|

İslam “Siyasal”dır!
M. Kürşad Atalar
C.1 İslam-siyaset
ilişkisini tartışırken, öncelikle 'siyaset'in mahiyetini bilmek gerekir.
Bu konuda 'siyaset bilimi'nin yaklaşımına bakıldığında 'olgu'nun iki
farklı açıdan tanımlanmaya çalışıldığı görülür. İlk yaklaşım, 'devlet'
kavramı merkezlidir. Buna göre, siyaset, 'yönetim'le ilgilidir; siyasal
faaliyet de devletin kurumlarının faaliyetleridir. Olguya 'işlevsel'
gözle bakanlara göre ise, siyasal faaliyetin yöneldiği hedef ve süreç
içinde gelişen ve oluşan hadiseler önemlidir. Burada 'iktidar',
'karar-alma', 'çatışma' ve 'kaynakların tahsisi' kavramları öne çıkar.
Buna göre siyaset şöyle bir süreçtir: "farklı çıkar, düşünce ve
tercihleri olan (yani 'çatışan') gruplar, iktidarı (gücü) ele geçirmek
ve amaçları doğrultusunda onu kullanmak isterler. Bu yönde gösterdikleri
çabalar, bir süre sonra 'denge' noktasına ulaşır ve burada artık
'yönetim' olgusu belirleyici olur. Toplumsal yapının devamı için, gücü
elinde bulunduranlar, 'karar alıp' eldeki kaynakları en iyi şekilde
tahsis etmeye çalışırlar." Modern siyaset biliminin 'siyaset olgu'sunu
tanımlama çabasını bu şekilde özetlemek mümkündür. İslam'ın 'siyasal
dili'ne baktığımızda ise, 'hükm', 'kudret', 'kuvvet', 'sultan', 'emr',
'hilafet', 'velayet', 'raiye', 'şevket' gibi kavramlar etrafında
şekillenen devasa bir literatürle karşılaşırız. Burada da karşımıza
'siyaset olgusu'nun değişmeyen karakteri çıkar. Çünkü siyaset, toplumsal
yaşamın (ya da cemiyet veya cemaat halinde yaşayan insan
topluluklarının) zorunlu bir sonucudur. Nerede bir toplumsal yaşam
pratiği varsa, orada 'siyaset' olacaktır. Dolayısıyla, aslında Müslüman
terminolojisinde 'hüküm' ve 'hakimiyet' (İbni Haldun) kavramları
üzerinden yürüyen tartışma, modern siyaset biliminde 'iktidar'
(Lasswell) ve 'karar alma' (Almond) kavramlarıyla yapılmaktadır. Yine
İslami terminolojide siyaseti "rai ve raiye" (İbni Teymiyye)
kavramlarıyla izah eden yaklaşımın, siyaset düşüncesinin
"yöneten-yönetilen" (Mosca) kavramlarıyla açıklama çabasından çok da
farklı bir içeriği yoktur. Aynı şekilde Kur'an'ın "hüküm Allah'ındır"
buyruğunun (En'am:57; Yusuf: 40, vd.) içerdiği siyasal anlamların bir
bölümünü, modern literatürdeki 'egemenlik' (sovereignty) ve 'yasama'
(legislature) kavramları etrafında şekillenen tartışmada bulabilmek
mümkündür. Özetle söyleyecek olursak, 'siyaset olgusu' bütün toplumlarda
'sine qua non' (olmazsa olmaz) bir durumdur ve sonuçları da büyük ölçüde
birbirine benzer.
Bu açıdan bakıldığında, İslam'ın elbette 'siyasal karakterli' bir din
olduğu söylenmelidir. Çünkü İslam, her şeyden önce, Hakk'ı temsil eder.
