Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sa352 | Nisan 2008

                   


  

İslam “Siyasal”dır!

M. Kürşad Atalar

C.1 İslam-siyaset ilişkisini tartışırken, öncelikle 'siyaset'in mahiyetini bilmek gerekir. Bu konuda 'siyaset bilimi'nin yaklaşımına bakıldığında 'olgu'nun iki farklı açıdan tanımlanmaya çalışıldığı görülür. İlk yaklaşım, 'devlet' kavramı merkezlidir. Buna göre, siyaset, 'yönetim'le ilgilidir; siyasal faaliyet de devletin kurumlarının faaliyetleridir. Olguya 'işlevsel' gözle bakanlara göre ise, siyasal faaliyetin yöneldiği hedef ve süreç içinde gelişen ve oluşan hadiseler önemlidir. Burada 'iktidar', 'karar-alma', 'çatışma' ve 'kaynakların tahsisi' kavramları öne çıkar. Buna göre siyaset şöyle bir süreçtir: "farklı çıkar, düşünce ve tercihleri olan (yani 'çatışan') gruplar, iktidarı (gücü) ele geçirmek ve amaçları doğrultusunda onu kullanmak isterler. Bu yönde gösterdikleri çabalar, bir süre sonra 'denge' noktasına ulaşır ve burada artık 'yönetim' olgusu belirleyici olur. Toplumsal yapının devamı için, gücü elinde bulunduranlar, 'karar alıp' eldeki kaynakları en iyi şekilde tahsis etmeye çalışırlar." Modern siyaset biliminin 'siyaset olgu'sunu tanımlama çabasını bu şekilde özetlemek mümkündür. İslam'ın 'siyasal dili'ne baktığımızda ise, 'hükm', 'kudret', 'kuvvet', 'sultan', 'emr', 'hilafet', 'velayet', 'raiye', 'şevket' gibi kavramlar etrafında şekillenen devasa bir literatürle karşılaşırız. Burada da karşımıza 'siyaset olgusu'nun değişmeyen karakteri çıkar. Çünkü siyaset, toplumsal yaşamın (ya da cemiyet veya cemaat halinde yaşayan insan topluluklarının) zorunlu bir sonucudur. Nerede bir toplumsal yaşam pratiği varsa, orada 'siyaset' olacaktır. Dolayısıyla, aslında Müslüman terminolojisinde 'hüküm' ve 'hakimiyet' (İbni Haldun) kavramları üzerinden yürüyen tartışma, modern siyaset biliminde 'iktidar' (Lasswell) ve 'karar alma' (Almond) kavramlarıyla yapılmaktadır. Yine İslami terminolojide siyaseti "rai ve raiye" (İbni Teymiyye) kavramlarıyla izah eden yaklaşımın, siyaset düşüncesinin "yöneten-yönetilen" (Mosca) kavramlarıyla açıklama çabasından çok da farklı bir içeriği yoktur. Aynı şekilde Kur'an'ın "hüküm Allah'ındır" buyruğunun (En'am:57; Yusuf: 40, vd.) içerdiği siyasal anlamların bir bölümünü, modern literatürdeki 'egemenlik' (sovereignty) ve 'yasama' (legislature) kavramları etrafında şekillenen tartışmada bulabilmek mümkündür. Özetle söyleyecek olursak, 'siyaset olgusu' bütün toplumlarda 'sine qua non' (olmazsa olmaz) bir durumdur ve sonuçları da büyük ölçüde birbirine benzer.
Bu açıdan bakıldığında, İslam'ın elbette 'siyasal karakterli' bir din olduğu söylenmelidir. Çünkü İslam, her şeyden önce, Hakk'ı temsil eder. Hakk ise, elbette 'hakim' olmak isteyecektir. Bundan daha doğal bir şey olamaz. Hayat, esas itibarıyla, yanlış ('batıl') üzerinde yürümez. Bu, ancak 'zulümle' mümkündür. Fakat Hakk'ın hakimiyetinin temelinde 'hakikat' yatar. Dolayısıyla Hakk, bir toplumun inanç ilkelerini belirlediği gibi, 'yaşam kurallarını' da belirleyecektir. Yani 'yasama'nın kaynağı da Hakk'a ait olmalıdır ki, toplum hakikat üzere var olabilsin. İşte "hüküm Allah'ındır" ayetinin yorumu bu şekilde yapılmalıdır. Karar verme yetkisi Allah'a ait olmalıdır. Çünkü neyin doğru neyin yanlış olduğu konusunda ondan daha 'doğru' hüküm/karar verebilecek yoktur, olamaz. Bu nedenle, bu hususta aklın 'mutlak' otorite olabilmesi mümkün değildir. Akıl, yanılabilir. Hele, yeterli bilgi olmadan hüküm vereceği konularda, aklın yanılma ihtimali çok yüksektir. Bu alanlarda aklın vardığı hükümler ya zan olur ya vehim ya da hayal. Ama, "külli şeyin alim" (her şeyi bilen) Allah için (Ahzab:54) böyle bir şey söz konusu değildir. O'nun her konudaki hükmü hakk'tır, hakikattir. Örneğin, 'zina' konusunda, Allah'ın bir hükmü varsa, o hüküm hakikati temsil eder. Bütün insanların akılları zinayı suç olmaktan çıkarmak üzere birleşse dahi, bu konuda verecekleri hüküm, Allah'ın hükmünden doğru olamaz. Eğer Allah, bütün sıfat ve fiilleriyle 'kusursuz' varlık ise, bu böyle olmalıdır. Aynı şekilde, bütün insanlar birleşse ve "hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir" dese dahi, bu hüküm, "hüküm Allah'ındır" ayetinin hakikat olduğu gerçeğini iptal etmez. İslam, Allah'ı 'üst otorite' bilenlerin dinidir. Müslüman da bu 'hakikate' teslim olmuş kişidir. Müslüman için Allah, hem 'ilah' hem de 'rab'dır. İlah ve rab olarak Allah'ı kabul eden bir kişi ise, bir başka kişi veya varlığa/kuruma/yapıya ilahlık veya rablık vasfı atfedemez. İşte İslam'ın siyaset olgusuyla ilişkisini kurarken, bu temel kalkış noktalarından hareket etmek lazımdır.

