|

İslam-Siyaset
İlişkisi
Atasoy Müftüoğlu
C.1 Öncelikle belirtmek istediğim bir
husus var: Müslümanlar olarak hepimiz kavramsal bir emperyalizme maruz
kalmış bulunuyoruz. Bu emperyalizm
düşüncelerimizi/algılarımızı/yaklaşımlarımızı altüst ediyor, hepimizi
bir kararsızlığa, belirsizliğe ve kuşkuya sürüklüyor. Bu konuda,
Müslümanlar olarak hepimizin sorgulayıcı bir direniş içerisinde olmamız
gerekirdi, entelektüel konformizmi aşmamız gerekirdi. İslam, İslamî
anlamlar/temeller doğrultusunda yepyeni bir toplum, yepyeni bir siyaset,
yepyeni bir devlet kurarak hayata ve tarihe girdi. Peygamber Efendimiz,
toplumsal, siyasal, diplomatik, dinî, ahlâkî, askerî bir mücadele
vererek yepyeni bir sistem kurdu. Peygamberimiz Efendimiz bu çok yeni
siyasetin, tevhidi siyasetin bir tezahürü olarak, müşrikler tarafından
önerilen her tür uzlaşıyı/ortaklığı kesin bir dille reddetti. Siyaset,
hayatın ve tarihin içerisinde, bir dünya görüşüne, hayat tarzına,
anlamlar sistemine dayalı olarak belirleyici ve tayin edici
etkinlikler/mücadeleler içerisinde bulunmaktadır. İslamî varoluş/dil
bütüncül bir söylem/çerçeve içerir. İslam, siyasal ve toplumsal değerler
sistemiyle birlikte bir medeniyet de içerir. İslam, 18nci yüzyıla kadar
siyasal bir iradenin/tarzın/ifadenin/eylemin temsilcisi olarak tarihin
içerisindeydi. Bütün bir yeryüzünde adil bir toplum inşa etmek gibi
büyük bir sorumlulukla yükümlü bulunan Müslümanlar, elbette, siyasal bir
bilinçle, siyasal bir mücadeleyle ve kültürle böyle bir toplumu
kuracaklardı.
C.2 Günümüzde karşı karşıya bulunduğumuz sorunları, ilgilerimizi,
gündemimizi, yönelişlerimizi ne yazık ki, modern efsanelerin,
modern-laik mitolojinin baskısı altında konuşuyoruz. Radikal
putkırıcılıklara ihtiyacımız olduğu bir dönemde, bir yorum özgürlüğüne
sahip olmadığımızı görüyoruz. Rasyonalizmin saldırıları karşısında hep
geri çekiliyoruz. İslam, bir model, bir biçim önermekten çok, bu modeli,
bu biçimi, bütün yansımalarıyla, bütün boyutlarıyla, somut siyasal
etkinlikler halinde tarihe kazandırdı. İslam, siyasal anlamı/amacı,
dünyevi anlam ve amacı sayesinde, İslam'ın ilk çağında küresel/evrensel
bir gücün adı oldu. Gerçek bir dini hayat/duyarlık/bilinç, içimizdeki ve
dışımızdaki dünyalara ve tarihe açık olarak, bu dünyaları
etkilemeye/belirlemeye çalışarak sağlanabilir.
C.3 Hıristiyanlar ve Yahudiler kendi dini değerleri temelinde dünya
çapında siyaset yaparken, İslam’ın, günümüz dünyasında toplumsal ve
siyasal dünyada bir varoluş ve hayatiyet mücadelesi vermesi düşmanca
tepkilere neden oluyor, İslam’ın yalnızca ruhsal ve içsel bir çaba
olarak varlığını sürdürmesi isteniyor. Devletin din'den, dinin devletten
bütünüyle bağımsızlaşması, ya da dinin devlete bağımlı hale gelmesi,
devletin denetiminde varlığını sürdürmesi İslam’a tamamen yabancıdır.
İslam’ı, laik rasyonalizmin sınırları içerisinde değerlendirmek zorunda
değiliz. Mit yıkıcı işlevlerle tarih sahnesine çıkan bütün Batılı kavram
ve kurumlar bugün vazgeçilemez mit'ler haline geldiler. Laik
yaklaşımları/algıları, bu yaklaşımları ortaya çıkaran Batı'ya özgü,
Hıristiyanlığa özgü özel bağlamlar içerisinde değerlendirmek gerekir.
