|

Kapatma Davası ve Düşündürdükleri
Yargıtay Başsavcısı'nın
AKP'nin kapatılması için Anayasa Mahkemesi'ne yaptığı başvuru,
Türkiye'de siyasi gündemin bir anda değişmesine neden oldu. Demokrat,
muhafazakar ve liberal çevreler, daha ilk günden başlamak üzere, bu
davayı 'çılgınlık' olarak nitelerken, statüko yanlıları, kapatma
davasını 'beklenen' bir gelişme olarak nitelediler. Gündemin bir anda
değişmesinin yarattığı 'şok' dalgasının yanlış yönelimlere kapı
aralayabileceğinin sezinlenmesinden sonra ve sertleşen söylemlerin
'rejime zarar verebileceği' yönünde kimi işaretler alınınca, konunun
tarafları, 'sükunet' çağrıları yapmaya başladılar ve her zaman olduğu
gibi, kendi politik pozisyonlarıyla uyumlu bir söylem çerçevesinde,
hukuksal sürece saygılı olunması yönünde açıklamalar yaptılar. Özellikle
de Cumhurbaşkanı'nın yatıştırıcı söylemlerine sistemin işleyişinde
önemli rolleri bulunan sivil toplum kuruluşlarının destek vermesi
sonucunda, halkın vicdanında açılabilecek 'derin' yaraların önüne
geçilmeye çalışıldı. Ortalık büyük ölçüde sakinleştikten sonra da
Anayasa Mahkemesi Başsavcı'nın talebini 'usül' yönünden yerinde gördü ve
davayı kabul etti. Böylece AKP'nin kapatılması istemiyle açılan davada
hukuksal süreç başlamış oldu.
Gelinen bu aşamada, yaşanan gelişmeleri anlayabilmek için sistemin
mahiyetine ilişkin bazı gerçekleri yeniden hatırlatmak gerekmektedir.
Bir çokları, davanın bir 'çılgınlık' olduğunu ve tamamen keyfi
gerekçelere dayandığını söyleyerek, gizli-açık infial duygularına
kapılmıştır ancak bu tepkilerin büyük çoğunluğunun siyasal hesaplara
dayalı olarak gösterildiği açıktır. Halbuki ülke siyasetinin
'gerçekleri' zaviyesinden bakıldığında, yaşanan bu gelişmenin
'sistem-içi' mücadele ile bağlantısı kolaylıkla görülebilir.
Türkiye'deki siyasi sistemin kökleri, Tanzimat bürokrasisine kadar
götürülebilir. Asker-sivil bürokrasinin nüvesini Tanzimat elitleri
atmıştır. Cumhuriyet'le birlikte 'merkez'i oluşturan güçler, gerçek
iktidarın mahiyetini de belirlemişlerdir. Çevre'yi temsil eden kesimler
ise, esas itibarıyla 'demokrasi oyunu'nda kendilerine biçilen rolü
oynamışlardır. Her iki kesimin de sistem içerisinde rolleri vardır ve
her iki kesim de rejimin 'kırmızı çizgileri'ne riayet etmek
durumundadır. Ancak özellikle 'çevre'yi temsil eden güçlerin 'denetim'
altında tutulması ihtiyacı kimi zamanlarda aşırı boyutlara da
ulaşabilmektedir. Bu durumda sisteme 'müdahale' kaçınılmaz olmakta ve
zinde güçler ya da yargı devreye girmektedir. Cumhuriyet dönemi boyunca
siyasi sistemin işleyişini bu şekilde özetlemek mümkündür. Kapatma
davasına bu özet çerçeveden bakıldığında, esas itibarıyla, süreçte
'radikal' bir değişikliğin olmadığı rahatlıkla söylenebilir. Sadece bu
kez zinde güçler vitrinde değildir; onun yerine yargı öne çıkmıştır.
Fakat sürecin karakteri aynıdır. Statükonun değişmesinden ciddi biçimde
zarar göreceğini düşünen kesimler, bu kez yargı kozunu kullanarak sürece
müdahale etmişlerdir. Bu müdahale, sonuçta, sistem-içi mücadele veren
taraflardan birinin, karşı tarafı zayıflatmak amacıyla yaptığı bir
'hamle' olarak değerlendirilmelidir.