Hakk ise, elbette 'hakim' olmak isteyecektir. Bundan daha doğal bir şey
olamaz. Hayat, esas itibarıyla, yanlış ('batıl') üzerinde yürümez. Bu,
ancak 'zulümle' mümkündür. Fakat Hakk'ın hakimiyetinin temelinde
'hakikat' yatar. Dolayısıyla Hakk, bir toplumun inanç ilkelerini
belirlediği gibi, 'yaşam kurallarını' da belirleyecektir. Yani
'yasama'nın kaynağı da Hakk'a ait olmalıdır ki, toplum hakikat üzere var
olabilsin. İşte "hüküm Allah'ındır" ayetinin yorumu bu şekilde
yapılmalıdır. Karar verme yetkisi Allah'a ait olmalıdır. Çünkü neyin
doğru neyin yanlış olduğu konusunda ondan daha 'doğru' hüküm/karar
verebilecek yoktur, olamaz. Bu nedenle, bu hususta aklın 'mutlak'
otorite olabilmesi mümkün değildir. Akıl, yanılabilir. Hele, yeterli
bilgi olmadan hüküm vereceği konularda, aklın yanılma ihtimali çok
yüksektir. Bu alanlarda aklın vardığı hükümler ya zan olur ya vehim ya
da hayal. Ama, "külli şeyin alim" (her şeyi bilen) Allah için (Ahzab:54)
böyle bir şey söz konusu değildir. O'nun her konudaki hükmü hakk'tır,
hakikattir. Örneğin, 'zina' konusunda, Allah'ın bir hükmü varsa, o hüküm
hakikati temsil eder. Bütün insanların akılları zinayı suç olmaktan
çıkarmak üzere birleşse dahi, bu konuda verecekleri hüküm, Allah'ın
hükmünden doğru olamaz. Eğer Allah, bütün sıfat ve fiilleriyle
'kusursuz' varlık ise, bu böyle olmalıdır. Aynı şekilde, bütün insanlar
birleşse ve "hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir" dese dahi, bu
hüküm, "hüküm Allah'ındır" ayetinin hakikat olduğu gerçeğini iptal
etmez. İslam, Allah'ı 'üst otorite' bilenlerin dinidir. Müslüman da bu
'hakikate' teslim olmuş kişidir. Müslüman için Allah, hem 'ilah' hem de
'rab'dır. İlah ve rab olarak Allah'ı kabul eden bir kişi ise, bir başka
kişi veya varlığa/kuruma/yapıya ilahlık veya rablık vasfı atfedemez.
İşte İslam'ın siyaset olgusuyla ilişkisini kurarken, bu temel kalkış
noktalarından hareket etmek lazımdır.
C.2 İslam'ın
'siyaset modeli' veya bir 'yönetim biçimi' önermediği yolundaki iddiayı,
genellikle 'modernizm'in etkisi altında kalan kişiler dillendirmektedir.
Bu görüşü ilk kez Mısırlı Ali Abdurrazık, İslam'da Hükümet (1925) adlı
eserinde ortaya atmıştır ve kastı da özetle şudur: "Müslümanların
tarihinde pratize edilen 'hilafet' modelinin 'dini' bir zorunluluğu
yoktur. Siyaset alanı, 'seküler' bir alandır. 'Demokrasi' veya
'cumhuriyet' yönetimleri de pekala İslamî olabilir!" Bu tezin, modern
dönemde pratize edilen 'yönetim biçimleri'ni meşrulaştırma işlevi
gördüğü açıktır. Benzer tezleri daha sonra İslam dünyasında bir çok
'Batıcı' veya 'modernist' kişi de dillendirmiştir. Bendeniz, bu (ve
benzeri) tezleri, ciddiye almamak gerekir diye düşünüyorum. Çünkü burada
basit bir öykünmeci tavır vardır ve meselenin özüne ilişkin tahliller
yapılmamaktadır. Örneğin 'hilafet' kurumuna karşı getirilen
eleştirilerin bir bölümü 'makul' görülebilir ancak burada asıl
tartışılması gereken konu 'hükmün kaynağı' ile 'model' arasındaki
ilişkinin ne olduğudur. Nitekim demokrasilerde yasamanın kaynağı 'halk'
(veya 'çoğunluk iradesi') olduğu için, 'meclis' gibi bir kurum ihdas
olunmuştur. Çünkü 'yasama' görevini icra edecek bir organa ihtiyaç
vardır. Bu meclis, 'her konuda' hüküm vermede tam yetkilidir. Fakat
İslamî bir yönetimde, yasamanın kaynağı, esas itibarıyla Allah'tır (ya
da 'vahy'dir). Dolayısıyla, İslamî yönetimde 'toplanma'nın amacı,
demokrasilerden tamamen farklıdır. İslamî yönetimde bir 'meclis'
olacaksa, burada temsilci hüviyetindeki kişiler, asla örneğin zinanın,
faizin ve içkinin haramlığını iptal edecek şekilde 'yasa' çıkarma
önerisinde bulunamazlar. Çünkü bu konuda hükmü Allah koymuştur.
Dolayısıyla, İslamî yönetimde 'meclis'in mahiyeti/işlevi,
demokrasilerden özü itibarıyla farklıdır. Konuya bu açıdan bakınca,
modernistlerin tezlerinin asılsız olduğu gayet net bir şekilde görülür.
