Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 352 | Nisan  2008

                   

 

 


Kapatma Davası ve Düşündürdükleri

Yargıtay Başsavcısı'nın AKP'nin kapatılması için Anayasa Mahkemesi'ne yaptığı başvuru, Türkiye'de siyasi gündemin bir anda değişmesine neden oldu. Demokrat, muhafazakar ve liberal çevreler, daha ilk günden başlamak üzere, bu davayı 'çılgınlık' olarak nitelerken, statüko yanlıları, kapatma davasını 'beklenen' bir gelişme olarak nitelediler. Gündemin bir anda değişmesinin yarattığı 'şok' dalgasının yanlış yönelimlere kapı aralayabileceğinin sezinlenmesinden sonra ve sertleşen söylemlerin 'rejime zarar verebileceği' yönünde kimi işaretler alınınca, konunun tarafları, 'sükunet' çağrıları yapmaya başladılar ve her zaman olduğu gibi, kendi politik pozisyonlarıyla uyumlu bir söylem çerçevesinde, hukuksal sürece saygılı olunması yönünde açıklamalar yaptılar. Özellikle de Cumhurbaşkanı'nın yatıştırıcı söylemlerine sistemin işleyişinde önemli rolleri bulunan sivil toplum kuruluşlarının destek vermesi sonucunda, halkın vicdanında açılabilecek 'derin' yaraların önüne geçilmeye çalışıldı. Ortalık büyük ölçüde sakinleştikten sonra da Anayasa Mahkemesi Başsavcı'nın talebini 'usül' yönünden yerinde gördü ve davayı kabul etti. Böylece AKP'nin kapatılması istemiyle açılan davada hukuksal süreç başlamış oldu.
Gelinen bu aşamada, yaşanan gelişmeleri anlayabilmek için sistemin mahiyetine ilişkin bazı gerçekleri yeniden hatırlatmak gerekmektedir. Bir çokları, davanın bir 'çılgınlık' olduğunu ve tamamen keyfi gerekçelere dayandığını söyleyerek, gizli-açık infial duygularına kapılmıştır ancak bu tepkilerin büyük çoğunluğunun siyasal hesaplara dayalı olarak gösterildiği açıktır. Halbuki ülke siyasetinin 'gerçekleri' zaviyesinden bakıldığında, yaşanan bu gelişmenin 'sistem-içi' mücadele ile bağlantısı kolaylıkla görülebilir. Türkiye'deki siyasi sistemin kökleri, Tanzimat bürokrasisine kadar götürülebilir. Asker-sivil bürokrasinin nüvesini Tanzimat elitleri atmıştır. Cumhuriyet'le birlikte 'merkez'i oluşturan güçler, gerçek iktidarın mahiyetini de belirlemişlerdir. Çevre'yi temsil eden kesimler ise, esas itibarıyla 'demokrasi oyunu'nda kendilerine biçilen rolü oynamışlardır. Her iki kesimin de sistem içerisinde rolleri vardır ve her iki kesim de rejimin 'kırmızı çizgileri'ne riayet etmek durumundadır. Ancak özellikle 'çevre'yi temsil eden güçlerin 'denetim' altında tutulması ihtiyacı kimi zamanlarda aşırı boyutlara da ulaşabilmektedir. Bu durumda sisteme 'müdahale' kaçınılmaz olmakta ve zinde güçler ya da yargı devreye girmektedir. Cumhuriyet dönemi boyunca siyasi sistemin işleyişini bu şekilde özetlemek mümkündür. Kapatma davasına bu özet çerçeveden bakıldığında, esas itibarıyla, süreçte 'radikal' bir değişikliğin olmadığı rahatlıkla söylenebilir. Sadece bu kez zinde güçler vitrinde değildir; onun yerine yargı öne çıkmıştır. Fakat sürecin karakteri aynıdır. Statükonun değişmesinden ciddi biçimde zarar göreceğini düşünen kesimler, bu kez yargı kozunu kullanarak sürece müdahale etmişlerdir. Bu müdahale, sonuçta, sistem-içi mücadele veren taraflardan birinin, karşı tarafı zayıflatmak amacıyla yaptığı bir 'hamle' olarak değerlendirilmelidir.