Peki bu 'hamle' niçin böylesi bir zamanda gelmiştir? Bu sorunun cevabı,
elbette ki 'başörtüsü' konusunda yaşanan son gelişmelerle doğrudan
alakalıdır. Kapatma davasının başörtüsü sorununu çözmeye yönelik anayasa
değişikliği teklifinin kabulünden sonra açılması, statükonun değişmesini
istemeyenlerin eline önemli bir koz vermiştir. Çünkü bu sorun esas
itibarıyla bir özgürlük sorunu değil bir 'iktidar' sorunudur ve
statükocular da bunu kendi tabanlarına anlatmakta çok
zorlanmamaktadırlar. Dolayısıyla başörtüsü sorununu çözmek için atılacak
bir adımın, laik-sol-Kemalist tabanda aksi yönde makes bulacağı ve bu
kesimin buradan hareketle 'politik' çıkarlar elde etmek isteyecekleri
açıktır. AKP'nin üniversitelere başörtülü bir şekilde girmeyi mümkün
kılacak anayasal değişiklik paketini gündeme getirmesi, işte bu nedenle
statüko taraftarlarının eline koz vermiştir. Hatırlanacağı gibi, daha
önceki yorumlarımızda, başörtüsü sorununun giderek derinleşeceği yönünde
yaptığımız değerlendirmenin altında da aynı gerekçe yatmaktadır. Bu
noktada şu hususu hatırlatmakta yarar vardır ki, başörtüsü sorunu,
yaşanan süreç neticesinde artık rejimin 'kırmızı çizgileri'ni
ilgilendiren bir sorun haline gelmiştir. Dolayısıyla bu sorunla ilgili
olarak taraflar 'kaybetme'yi göze alamamaktadırlar. Çünkü bu durumda,
kendi varlık nedenleriyle ilgili ciddi kayıplara uğradıkları algısına
sahiptirler. Başörtüsü sorunu konusunda yaşanan gerginliğin bu denli
büyük olmasının nedeni de budur. Bu nedenle, kapatma davasının
açılmasında son anayasa değişikliklerinin önemli payı olduğuna kuşku
yoktur. Nitekim bu husus iddianamede de açıkça yer almıştır.
Davayla ilgili olarak üzerinde durulması gereken bir başka konu ise,
rejimin meşruiyetinin son gelişmeler dolayısıyla önemli bir 'yara'
aldığı gerçeğidir. Bu, elbette ki siyasi sistemin kaos ortamına girdiği
anlamına gelmemektedir. Çünkü bir yerde siyasal rekabet, sistem-içi
mücadele çerçevesinde yürüyorsa, orada ciddi anlamda siyasal kaos olmaz.
Sadece siyasi çekişmeler olabilir. Bunlar da esas itibarıyla çıkar
hesabından veya koltuk kavgasından öteye geçmez. Başka bir ifadeyle,
orada taraflar rejimin 'kırmızı çizgileri'ne riayet etme noktasında
hassasiyet göstermek durumundadırlar. Fakat bu kez, kapatılması istenen
parti seçmenlerin yarısından oy almış bir iktidar partisidir ve bu
durum, kaçınılmaz olarak, ülke insanının zihninde demokrasinin bir 'oyun
olduğu düşüncesini beslemektedir. Elbette sistemden nemalanan bütün
taraflar, bu düşüncenin kökleşmemesi için ellerinden gelen her şeyi
yapacaklardır, fakat ortada da bir icraat vardır. Bu icraatın, 'halkın
vicdanı'nda makes bulmaması mümkün değildir. Nitekim kapatma davasının
açılmasından hemen sonra halktan gelen tepkilerin zaman zaman 'infial'
halini alması da bunu göstermektedir. Öyle ki devletin resmi kanalından
yapılan yayınlarda bile tartışmacılardan kimileri "halkı da kapatsınlar
bari!" tarzı tepkisel ifadeler kullanılabilmişlerdir. Gerçekten de
halkın belli bir kesiminde (özellikle de muhafakazar tabanda), siyasal
sistemin meşruiyetine yönelik kuşkuların arttığı gözlemlenmektedir. Bu
noktada, sistemin banilerinin tedbir alma ihtiyacı duyacağına kuşku
yoktur. Bu tedbirin (veya reçetenin) etki düzeyinin, halkın vicdanındaki
yaranın derinliği oranında olacağı da söylenebilir. Yani bu yarayı
kapatmak için 'etkili bir ilaç' bulunması gerektiği besbellidir.
