dahi bir model olarak değil bir
ilke olarak bildirilmiştir. Şûra modeli değişen şartlara göre farklı
şekiller alabilir; ama şûra görevinde asıl olan, işin sahibi olan
herkesin veya ümmetin genel yönetimi ile ilgili kararlarda tüm
Müslümanların düşünsel/içtihadi katılımını sağlamak veya
sağlayabilmektir.
Rasulullah'ın Sireti'ndeki uygulamalar, bizim için vahyi ilkelerin nasıl
tatbik edildiğinin en önemli örneğidir. Hz. Ebu Bekir (r) ile başlayan
ilk imamlar döneminde Müslümanlar güçleri yettiği kadar bu ilkelere
uymuşlardır. Dolayısıyla ilk imamlar dönemi bizim için esas alınacak
İslami bir model değil, yönetimle ilgili Kur'an'daki ve Rasulullah'ın
Sünneti'ndeki Rabbimizden onay almış ilkelerin nasıl tatbik edildiğini
etüt edeceğimiz bir sosyal laboratuar alanıdır. Müslümanların iç
bünyedeki tarihi, vahiy nimetini yaşamlaştırmak isteyenlerle, vahiy
nimetine nankörlük edenlerin; yani ıslah ve ifsad kutuplarının arasında
fikri ve fiili çatışmalarla süren bir imtihan alanıdır.
İslam ümmetinin Rasulullah'ın vefatından sonraki ilk dört Emiru'l
Mü'min/İmam döneminde pratik uygulamalar nassa göre yorumlanmaya
çalışılmıştır. Ama İmametin Muaviye ile saltanatlaşmasıyla birlikte
nass, nefsî ve örfî olana uydurulmaya başlanmıştır. Bu bağlamda "İslam
siyaset teorisi"nin temelleri diye takdim edilen "Ahkâmu's-Sultâniyye"
ve "Siyâsetu'ş-Şer'iyye" diye üretiler veya takdim edilen çalışmalar,
bir esası ifade etmezler; en fazla saltanatlaşan siyaseti hem
meşrulaştırmaya hem iyileştirmeye çalışırlar.
İslam'ın siyaseti, saltanatlaşma ve ifsad hareketlerinden sonra "El
Tevhid ve'l Adl" veya "Ehli Sünnet ve'l Adl" denilen ıslah ve kıyam
hareketleriyle ortaya konmuştur. Bu tevhidi ve vahyi ilkeleri yeniden
hakim kılma çabası, tarihte ıslah çalışmaları ile hep taşınmış -Kuzey
Afrika ve Endülüs'teki İbn Tümerd öncülüğünde yükselen Muvahhidler
hareketi bunun en somut örneklerindendir- ve bugün de Müslümanlara
Allah'ın razı olacağı vahiy-temelli bir Müslüman kimlik oluşturmaktadır;
sosyal, siyasal ve düşünsel planda da Hak'kın ve adaletin tanıkları
olmak konusunda inkılapçı ruh aşılamaktadır.
C.3 Müslüman dünyasında İslam'ı "dinî",
siyaseti "dünyevî" olarak ayrıştıran düalizm modern bir oluşumdur. Bu
düalizm, batılı paradigmanın uluslaşma süreciyle birlikte imal ettiği
seküler doktrinin batı-dışı toplumlara telkinidir veya sömürgecilerin
işbirlikçileri aracılığıyla bizim dünyamızda gündemleştirdikleri
stratejik ve batılılaştırıcı bir plandır. Bu planın "Sosyalist İslam,
Liberal İslam, Sol veya Sağ İslam, Sivil İslam, Resmi İslam, Siyasal
İslam" gibi açılımları da, Müslümanların tarihindeki saltanat
sistemlerini "Ahkâmu's-Sultâniyye" ve "Siyâsetu'ş-Şer'iyye" kitaplarıyla
meşrulaştırmaya çalışan "fıkıhçılar" veya saray uleması gibi; bugün de
modernist müellifler, liberal dindarlar, millî dindarlar veya Kur'an'ı
veya Kur'an ahkamını tarihsel metne indirgemeye çalışan dünkü muharref
gelenekçiler gibi inanç ölçüsü, akletme ve adalet tasavvuru bozuk
tarihselci resmi ve sivil akademisyenler gibi destekçiler
bulabilmektedir.