C.2 İslam'ın 'siyaset modeli' veya bir 'yönetim biçimi' önermediği yolundaki iddiayı, genellikle 'modernizm'in etkisi altında kalan kişiler dillendirmektedir. Bu görüşü ilk kez Mısırlı Ali Abdurrazık, İslam'da Hükümet (1925) adlı eserinde ortaya atmıştır ve kastı da özetle şudur: "Müslümanların tarihinde pratize edilen 'hilafet' modelinin 'dini' bir zorunluluğu yoktur. Siyaset alanı, 'seküler' bir alandır. 'Demokrasi' veya 'cumhuriyet' yönetimleri de pekala İslamî olabilir!" Bu tezin, modern dönemde pratize edilen 'yönetim biçimleri'ni meşrulaştırma işlevi gördüğü açıktır. Benzer tezleri daha sonra İslam dünyasında bir çok 'Batıcı' veya 'modernist' kişi de dillendirmiştir. Bendeniz, bu (ve benzeri) tezleri, ciddiye almamak gerekir diye düşünüyorum. Çünkü burada basit bir öykünmeci tavır vardır ve meselenin özüne ilişkin tahliller yapılmamaktadır. Örneğin 'hilafet' kurumuna karşı getirilen eleştirilerin bir bölümü 'makul' görülebilir ancak burada asıl tartışılması gereken konu 'hükmün kaynağı' ile 'model' arasındaki ilişkinin ne olduğudur. Nitekim demokrasilerde yasamanın kaynağı 'halk' (veya 'çoğunluk iradesi') olduğu için, 'meclis' gibi bir kurum ihdas olunmuştur. Çünkü 'yasama' görevini icra edecek bir organa ihtiyaç vardır. Bu meclis, 'her konuda' hüküm vermede tam yetkilidir. Fakat İslamî bir yönetimde, yasamanın kaynağı, esas itibarıyla Allah'tır (ya da 'vahy'dir). Dolayısıyla, İslamî yönetimde 'toplanma'nın amacı, demokrasilerden tamamen farklıdır. İslamî yönetimde bir 'meclis' olacaksa, burada temsilci hüviyetindeki kişiler, asla örneğin zinanın, faizin ve içkinin haramlığını iptal edecek şekilde 'yasa' çıkarma önerisinde bulunamazlar. Çünkü bu konuda hükmü Allah koymuştur. Dolayısıyla, İslamî yönetimde 'meclis'in mahiyeti/işlevi, demokrasilerden özü itibarıyla farklıdır. Konuya bu açıdan bakınca, modernistlerin tezlerinin asılsız olduğu gayet net bir şekilde görülür. Nitekim bu nedenledir ki, modern dönemde pratik edilen İran İslam Cumhuriyeti örneği, hiçbir Batıcı veya modernist tarafından 'demokrasi' olarak adlandırılmamıştır. Bu kişiler, İran'ı hep 'teokrasi' ile yönetilen bir ülke olarak tanımlamışlardır. İran'ın 'teokrasi' ile yönetilip-yönetilmediği ayrı bir tartışma konusudur ama bir 'demokrasi' olmadığı şüphe götürmez. Aynı şekilde Hz. Peygamberin kurduğu devletin yönetim biçimi de, Hulefa-i Raşidin'in dönemindeki yönetim biçimi de bir demokrasi değildir. Muaviye ile başlayıp Osmanlı Devleti'nin yıkılışına kadar geçen sürede hakim olan sistemin adı ise, 'saltanat'tır. Bu yönetimi, Batı'daki 'monarşi' (krallık rejimi) ile karşılaştırmak mümkündür ve bir çok bakımdan eleştiriyi hak ettiği de söylenebilir. Fakat hilafet veya saltanat yönetimini eleştirmek ayrıdır, bunların yerine demokrasi veya cumhuriyet rejimini olumlamak ayrıdır. Hilafet (hatta saltanat) yönetiminde, idarenin meşruiyeti yine Şeriat'tan gelmesine rağmen, demokrasilerde meşruiyetin kaynağı 'halk'tır. Burada böylesine belirleyici bir fark vardır ve bu bakımdan İslam'ın ayrı bir siyasal 'model' olduğu da söylenebilir. Çünkü bizzat Hz. Peygamber, Mekke'deki eski düzeni yıkıp, yerine 'yenisini' kurmuştur. Burada bir 'düzen' vardır. Yani bir 'siyasal yapı' vardır. Aksi taktirde tarihsel pratiği açıklamak mümkün olmaz. Fakat bu yapının 'tanımlanması' ayrı bir konudur. Bu yapının lideri ve bağlıları vardır. Bu toprakların 'sınırları' bellidir ve nöbetçiler tarafından korunmaktadır. Burada 'karar alan' bir merci vardır ve 'uygulama' da yapılmaktadır. Bu topluluk, işlerini aralarında 'şûra' ilkesine göre çözmektedir. Fakat konunun tabiatına göre, kararlar kimi zaman çoğunluğun istediği şekilde, kimi zaman da liderin inisiyatifine göre alınmaktadır. Dolayısıyla demokrasiye özgü 'çoğunluğun iradesi'nin belirleyici olduğu fikri, bu yönetimde yasamanın kaynağında da uygulamada da asıl değildir. Bu yönetimde belirleyici olan hakk ve hakikatin tesisidir. Hakikati kim temsil ediyorsa, onun görüşü benimsenir. Bu vaaz dinleyen sıradan bir kadın da olabilir; idarecinin kendisi, danışmanı veya veziri de olabilir. Hakikati ortaya çıkaracak olan sürecin adı ise 'danışma'dır. Bu süreci işletmeyen veya aksamasına neden olan idareci sorumludur. Bütünüyle iptal eden yönetici ise meşrûiyetini yitirir. Çünkü o zaman yönetimin adı artık despotizm veya tiranlık olur. Dolayısıyla İslamî yönetimde karar alma sürecinde, her ferdin 'söz hakkı' vardır. Bu hakkın kullanılışı, 'doğrudan' da olabilir, şartlar gereğince bir takım 'temsili' kurumlar aracılığıyla da olabilir. Ama mutlaka ve mutlaka bu süreç işletilmelidir. Çünkü konu, "umûmun umûru"nu ilgilendirmektedir ve mutlaka "her bilenin üstünde bir bilen vardır."

