|

İslam, Değişen Dünyaya Değişmeyen
İlkeleri Hatırlatır
Cihan Aktaş
C.1 Her şeyden önce İktibas'a düzenli
aralıklarla sürdürdüğü bu tür soruşturmaları nedeniyle teşekkür
ediyorum. Farklı yazın türleri arasında dolaşan benim gibi yazarlar
açısından bu tür kapsamlı soruşturmalar, yaşanılan dönemleri
değerlendirme, kavramlar üzerine yeniden düşünme ve tanıklıklar alanında
yeni bir muhasebe yapma imkanı anlamına da geliyor.
Allah'a doğru yürüyüşün sürekli yenilenme gerektiren bir programı olarak
da isimlendirilebilecek olan din, kaçınılmaz olarak dünya hayatını
düzenlemeye yönelik bir manzumedir aynı zamanda. Bu da doğrudan doğruya
'yaratılan' olduğunu teslim eden insan açısından dinin siyasal bir
karakteri olduğunu ifade eder. Siyaset, insan toplumlarını yönetme
sanatı olduğu kadar, bireylerin ya da toplumların dünyaya ve hayata
müdahil olma sorumluluğunu da içeren bir olgudur. Dolayısıyla da yöneten
ve yönetilen arasındaki akışkanlığı düzenleyen, oluşan tıkanıkları
gidermeyi amaçlayan bir tekniktir aynı zamanda. Bu açıdan bakıldığında
yönetilenin, kendi yönetilme şartlarını kavrama, sorgulama ve bu
şartlarla ilgili gerekli alanlara dahil olma, yani nisbi bir sorumluluk
üstlenecek şekilde katılmasını da içine alan bir genişliği olmalıdır
siyasetin. Aksi takdirde geniş kitleler dinî ya da dünyevî iddialara
sahip ideolojilere bağlı olarak oluşturulmuş oligarşilerin güdümünde
yaşamaya mahkum olurlar. Bir duruşu, tavrı, algıyı ve bütün olarak da
sahip olunan hayatî prensipler manzumesini teşkil etmelidir siyaset.
Kişisel olan bu durumda siyasidir. Bunun tam tersi de aynı şekilde
doğrudur: Siyasi olan her şekilde kişisel ya da özel olanı
ilgilendirmelidir. Bunlar gerçekleşmediği takdirde insanlık toplumları
despotik yapılar ya da kışkırtmaya açık, hamaset söylemleriyle
yönlendirilebilir kalabalıklar üretiyorlar. Ya da nasıl bir hal
içindelerse, o şekilde yönetilmeyi hak etmiş oluyorlar.
İslam ne içeriğinden boşaltılmış bir kültürel kimlik, ne metafizik bir
gelenekselciliğin dayanağı, ne de ulusçuluğu ayakta tutan bir dolgu, bir
sentez malzemesi olarak açıklanabilir. Günümüzde sivil toplumcu,
çoğulcu, kültürel İslam... gibi ayrımların ima ettiği türde siyasetler
de, son tahlilde emperyalistlerin ve despotların onayını ve takdirini
kazanan bir kapıya açılıyorsa, kullandıkları retoriklerin İslam'la
ilişkisinin tartışılması gerektiği anlamına gelir bu.
İslamiyet elbette hayatla, toplumla ve bireyle ilgili geniş ve tevhidî
dinler geleneğinin süreğinde olgunlaşmış açıklamalarıyla siyasetten
bağımsız olmayan bir dindir.
Hz. Muhammed'in ibadeti siyaset, siyaseti de ibadetti. İslâm, temelde
Allah'a ve ahirete iman ile salih amel işlemektir. Salih amel, yani
doğru eylem, teoriye uygun olarak pratik yani teori ile pratiğin
birliği... Ahlâk işte bunun gerçekleştirilmesidir; biçimsel ve içeriksiz
bir kuralcılık değildir.
