|

'İslami uyanış "radikallik"le olur'
KÜRŞAT ATALAR ile ‘’ON TEZ’’ adlı kitabı
çerçevesinde
İslami Uyanış’ı konuştuk.
Röportaj: Sibel ERASLAN / Gerçek Hayat Dergisi

Gelenek, modernizm, postmodernizm gibi kavramların havada uçuştuğu
bir dönemde yaşıyoruz. Ancak bu konularla ilgili tartışmalar “tercüme”
metinlerin okunmasından ve anlamlandırılmaya çalışılmasından öteye
geçilmiyor. Kürşat Atalar, bu sahada bir adım daha öteye geçmiş ve
düşünmeye başlamış az sayıdaki entelektüellerimizden biri.
Söylediklerine katılırsınız, katılmazsınız o ayrı ama kendi cümleleriyle
konuşabilen bir entelektüelle karşı karşıyayız.
Postmodern düşünce tarzını batı uygarlığının iflası olarak görüyorsunuz…
Postmodernizmin sabiteleri darmadağın eden akıl eleştirisini mistisizm
üzerinden tenkit etmişsiniz. Sorunları çözme konusunda yaşanan
başarısızlık ve bir tür içe kapanma ve güvensizlik dönemi diyorsunuz
postmodern asra… Modernitenin mistikleştiği bir süreç mi yaşadıklarımız?
Post-modernizm ve mistisizm ilişkisi üzerinde neredeyse hiç
durulmamıştır. Bu bağlantıyı kurabilmek için tabii ki, öncelikle
mistisizmin (veya ‘tasavvuf’un) ve post-modernitenin epistemolojisi
üzerinde durmak gerekiyor. Ayrıca mistisizmin doğuşuna ilişkin bir
sosyolojik analiz yapılması gerekiyor. Bu bağlamda, postmodernite’nin
öznelliği ve göreceliliği önceleyen yaklaşımının, mistisizmin tedris
edilen ilme duyduğu güvensizlik ve sufinin öznel tecrübesini yücelten
özellikleriyle benzerlikler taşıdığını düşünüyorum.
Mistisizmi bir tür refleks olarak anlatıyorsunuz yani…
Hem mistisizmin hem de postmodernizmin, “sorunları çözme konusunda
yaşanan başarısızlık”la bağlantılı olduğunu ve bir tür “içe kapanma”
hali olduğunu savunuyorum. İlk Kitabım olan Düşüncede Devrim’de bu
görüşü ortaya atmış ve mistisizmin, itikadi açıdan haklı eleştirisi
yanında sosyolojik bir tahlilinin de gerekli olduğunu ifade etmiştim.
Aradan geçen bunca zamanda, bu tartışmanın maalesef pek yapılmadığını
görüyorum. Tabii ki bu ‘duyarsızlığın’ çeşitli nedenleri var. Ancak
bence en başta geleni, gelenek eleştirisinin zor ve ‘maliyetli’ olması.
Eleştirinin maliyeti ne demek?
Önyargılar’ ve nefsi faktörler, hatta çıkar-ilişkileri bile burada
etkili olabiliyor. Bu konuları eleştirel bir yaklaşımla tartışmaya
başlarsak, önemli mesafeler alabileceğimize inanıyorum. Ama sadece
modernite-postmodernite konusunda değil, genel olarak düşünce alanında
belirli bir ‘yetkinliğe’ ulaşmadıkça, bu sorunları çözme konusundaki
gayretlerin yeterli olamayacağına inanıyorum. ‘Yetkinlik’ için ise,
elbette ‘etkinlik’ gerekiyor. Bu etkinliği de, tabii ki düşüncenin
okullaşması veya sistematikleştirilmesi kavramıyla izah edebiliriz.
Görece olanı eleştiriyorsunuz…
Batı, akla güveni yitirdi; artık bilimi, hakikatin tek ölçütü olarak
kabul etmiyor, edemiyor. Yani Batı için artık “hayatta en hakiki mürşit
ilimdir” sözü geçerliliğini yitirmiştir. Batı için ‘söylemler’ arasında
bir kategorizasyon yapmak bile çok anlamlı değildir. Hele Büyük
Anlatı’lar artık Batı’da hiç para etmemektedir. Bu genel durumun
kaçınılmaz sonucu, elbette ki ‘ilme’ karşı güvensizlik olacaktır. Bu da
görececilik demektir. Bu epistemolojik halin, toplumsal ve siyasal
yaşama yansıması ise, anomi durumu veya siyasal kayıtsızlık olacaktır.