C.3 'Din' ile 'dünya işleri'ni ayırma düşüncesi, malum olduğu üzere, Aydınlanma döneminde 'özel' bir anlam kazanmıştır. Burada 'din'in devlet alanına (siyasete) müdahalesi artık meşruiyetini yitirmiştir. Böylece siyasi yapı 'laik' bir karakter kazanmış ve dinin toplum hayatında belirleyiciliği kalmamıştır. Artık 'seküler' yaşam biçimi egemendir. Rasyonel kararlar alabilen 'birey' (ya da 'vatandaş'), kendi özel yaşamında da doğru/yanlışa kendisi karar verebilir. Hakeza rasyonel bireylerden oluşan toplum da, siyasal düzenin 'yasalarını' akılcı tercihlerle belirleyebilir. Dolayısıyla modern dönemde 'din', artık siyasal alanda etkin değildir. Bu yaklaşımda din, basit bir 'inanç' (faith) mevzuu ve bireyin 'özel' hayatına ait bir alan olarak meşruiyet bulur. Ancak İslam söz konusu olduğunda, böyle bir ayrımın mümkün olamayacağı çok açıktır. İslam'a göre her insan 'dinli'dir. Ateistin bile bir 'dini' (yani 'yaşam tarzı') vardır. Dolayısıyla 'modern yaşam tarzı' da, tanım gereği, bir 'din' olarak görülebilir. Çünkü kendine özgü ilkeleri, kavramları ve pratikleri vardır. Üstelik bu kural ve pratikler, özü itibarıyla İslam'ın ilkeleriyle çelişmektedir. İslam hayatı düzenlemek isterken, bu yaşam tarzı, dinin toplum ve siyaset alanına müdahalesine izin vermemektedir. Dolayısıyla laik (veya 'seküler') yaşam tarzı ile İslam'ın bağdaşması mümkün değildir.
Fakat burada üzerinde durulması gereken bir başka gerçek vardır ki o da 'dine karşı din' olgusunun kaçınılmazlığıdır. Tarih boyunca siyasal iktidarların bir nevi 'dinî' karakteri olmuştur. Bütün siyasal iktidarlar, kendilerine bir biçimde dinî meşruiyet aramışlardır. Firavun'un din adamlarına ihtiyacı olduğu gibi, modern iktidarların da 'bilim dini'nden meşruiyet temin ettikleri rahatlıkla söylenebilir. Nitekim 'scientism' (bilimcilik) denilen şeyin özünde de bu vardır. Post-modern söylem, 'bilim adamları'nın burada oynadıkları rolü gayet güzel bir biçimde resmetmiştir. Dolayısıyla, modern tecrübedeki laiklik uygulamasını, Hıristiyanlığa karşı takınılmış 'özel' bir tavır olarak almak gerekir. Bu nedenle, modern dönemde hakim olan uygulamayı 'dinsizlik' olarak adlandırmak doğru değildir. Bilakis bu yaşam tarzının bağlılarını gayet rahatlıkla 'bilim dininin müminleri' olarak nitelendirmek de mümkündür.