Peki bu 'hamle' niçin böylesi bir zamanda gelmiştir? Bu sorunun cevabı, elbette ki 'başörtüsü' konusunda yaşanan son gelişmelerle doğrudan alakalıdır. Kapatma davasının başörtüsü sorununu çözmeye yönelik anayasa değişikliği teklifinin kabulünden sonra açılması, statükonun değişmesini istemeyenlerin eline önemli bir koz vermiştir. Çünkü bu sorun esas itibarıyla bir özgürlük sorunu değil bir 'iktidar' sorunudur ve statükocular da bunu kendi tabanlarına anlatmakta çok zorlanmamaktadırlar. Dolayısıyla başörtüsü sorununu çözmek için atılacak bir adımın, laik-sol-Kemalist tabanda aksi yönde makes bulacağı ve bu kesimin buradan hareketle 'politik' çıkarlar elde etmek isteyecekleri açıktır. AKP'nin üniversitelere başörtülü bir şekilde girmeyi mümkün kılacak anayasal değişiklik paketini gündeme getirmesi, işte bu nedenle statüko taraftarlarının eline koz vermiştir. Hatırlanacağı gibi, daha önceki yorumlarımızda, başörtüsü sorununun giderek derinleşeceği yönünde yaptığımız değerlendirmenin altında da aynı gerekçe yatmaktadır. Bu noktada şu hususu hatırlatmakta yarar vardır ki, başörtüsü sorunu, yaşanan süreç neticesinde artık rejimin 'kırmızı çizgileri'ni ilgilendiren bir sorun haline gelmiştir. Dolayısıyla bu sorunla ilgili olarak taraflar 'kaybetme'yi göze alamamaktadırlar. Çünkü bu durumda, kendi varlık nedenleriyle ilgili ciddi kayıplara uğradıkları algısına sahiptirler. Başörtüsü sorunu konusunda yaşanan gerginliğin bu denli büyük olmasının nedeni de budur. Bu nedenle, kapatma davasının açılmasında son anayasa değişikliklerinin önemli payı olduğuna kuşku yoktur. Nitekim bu husus iddianamede de açıkça yer almıştır.
Davayla ilgili olarak üzerinde durulması gereken bir başka konu ise, rejimin meşruiyetinin son gelişmeler dolayısıyla önemli bir 'yara' aldığı gerçeğidir. Bu, elbette ki siyasi sistemin kaos ortamına girdiği anlamına gelmemektedir. Çünkü bir yerde siyasal rekabet, sistem-içi mücadele çerçevesinde yürüyorsa, orada ciddi anlamda siyasal kaos olmaz. Sadece siyasi çekişmeler olabilir. Bunlar da esas itibarıyla çıkar hesabından veya koltuk kavgasından öteye geçmez. Başka bir ifadeyle, orada taraflar rejimin 'kırmızı çizgileri'ne riayet etme noktasında hassasiyet göstermek durumundadırlar. Fakat bu kez, kapatılması istenen parti seçmenlerin yarısından oy almış bir iktidar partisidir ve bu durum, kaçınılmaz olarak, ülke insanının zihninde demokrasinin bir 'oyun olduğu düşüncesini beslemektedir. Elbette sistemden nemalanan bütün taraflar, bu düşüncenin kökleşmemesi için ellerinden gelen her şeyi yapacaklardır, fakat ortada da bir icraat vardır. Bu icraatın, 'halkın vicdanı'nda makes bulmaması mümkün değildir. Nitekim kapatma davasının açılmasından hemen sonra halktan gelen tepkilerin zaman zaman 'infial' halini alması da bunu göstermektedir. Öyle ki devletin resmi kanalından yapılan yayınlarda bile tartışmacılardan kimileri "halkı da kapatsınlar bari!" tarzı tepkisel ifadeler kullanılabilmişlerdir. Gerçekten de halkın belli bir kesiminde (özellikle de muhafakazar tabanda), siyasal sistemin meşruiyetine yönelik kuşkuların arttığı gözlemlenmektedir. Bu noktada, sistemin banilerinin tedbir alma ihtiyacı duyacağına kuşku yoktur. Bu tedbirin (veya reçetenin) etki düzeyinin, halkın vicdanındaki yaranın derinliği oranında olacağı da söylenebilir. Yani bu yarayı kapatmak için 'etkili bir ilaç' bulunması gerektiği besbellidir.