Hedonizm kültürünün post-modern evrede yaygınlaşmasını da bu şekilde
izah edebiliriz.
Bir tür
hazcı bir içe kapanış veya kopuş…
Burada toplumsal hayattan uzaklaşıp, tekkesine çekilen sufinin
zihniyetini ve yaşam tarzını da aklımıza getirelim. İlme karşı ‘keşf’ ve
‘ilham’ kavramlarının öne çıkarılışı, tedrisat yoluyla elde edilen
‘bilgi’yi önemsizleştirmez mi? İşte bu yüzden, ‘ilm’in yerine, test
edilmesi mümkün olmayan, tamamen kişinin öznel tecrübesine dayalı bir
bilgi kategorisi (‘marifet’) icad edilmiştir. Malum, İbn-i Arabi’nin
meşhur ifadesiyle: “Bu bilgi ancak lütuf iledir. Kime verileceği de
önceden bilinemez.” Tasavvufun bu bilgi tanımını, ‘farklı’ bir hakikat
arayışı olarak görmek mümkün değildir. Bu yaklaşım, öznelliği, hakikatin
merkezine oturtmaktadır. Bu durumun, postmodernitede başka bir bağlamda
savunulan ‘görececilikle’ benzerliğini görmek çok da zor olmasa gerekir
diye düşünüyorum.
İnsanlık akla güvensizlik duygusunda haklı diye düşünüyorum.
Savaşlar, açlık, ırkçılık, katliam ve sebep olduğumuz çevresel
felaketler düşünüldüğünde insan aklı dünyayı mahvediyor…
Bu doğru. Ancak ‘akla güvensizlik’ dediğimiz şeyin, Batı’da ancak
postmodernizmle birlikte yaygın bir anlayış haline geldiğini
söyleyebiliriz. Yoksa Rönesans veya Aydınlanma’dan bu yana, ‘akıl’
Batı’da genelde sorgulanmayan bir kavramdı. Bunu sağlayan elbette pek
çok faktör var. Fakat özellikle II. Dünya Savaşı’ndan sonra,
pozitivizmin saltanatı yıkılmıştır. Savaşları, açlığı, ırkçılığı,
katliamları, çevresel felaketleri vb. ‘aklın putlaştırılması’na bağlamak
da elbette mümkündür. Bunu içinde yaşadığı tecrübeler sonucunda, bizzat
Batılılar söylemiştir. Buraya dikkat edilmelidir.
Müslümanlar aklın putlaştırılması meselesindeki eleştirilerini kendi
terminolojileri üzerinden gerçekleştirebildi mi?
Müslümanların ‘aklın putlaştırılması’na yönelik eleştirileri hep
olmuştur. Fakat Müslümanlar olarak bizler, moderniteyi, kendi
terminolojilerini kullanarak ‘yenmedikçe’, Batı’nın ‘akla veda’
etmesinin bizim için çok fazla bir anlamı da olmayacaktır. Bu ise ancak
önce İslam’ın sonra da modernitenin, bütün yönleriyle bilinmesi
sayesinde olabilir. Bu noktada bendeniz, Müslümanları henüz ‘yeterli’
görmüyorum. Bu ‘somut ve pratik’ bir dil oluşumu ile (daha doğrusu,
İslami bir zihniyetin teşekkülü ile) mümkündür. Burada, ‘ilm’ kriteri
açısından ciddi eksikliklerimiz olduğunu düşünüyorum. Gazali örneğini
de, hep bu konular gündeme geldiğinde, hatırlatmaya çalışıyorum.
Gazali’nin fıkıh ve kelamın yetersizliğini görüp, bizzat felsefeyle
ilgilenmesi ve “felsefeyi felsefecilerden daha iyi bilecek düzeye
geldikten sonra” Tehafüt’ü yazmasının, anlamlı bir örnek olduğunu
düşünüyorum. Benzeri bir çabayı, bugünün Müslümanlarının da yapması
gerektiğini ileri sürüyor; bunu yapamadıkları müddetçe de, toplumsal ve
siyasal yaşamda sahici bir ‘varlık’larının olabileceğine inanmıyorum.
Fukuyama’nın “Tarihin Sonu”, Huntington’ın “Medeniyetler Savaşı” veya
Brezinski’nin “Kontrolden Çıkmış Dünya” tezlerine karşı ciddi bir
İslamcı eleştiri yapıldı mı?