Her insanın özünde iyiliğe eğilim vardır; haksızlıklara,
adaletsizliklere, sömürüye karşı olma eğilimi... Siyaset işte bu eğilimi
açma ve anlatma çabasının bir tekniği olabildiği ölçüde de önemlidir.
C.2 İslamiyet'in değişmez bir siyaset modeli olduğundan çok, esnemeye
yatkın bir modelle ilgili önemli ilkeler belirlediği söylenebilir.
Danışma, seçim, sorgulama, katılım, adalet, düşünceyi beyan özgürlüğü...
gibi birkaç ilkeden söz edebiliriz. İslam'ın bir siyasal modeli olduğunu
düşünüyorsak, bu modeli içinde yaşadığımız dönemde yeniden anlama ve
tanımlama sorumluluğuna sahibiz, müslümanlar olarak. Hiçbirimiz
atalarımızdan aldığımız mirası olduğu gibi tekrarlama lüksüne sahip
değiliz. Tersine müslüman olarak her birimiz içinde bulunduğumuz çağın
koşullarında İslam'ın mesela siyasetten ne anladığını ve nasıl bir
siyasal model öngördüğünü, kör bir taklitçilikten ya da salt
zahirperestlikten veya reaksiyoner siyasal yapılanmalar ve kurgulardan
uzak bir kavrayışla yeniden anlamak zorundayız. Bu anlamda bir tarihsel
döneme özgü dinî yorumların iktidarlar, mesela monarşik yapılar
tarafından kutsallaştırılması suretiyle oluşturulmuş (tabiatlaştırılmış)
donuk, dokunulmazlık kazandırılmış yapılarını ve yine kutsallık
halesiyle dokunulmaz kılınmış kavramlarını çözme ve yeniden açıklama
gibi bir sorumluluğumuz olduğunu da söyleyebiliriz.
İslam'ın siyasal yorumu, geçmiş medeniyetlerde görüldüğü gibi devletin
otoriter, bazen bilim ve siyasetle mesafeli, bazen de dini salt fıkhî
külliyatlar manzumesine indirgeyen tecrübeleriyle sınırlı kalınarak
anlaşılmamalı elbette. Fakat burada da bu dinin tarihteki siyasal
algılanış biçimlerinin kendi bağlamlarıyla kavranmasının öneminin altını
çizmek gerekiyor. Geçmiş yüzyıllardaki müslüman toplumların kurmuş
olduğu siyasal yapıları, kendi dönemlerinin İslamî olmayan yapılarıyla
kıyaslamak elbette daha yerinde olacaktır. Boby S. Sayyid'in de
vurguladığı gibi, İslam'ın tarihi kadar bugünü de, insanlık tarihinin
hiç de batılıların ilerleme bağlamında okudukları gibi olmadığını idrak
eden bir bilinç içermektedir. Bununla birlikte son iki yüzyıldır İslam
alemini Batı karşısında sürekli ezik ve savunmacı bir konumda tutan
duygu ya da durumu çok iyi anlamak zorunda olduğumuz açık.
İslam, değişen dünyaya, değişen insanlık toplumlarına, değişmeyen bir
takım ilkeleri tekrar tekrar hatırlatır. Kaynaklara dönüş bu anlamda bir
yıkanma, arınma çabasıdır elbette. Fakat kaynaklara geri dönen müslüman,
sağladığı arınma ve bilinçle bugünün dünyasına seslenebileceği bir dile
sahip olmak, bunun için de ciddi bir emek vermek zorundadır. Bu açıdan
değişmeyen, sabit bir yönetim yapısından söz etmek yerine, ilkelerin
özüne uygun formların yeniden üretiminde ne kadar başarı olabilmiştir
İslam Dünyası, diye sormak gerekir sanırım. Bu anlamda Abdullah
Laroi'nin İslam'a Karşı İslamcılık'ından alıntılayarak somut bir örnek
vermek gerekirse, İslam'ın siyasal yönetim görüşünün Muaviye tarafından
dile getirilen 'Yeryüzü Allah'ındır, ben de O'nun vekiliyim. Dolayısıyla
her elime aldığım bana aittir, insanlara bıraktığım ise, onlara bir
lütfumdur" şeklindeki ya da Abbasi halifesi Ebu Cafer El Mansur'un, "Ey
insanlar, Allah'ın bize bahşettiği hak ve bize verdiği yetkeyle sizlerin
başına geçtik ve sizleri yönetiyoruz. Ben, Allah'ın yeryüzündeki naibi
ve O'nun mülkünün bekçisiyim' şeklindeki din devleti yorumunu kendime
yakın bulmadığımı söylememe gerek yok sanırım.