Bugün Türkiye dahil adı Müslüman olarak anılan ülkelerin toplam askeri
savunma bütçeleri, sadece Avrupa'daki İspanya ve İtalya'nın askeri
savunma bütçesine bile eşit değildir. 1989 Berlin Duvarı'nın
yıkılmasından sonra NATO'nun düşman konseptine yerleştirdiği ve küresel
kapitalizmin 11 Eylül 2001 tarihinden sonra fiilen savaş açtığı İslam ve
Müslümanlarla ilgili emperyalizmin, İslamiyat çalışmaları için ayırdığı
bütçe ise, yine tüm İslam coğrafyasında dinî organizasyonlar için
ayrılan finansmandan kat kat fazladır. Müslümanları tebâ-vatandaş
konumuna düşüren ulus-devletlerin denetiminde çalışan dini okullar,
fakülteler, akademik kurumlar ve Diyanet Teşkilatı gibi dini otoriteyi
elinde tuttuğunu iddia eden yapıların eğitim ve kültürel
çalışmalarındaki müfredat ve programları, ulusal erk tarafından
belirlenip denetlenmekte, faaliyetlerine de ulusal bütçelerin en önemli
dilimini ayrılmaktadır.
"İslam'da din ile dünyayı birbirinden ayırmak mümkün müdür?" gibi bir
soruyu ulusal-dînî kurumlarda çalışan insanlara "Ulusçuluk ile İslam ne
kadar bağdaşır?" sorusu içinde sormak gerekir. Dün saray ulemasının
inisiyatifini aşamayan gelenekçiler, Kur'an'ın bütün hayatımızda "Hâdi"
olan yapısına ve İslam'ın hayatın bütün alanlarındaki ifsadı/bozulmayı
düzeltmeye/ıslaha dönük yapısına kulak asmazken; bugün de ulusal devlet
ve ulusçuluğun getirdiği seküler statüleri aşamayanlar, ötekilerin, yani
İslam düşmanlarının Kur'an'ı ve İslam'ı bölük bölük etmeleri gibi
tevhidin temel konularını birbirinden ayrıştırma stratejilerinin
hamallığını yapmaktadırlar. Oysa İslam, itikadıyla ve siyasetiyle bir
bütündür. İslam'ın toplumları dönüştürmeyi ve vahyin adaletiyle
buluşturmayı amaçlayan tevhid akidesini ve sünnetullahı gereği gibi
algılamayıp da "İslamî siyasi model" üreteceğim diyerek yorumlarını
dinin aslındanmış gibi sunanlara gösterilen itiraz; İslam'ın siyasi
alana dönük yüzünü nesh etmek anlamına gelemez.
C.4 ABD, II. Paylaşım Savaşı'ndan sonra
özellikle komünist yayılmayı engellemek için Hıristiyanlığı, İslamiyeti,
Yahudiliği, Hinduizmi veya Konfiçyüsçülüğü kullanmak istedi. ABD,
Türkiye'yi Batı Bloğu'na almak için demokratik yapıyı ve kontrol
edilebilecek din ile barışmayı ön şart olarak ileri sürdü. ABD, 1945'ten
sonra aşırı laik Fransa'nın liselerine laiklerin tüm itirazlarına rağmen
zorunlu din derslerini koydurttu. Yeşil Kuşak Projesi kontrol edilebilir
bir İslam'ı tasarlamıştı; ama Kur'an'ın diriltici özü, İslamî
duyarlılığı yükselen insanları kontrol dışına çekti. 12 Eylül 1980
darbesinin İslamizasyon politikaları da aşılma istidadı gösterdiği için
28 Şubat 1997 darbesinde İHL'ler kapatıldı ve öğrenim hayatında
başörtüsü yasaklandı.
Komünist tehlikeden sonra ABD küresel kapitalist dünyada inisiyatifini
devam ettirmek için düşman bulması gerekiyordu ki, o da bulundu ve
İslamî gelişmeler hedef tahtasına konuldu. Ayrıca küreselleşen
kapitalist sisteme dünyada cevap üretebilecek tek dinamik güç İslam'dı;
bu nedenle onun potansiyel gücü şiddetle veya uzlaşmayla
zayıflatılmalıydı.
Kapitalizmin şiddet politikaları kan, katliam, işkence ve sömürü
boyutuyla görülebilen bir durum olduğu için anlatımı kolay bir alandır.