Burada statüko taraftarlarının yaptığı 'hamle'nin büyüklüğü üzerinden
bir değerlendirme yapılabilir. Gerçekten de, statüko taraftarları,
Genelkurmay bildirisi ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında verdikleri
mücadelede kaybeden taraf oldukları için, yargı kanadından yaptıkları
hamlede adımı nisbeten 'büyük' atmışlardır. Bunun kabul edilmesi
gerekir. Bu durumda, bu büyük adımın sonuçlarının da büyük olacağı
söylenebilir. Bu girişimin, statüko taraftarlarının 'son' hamlesi olduğu
yönündeki değerlendirmeler çok isabetli olmasa da, yapılan hamlenin
önemli 'riskleri' içinde barındırdığı düşünülebilir. Çünkü böylesi büyük
hamlelerin doğuracağı tepkiler de büyük olur. Bunu, hamleyi yapanlar da
hesap etmiş olmalıdır. Eğer böylesi bir durum varsa, liberal-demokrat
kesimin hamlesinin de buna mukabil 'büyük' olacağı söylenebilir. Burada,
büyük hamlenin Anayasa değişiklikleri yoluyla atılabileceği
düşünülebilir. Yani, AKP'nin üzerinde çalıştığı anayasa taslağının bu
amaçla tekrar gözden geçirilmesi ihtimal dahilindedir. Ancak
liberal-demokrat kesimin de burada açmazları olduğuna dikkat
edilmelidir. Davanın Anayasa Mahkemesi tarafından kabul edildiği bir
vasatta bu yönde bir girişimde bulunmanın, gerginliği artıracağına kuşku
yoktur. Bu gerginlik politikasının dava sürecinde aleyhinde olacağını
bilen AKP'nin böylesi bir yolu tercih etme ihtimali zayıf görünmektedir.
Hakeza sine-i millete dönülmesi, davayı düşürmek için partinin kendisini
feshetmesi yahut da yeni bir parti kurulması gibi seçenekler de güçlü
ihtimaller olarak görünmemektedir. Her ne kadar Başbakan: "yumuşak
başlıyım dediysem, uysal koyun da değilim" tarzı nispeten sert çıkışlar
yaparak bu yönde bazı icraatlarda bulunacağını ima ediyorsa da, yasal
sürecin en çok 6-8 ay sürmesinin beklendiği bir vasatta, ülkenin
geleceğiyle ilgili köklü düzenlemeler yapmanın kolay olmayacağı
aşikardır. Bu nedenle, güçlü ihtimal, dava sürecinin neticelenmesini
beklemektir. ABD ve AB'nin açık desteklerini alan AKP'nin, bu aşamadan
sonra, 'kapatılma' kararının çıkmaması için çalışacağı söylenebilir.
Malum olduğu üzere, Anayasa Mahkemesi'nin 5 üyesinin aleyhte oy
kullanması, partinin kapatılmaması için yeterli olacaktır. Cumhurbaşkanı
Abdullah Gül'ün davaya konu edilmesi konusunda 4 üyenin 'çekince'
belirtmesi, davanın sonucunun geriye kalan üyelerden birinin 'saf
değiştirmesi'ne bağlı olduğuna dair bir işaret olarak alınabilir.
Dolayısıyla, AKP'nin bundan sonraki stratejisinin, hukuki çerçeve
içerisinde kalarak, daha 'derin' kanalları kullanma yönünde
şekilleneceğini söylemek mümkündür.
Tam da bu noktada Deniz Baykal'ın "AKP, kendi derin devletini
oluşturuyor" şeklinde verdiği beyanatı değerlendirmek gerekmektedir.