Aslında, sadece bu tezlere ilişkin olarak değil, genel manada
Müslümanların düşünsel faaliyetlerinde bir zafiyet söz konusudur. Yani
‘tez’ ortaya koyan ve bu tezin, karşıt tezler karşısındaki gücünü
kanıtlayan ürünler ortaya koyma noktasında zaaflarımız var. Hadi diyelim
Huntington ve Brzezinski’nin tezleri, biraz uluslararası siyaset, biraz
da Amerikan’ın küresel hâkimiyetinin kökenlerine dair bilgi sahibi
olmakla anlaşılabilir ve eleştirilebilir kabul edilsin. Ama Fukuyama’nın
tezine karşı ciddi bir İslamcı eleştiri yapılabilmesi için, öncelikle
Batı düşüncesinin liberal-demokrasi ayağının (bütün yönleriyle) iyi
bilinmesi gerekir. Bu da yetmez; liberal-demokrasi teorisinin anti-tezi
olan sosyalist tarih görüşünün de iyi bilinmesi gerekir.
Nasr’ın gelenekçi yaklaşımına göre İslami uyanış hareketi modernist
bir yaklaşımdır. Tezinizdeki ciddi gelenek eleştirisine bakınca benzer
şeyler düşünüyorum… Modern dünyanın ihyasında, geleneğe dair hiçbir
olumlu atıf yapamaz mıyız? Geleneği reddetmekten mi yoksa sorgulamaktan
mı bahsediyorsunuz?
Tabii ki geleneği sorgulamaktan bahsediyorum. Gelenek, sorgulanmalı ve
iyisi alınıp, kötüsü bırakılmalıdır. Biz bu ilkeyi, ‘ma’ruf’ kavramından
zaten çıkarabiliriz. Ancak buradaki asıl sorun, ‘ayar’ın
kaçırılmamasıdır. Nasr gibi ayarı kaçırdığınızda, gelenek neredeyse
‘din’ haline gelir (ki kendisi bunu ifade etmiştir). Bu ise, tevhit
inancına sahip bir müminin yapabileceği bir şey değildir. Mesela
özellikle tasavvuf epistemolojisini ciddi olarak sorgulamadan ve pek çok
yerde ‘şirk’ unsurları taşıdığını görmeden, sahih bir akide sahibi
olarak kalabilmek dahi mümkün değildir. O yüzden, ‘gelenek’ deyip,
geçilmemelidir.
İhtilalci ve acilci yöntemler değil merhalecilikten bahsediyorsunuz…
Nedir merhalecilik? Her toplumda farklı temayüller olduğuna göre,
uyanışçılık her toplumda farklı mı gelişecektir?
Uyanış hareketinin, temel karakteri değişmez. Toplumdan topluma
değişecek olan, tali hususlardır. Bu konuda hep İngiltere ve Fransa
örneklerini veririm. Fransız Aydınlanması ile İngiliz Aydınlanması, esas
itibarıyla birdir. Fakat İngilizler, Fransızların yaptığı gibi ‘devrim’
yapmamışlardır. Ya da ‘yumuşak’ bir geçiş yöntemiyle, Aydınlanma’yı
gerçekleştirmişlerdir. Bunun, bir çok nedeni vardır. Toplumsal,
ekonomik, kültürel… Aynı durumun, İslam coğrafyasında da geçerli
olabileceğini düşünüyorum. İslami uyanış, İran’da bir devrimle atılım
sağlamış olabilir, ama bu, bütün coğrafyalarda benzeri türde bir devrim
yapılması gerektiği anlamına gelmez. Ben bu açıdan, İran ve Türkiye’yi,
Fransa ve İngiltere örneklerine benzetiyorum. Türkiye, daha çok İngiliz
örneğine uyuyor. Tabii bu bir benzetme sadece. Toplumsal değişimlerin
pek çok dinamiği vardır. Her biri, süreci etkiler. Ancak ben yine de,
genel bir benzerlikten bahsedilebileceğini düşünüyorum.
Taliban İslami uyanışın içinde yok
İslami uyanış süreci için yaklaşık bir yüzyıllık çabadan
bahsediyorsunuz. Nedir uyanış? Niçin bu kadar gecikti?
Büyük çaplı beşeri faaliyetlerin gelişim süreleri, doğal olarak uzun
olur. Örneğin bir Rönesans veya Reform çabaları, neresinden baksanız
150–200 yıl sürmüştür. Aydınlanma ve Modernleşme de yine en az 200–250
yıllık bir süreçtir. Bu yüzden, Müslümanların uyanış sürecinin de benzer
şekilde işleyeceğini düşünmek yanlış olmaz.
