Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 349 | Ocak  2008

                   

 

 


                           

İşlerin Âkıbeti

Hüseyin Alan

GİRİŞ
Batılı İslam yorumcularının tespitlerine göre, geçen yüzyılda ortaya çıkan İslamcılar üç farklı ekolde değerlendirildiler: 1- Sosyalizm ile İslam'ın ortak yanlarını öne çıkaran 'sol İslam'; 2- Amerika'nın komünizm tehlikesine karşı kullanmaya çalıştığı 'Amerikan İslam'ı'; ve 3- Selefi öğretilerden uzaklaşıp çıkarcı ve eyyamcı bir politika izleyen 'pragmatik-liberal İslam.'
Bu değerlendirmeler vakıayı tespitten öte farklı niyetler güdülerek de yapılan çalışmaların ürünüdür. Burada ortalama insanların, özellikle dinini devraldığı muharref mirastan öğrenmiş sayıca kalabalık Müslümanların dinlerine olan güvenlerini sarsmak, birliklerini parçalamak ön plandadır. Böylelikle zaten zayıflamış olan dini telakki, kendi gerçeğinden kopacak, başka bir bağlama kaydırılacaktır.
Mevcut sistemi, ona uygun yaşama biçimini temelden reddedip kendi özgün sistemini ve yaşama biçimini öneren dini öğreti, yorum farkıyla mevcudun içinde kalmayı, orada bir yer edinmeyi onaylar hale dönüşecektir. Bu durumda din; temel iddiasından vazgeçip kişisel kurtuluşu öneren manevi bir tatmine, kültürel bir unsura dönecektir.
Bu değerlendirmelerden bir taşla birkaç kuş vurmayı amaçladıklarını akılda tutalım. Uzun dönemler boyu, değişken sonuçların çıkartıldığı bu çalışmalardan güttükleri hedefleri ve bekledikleri sonuçları ciddiye almak zorundayız. Bu bağlamda gelinen şu noktayı hatırlamak, işin hangi boyutta olduğunu göstermektedir; Süreç içerisinde Müslümanların 'zihinleri değişmiş', 'dini yorumları' sapkınlaşmış ve 'ümmet birliğinin' yeniden kurulması engellenmiştir.
Batılılar ve onların ağızlarına bakanlar, siyasilerin de katkısı ile bu araştırmalar için epey emek, tutması için de bolca para harcadılar. Bu değerlendirmeleri esas kabul ettirerek varacakları en büyük hedefin; 'sahih İslam' gerçeğini ve oradan neşet eden 'İslami hareket'leri bilerek göz ardı ettirmeleri çok önemlidir. Yakın dönemde 'ılımlı İslam' tarzında bir yutturmacayı meşhur ederken, buna karşılık düşen sahih anlayışı 'fundamantalizm-terörizm' yaftası ile gözden düşürerek töhmet altına almak da bu hesabın çağdaş versiyonudur.
Bu günden bakarak bu çalışmaların semere verdiğini, kalabalıkların üzerinde bir hayli etkili olduğunu söylemeliyiz. Bu bağlamda tümünün başarısı; 'seküler zihniyetin' yaygın kabulü ile önemli bir noktaya gelmiştir. Bu tarz düşünüşün doğal sonucu olarak ortaya çıkan bozulmalardan; nass'ların çağdaş hayata uyarlanması gerektiği, vahyin ruhundan/maksadından hareketle hükmünün tarihsel olarak yorumlanabilirliği ve çağdaş sapkın değerlerin Müslüman(!) ağızlardan 'dini söylem' adına yeniden üretilmesi, anılması gereken zihniyet kaymasına en güzel örnektir.
Bunun sonucudur ki; vahye temelde zıt olduğu halde 'evrensel' değerlere uygun yaşama biçimlerinin dinen meşru sayılarak kanıksanması normal sayılmaktadır. Modernleşme ve kent yaşamının imkanları ile 'özgür'leşen, çıkarcı ve pragmatik 'birey'e dönüşen çağdaş insana da ancak böylesi bir din gerekliydi ve o da üretilmiş oldu.
Batılıların bunca faaliyeti, onca işbirlikçisi her şeye rağmen hakikat olanı, var olanı yok edememiştir, edemez de. Bunca koparılan yaygaralara rağmen kafaların karışması, sahici ile sahtenin birbiri ile harmanlanması, çok çok güneşin balçıkla sıvanması kadar sürmüştür/sürecektir. Çünkü İslam dininin temel kaynağı olan kitap korunmaktadır ve her zaman doğru okuyan birileri olmuştur.