Ergenekon Soruşturması çerçevesinde gerçekleştirilen tutuklamalar
üzerine bu açıklamayı yapan Baykal, AKP'nin bürokraside 'kadrolaşma'
aşamasını tamamladığını, sıranın 'derin devlet yapılanması'na geldiğini
söylemiştir. Baykal'ın bu sözleri sarf edebilmiş olmasının, statüko
taraftarlarının "rejim elden gidiyor" hissiyatıyla alakalı olduğu
görülmektedir. Gerçekten de Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden bu yana,
laik-sol-Kemalist kesimlerde böyle bir hissiyat vardır. Bu hissiyatın
gerçeği yansıtıp-yansıtmadığı ayrı bir konudur ancak bu yönde bir
hissiyat vardır. Bu açıklamanın, Ergenekon soruşturması çerçevesinde
bazı popüler isimlerin sorgulanması dolayısıyla yapılması da boşuna
değildir. Çünkü daha önce laik-sol-Kemalist çevrelere karşı bu çapta bir
operasyon gerçekleştirilmemiştir. Bu operasyonda sorgulananların suçlu
olmalarından çok, içeri alınmaları dolayısıyla kamuoyuna verilen mesaj
önemlidir. Bu mesaj da elbette, demokrat-liberal kesimlerin, artık
eskisi gibi statükonun bazı unsurlarına karşı 'savunma' pozisyonunda
bulunmayacakları, bilakis 'saldırı' pozisyonuna geçebilecekleridir. Bu
mesajı alan Baykal gibi kişiler de, bu nedenle AKP'nin kendi derin
devletini kurmaya çalıştığını söylemişlerdir. Tam da bu noktada şu
hususun altını çizmek gerekmektedir. Evet, AKP'nin böyle bir çabası
olabilir. Çünkü malum olduğu üzere, AB süreci içerisinde, gerek ABD
gerekse AB, artık 'dinazorlaşmış' kesimlerin bir biçimde tasfiye
edilmesini istemektedirler. Bu yönde, alttan alta 'derin' çalışmaların
yapıldığına da kuşku yoktur. Özellikle Gülen cemaatinin bürokrasideki
kadrolaşma çabalarının bu amaca matuf olduğu öteden beri söylenilegelen
bir husustur. Ancak bu çabaların Baykal'ın iddia ettiği boyuta
ulaştığını söylemek henüz mümkün değildir. Statüko direnmeye devam
etmektedir ve bu yapının temel dayanakları korunduğu sürece, AKP'nin
(veya bir başka 'değişim yanlısı' yapının) kendi derin devletini
kurabilmesi mümkün değildir. Statükonun bazı unsurlarının tasfiye
edilmesi çabalarının, Ergenekon soruşturmasının kapsam alanının
genişletilmesi bağlamında yürütülmesi noktasında ise bazı sıkıntılar
bulunmaktadır. Zira dava sürecine girildiği bir dönemde, AKP'nin atacağı
bu türlü adımların tepkiyle karşılanacağı açıktır. Dolayısıyla AKP'nin
bu tür soruşturmalar bağlamında netice alması zor görünmektedir. Bu
noktada AKP'nin 'yasal' değişiklikler yoluyla bir ilerleme kaydetmesi
şansı vardır fakat dava sürecinde bu yolun da riskleri bulunmaktadır.
Erdoğan'ın yaptığı son 'ılımlı' açıklamalar, AKP'nin 'gerginlik'
politikası gütmeyeceğine dair işaretler vermiştir. Dolayısıyla, öyle
görünüyor ki, AKP dava sürecinin işlemesine müdahil olmayı tercih
etmeyecektir. Bu durumda, geriye tek seçenek kalmaktadır ki, o da
davanın kısa sürede neticelenmesi ve sonucunda AKP'nin çok ciddi bir
yara almadan bu süreci atlatmasıdır. Fakat Anayasa Mahkemesi'nin mevcut
yapısı düşünüldüğünde, kapatma kararının çıkması ihtimali güçlü
görünmektedir. AKP'nin bu sıkıntılı süreçte Anayasayı değiştirme yönünde
göstereceği çabalar da 'yangına körükle gitmek' olarak niteleneceği
için, kapatma kararının çıkması ihtimali üzerine bir takım senaryoların
tartışılmaya başlanacağı düşünülebilir.
AKP'nin kapatılması durumunda, kurulacak yeni partinin ilk seçimlerden
%70 oy alabileceğini söylemek de o denli kolay değildir. Çünkü AKP'nin
kapatılması durumunda Erdoğan'ın 5 yıl siyasetten yasaklı olması
ihtimali güçlüdür. Eğer böyle bir şey olursa, AKP'nin oylarını artıran
önemli bir faktörün eksik kalacağı aşikardır. Bu durumda, halkın yeni
partiye aynı güvenle oy vereceğini söylemek zordur. Çünkü seçmen belki
'tepki' oylarıyla bir partiye yönelebilir ancak yöneldiği partide bir
'ümit ışığı' görmezse, oyunu vermemesi ihtimali de vardır. Nitekim Refah
Partisi'nin kapatılmasından sonra seçimlere katılan Fazilet Partisi daha
düşük oy almıştır. Aynı faktörün burada da söz konusu olabileceği
düşünülmelidir. Erdoğan dışında hiçbir ismin aynı oranda oyu
toparlayamama ihtimali, öyle görünüyor ki, statüko taraftarlarının da
hesap ettiği bir şeydir. Dolayısıyla "partimizi kapatırlarsa yenisini
açarız, hiçbir şey değişmez" söylemi çok da isabetli değildir. Elbette
tepki oylarının da hesaba katılması gerekir, ancak seçmen tercihinde
'beklentilerin' önemli olduğu da unutulmamalıdır.