C.3 Yukarıdaki sorularınıza cevap verirken, bu sorunuza da kısmen
dolaylı kısmen doğrudan bir cevap vermiş oldum aslında. Bir dine sahip
olmak, tevhidî bir dinin mümini olmak, bu dünyanın ötelerine uzanan bir
dünya görüşüne sahip olmak demektir her şeyden önce. Elbette dinî bakış
açıları arasında farklar olacaktır. Bu farklar zenginleştiricidir. İslam
toplumları, dinden farklı çıkarımların tartışıldığı, böylelikle fikir
hayatının canlı ve zengin olduğu, çok sesli, başkasının hayat hakkını,
dolayısıyla fikir ve inanç özgürlüğünü baskı altında tutmayı bir sağlık
ve bekâ garantisi olarak görmeyecek ölçüde özgüvene sahip toplumlar
olmalıdır.
İslamî bir bakışa sahipseniz, büyük insan varlığının değerinin, öneminin
altmış-yetmiş senelik bir ömürle sınırlı olamayacağını düşünürsünüz.
Ebedi hayata ve hesap gününe inanmanın getirdiği bir sorumlulukla
katılırsınız hayata.
Modern dünyanın ideolojisi olan pozitivizmin kurguladığı ya da ilham
verdiği sahneler veya dünya görüşleri artık son iki yüzyılda olduğu gibi
salt dünyevi ve deneysel olgu ve amaçlarla yetinemiyorlar. Modern hayat,
tevhidi dünya görüşünün gerektirdiği hayat tarzlarını dışlamayı
sürdürürken, hurafelere, pagan inanışlara açılıyor. Yenilerde bir
söyleşide dile getirmiştim bu görüşümü (Asım Öz, Umran; Şubat 2008).
Tarihin belki de hiçbir döneminde olmadığı kadar hayat tarzlarının
iletkenliğiyle halkları, kültürleri, farklı din mensuplarını birbirine
benzettiği bir dönemde yaşıyoruz. Amerikan hayat tarzının çekici
yanlarıyla Sovyetler Birliği'nin dağılmasına yol açtığı da bir iddia.
Komünizm ideolojisinin bıraktığı boşluğu doldurmak için ruhçu, gizemci
hatta büyüye açık teknikler ileri sürülüyor. Küreselleşme, emperyalizmin
yeni tekniklerinin bir kurgusu gibi.
Bretch, radikal olan komünizm değil, kapitalizmdir, demişti. Bu komünist
ütopyanın yüzde yüz bir aklaması değil elbet. Yine de Amerikan popüler
kültürünün bütün dünyada hissedilen etkisi Fukuyamaların,
Huntingtonların, kendi hayat tarzları üzerinden dünyaya biçim vermek
üzere kitleleri ekin gibi biçmekten kaçınmayan 'mesihçi' Bushların
ideolojilerinin zafer kazandığı anlamına gelmez.
C.4 Bugün Irak'ta ve Filistin'de dökülen kanların, 2006 yazında
gerçekleşmiş olan Lübnan'a dönük korkunç saldırının ve son olarak
Gazze'de yaşanan kıyımın ardından BOP bölgede barışın tesisi için kısmen
alternatifi olmayan bir proje olarak görülüyorsa, bunun en önemli nedeni
bölgedeki ülkelerin yapısal değişikliklere gitme yönünde kararlı hatta
zorba bir vasiye ihtiyaçları olduğuna ilişkin kanaatin sürüyor
olmasıdır. Bu ülkelerin modernist aydınları arasında, baskı rejimlerine
alışmış halkların 'çağdaş' dünyaya uyumunun ancak bu yönde bir zapt-u
raptla mümkün olabileceğini savunanlarla karşılaşmaya devam ediyoruz.