Onların değerlendirmelerinde, parçalı olarak bazı hakikatlerin bulunduğunu teslim edelim ama bu konudaki sorumluluğumuzu da unutmayalım. Onların bu konudaki becerisi ve gücü, Müslümanların ihmal ettiği bir hakikatin ihlalinden doğmaktadır. Bir vakıayı, bir olguyu tanımlama ve kategorize etme konusu, önemli bir iştir. İşin kendi gerçeğinden hareketle, bir olguyu, bir vakıayı kim tanımlar, meşhur ederse, o olgu ve vakıayı yönlendirmek ve hâkimiyeti altına almak da en çok onun hakkıdır.
EVVELKİLERİN BOZULMASI
Geçtiğimiz yüzyılda Müslümanlar, var olan ümmet birliklerini ve egemenliklerini kaybetmişler, bunun yerine 'bağımsız ulus devlet' formatında örgütlenmişlerdi. Kendi içlerinde bağımsızlık, kalkınma adına üstün saydıkları batıl/batılı değerlerli almak için yaptıkları tüm reform çabaları, hepsine birden, ortaklaşa bir teslimiyet dışında bir sonuç getirmedi. Ümmetin yukardan aşağıya düştüğü bu zafiyetten kaynaklanan zillet hali, bugün onlara asli güçlerini yitirmek ve zayıflamak olarak yansıdı. Tercih edilen bu örgütlenme modeli, kendi aralarında kardeşleri ile olan 'bağlarını' koparttığı gibi, en güçlü kozları olan 'birliklerini' de kaybettirdi.
Başlangıçta ulema'nın, giderek eşrafın ve ardından siyasilerin bozulması, doğal olarak toplumun da bozulmasını doğurmuştur. Öncelikli bozulanlar toplumun ileri gelenleri olunca, toplumsal sünnetullah işlemiş, bu konudaki hükmünü icra etmiştir: "Bir toplumu helak etmek istediğimiz zaman, öncelikle onların ileri gelenlerini saptırırız…" Bu kuralın ihlali ve yukarıdaki nedenler sonucu emperyalistlerin sömürü tuzağına düştüler, yönetimleri de diğerlerinin denetimi altına girdi. Sonuç olarak, dünya toplulukları arasında her bakımdan geri kaldılar, ikinci sınıf muamele gördüler.
Toplumsal bozulmadan sonra olabilecek en kötü şey, bu duruma gelmelerinin ve düştükleri pozisyonlarının yanlış yorumlanması olacaktı ve bu yanılgıya da düştüler. Bu da başka bir toplumsal yasanın (yukarıdaki ayetin tersinden işlerlik kazanması) ihlali idi. Neticede dinlerini ve tarihlerini suçlayarak, kendilerini var kılan değerlerine sırt döndüler.
Bunun sonucunda, bozgundan kurtulma adına sarıldıkları batıl değerler ve onlara verdikleri önem, nesillerine de sirayet etti. Bu büyük bir yanılgının ve yanlış yorumdan kaynaklanan sapkınlığın devamından başka bir şey değildi. Bilgisiz ve köksüz kalan yeni nesillerde, işlevsel olan İslamcı (!) grupların tasnifi, bu noktada çok işe yarayacaktır.
Bugün, bu büyük yanılgıda ısrar edilerek gelinen yer, hepsi için topluca ve her açıdan, zillet halinin devamıdır. Maddi kaynaklarının ve her türden imkânlarının sömürülmesi bir yana, mevcut durumu meşrulaştıracak bir zihniyet değişikliğinin yerleşmesi, ciddiye alınacak bir sapkınlıktır. Dolayısı ile yabancı bir kültürün üstünlüğünün benimsenmesi (tevhidin kirlenmesi) gibi vahim bir durumun normal karşılanması, anormalliğin bizatihi tescilidir. Burada söylenecek tek söz kalmıştır; kendini inkâr edenlerin geleceği yerin, buradan daha iyi veya bir başka yer olmayacağıdır.
Reel durumu resmeden birkaç kareye bakalım; Gençlerinin okumak, hocalarının derinleşmek için illa ki batılı ülkelere gitmesi, yiğitlerinin iş-aş bulma kaygısı ile göçmenliğe razı olması, despot yönetimlerden kaçanların mülteci sıfatıyla ve bir insanlık ayıbı olarak oralara sığınması, zenginlerinin tatillerini geçirmek için oraları tercih etmesi… Sanatı-edebiyatı, modası-müziği, mimarisi-törenleri bir yanda, çarşısı-pazarı, zengini-muktediri, üretimi-tüketimi, yönetimi-muamelesi öte yanda tüm referansları ve ölçüsü hep batılı değerlerdir. Bu durum, yeter de artar bir zavallılığın göstergesidir.