İslami
Radikalizmi uyanışın motor gücü olarak ifade ediyorsunuz. Halbuki
radikalizm kelimesi zihinlerde ürkütücü etkiler yapıyor… Fundemantalizm
mi bahsettiğiniz radikallik? Niçin radikalizm?
İslami Radikalizmi, uyanışın ‘motor gücü’ olarak görmemin sebebi,
düşüncenin gelişmesi anlamında temel tezleri, bu akımın ortaya atması ve
savunması dolayısıyladır. Diğer akımların (gelenekçiler ve modernistler)
ya tepkiseldirler ya da modern olanı içselleştirirler. Bu yüzden, İslami
uyanışta, ‘belirleyici’ bir rol üstlenemezler. Radikalizmi bu manada
kullanıyorum. Radikalizmin zihinlerde başka çağrışımlar yapması,
özellikle medyatik etkileşimler dolayısıyladır. Benim ‘radikalizm’
dediğim şey, medyaya yansıyan şey değildir. Daha doğrusu, bu
‘radikalizm’ kavramını, Batı’da bazı çevreler, Müslümanlar arasında
‘bilinç’ (özellikle de siyasi bilinç) kesimler için kullanırlar. Ben de,
onların kast ettikleri bu manayı baz alarak, bu kelimeyi kullanıyorum.
Yoksa radikallik, yalın manada kullanmayı tercih ettiğim bir kelime
değildir. Eğer bu kelime, Suud tarzını veya Taliban tarzını kast ederek
kullanıyorlarsa, bunu onaylamam mümkün değildir.
Daha açık soralım: Uyanışçılığın gelenek eleştirisinde iki temel
hareket teklifi var; tasavvuf ve hadis külliyatı üzerinden… Bu teklif;
reddetmek mi sorgulamak mı?
Bu teklif, benim için, sorgulamaktır. Fakat Kur’an’ın daima merkeze
alınması şartıyla. Bütün beşeri üretimlerden, Kur’an kıstasına vurulması
kaydıyla, yararlanılabileceğini düşünüyorum. Bunu ayrıca ‘aklın’ gereği
olarak da görüyorum.
Taliban’ı ‘’reddiyeci gelenekçi’’ olarak değerlendiriyorsunuz . Ve
İslami Radikalizm ya da Uyanışçılık şeklinde ifade edebileceğimiz
teziniz içinde Taliban da ciddi manada eleştiri alıyor…
Evet. Benim İslami Uyanış dediğim olgu içinde, Taliban’ın yeri yoktur.
Şia’nın ve Sünniliğin katı yorumlarını sürdürenlerin de yeri yok. Zaten
bu mezheplerin, yaşadığımız şu son asırda, pratik hayat üzerinde ne gibi
bir etkileri kaldığı da ciddi olarak düşünülmesi gereken bir konudur.
Hayat akıp gider. Beşer ürünü mezhepler, ona yetişemeyebilir. Şimdi bu
değişimi anlamaya, hangi geleneksel araç kafi gelebilir. Ya da bu
noktada, olması gerektiği gibi bir işlev görebilir? Bu doğal olarak
zordur, hatta mümkün değildir. Onun için ‘davetin kendi fıkhını
üreteceği’ söylenmiştir ki, ben de temelde bu görüşteyim.
İslami Uyanış’ın geleceğini nasıl görüyorsunuz?
Bence şu an, bir ‘geçiş dönemi’nde bulunuyoruz. Bu sürecin tipik
özelliği, temel kavramların oluşmasıdır. Bundan bir sonraki aşama ise,
‘düşüncenin okullaşması’dır. Henüz bu aşamaya geçmeyi başaramadığımızı
düşünüyorum. Ancak genel manada bu sürecin işlemekte olduğuna dair de
iyimser bir yaklaşım sahibiyim, diyebilirim. Çünkü bence ‘gelişme’nin
izlenmesi için, siyasal ve toplumsal ölçütlerden ziyade, düşünce
ölçütünü kullanmak gerekir. Özellikle uzun-vadeli gelişim dinamiklerini
anlamak için bu lazımdır. Bu noktada, İslam dünyası fiili birçok sıkıntı
yaşasa da, bunların ‘gelişim süreci’nin doğal sıkıntıları olduğunu
düşünüyorum. Ya da Cevdet Said’in benzetmesiyle, İslam dünyasının
bugünkü durumunu, düşen ve tekrar ayağa kalkmaya çalışan devin çabaları
olarak görüyorum. Eğer dev, uyanmışsa, üzerindeki uyku sersemliğini
atana kadar, düşecek ve kalkacaktır. Ancak ‘kendine geldiğinde’, o zaman
eski günlerine geri dönecektir. |