Ama emperyalizmin asıl sinsi ve münafıkça boyutu, Müslümanlığın içini
boşaltıp, Müslümanları kimliksel olarak post-modern bir hale getirirken,
şekli aidiyetlerine ve ritüellerine izin vererek onları özgün siyasal
talep ve düşüncelerinden uzaklaştırmaya çalışmasıdır. Yani emperyalizm,
Müslümanlığı, zarfı şatafatlı ama içi bomboş bir alt kimlik haline
indirgemeye çalışmaktadır. Kendi özgün kimlikleriyle var olamayan ve
dağılma psikolojisi yaşayanlar ise, kendilerine sunulan artıklarla idare
etmeye ve öteki ile kimliksel aidiyetlerini zayıflatarak veya uzlaşarak
var kalmaya çalışmaktadırlar. Öteki ile kimliksel olarak uzlaşmayı
öneren ve Müslümanlıkla irtibatlandırılan her bir proje, İslam'a ait
değil; müdahane içine giren yani şirk unsurları ve cahiliye ile uzlaşma
politikasını güden ve kendini Müslüman olarak takdim eden yozlaşmış,
çözülmüş ve tahrif olmuş niyet ve kimliklere ait bir durumdur.
İslam'ı, her türlü zulüm, şirk ve cahiliyeye ve yabancılaşmaya karşı,
yeniden vahiyle ve fıtratla buluşmanın temel aracı olarak algılayamayan
insanlar, tabii ki itikadi alanda da, iktisadi, siyasi, sosyal, kültürel
alanda da bir uzlaşmayı yaşayacaklardır. İşte 21. yüzyılın
küreselleşmesine ayak uydurmaya çalışan "Sivil İslam" veya "Ilımlı
İslam" söylemi ile karşımıza çıkan ve önü açılan dindarların durumu bu
inhirafı ifade etmektedir. Mehdici-Mesihci anlayışla, ulus kültünün
içine İslamî değerleri tıkıştırmayla, kapitalist ekonomide kalkınma
yarışını içselleştirmeyle, modernizmi yaygınlaştıran Türk Kolejleri'ni
"küreselleşmeye karşı Türkiye'nin cevabı" olarak sunan bir demagojiyle
cemaatlerin dini duyarlılıklarını göz yaşıyla ve infak anlayışıyla
deşarj etmeye çalışan bir inhiraftır bu. Tabii ki yüzünü küresel
kapitalizme dönen bu dindarlık, dün nasıl ki sağcı milliyetçi kimliği
ile Türkiye'deki Tevhidi uyanış sürecini önce reformist, mezhepsiz,
vahhabi sonra da siyasal İslamcı, İrancı olarak itham ettiyse; şimdi de
tevhidi uyanış sürecinin tecrübesini Kur'anî mesajı anlamak ve
sosyalleştirmek azmindeki çabaları radikal, siyasal İslamcı hatta
tamamen demagojik bir saptırmayla "Resmi İslam" olarak gösterip
dışlamaya ve gözden düşürmeye çalışıyor. Oysa en ideal "Resmi İslam"
modeli, ötekilerin istemlerine göre kurgulanan "Ilımlı İslam" veya
"Sivil İslam" projesidir.
Bu zihniyet, dün İngiliz sömürgecilerinin emrindeki Ali Abdurrazık gibi,
Kur'an'ın siyaset alanıyla bir ilgisi olmadığını belirttiği gibi; bugün
de dini sadece dinî ritüellere ve mistik bir ahlak düzeyine indirgemeye
çalışmış ve karanlıktan nura yöneltecek vahiy-temelli şühedalık görevi
ile ilgili tek bir cümle kurmamıştır.
BOP Projesi, TC'nin eşgüdüm başkanlığında Ortadoğu'yu özgürlük, insan
hakları ve demokrasi emperyalizmiyle dini reformasyona uğratmayı
hedefliyordu. Ama bu hedef Ortadoğu'dan önce AK Parti ile irtibatı olan
Mili Görüş ve Tevhidi uyanış çizgilerinden gelen cemaatlere ve bazı
kanaat önderlerine uygulandı ve bazı dönüşümler de sağlandı.
Allah günleri insanlar arasında döndürmektedir. Türkiye tevhidi uyanış
sürecinin oluşturduğu duyarlılık potansiyelindeki tüm kayıplara rağmen,
bugün mücadele sürecimizde gaybî konularda, kültürde, metodta, yerel ve
küresel sistemi tanıma becerisinde çok daha basiretli ve Kur'an temelli
düşünen insanların birikimleri ve birbirlerine yönelttikleri zinde
diyalog talepleri ön plana çıkmaktadır. Bu yönelim, nicelik olarak az,
ama içinde yaşadığımız coğrafyanın tarihi süreci itibariyle en itibarlı
ve nitelikli tanıklaşma potansiyelini ifade etmektedir.
|