Kaynayan kazanların içlerinde ne olduğunu, bir örnekle yakından görelim. Bunlardan hatırı sayılır hem de model ülke olarak gösterilen birisinden, düşündürücü bir olay nakledelim. Yetmiş milyon nüfuslu Türkiye'de, gelecekten umudunu kesmiş, bir güvencesi de kalmamış gençlerin sınır kapıları açılsa % 80'inin Batılı ülkelere gideceğini yazıyor araştırmacılar. Burada, 0-25 yaş arası toplam nüfusun 40 milyon olduğunu zikredelim. Hem genç, hem dinamik, hem de ülkenin gelecek umudu bir nüfus bu. Almanya ve Fransa hariç ki onlar da yaşlı bir nüfusa sahiptir, neredeyse Avrupa da bu kadar nüfusa sahip ülke yok.
Bu ülkelerin gençleri neredeyse unuttular; Şam-Halep'i, Bağdat-Basra'yı, Tahran-Isfahan'ı, Kahire'yi, İslam-abad'ı, Kabil-Peşaver'i, Mekke-Medine'yi, Yemen'i, Kudüs'ü, İstanbul-Diyarbakır'ı, Sevilla-Kurtuba'yı, Cezayir'i, Fas'ı, Sicilya'yı, Üsküp'ü... Ne hikâyeleri okunur oldu canım yerlerin, ne kahramanları bilinir… Varsa yoksa Londra, Paris, Berlin, Madrid, Washington, Roma, Tokyo… Futbolcularının adları ezberde, sanatçılarının ismi dillerde, müziği-modaları gönüllerde…
Başka bir kazana daha bakalım; 1971 muhtırasından sonra Erbakan İsviçre'de, 28 Şubat 1977 sonrası Gülen Amerika'da. Kaçıyor bunlar, ama nereye! Ülkenin İslamcı (!) aydınlarına sormaya gerek yok; hepsinin yerleşmeyi tercih ettikleri ülkeler Batılı olanlarmış! (Geçelim efendim, oraların daha özgür ülkeler olduğu masalını; kafaya, ufka ve hayale bak sen. Meselenin özü de bu ya! Humeyni'yi kıyaslamayın sakın, onunki hem mecburi ikametti hem de çok uzun süreleri Müslümanların arasında geçirmişti, hatırlayın. Üstelik çıkarken çok farklıydı o, dönüşüne de yansıyacaktı o fark…)
Bazen sorası geliyor insan'ın, hele birilerinin muhakkak batılı ülkeye ait cebinde yedek pasaport taşıdıklarını da duyunca; sen de mi Brütüs! Bir tanesinin yönü de doğuya, kardeşleri yanına, kültürel vasatına olsa ya! Onların çıkası canları pek tatlı belli ama ne tür bir fesat ürettiklerinin de farkındalar mı acaba? Aslında bu gibiler hiç önemsenmeyebilir amma, onlara bakan gözler, hele gençler var ya, işte onların da 'yönü' mecburen Batıya dönük kalıyor. İşin kötüsü de bu… (Onlar öyledir diye çalakalem silmeyelim, bizim bağımızın gülleri bunlar, ne diye el âlem koklasın ki.)
Uzatmadan soralım, bu durum bir kader, değişmesi mümkün olmayan bir hal midir? Kur'an’da defaatle tekrar edildiği, detayını bildiğimiz Hz. Muhammed (as)'in ilk döneminde olduğu gibi; bozgundan sonra tekrar dirilmenin, egemenlik haklarına sahip olmanın ve dolayısı ile müşriklere karşı üstün gelmenin bir yolu yok mudur? Bu soruyu soran, konuyu detayları ile düşünen duyarlı her Müslüman, cevaba katkı sağlamak ama sorumluluğunu da hatırlamakla yükümlüdür.
OLMASI GEREKEN
Müslümanların asıl görevi; Müslüman olmanın kurallarını tescil eden Allah'a, onları Müslüman kılan esaslara, dolayısı ile O'nun kitabına teslim olmaları ve bu çerçevede kalmalarıdır. Bu inzal edilene uygun temel bir kuraldır: "Ey iman edenler, iman ediniz…" Bu teslimiyetin sağlıklı göstergesi, hem Müslüman olan kardeşleri ile kendi aralarında, hem de Müslüman olmayan diğerleri ile olan ilişkilerinde, kitabın hükümleri ile hükmetmeleridir. Her halükarda ve her durumda, hükmedecekleri bir ilişki ve alan hep vardır.