Nitekim bu nedenledir ki, modern dönemde pratik edilen İran İslam
Cumhuriyeti örneği, hiçbir Batıcı veya modernist tarafından 'demokrasi'
olarak adlandırılmamıştır. Bu kişiler, İran'ı hep 'teokrasi' ile
yönetilen bir ülke olarak tanımlamışlardır. İran'ın 'teokrasi' ile
yönetilip-yönetilmediği ayrı bir tartışma konusudur ama bir 'demokrasi'
olmadığı şüphe götürmez. Aynı şekilde Hz. Peygamberin kurduğu devletin
yönetim biçimi de, Hulefa-i Raşidin'in dönemindeki yönetim biçimi de bir
demokrasi değildir. Muaviye ile başlayıp Osmanlı Devleti'nin yıkılışına
kadar geçen sürede hakim olan sistemin adı ise, 'saltanat'tır. Bu
yönetimi, Batı'daki 'monarşi' (krallık rejimi) ile karşılaştırmak
mümkündür ve bir çok bakımdan eleştiriyi hak ettiği de söylenebilir.
Fakat hilafet veya saltanat yönetimini eleştirmek ayrıdır, bunların
yerine demokrasi veya cumhuriyet rejimini olumlamak ayrıdır. Hilafet
(hatta saltanat) yönetiminde, idarenin meşruiyeti yine Şeriat'tan
gelmesine rağmen, demokrasilerde meşruiyetin kaynağı 'halk'tır. Burada
böylesine belirleyici bir fark vardır ve bu bakımdan İslam'ın ayrı bir
siyasal 'model' olduğu da söylenebilir. Çünkü bizzat Hz. Peygamber,
Mekke'deki eski düzeni yıkıp, yerine 'yenisini' kurmuştur. Burada bir
'düzen' vardır. Yani bir 'siyasal yapı' vardır. Aksi taktirde tarihsel
pratiği açıklamak mümkün olmaz. Fakat bu yapının 'tanımlanması' ayrı bir
konudur. Bu yapının lideri ve bağlıları vardır. Bu toprakların
'sınırları' bellidir ve nöbetçiler tarafından korunmaktadır. Burada
'karar alan' bir merci vardır ve 'uygulama' da yapılmaktadır. Bu
topluluk, işlerini aralarında 'şûra' ilkesine göre çözmektedir. Fakat
konunun tabiatına göre, kararlar kimi zaman çoğunluğun istediği şekilde,
kimi zaman da liderin inisiyatifine göre alınmaktadır. Dolayısıyla
demokrasiye özgü 'çoğunluğun iradesi'nin belirleyici olduğu fikri, bu
yönetimde yasamanın kaynağında da uygulamada da asıl değildir. Bu
yönetimde belirleyici olan hakk ve hakikatin tesisidir. Hakikati kim
temsil ediyorsa, onun görüşü benimsenir. Bu vaaz dinleyen sıradan bir
kadın da olabilir; idarecinin kendisi, danışmanı veya veziri de
olabilir. Hakikati ortaya çıkaracak olan sürecin adı ise 'danışma'dır.
Bu süreci işletmeyen veya aksamasına neden olan idareci sorumludur.
Bütünüyle iptal eden yönetici ise meşrûiyetini yitirir. Çünkü o zaman
yönetimin adı artık despotizm veya tiranlık olur. Dolayısıyla İslamî
yönetimde karar alma sürecinde, her ferdin 'söz hakkı' vardır. Bu hakkın
kullanılışı, 'doğrudan' da olabilir, şartlar gereğince bir takım
'temsili' kurumlar aracılığıyla da olabilir. Ama mutlaka ve mutlaka bu
süreç işletilmelidir. Çünkü konu, "umûmun umûru"nu ilgilendirmektedir ve
mutlaka "her bilenin üstünde bir bilen vardır."
C.3 'Din' ile 'dünya
işleri'ni ayırma düşüncesi, malum olduğu üzere, Aydınlanma döneminde
'özel' bir anlam kazanmıştır. Burada 'din'in devlet alanına (siyasete)
müdahalesi artık meşruiyetini yitirmiştir. Böylece siyasi yapı 'laik'
bir karakter kazanmış ve dinin toplum hayatında belirleyiciliği
kalmamıştır. Artık 'seküler' yaşam biçimi egemendir. Rasyonel kararlar
alabilen 'birey' (ya da 'vatandaş'), kendi özel yaşamında da
doğru/yanlışa kendisi karar verebilir. Hakeza rasyonel bireylerden
oluşan toplum da, siyasal düzenin 'yasalarını' akılcı tercihlerle
belirleyebilir. Dolayısıyla modern dönemde 'din', artık siyasal alanda
etkin değildir. Bu yaklaşımda din, basit bir 'inanç' (faith) mevzuu ve
bireyin 'özel' hayatına ait bir alan olarak meşruiyet bulur. Ancak İslam
söz konusu olduğunda, böyle bir ayrımın mümkün olamayacağı çok açıktır.