Burada statüko taraftarlarının yaptığı 'hamle'nin büyüklüğü üzerinden bir değerlendirme yapılabilir. Gerçekten de, statüko taraftarları, Genelkurmay bildirisi ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında verdikleri mücadelede kaybeden taraf oldukları için, yargı kanadından yaptıkları hamlede adımı nisbeten 'büyük' atmışlardır. Bunun kabul edilmesi gerekir. Bu durumda, bu büyük adımın sonuçlarının da büyük olacağı söylenebilir. Bu girişimin, statüko taraftarlarının 'son' hamlesi olduğu yönündeki değerlendirmeler çok isabetli olmasa da, yapılan hamlenin önemli 'riskleri' içinde barındırdığı düşünülebilir. Çünkü böylesi büyük hamlelerin doğuracağı tepkiler de büyük olur. Bunu, hamleyi yapanlar da hesap etmiş olmalıdır. Eğer böylesi bir durum varsa, liberal-demokrat kesimin hamlesinin de buna mukabil 'büyük' olacağı söylenebilir. Burada, büyük hamlenin Anayasa değişiklikleri yoluyla atılabileceği düşünülebilir. Yani, AKP'nin üzerinde çalıştığı anayasa taslağının bu amaçla tekrar gözden geçirilmesi ihtimal dahilindedir. Ancak liberal-demokrat kesimin de burada açmazları olduğuna dikkat edilmelidir. Davanın Anayasa Mahkemesi tarafından kabul edildiği bir vasatta bu yönde bir girişimde bulunmanın, gerginliği artıracağına kuşku yoktur. Bu gerginlik politikasının dava sürecinde aleyhinde olacağını bilen AKP'nin böylesi bir yolu tercih etme ihtimali zayıf görünmektedir. Hakeza sine-i millete dönülmesi, davayı düşürmek için partinin kendisini feshetmesi yahut da yeni bir parti kurulması gibi seçenekler de güçlü ihtimaller olarak görünmemektedir. Her ne kadar Başbakan: "yumuşak başlıyım dediysem, uysal koyun da değilim" tarzı nispeten sert çıkışlar yaparak bu yönde bazı icraatlarda bulunacağını ima ediyorsa da, yasal sürecin en çok 6-8 ay sürmesinin beklendiği bir vasatta, ülkenin geleceğiyle ilgili köklü düzenlemeler yapmanın kolay olmayacağı aşikardır. Bu nedenle, güçlü ihtimal, dava sürecinin neticelenmesini beklemektir. ABD ve AB'nin açık desteklerini alan AKP'nin, bu aşamadan sonra, 'kapatılma' kararının çıkmaması için çalışacağı söylenebilir. Malum olduğu üzere, Anayasa Mahkemesi'nin 5 üyesinin aleyhte oy kullanması, partinin kapatılmaması için yeterli olacaktır. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün davaya konu edilmesi konusunda 4 üyenin 'çekince' belirtmesi, davanın sonucunun geriye kalan üyelerden birinin 'saf değiştirmesi'ne bağlı olduğuna dair bir işaret olarak alınabilir. Dolayısıyla, AKP'nin bundan sonraki stratejisinin, hukuki çerçeve içerisinde kalarak, daha 'derin' kanalları kullanma yönünde şekilleneceğini söylemek mümkündür.