Sanıldığının aksine, bunun için devlet olmalarına gerek yoktur. Kendi aralarında gerçekleştirmek zorunda oldukları bir topluluk, bunun için yeter şarttır. (Burada tekli bir kurtuluş yolu yoktur; kendine, evine dönerek, grubuna ya da bölgesine kapanarak olsa da. Meczupluk hali yoksa eğer, dönülecek bir yerin, aslında olmadığı ve her yerin kuşatıldığı bilinmelidir.)
Ama Allah'ın arzında çıkılacak, ulaşılacak yer ve kalabalıklar bolca vardır. Sorumluluk alanları ve muhataplar da oralardadır. İbrahimî duruşu öne sürerek bireyselliğe ve alan kaybına mazeret üretmek ve bu hale meşruiyet kazandırmak, büyük bir yanılsamadır. Bunun için bile, öncelikle 'İbrahim' olmak şarttır. İbrahim de bir yerlere zaten hiç dönmedi, birilerine has hiç olmadı.
Toplulukların kendi aralarında kitabî hükmün geçerli olması demek, onların bir taraftan birliklerini ve yollarını müstakim kılmaları iken diğer taraftan, kendilerine yönelik muhtemel tehditlere karşı da hazır olmaları demektir.
Peygamberlerin ve salihlerin yaşadığı toplumlarda, onların ilk dönemlerinde var olan bozulmuş hal; fesadın yaygın, zulmün egemen olduğu durumdur. Bir başka deyişle kitabın terk edildiği, Hakk'ın hükümlerine itibar edilmediği ama zulmün (şirk) cari olduğu bir durumdur. Bilindiği gibi, Hz. Âdem ve Süleyman (as) dışında diğer peygamberler, tevhidin bozulduğu, fesadın egemen olduğu toplumlara gelmişlerdi. Oralarda tek kişi ile başlayan hareketlerin ıslah çalışmalarını, riayet ettikleri kuralları ve ulaştıkları sonuçları kitabımızdan da biliyoruz. Oralarda, o toplumların içinde iken hallerini değiştirenlerin ve çok büyük başarıyı yakalayanların mücadeleleri, temel özellikleri ve yöntemleri uzun uzadıya anlatılır.
Salihlerin üstün tuttukları ve geçerli kıldıkları kuralları kısa da olsa hatırlamak hem ufkumuzu açacak, hem de yolumuzu aydınlatacaktır. Bu bağlamda verilebilir en temel ve kestirme cevap; kitabın aralarında okunuyor, kurallarına da teslim olunuyor olmasıdır. Hepimizin onaylayacağı bu tespit, kitabın hükümlerinin hem kendi aralarında hem de diğerlerine karşı hâkim kılınması demektir. İşte salihler topluluğu, bağlılıklarını ve birliklerini bu sayede sağlam (Bünyan-ün mersus) tuttular, saldırganlara karşı da bu sayede karşı durdular (vakarlı).
Bu kısa ve temel tespitten hareketle, bugüne dair konuşarak ayrıntılara bakabiliriz; Kur'an yeniden ama doğru olarak okunmaya devam edilecektir. Doğru okuma teslimiyeti getirecek, teslimiyet de kitabın hükümlerini, önce birlikte okuyanlara hükmetmesini sağlayacaktır. Bu sade ve net olarak açıklanmış durum, şu bereketli hâsılayı kendiliğinden üretir: Müslümanları Müslüman kılan değerlerin tahkimi ve birlik olmalarının önündeki zihinsel ve pratik sınırlamaların, aslında sanal olduğu gerçeği açığa çıkmıştır.
Bu aşamada, bu barikatların rahatlıkla aşılacağı görülür ve özgüven gelir. İşte bu hal ikinci şıktaki her tür saldırganlığa karşı koyma hazırlığını da, kendiliğinden devreye sokar. Karşı koyma, salihlerin pozisyonuna bağlı olarak karşı tarafın baskısı, süreçle ve dengelerle bağlantılı olarak gelişen bir iştir. Fakat her aşamaya uygun bir karşılığı da vardır.