Ortadoğu ülkelerinin çoğunda kurumsal olarak halktan hemen hemen tamamen
kopuk olan devletler, yönetici sınıfların kendi çıkarlarını koruyacak
şekilde yapılanmışlardır, bu nedenle halkla ilişki kurmaya ve hesap
vermeye gerek duymayacakları hijyenik konumlarda bulunurlar. Birleşik
Arap emirliklerinin kendi halkına acımayan yönetimleri olduğu
kemikleşmiş bir kanaattir. Bu ülkelerin gençlerinin neredeyse yarıya
yakını ülkelerinde bir gelecek göremiyor, Batı ülkelerinden birine göç
etmeyi hayal ediyor. Müslüman genç nüfus biraz da bir zamanlar
ellerinden çalınmış ekmeğin peşine düşerek, yığınlar halinde ve illegal
yollarla Batı ülkelerinden birine "kapağı atmak" için canlarını ortaya
koymayı göze alıyor.
Geçen bir yüz yıl içinde bu ülkelerde sayısız darbe, hükümet hatta rejim
değişikliği ve devrimler yaşandığı halde, geri kalmışlık bir gerçeklik
olarak kaldı. İstatistik verilerine göre az nüfuslu Birleşik Arap
emirliklerinde gelecek on yıl içinde işsiz sayısı 15 milyondan 50
milyona çıkabilir. Bu ülkelerde yönetimlerin güçlerini halkla paylaşmaya
yanaşmaması, halka açılmalarına engel teşkil etmektedir. Bütün bunlar
bölgenin gerçekten de köklü bir değişime ihtiyaç duyduğunu gösteriyor,
bununla birlikte ABD veya Batı ülkelerinin tasarladığı reformların
bölgede kendi uzun vadeli çıkarlarını gözetecek bir içeriği olduğu,
bölge halklarının yararlarını gözetecek reformların öncelik kazanmasına
izin vermeyeceği de kesinleşmiş bir kanıdır.
İran, bölgedeki yeni yapılanma önünde en önemli engel teşkil eden bir
ülke. Bu bağlamda özellikle gençlik kesimi içinde Amerika'dan yayılan
popüler kültüre duyulan hayranlığa karşılık, bu ülkenin müslüman
ülkelere yönelik sömürü ve işgale dayalı politikalarının İran halkı
tarafından nefretle karşılandığının da altını çizmek gerekiyor.
Otoriter (ve totaliter) rejimler tarafından yönetilen ülkelerin
'demokrasi' yanlısı aydınlarının görüşleri, Zizek'in ifadesiyle bir
çifte şantajın, yani baskıcı rejimlerle bu rejimleri hedef alan
emperyalist rejimlerin tehditleri arasında sıkışmış olarak yaşamaktan
kaynaklanan bir kafa karışıklığıyla malûl. Doğu Konferansı'nın İran
gezisi sırasında Türk aydınları, İranlı bir reformist gazetecinin 'doğu
despotizmi'nden sözettiği, bunun yanı sıra asker eliyle gerçekleşen Türk
modernleşmesini övdüğü analizini şaşkınlıkla karşılamışlardı. Bununla
birlikte, ülkelerinin yabancı güçlerce işgal edilmesine karşı her
zamanki kadar duyarlı reformist İranlı aydınları daha farklı bir
seviyede değerlendirmek gerekiyor. Baskılara karşı olmaları emperyalizme
bir çağrı olarak okunamaz, molla sınıfının elemelere dayalı siyaset
kurgusuna yönelik eleştirileri de sekülerleştiklerinin göstergesi
sayılmaz. Bu durumda İranlı aydınların sloganı, "Baskılara hayır, ama
bizi kurtarma adına süren baskılara da" diye özetlenebilir. Sosyolog
Mahmut Sadri'ye göre, İran halkı içinde Amerikan müdahalesi talebi
dikkate alınmayacak kadar cılızdır; özgürlük isteğiyle ve güç
sahiplerinin dayatmalarına karşı duydukları tepkiyle benzeri bir talebi
dillendirenler bile Amerikan tanklarının memleketlerinin caddelerinde
dolaşmasına, ABD petrol şirketlerinin 1953'te Musaddık'a karşı yapılan
darbenin ardından olduğu gibi yeniden ülkelerinin tabii kaynakları
alanında neredeyse yüzde yüze yakın oranda imtiyazlar elde etmelerine
kapı açan anlaşmalara razı olmayacaklardır.