Tam da bu noktada Deniz Baykal'ın "AKP, kendi derin devletini oluşturuyor" şeklinde verdiği beyanatı değerlendirmek gerekmektedir. Ergenekon Soruşturması çerçevesinde gerçekleştirilen tutuklamalar üzerine bu açıklamayı yapan Baykal, AKP'nin bürokraside 'kadrolaşma' aşamasını tamamladığını, sıranın 'derin devlet yapılanması'na geldiğini söylemiştir. Baykal'ın bu sözleri sarf edebilmiş olmasının, statüko taraftarlarının "rejim elden gidiyor" hissiyatıyla alakalı olduğu görülmektedir. Gerçekten de Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden bu yana, laik-sol-Kemalist kesimlerde böyle bir hissiyat vardır. Bu hissiyatın gerçeği yansıtıp-yansıtmadığı ayrı bir konudur ancak bu yönde bir hissiyat vardır. Bu açıklamanın, Ergenekon soruşturması çerçevesinde bazı popüler isimlerin sorgulanması dolayısıyla yapılması da boşuna değildir. Çünkü daha önce laik-sol-Kemalist çevrelere karşı bu çapta bir operasyon gerçekleştirilmemiştir. Bu operasyonda sorgulananların suçlu olmalarından çok, içeri alınmaları dolayısıyla kamuoyuna verilen mesaj önemlidir. Bu mesaj da elbette, demokrat-liberal kesimlerin, artık eskisi gibi statükonun bazı unsurlarına karşı 'savunma' pozisyonunda bulunmayacakları, bilakis 'saldırı' pozisyonuna geçebilecekleridir. Bu mesajı alan Baykal gibi kişiler de, bu nedenle AKP'nin kendi derin devletini kurmaya çalıştığını söylemişlerdir. Tam da bu noktada şu hususun altını çizmek gerekmektedir. Evet, AKP'nin böyle bir çabası olabilir. Çünkü malum olduğu üzere, AB süreci içerisinde, gerek ABD gerekse AB, artık 'dinazorlaşmış' kesimlerin bir biçimde tasfiye edilmesini istemektedirler. Bu yönde, alttan alta 'derin' çalışmaların yapıldığına da kuşku yoktur. Özellikle Gülen cemaatinin bürokrasideki kadrolaşma çabalarının bu amaca matuf olduğu öteden beri söylenilegelen bir husustur. Ancak bu çabaların Baykal'ın iddia ettiği boyuta ulaştığını söylemek henüz mümkün değildir. Statüko direnmeye devam etmektedir ve bu yapının temel dayanakları korunduğu sürece, AKP'nin (veya bir başka 'değişim yanlısı' yapının) kendi derin devletini kurabilmesi mümkün değildir. Statükonun bazı unsurlarının tasfiye edilmesi çabalarının, Ergenekon soruşturmasının kapsam alanının genişletilmesi bağlamında yürütülmesi noktasında ise bazı sıkıntılar bulunmaktadır. Zira dava sürecine girildiği bir dönemde, AKP'nin atacağı bu türlü adımların tepkiyle karşılanacağı açıktır. Dolayısıyla AKP'nin bu tür soruşturmalar bağlamında netice alması zor görünmektedir. Bu noktada AKP'nin 'yasal' değişiklikler yoluyla bir ilerleme kaydetmesi şansı vardır fakat dava sürecinde bu yolun da riskleri bulunmaktadır. Erdoğan'ın yaptığı son 'ılımlı' açıklamalar, AKP'nin 'gerginlik' politikası gütmeyeceğine dair işaretler vermiştir. Dolayısıyla, öyle görünüyor ki, AKP dava sürecinin işlemesine müdahil olmayı tercih etmeyecektir. Bu durumda, geriye tek seçenek kalmaktadır ki, o da davanın kısa sürede neticelenmesi ve sonucunda AKP'nin çok ciddi bir yara almadan bu süreci atlatmasıdır. Fakat Anayasa Mahkemesi'nin mevcut yapısı düşünüldüğünde, kapatma kararının çıkması ihtimali güçlü görünmektedir. AKP'nin bu sıkıntılı süreçte Anayasayı değiştirme yönünde göstereceği çabalar da 'yangına körükle gitmek' olarak niteleneceği için, kapatma kararının çıkması ihtimali üzerine bir takım senaryoların tartışılmaya başlanacağı düşünülebilir.
AKP'nin kapatılması durumunda, kurulacak yeni partinin ilk seçimlerden %70 oy alabileceğini söylemek de o denli kolay değildir. Çünkü AKP'nin kapatılması durumunda Erdoğan'ın 5 yıl siyasetten yasaklı olması ihtimali güçlüdür. Eğer böyle bir şey olursa, AKP'nin oylarını artıran önemli bir faktörün eksik kalacağı aşikardır. Bu durumda, halkın yeni partiye aynı güvenle oy vereceğini söylemek zordur. Çünkü seçmen belki 'tepki' oylarıyla bir partiye yönelebilir ancak yöneldiği partide bir 'ümit ışığı' görmezse, oyunu vermemesi ihtimali de vardır. Nitekim Refah Partisi'nin kapatılmasından sonra seçimlere katılan Fazilet Partisi daha düşük oy almıştır. Aynı faktörün burada da söz konusu olabileceği düşünülmelidir. Erdoğan dışında hiçbir ismin aynı oranda oyu toparlayamama ihtimali, öyle görünüyor ki, statüko taraftarlarının da hesap ettiği bir şeydir. Dolayısıyla "partimizi kapatırlarsa yenisini açarız, hiçbir şey değişmez" söylemi çok da isabetli değildir. Elbette tepki oylarının da hesaba katılması gerekir, ancak seçmen tercihinde 'beklentilerin' önemli olduğu da unutulmamalıdır.