İlk bakışta basit bir slogan gibi gözüken ve gereği yapılmayarak tüketilen bu hikmetli faaliyet, aslında çok büyük bir fonksiyon icra eder ve birr'i doğurur. Bu hal bir taraftan beraberliklere müthiş bir dinamizm getirir, diğer taraftan aslında kaybettiğimiz rahmet ve bereketle buluşur. (Kitabı okuyup durduğumuz halde bu değişim gerçekleşmiyor, bereket hasıl olmuyorsa eğer, önce dönüp kendimize, sonra da salihlere bir bakmalı.)
Bilinen üslupla bunun bir diğer anlatımı da şöyledir; kitabın hükümlerinin hâkim kılınmaya başlaması demek, önce nefislerde olan yanlışların değiştirilip atılması, onların yerine fıtri olanların yerleştirilmesi demektir. Bu süreçte bunlar yapılırken, bizlerde var olan ezilmişlik, güvensizlik, içe kapanıklık, geri kalmışlık, horlanmışlık, zayıflık ve azlık gibi içe dönük bütün psikolojik duvarlar yıkılır. Bu arada ve aynı süreçte, dışardan hissettirilen tüm baskılar, korkular ve dayatmalar da kendiliğinden bir yola girer.
Bu hayırlı faaliyet sürerken, Müslümanlar birbirlerinin haklarını korumaya başlar ve birbirlerine sahip çıkarlar. Bu, kitabın birbirinden kopuk olmayan bir başka hükmüne teslim olmanın gereğidir. Bu durum, aynı zamanda dışardan gelebilecek muhtemel saldırılara karşı hazırlığın ve hazır duruşun da adıdır. Çünkü korunmaya ve üstün tutulmaya çalışılan her hak, yıkılan bir batıla karşılıktır. Bu haldir ki bir yandan var olan zillet halini giderir, diğer yandan toplumu yeniden canlandırır ve izzeti geri getirir. İşte doğru çıkış budur ve salihler de böyle başlamışlardı.
Uzun yıllar süren okuma faaliyetlerini, kapalı devre sürdürülen teorik temrinleri, şu ayeti ya da hükmü ben şöyle anlıyorum diyerek ayrılık-gayrilik üretmeleri bir de bu açıdan düşünelim. Yahut öncelikle bilgilenme ve düşünüşte değişimi haklı olarak öne sürerken o durakta kalıp, birlikteliği ve bağı güçlendirmeyi başka zamanlara erteleyerek suni sıralama yapmayı bir daha değerlendirelim. Tarihten, coğrafyadan, verili şartları üreten felsefi yapıdan, kurumlardan, toplumlar arası ilişkilerden, tercihlerden, birlik ve ayrılıklardan, dostluktan ve düşmanlıktan bihaber, dolayısı ile toplumsal sünneti, Allah'ın yasalarını doğru kavrayamayanlardan olursak eğer, bozulmuş kavimlerin içinde zillet üretmeye devam eder dururuz. Bu durum, okumaya devam ettiğimiz halde, daha ilk dersten çaktığımızın resmidir.
Unutmayalım ki, Muaviye'ler esatir, salihler de roman kahramanları değildir. Dikkat edilirse, dışarıda olup bitenler, itikat meselesinden daha çok, bir tercih-tutum meselesidir. Buradaki unsur, insani zaaftır, güçten yana oynamaktır. Ama bu hal, zaten hep olup durmaktadır. Mesele, bu gibilerin nereye oynadığı ya da yanlış oynayanların düşüncesini değiştirecek zamanı kollamak değil, her neslin ve grubun bizzat üzerine düşeni yapıp yapmadığıdır. Kendi imtihanlarını vermesidir. İşler aslında bizim büyüttüğümüz kadar zor değildir. Nasıl mı?
SALİHLER
Salih örneklik yapmış olan öncekilere baktığımızda, sıralamayı doğru yaptığımızda, benzer şeyleri görebiliriz. Onlar da öncelikle kitaba ve onun örnek uygulaması olan sünnete tabi oldular da, bunun sonucunda ilkin kendi aralarında birliklerini kurdular. Bir taraftan birlikleri kurulurken diğer taraftan karşı tepki kendiliğinden geliyordu. Bu işte inşa, karşı duruş ve ona karşı tepki birbirinden kopuk şeyler değildir. Bu işler otomatik olarak birbirlerini tetikleyen bir sürecin parçalarıdır. O halde mesele, sürecin neresinde olunduğu kadar, sorumluların nerede durduğudur.
Biliyoruz ki peygamber ve arkadaşlarında, daha kitabın az bir kısmı nazil olmuşken ve ancak olanlarla iktifa ederlerken bile çıkış ve duruşları örnektir. Birkaç sûrede (özetle) de olsa, kitabın tamamı (ayrıntı ile) da olsa yapılan işlem aynıydı. Önemli olan, istenenlerin gereğini, yetkinlik oranında yapmaktır.