Kapatma davasına ABD ve AB'nin gösterdiği sert tepki konusunda ise şu
değerlendirmeleri yapmak mümkündür: her ne kadar hukuki süreç, AKP'nin
aleyhine işleyecekmiş gibi görünüyorsa da, küresel sistemin
dinamiklerinin, yerel siyasetin üzerinde etkili olduğu gerçeği de hesaba
katılmalıdır. ABD ve AB, hukuksal sürece müdahale etmek
istemeyeceklerdir, fakat dolaylı kanallardan statüko yanlıları
üzerindeki baskılarını ağırlaştırmaya çalışacaklardır. Bunu da, "parti
kapatmalarının zorlaştırılması" gibi yasal bir meşruiyet zemininde
yürüteceklerdir. Bu yeni durum, liberal-demokratların bu tür bir girişim
başlatmaları için 'fırsat' doğurmuştur. Bu düzenlemelerin dava sürecinde
yapılması da şart değildir. Fakat eğer bu yönde bir somut ilerleme
kaydedilirse, statüko yanlılarının 'yargı' kozları da ellerinden alınmış
olacaktır. Bu durumda zaten, sistem, büyük ölçüde kendi içinden değişmiş
olacaktır. Liberal-demokrat kesimin bundan sonra odaklanacağı nokta
burası olacaktır.
AKP'nin bu yeni durum karşısında "boynunu uzatıp beklemeyeceği"
beklentisinde olanlar ise yanılmaktadırlar. Çünkü AKP'nin bu konuda,
tabir-i caizse, eli-kolu bağlıdır. AKP, sistem içerisinde var olmuş ve
sistem içerisinde büyümüş bir partidir. Gerginliği artıracak bir
strateji izlemesi, geçmişini inkar ve nemalandığı sisteme karşı
'nankörlük' anlamına gelir. Bu yüzden, AKP'nin dava sürecinde elinde
fazla koz yoktur. Ayrıca AKP, bu tarz bir siyaseti güdecek bir parti de
değildir. Kuruluşu, geçmişi, söylemi ve icraatları itibarıyla böylesi
bir siyaset, AKP'nin 'kaldırabileceği' bir siyaset değildir. Çünkü
mesele AKP meselesi değil, sistem-içi mücadeleyi benimsemiş partilerin
sistemin hukuki kurallarına uyup-uymaması meselesidir. AKP gibi
partilerin sistemin kurallarına uymama gibi bir 'lüksü' yoktur.
Dolayısıyla AKP'nin dava sürecini her hangi bir biçimde etkileyecek bir
icraatta bulunması zor görünmektedir.
Kapatma davası ile ilgili olarak üzerinde durulması gereken bir başka
konu da, Milli Görüş geleneğinden gelen fakat o gelenekle bağlarını
kopardığını ilan etmiş, kimliğini muhafazakar-demokrat belirlemiş ve
sistemin temellerine itiraz etme noktasında hemen hiçbir söylemi
bulunmayan, yani iyice 'ılımlılaşmış' bir partinin kapatma davasına konu
edilmesi, bu partinin en azından tabanında "ne kadar ılımlılaşsak da,
iktidar elitine yaranamıyoruz" tarzı bir düşünceyi besleyecektir. Bu
kaçınılmazdır. Hatta bu mesaj sadece bu partinin tabanına değil, bütün
Türkiye seçmenine verilmiş olmaktadır. Bu ise, elbette, muhafazakar
tabanın (ya da geniş halk kitlelerinin) seçim süreçlerine güvenini
azaltıcı bir husustur. Çünkü bu dava ile birlikte, muhafazakar kitlenin
'merkeze' çekilmesi yönündeki çabaların bir noktada tıkanabileceğine
dair güçlü bir işaret verilmiş olmaktadır. Bu işareti alan kitlelerin
içindeki bazı unsurların, sistem-dışı yollara tevessül etmeyi düşünmesi
de mümkündür. Bu nedenle, "rejimin bekası" için, hem AKP'nin hem de
statüko yanlılarının taviz vermesi ve bir orta noktada buluşmaları temin
edilmeye çalışılacaktır. AKP'nin kapatılması veya kapatılmamasının da bu