Kapatma davasına ABD ve AB'nin gösterdiği sert tepki konusunda ise şu değerlendirmeleri yapmak mümkündür: her ne kadar hukuki süreç, AKP'nin aleyhine işleyecekmiş gibi görünüyorsa da, küresel sistemin dinamiklerinin, yerel siyasetin üzerinde etkili olduğu gerçeği de hesaba katılmalıdır. ABD ve AB, hukuksal sürece müdahale etmek istemeyeceklerdir, fakat dolaylı kanallardan statüko yanlıları üzerindeki baskılarını ağırlaştırmaya çalışacaklardır. Bunu da, "parti kapatmalarının zorlaştırılması" gibi yasal bir meşruiyet zemininde yürüteceklerdir. Bu yeni durum, liberal-demokratların bu tür bir girişim başlatmaları için 'fırsat' doğurmuştur. Bu düzenlemelerin dava sürecinde yapılması da şart değildir. Fakat eğer bu yönde bir somut ilerleme kaydedilirse, statüko yanlılarının 'yargı' kozları da ellerinden alınmış olacaktır. Bu durumda zaten, sistem, büyük ölçüde kendi içinden değişmiş olacaktır. Liberal-demokrat kesimin bundan sonra odaklanacağı nokta burası olacaktır.
AKP'nin bu yeni durum karşısında "boynunu uzatıp beklemeyeceği" beklentisinde olanlar ise yanılmaktadırlar. Çünkü AKP'nin bu konuda, tabir-i caizse, eli-kolu bağlıdır. AKP, sistem içerisinde var olmuş ve sistem içerisinde büyümüş bir partidir. Gerginliği artıracak bir strateji izlemesi, geçmişini inkar ve nemalandığı sisteme karşı 'nankörlük' anlamına gelir. Bu yüzden, AKP'nin dava sürecinde elinde fazla koz yoktur. Ayrıca AKP, bu tarz bir siyaseti güdecek bir parti de değildir. Kuruluşu, geçmişi, söylemi ve icraatları itibarıyla böylesi bir siyaset, AKP'nin 'kaldırabileceği' bir siyaset değildir. Çünkü mesele AKP meselesi değil, sistem-içi mücadeleyi benimsemiş partilerin sistemin hukuki kurallarına uyup-uymaması meselesidir. AKP gibi partilerin sistemin kurallarına uymama gibi bir 'lüksü' yoktur. Dolayısıyla AKP'nin dava sürecini her hangi bir biçimde etkileyecek bir icraatta bulunması zor görünmektedir.
Kapatma davası ile ilgili olarak üzerinde durulması gereken bir başka konu da, Milli Görüş geleneğinden gelen fakat o gelenekle bağlarını kopardığını ilan etmiş, kimliğini muhafazakar-demokrat belirlemiş ve sistemin temellerine itiraz etme noktasında hemen hiçbir söylemi bulunmayan, yani iyice 'ılımlılaşmış' bir partinin kapatma davasına konu edilmesi, bu partinin en azından tabanında "ne kadar ılımlılaşsak da, iktidar elitine yaranamıyoruz" tarzı bir düşünceyi besleyecektir. Bu kaçınılmazdır. Hatta bu mesaj sadece bu partinin tabanına değil, bütün Türkiye seçmenine verilmiş olmaktadır. Bu ise, elbette, muhafazakar tabanın (ya da geniş halk kitlelerinin) seçim süreçlerine güvenini azaltıcı bir husustur. Çünkü bu dava ile birlikte, muhafazakar kitlenin 'merkeze' çekilmesi yönündeki çabaların bir noktada tıkanabileceğine dair güçlü bir işaret verilmiş olmaktadır. Bu işareti alan kitlelerin içindeki bazı unsurların, sistem-dışı yollara tevessül etmeyi düşünmesi de mümkündür. Bu nedenle, "rejimin bekası" için, hem AKP'nin hem de statüko yanlılarının taviz vermesi ve bir orta noktada buluşmaları temin edilmeye çalışılacaktır. AKP'nin kapatılması veya kapatılmamasının da bu noktada çok fazla bir önemi yoktur. Çünkü mesele, AKP'nin