İşte bu nedenle onların kalpleri kitabın hidayeti ile nurlandı, yolları peygambere itaatle müstakimleşti. Onlar da önceden toplumları içinde, diğerleri gibi zaten bir yaşayışla yaşayıp gidiyorlardı. Değerlerine önem veriyor, onları üstün tutuyorlar ve onlara göre şekilleniyorlardı. Ama aynı adamlar Müslüman olunca, bu defa hayatlarında önemli bir değişiklik gerçekleşti. Sade ve basit bir değişimdi bu; yapageldikleri işlerini, duruşlarını ve yönelişlerini, yeni bir dizilişle dizmekti. Yeni bir amaç çerçevesinde işlerini yoluna koymaktı.
Bağlı oldukları aidiyetleri başka bir aidiyete, asabiyeleri başka bir asabiyeye dönüşüyordu. Bu nedenle toplulukları ikiye bölmüşler, bu nedenle ayrı bir topluluk olmuşlardı. Zaten buydu, yeni dizilişleri. Diğerlerinin karşı koyuşları ve tepkileri de bu noktayaydı. İnançta ortaklık etmeye, uzlaşmaya bu nedenle hazırdılar. Her şey bu kadar sade ve anlaşılırdır. Efendimler, amalar, heleler falan, sonrakilerin ürettikleri uzatmalar olup bitmeyecek mazeretlerdir. Bu da birer tercihtir, bu da bu kadar sade ve net değil mi efendim?
Herkes işi bu kadar bilmiyor olabilir, herkes sıralamayı doğru yapmamış olabilir. Tabii ki olabilir, mazurdur da. O zaman da bilenlerin işi nereye sürüklediğine, daveti nereye yönlendirdiğine, dini nasıl anlattığına bakmak gerekmez mi?
Salih topluluklar kitabı okudular, teslim oldular ve emrolundukları gibi de dosdoğru durdular. Kitabın hükümleri önce kendileri aralarında hâkim olunca; onların bu onurlu çıkışları çalışma, cesaret, mücadele, birlik, öz güven olarak kendilerine döndü, cihat anlayışları da doğru çerçeveye oturdu. Çağlarının realitesine mahkûm olmadılar ama kendi realiteleri ile tarihin dönüşümünü gerçekleştirdiler. Allah'ın toplumsal yasalarını, sünnetullah'ı iyi biliyorlardı. Bunları doğru yorumlayarak, bu konularda gaflete düşmeyerek yürüdüler. Sonrası malum, kâfirlere boyun eğdirdiler.
Kendi çevrelerindeki siyasi-toplumsal yapıların ve işleyişlerin mahiyetine vakıftılar; çünkü fesadı ortadan kaldırmaya taliptiler. Bu işlerin de bir kanunu vardı ve onlar bu işi iyi biliyorlardı. O nedenledir ki, kısa zamanda kendilerini takva zırhı ile güçlendirdiler ve nihayet siyasi üstünlük onlara geçti.
Sonraki Müslümanlara baktığımızda tersinden aynı şeyleri görebiliriz. Bunlar önce kitabın hükümlerini parçaladılar, sonra yorumlarını saptırdılar. Sünnetullah'ı doğru tespit edemediler ve dolayısı ile emredildikleri gibi dosdoğru olamadılar. Yanlış tevekkül ve kader anlayışı; onları yeterince gayretli olmama, düşmanı hafife alma hatta dost kılma, çok şeyi gayb'den bekleme gibi büyük yanılgılara düşürdü. Bu da onların hayatında pahalıya mal oldu. Tıpkı kitabı terk eden diğerleri gibi; küfre teslimiyet, kâfire boyun eğme ve her haliyle esaretin zilleti onları da buldu. Sonuçta toplumsal bozulma ve fesadın yaygınlaşması geri geldi.
Durumları karşılıklı kıyaslayarak, bilinen bir hakikati tekrar edelim; kitabî ilkelere teslim olan bir Müslüman, salih bir kişiliği doğal olarak kuşanır. Salih bir kulun vekili de, velisi de Allah'tır. Kaza kader anlayışının sahihliği, ömrün süreli olduğu, rızkı Allah’ın tekeffül ettiği, her şeyin kaderinin Allah'ın elinde olduğu, vaadinden dönmediği, kurallarında bir değişiklik yapmadığı gibi gaybi hakikatler, onun hem iman etiği hem de teslim olduğu temel ilkelerdir. Bunlar aynı zamanda onun, diğerlerinden farklı üstünlükleridir. Dolayısı ile diğerleri kendi işine bakarken, o da kendi işine bakar.