İslam'a göre her insan 'dinli'dir. Ateistin bile bir 'dini' (yani 'yaşam
tarzı') vardır. Dolayısıyla 'modern yaşam tarzı' da, tanım gereği, bir
'din' olarak görülebilir. Çünkü kendine özgü ilkeleri, kavramları ve
pratikleri vardır. Üstelik bu kural ve pratikler, özü itibarıyla
İslam'ın ilkeleriyle çelişmektedir. İslam hayatı düzenlemek isterken, bu
yaşam tarzı, dinin toplum ve siyaset alanına müdahalesine izin
vermemektedir. Dolayısıyla laik (veya 'seküler') yaşam tarzı ile
İslam'ın bağdaşması mümkün değildir.
Fakat burada üzerinde durulması gereken bir başka gerçek vardır ki o da
'dine karşı din' olgusunun kaçınılmazlığıdır. Tarih boyunca siyasal
iktidarların bir nevi 'dinî' karakteri olmuştur. Bütün siyasal
iktidarlar, kendilerine bir biçimde dinî meşruiyet aramışlardır.
Firavun'un din adamlarına ihtiyacı olduğu gibi, modern iktidarların da
'bilim dini'nden meşruiyet temin ettikleri rahatlıkla söylenebilir.
Nitekim 'scientism' (bilimcilik) denilen şeyin özünde de bu vardır.
Post-modern söylem, 'bilim adamları'nın burada oynadıkları rolü gayet
güzel bir biçimde resmetmiştir. Dolayısıyla, modern tecrübedeki laiklik
uygulamasını, Hıristiyanlığa karşı takınılmış 'özel' bir tavır olarak
almak gerekir. Bu nedenle, modern dönemde hakim olan uygulamayı
'dinsizlik' olarak adlandırmak doğru değildir. Bilakis bu yaşam tarzının
bağlılarını gayet rahatlıkla 'bilim dininin müminleri' olarak
nitelendirmek de mümkündür.
C.4 İslam ile
siyaset arasında özden bir ilişki bulunmadığını savunan tezin 'modern'
karakterli olduğu ortadadır. Bu tezin İslam dünyasını 'kuşatmayı'
amaçlayan program veya planlarla da elbette ilgisi vardır. Biliyoruz ki,
İslam'ın siyasi projesinin olmadığını iddia edenlerin büyük çoğunluğu,
mevcut Batılı siyasal modellerden birinin benimsenmesini
önermektedirler. Ve bu model, çoğunlukla 'demokrasi' olmaktadır!
Demokrasinin benimsendiği yerlerde de Batı'nın çıkarlarının güvence
altına alındığı (tarihsel pratiğin tanıklığıyla) açıktır. Son çeyrek
asırda İslamî Uyanış sürecine engel olmak isteyen güçlerin, özellikle
'kavramlar' dünyasında iğdişleştirme politikaları uyguladıkları
malumdur. Bunun tipik formülasyonu ise "demokrasi İslam'la bağdaşır"
cümlesinde özetlenmiştir. Bu terminolojiyi zihinlere yerleştirmek için
daha rafine çalışmalar yapıldığı da bilinmektedir. Özellikle 'hoşgörü',
'kardeşlik', 'sevgi' ve 'diyalog' gibi kavramlara 'özel' anlamlar
yüklenerek, Müslümanların küresel sisteme karşı direnişleri kırılmak
istenmektedir. Bu yöndeki çabaların, geniş kitleler üzerinde etkili
olduğu unutulmamalıdır. Küresel sistemin bânîlerinin uyguladığı bu
strateji, 'ılımlı' yaklaşımları desteklerken 'radikal' eğilimleri
marjinalleştirmeye çalışmaktadır. Fakat 'kuşatma' politikası sürmekle
birlikte, İslamî Uyanış süreci de devam etmektedir. Müslümanlar, artık
"etkinlik için yetkinliğin gerektiği"nin ve bu yetkinliğin de öncelikle
'düşünce alanı'nda görülmesinin elzem olduğunun farkına varmaya
başlamışlardır. Bu süreç, sağlıklı bir şekilde işlerse, 'kuşatma'
politikalarının akîm kalacağına şüphe yoktur. Çünkü dışsal etkiler,
içerde güçlü olan yapıları asla çökertemezler. Belki zarar verebilirler
ama bu zarar 'ölümcül' olmaz. Hatta "öldürmeyen darbe, darbeyi alanı
daha güçlü bile kılabilir." O yüzden, önemli olan, sürecin sağlıklı bir
şekilde işlemesidir. Bu konuda ne denli hassasiyet gösterirsek,
geleceğimiz de o kadar aydınlık olacaktır. Müslümanlar olarak, önceliği,
'düşüncede devrim'in ardından, 'düşüncenin okullaşması'na vermemiz
gerekmektedir. Düşünce okullaştığında, sağlam siyasal yapılarını da
üretecektir. |