İslam tarihi boyunca, Hıristiyan dünyada yaşanan dini bağnazlıklar,
mezhepçi bağnazlıklar, gerilimler, çatışmalar, cinayetler, işkenceler,
engizisyonlar, katliamlar, İslam toplumlarında yaşanmadı. İslam, ırk ve
ulus farklılıklarını aşarak tarihe girdi, çok-kültürlü, çok-dinli,
çok-mezhepli, imparatorlukları yönetti. İslam, insanlığa tüm insanların
aynı haklara, aynı özelliklere/niteliklere sahip olduğunu, seçkin ve
seçilmiş ırk olmadığını öğretti. Ümmet düşüncesi, hiç bir zaman Ümmeti
oluşturan unsurların etnik ve yerel özelliklerini, geleneklerini ortadan
kaldırmaya çalışmadı.
Dünyaya/siyasete yönelik ilgilerimiz bizleri takvaya
yabancılaştırmamalı; içe dönük/deruni ilgilerimiz de bizleri,
dünyaya/siyasete yabancılaştırmamalıdır. Bağlı bulunduğumuz İslamî
anlamlar, dünyanın ve tarihin içerisinde gerçekleştirilmeyecekse, bu
anlamlar dünyayı ve tarihi etkilemeyecekse, bunları soyut bir düzlemde
temsil ediyor olmamızın hiç bir değeri olamaz.
C.4 Hayatın her alanında modern etkilerle karşı karşıya bulunuyoruz. Bu
etkiler zihin dünyamızı altüst ediyor. Moderniteye ne yönde karşılıklar
vereceğimizi bir türlü belirleyemiyoruz. Modernizmle hangi ölçüler
içerisinde ilişki kurabileceğimize, modernizmi hangi ölçüler içerisinde
reddedeceğimize bir türlü karar veremiyoruz. Avrupa Hıristiyanlığının
yükselişe geçtiği 1492'den sonra, İslam toplumları hep savunma durumunda
bulunuyor. Soğuk Savaş sonrası dönemde, Batı'nın yeni bir düşman bulma
arayışı “İslam tehdidi” buluşu ile sona erdi. Soğuk Savaş döneminde,
Sovyetler Birliği’nin, İslam dünyası ülkeleri üzerindeki etkisini
önlemek üzere, Amerika tüm İslamî hareketleri/cemaatleri/oluşumları
destekledi, harekete geçirdi. Sovyetler Birliği'nin Afganistan'ı
işgaline karşı, direniş unsurlarını büyük ölçüde Amerika destekledi.
Uluslararası jeopolitik çıkarlar doğrultusunda, din araçsallaştırıldı.
Soğuk Savaş, Üçüncü Dünya Savaşıydı. Dördüncü Dünya Savaşı, içerisinde
bulunduğumuz çağda ve bütün cephelerde İslam’a karşı sürdürülüyor.
İslam’a karşı ideolojik savaş Amerikan hayat tarzının
evrenselleştirilmesi doğrultusunda sürdürülüyor. Bu dönemde, İslam
toplumları, İslamî unsurlar, küresel sistemin edilgen parçaları haline
getirilmek isteniyor. İsrail'in, Ortadoğu'da, Batı'nın vazgeçilemez
uzantısı halinde, daha güçlü, daha belirleyici olarak yaşatılması,
güvenliğinin her durumda güvence altında bulundurulması isteniyor. Bu
dönemde Amerikan ideolojisinin Mesihçi bir mahiyet taşıdığını görüyoruz.
Günümüzde, İslam’ın, sınırlarını, işlevlerini, Hıristiyan ve Musevi
fundamentalizmler belirlemeye çalışıyor. Bu fundamentalizmler İslam’ı
kişisel bir kavrama dönüştürmek istiyor. Bu fundamentalizmler
Müslümanların dünyayı ve tarihi mistik temelde algılamalarını öğütlüyor.
Fundamentalizmler, bilindiği gibi, bütünüyle Hıristiyan ve Musevi
kültürlerde ortaya çıktı. Bu hareketler laikliğe ve modernliğe bir tepki
olarak ortaya çıktılar. Hıristiyan ve Musevi fundamentalistlerin dini
uygulamalarına benzer uygulamalara, İslam toplumlarında rastlamak mümkün
değildir. Protestan fundamentalistlerin evrim teorisine karşı
gerçekleştirdikleri eylemlere benzer eylemler her hangi bir İslam
ülkesinde ortaya konulabilmiş değildir. BOP ve Ilımlı İslam projeleri,
Hıristiyan ve Yahudi fundamentalizmlerinin zorunlu gördüğü bir projedir.
Bu proje büyük ölçüde amacına ulaşmak üzeredir. Sözünü ettiğimiz
fundamentalizmler, dünya ölçeğinde etkili siyasetler yaparlarken, İslam
toplumlarını İslam ve siyaset konusunda şüpheye düşürmeyi
başarmışlardır. Şu günlerde Gazze'de sürdürülmekte bulunan soykırım
canavarlığı karşısında Türkiye de dahil olmak üzere bütün İslam
ülkelerinin İsrail'in rehineleri olduğu açıkça görülebilmektedir.
|