İmanına sahip çıkan bu salih kul; hakkını savunmak, dinini ve toplumunu üstün tutmak için Allah'ın farzlarını yerine getirir, haramlarından sakınır. O, sıkıntıdan, yokluktan veya başa gelebilecek zorluklardan korkmaz. Malından harcama yaparken fakirlikten, cihada çıkarken de ölümden çekinmez. "… Bir işi bitirmişken (hemen) diğer işine bakar ve ancak Rabbine yönelir."
Zorluklara katlanır, dehşetli günlerde ricat etmez. İşlerin üzerine gider ve her zaman dik durur. Onurluluk ve asil davranışlar ona aittir. Mertlik ve cömertlik, adalet ve merhamet onun belirgin nitelikleridir. Servetini biriktirip onunla övünmez, zenginliği ve sayıca kalabalık olmayı üstünlük olarak görmez. Irkçılık ve grupçuluk yapmaz. İhtiyaç sahiplerini gözeten odur, insanlara hakkı ve ahiret'i hatırlatan da o. Yalancı şahitlik yapmaz, çıkarları uğruna hiç kimseye zulmetmez. Kendine, inancına, toplumuna düşmanlık yapanlara bile o çerçevede karşılık verirken, Allah'ın kullarından her kim olursa olsun, ondan hep iyilik görür.
Müslüman'ın varlığı insanlık için bir şanstır. Çünkü o, adaletli davranıp adaleti üstün tutar. Şefkat sahibi olup merhameti yeğler. Hikmetli konuşup tenvir eder, rahmeti kuşanıp iyiliklerde yarışır. Allah'tan korkar zulme meyletmez, zayıfın yanında yer alır haksıza karşı durur. İzzeti güçlülükte ve servette değil, adalette gören bir yiğittir o.
Yüce Allah, bu nitelikleri kuşanmış salihleri ve faziletli müminleri överken; "insanlar onlara, düşmanlarınız size karşı bir ordu topladılar, onlardan korkun dediler de, bu onların imanını artırdı ve 'Allah bize yeter, o ne güzel vekildir', dediler. Bu yüzden kendilerine bir fenalık dokunmaksızın Allah’tan bir nimet ve bollukla geri döndüler. Allah’ın rızasına uydular. Allah büyük ve bol nimet sahibidir".
İşte bunlardan sonra gelenler ve bozulanlar, kitabı terk etikler, salihlerdeki değerleri arkalarına attılar. Sahip oldukları ile kibirlenip böbürlendiler. Sonra parçalandılar ve kuvvetleri elinden gitti. Bölündüler de başlarına gelmeyen kalmadı. Zalimlerin egemenliği altına girdiler de zillete düştüler. Sonra her birisi kendi derdine düştü. En sonunda emperyalist kâfirlerin, sömürgeci şirketlerin, zalim güçlerin kültürlerine aldandılar da kendi inançlarına olan güvenleri de zayıfladı.
Oysa Müslümanları toplumsal bakımdan, diğerlerinden üstün kılan değerlerin en önemlisi onlardadır. Aralarındaki en güçlü bağ olan İslam bağı ve onun oluşturduğu ümmet birliğidir bu. "İnananlar ancak kardeştirler…" Bundan daha güçlü hiçbir bağ yoktur. Bu bağı yeniden oluşturmanın ve güçlü tutmanın yolu da bellidir; A-Kitaba tabi olup adaletten ayrılmamak, B-işleri ehline vermek ve C-istişare mekanizmasını canlı tutmaktır.
İzzet ve egemenlik; üstünlük ve güç potansiyelini harekete geçirmekle doğrudan ilintilidir. Müslümanların varlığını, birliğini korumada öncelik de, her zaman adaleti ayakta tutmaktır. Çünkü adalet mülkün temelidir.
Aralarında adaleti küçümseyen ve gözetmeyen bir topluluk, asla başarıyı yakalayamaz. O nedenle Allah’tan korkup emirlerine sarılmalı, hakları sahiplerine vermeli, insanlara güzellikle davranmalıdır. Komşular, etraftakiler, diğer din mensupları hakkında adil olmalı, her durumda hadler aşılmamalıdır. Haksızlık etmek ve hakları çiğnemek, ümmet bağını güçlendirmeye ve dirliği kurmaya yönelenlerin vasfı asla olmamalıdır. Çünkü bu, kitabın hükmünü geçersiz kılar, fesadı yayar ve bozulmayı getirir.