noktada çok fazla bir önemi yoktur. Çünkü mesele, AKP'nin bulunduğu
konumdan daha azına razı edilmesidir. Yani statüko, elinde bulunanları
bir anda kaybetmek istememektedir. Bunun için 'her yolu'
deneyebileceğini de bu son yargı hamlesiyle göstermiş olmaktadır. Gerek
siyasal partiler, gerek ordu, gerekse yargı, son tahlilde sistemin
kurumları oldukları için, tarafların bir 'ortak nokta'da buluşmak için
belirli tavizler verebilecekleri düşünülebilir. AKP'nin vereceği taviz,
kapatılma söz konusu olursa, kendi içinden bir başka partiyi çıkarmak ve
lider kadrosunda değişiklik yaparak bu 'ara dönemi' atlatmak şeklinde
olacaktır. Kapatılma gerçekleşmez ve partinin hazine yardımından mahrum
bırakılması veya bazı siyasilerin yasaklı olması gibi bir sonuç çıkarsa,
bu da statükoya verilmiş bir taviz olacaktır. Fakat sonuçta böylesi bir
dava açıldıktan sonra, taraflardan birinin tamamen tasfiye edilmesi gibi
bir durumun gerçekleşmesi ihtimali zayıf görünmektedir. Bu nedenle,
sistem-içi aktörlerin, bu noktada bir 'uzlaşı' arayışına gireceklerine
kuşku yoktur.
Son olarak, sistem-içi aktörlerin yaptığı görece büyük hamlelerin,
sistemin mahiyetine ilişkin bazı gerçeklerin farkına varılmasına
(dolaylı yoldan) yaradığı da söylenebilir. Siyasal aktörlerin,
pozisyonlarını korumak için yaptığı bu tür hamleler, siyasetin ve
'demokrasi' uygulamasının sanallığı konusunda kitlelere bazı şeyler
söylemektedir. Fakat bu söylenenlerin kitleler tarafından 'algılanması'
ve ifade edilmesi ayrıdır. Kitleler, bugünkü siyasal vasatta, genel
olarak 'çıkarları' doğrultusunda siyasal süreçlere katılmaktadırlar.
Fakat bunun ötesinde bir de 'kitlelerin vicdanı' diyebileceğimiz bir
vakıa vardır ki, bu faktörün etkisi uzun-vadeli siyasal yönelimlerde
ortaya çıkar. Siyasal sistemin 'sanal' olduğuna dair düşüncelerin daha
çok serd edilmesi, demokrasinin bir 'oyun' olduğuna dair kanaatin
giderek güçlenmesi, iktidar elitinin sistemin kaynaklarını başka
kesimlere açmama noktasındaki müdahalelerinin sistem hakkındaki
kuşkuları artırması gibi faktörler, 'kitlelerin vicdanı'nda bazı
hissiyatların birikmesine neden olmaktadır. Fakat bu birikimin, kuvveden
fiiliyata geçmesi için elbette, somut bir yapının olması ve fiili bir
mücadele verilmesi gerekir. Burada 'amel' belirleyicidir. Şayet böylesi
bir yapı ortaya çıkmazsa, bu birikimden bir sonuç alınması söz konusu
olamaz. Hatta bu birikim zaman içerisinde artarken böyle bir yapı ortaya
çıkmazsa, bu durumda, birikim, toplumun çürümesine de yol açabilir.
Halk, tipik bir 'anomi' hali yaşar ve içine kapanır. İşte bu sonucun
olmaması için, sistem-içi bütün aktörler (ve tabii ki küresel güçler) bu
konuda müdahil olacaklardır. Bu güçler de çok iyi bilmektedirler ki,
halkın sandıklara gitmeme yönünde belirgin bir eğilim içerisine girmesi,
sistem açısından 'felaket' olacaktır. Bu husus, artık televizyon
kanallarında bile bazı katılımcılar tarafından dillendirilmektedir. Bu
tehlike henüz net bir şekilde belirmemiştir ama 'kitlelerin vicdanı'nın
yara aldığı da inkar edilemez. Bundan sonraki dönemde, bu yaranın
sarılması yönünde çabalar gösterileceğine kuşku yoktur. |