bulunduğu konumdan daha azına razı edilmesidir. Yani statüko, elinde bulunanları bir anda kaybetmek istememektedir. Bunun için 'her yolu' deneyebileceğini de bu son yargı hamlesiyle göstermiş olmaktadır. Gerek siyasal partiler, gerek ordu, gerekse yargı, son tahlilde sistemin kurumları oldukları için, tarafların bir 'ortak nokta'da buluşmak için belirli tavizler verebilecekleri düşünülebilir. AKP'nin vereceği taviz, kapatılma söz konusu olursa, kendi içinden bir başka partiyi çıkarmak ve lider kadrosunda değişiklik yaparak bu 'ara dönemi' atlatmak şeklinde olacaktır. Kapatılma gerçekleşmez ve partinin hazine yardımından mahrum bırakılması veya bazı siyasilerin yasaklı olması gibi bir sonuç çıkarsa, bu da statükoya verilmiş bir taviz olacaktır. Fakat sonuçta böylesi bir dava açıldıktan sonra, taraflardan birinin tamamen tasfiye edilmesi gibi bir durumun gerçekleşmesi ihtimali zayıf görünmektedir. Bu nedenle, sistem-içi aktörlerin, bu noktada bir 'uzlaşı' arayışına gireceklerine kuşku yoktur.
Son olarak, sistem-içi aktörlerin yaptığı görece büyük hamlelerin, sistemin mahiyetine ilişkin bazı gerçeklerin farkına varılmasına (dolaylı yoldan) yaradığı da söylenebilir. Siyasal aktörlerin, pozisyonlarını korumak için yaptığı bu tür hamleler, siyasetin ve 'demokrasi' uygulamasının sanallığı konusunda kitlelere bazı şeyler söylemektedir. Fakat bu söylenenlerin kitleler tarafından 'algılanması' ve ifade edilmesi ayrıdır. Kitleler, bugünkü siyasal vasatta, genel olarak 'çıkarları' doğrultusunda siyasal süreçlere katılmaktadırlar. Fakat bunun ötesinde bir de 'kitlelerin vicdanı' diyebileceğimiz bir vakıa vardır ki, bu faktörün etkisi uzun-vadeli siyasal yönelimlerde ortaya çıkar. Siyasal sistemin 'sanal' olduğuna dair düşüncelerin daha çok serd edilmesi, demokrasinin bir 'oyun' olduğuna dair kanaatin giderek güçlenmesi, iktidar elitinin sistemin kaynaklarını başka kesimlere açmama noktasındaki müdahalelerinin sistem hakkındaki kuşkuları artırması gibi faktörler, 'kitlelerin vicdanı'nda bazı hissiyatların birikmesine neden olmaktadır. Fakat bu birikimin, kuvveden fiiliyata geçmesi için elbette, somut bir yapının olması ve fiili bir mücadele verilmesi gerekir. Burada 'amel' belirleyicidir. Şayet böylesi bir yapı ortaya çıkmazsa, bu birikimden bir sonuç alınması söz konusu olamaz. Hatta bu birikim zaman içerisinde artarken böyle bir yapı ortaya çıkmazsa, bu durumda, birikim, toplumun çürümesine de yol açabilir. Halk, tipik bir 'anomi' hali yaşar ve içine kapanır. İşte bu sonucun olmaması için, sistem-içi bütün aktörler (ve tabii ki küresel güçler) bu konuda müdahil olacaklardır. Bu güçler de çok iyi bilmektedirler ki, halkın sandıklara gitmeme yönünde belirgin bir eğilim içerisine girmesi, sistem açısından 'felaket' olacaktır. Bu husus, artık televizyon kanallarında bile bazı katılımcılar tarafından dillendirilmektedir. Bu tehlike henüz net bir şekilde belirmemiştir ama 'kitlelerin vicdanı'nın yara aldığı da inkar edilemez. Bundan sonraki dönemde, bu yaranın sarılması yönünde çabalar gösterileceğine kuşku yoktur.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...

www.iktibas.info www.iktibas.info