Yirmibeş yıldan bu yana bir hayli siyasallaşan, tepkilerini miting ve
yürüyüşlerle dışavuran İranlıların sürgelen Amerikan tehditleri
karşısındaki tavrı, ABD açısından 'umutlu bir beklenti' sunamayacak bir
karşıtlık sunuyor.
BOP bütün yaşananlardan sonra Ortadoğu halkları için hiç de inandırıcı
bir hediye paketi değil kanımca. Bu hediye bölge halklarına insan
hakları, özgür seçimler, çok partili demokratik sistem, kadın özgürlüğü,
özgür basın, okulların geliştirilmesi, ekonomik reformlar, daha önemlisi
barış gibi değerli metalar bulunan bir tür Pandoranın Kutusu olarak
takdim edilmek istenmişti. Ne var ki Irak'ın işgalinin ardından
yaşananlar, paha biçilmez hediye paketlerinin içeriğinin hiç de takdim
edildiklerinde anlatıldığı gibi olmayabileceğini gösterdi. Irak'tan
yayılan işkence fotoğrafları, Irak toplumu içinde gün geçtikçe daha da
şiddet kazanan etnik kökene veya mezhep ayrılıklarına dayalı
ihtilafların getirdiği çekişmeler, zorla ve kanla getirilen bir
özgürlüğün ve demokrasinin yerli halk için ödenmesi gereken bedellerinin
ne kadar ağır bir faturası olduğunu göstermektedir. Daha yenilerde Irak
Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari'nin bu bağlamdaki bir açıklamasını
okudum: Irak halkı beş yıldan bu yana kan gölü içinde yüzüyor.
Irak'ı kurtarma operasyonu, bir diktatörün baskısı altında ezilen
insanları kurtarmayı değil, ülkenin yerlilerini oryantalist metinlerin
tuhaf ve iğrenç denilebilecek tasvirlerine göndermeyi amaçlıyor gibidir.
İşkenceci askerlere göre, oryantalist metinlerin türlü fantazilerle
birlikte tasvir ettikleri "insan-altı bedenler" her türlü aşağılamayı
hakediyor olmalılar.
Ulusçuluk ekenin şovenizm biçtiği bir yüzyılı arkamızda bıraktık. Kan
akıtarak can yakarak ve insanların onurlarıyla oynanarak sürdürülen
kurtarma operasyonlarının yeni kin ve nefret alanları oluşturacağı çok
açık. Oysa gerçekten istenilseydi, Orta Doğu'da baskı ve ezilmeye
ilişkin sorunlar uluslararası bir konsensüsle nispi bir çözüme
kavuşturulabilirdi. Ve zaten sorun olarak ortada olan şey, baskıcı
rejimler yani, bir yanıyla Batı politikalarının eseri değil midir?
Sözgelimi ABD ve İngiltere gibi Batılı ülkeler 1980 yılında Irak'ı sekiz
yıl sürecek bir savaş için İran'a karşı kışkırtmasalardı, bugün Irak bu
denli işgale açık bir ülke olmayabilirdi.
|