C.4 İslam ile siyaset arasında özden bir ilişki bulunmadığını savunan tezin 'modern' karakterli olduğu ortadadır. Bu tezin İslam dünyasını 'kuşatmayı' amaçlayan program veya planlarla da elbette ilgisi vardır. Biliyoruz ki, İslam'ın siyasi projesinin olmadığını iddia edenlerin büyük çoğunluğu, mevcut Batılı siyasal modellerden birinin benimsenmesini önermektedirler. Ve bu model, çoğunlukla 'demokrasi' olmaktadır! Demokrasinin benimsendiği yerlerde de Batı'nın çıkarlarının güvence altına alındığı (tarihsel pratiğin tanıklığıyla) açıktır. Son çeyrek asırda İslamî Uyanış sürecine engel olmak isteyen güçlerin, özellikle 'kavramlar' dünyasında iğdişleştirme politikaları uyguladıkları malumdur. Bunun tipik formülasyonu ise "demokrasi İslam'la bağdaşır" cümlesinde özetlenmiştir. Bu terminolojiyi zihinlere yerleştirmek için daha rafine çalışmalar yapıldığı da bilinmektedir. Özellikle 'hoşgörü', 'kardeşlik', 'sevgi' ve 'diyalog' gibi kavramlara 'özel' anlamlar yüklenerek, Müslümanların küresel sisteme karşı direnişleri kırılmak istenmektedir. Bu yöndeki çabaların, geniş kitleler üzerinde etkili olduğu unutulmamalıdır. Küresel sistemin bânîlerinin uyguladığı bu strateji, 'ılımlı' yaklaşımları desteklerken 'radikal' eğilimleri marjinalleştirmeye çalışmaktadır. Fakat 'kuşatma' politikası sürmekle birlikte, İslamî Uyanış süreci de devam etmektedir. Müslümanlar, artık "etkinlik için yetkinliğin gerektiği"nin ve bu yetkinliğin de öncelikle 'düşünce alanı'nda görülmesinin elzem olduğunun farkına varmaya başlamışlardır. Bu süreç, sağlıklı bir şekilde işlerse, 'kuşatma' politikalarının akîm kalacağına şüphe yoktur. Çünkü dışsal etkiler, içerde güçlü olan yapıları asla çökertemezler. Belki zarar verebilirler ama bu zarar 'ölümcül' olmaz. Hatta "öldürmeyen darbe, darbeyi alanı daha güçlü bile kılabilir." O yüzden, önemli olan, sürecin sağlıklı bir şekilde işlemesidir. Bu konuda ne denli hassasiyet gösterirsek, geleceğimiz de o kadar aydınlık olacaktır. Müslümanlar olarak, önceliği, 'düşüncede devrim'in ardından, 'düşüncenin okullaşması'na vermemiz gerekmektedir. Düşünce okullaştığında, sağlam siyasal yapılarını da üretecektir.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...