Eksiklerin giderilip tamamlanması, iyilikte yardımlaşıp haksızlıktan uzaklaşma ile olacakken, yukarıdaki değerler üzerinde birlik olmak asabiyetimizin temel harcı olacaktır.
Bu durumda salihleri ve gruplarını birlik yapacak, gönülleri ve gövdeleri birbirlerine bağlayacak ilke bellidir: Kitap ve sünnet. Her durumda baz budur. Hayata müdahale ve canlılık için içtihat rahmettir. Taassup ve fırka asabiyesinden kaçınılmalıdır. Temel ilkeler çerçevesinde niyetler hakka teslimiyet olunca, zor olan işler kolaylaşacaktır. "Sizler cehennem çukurunun kenarında idiniz… Allah kalplerinizi telif etti de kardeşler oldunuz…"Bu konudaki sünnetullah, dileyenlere her zaman işleyen bir kanundur.
Önceki salihlerde de bunları görmekteyiz. Bu işler ibadi bir anlayışa ve duruşa dönüşünce, her bir mümine düşen iki iyilik de (dünya ve ahiret) ancak böyle gerçekleşecektir. Salih kişiliği kuşanarak sorumluluğu üstlenmek, dünyada izzetli bir duruş üretmek, yani Hakk'ın, hak değerlerin şahitliğini yapmak iyiliklerin ilki ve bunun sonunda ahiret huzuruna kavuşmak da iyiliklerin ikincisi olacaktır.
İSTİKAMET VE SÜNNETULLAH
Tarihi süreçlerde, zamanın kendisi ve şartlar bu yapıdaki ümmete sırtını asla çevirmedi, yeniden derlenip toparlanma zamanı da hiçbir ümmet ve nesil için geçmedi. Dolayısı ile ümitsizlik mümine göre değildir.
Her topluluk gücünü, kendisini oluşturan tek tek fertlerin toplamından alır. Fertler yüksek değerlere sahip kişiliklerden oluşur, bu değerler de üstün tutulursa eğer, o toplum izzetlidir, şereflidir, üstündür. Müslümanların dini bağı ve Ümmetin gücü de yukarıdaki özellikleri taşıyan müminlerin toplamından gelmektedir. Bu güç, gücü oluşturan ilkeler, Müslümanlar da potansiyel olarak hep vardır. Vardır çünkü saygı duydukları kitabı ortada ve korunmuş olarak durmaktadır. O halde kitabın rehberliğinde yeniden birlik olarak ümmeti canlandırmak, ayrılıkları ve zayıflıkları gidermek her zaman ve her çağda mümkündür.
İslam dini eşsizliği ve üstünlüğü ile Allah nezdinde geçerli tek dindir. Tevhit inancı akılları temizler, fıtrata döndürür, inzal edilenle destekler. Yine nefislerde var olan vehimlerden ve kirliliklerden de arındırır. Ona teslim olan insanın önüne şeref ve izzet kapılarını açar, amacını gösterir, fazilet yarışına sokar ve talip olan herkesi dosdoğru yolda tutar.
Bozulmanın yolu, tevhidi kirletip batıla meyletmek ve batıl değerleri üstün tutmak ise, kurtulmanın ve yücelmenin yolu da, tevhidi değerleri yeniden canlandırmak ve onu bulaşmış kirliliklerden arındırmaktır.
Medeniyet ve zenginlik, güçlülük ve üstünlük tevhidi değerler üzerine kurulmaz ve vahyi çerçevede kontrol edilmezse, çalışmanın ve başarının Allah nezdinde hiçbir anlamı ve karşılığı kalmaz. Yeryüzünde fesat çıkartıp kan dökerek, zulmü ayakta tutup şirki geçerli kılarak, bu temele dayalı bir servet ve güç oluşturarak yücelmek bir Müslüman'a, bir ümmete asla yaraşmaz. Batılı zalimlerin yolları ve durumu, ulaştıkları servet ve güçleri, işte bu nedenle örnek alınamaz ve reddedilmelidir. Batılıların değerleri ve yolu, bu nedenlerle de batıldır ve taklit edilmemelidir.
Buna karşılık ümmet kendi düşünce temellerine yeniden dönebilir. Bu temel, İslam'ın esaslarına geri dönmek, kitabın hükümlerini uygulayarak ayakta tutmaktır. Salihlerin yolları böylece örnek alındığında, kalpler arındırılacak, ahlak güzelleştirilecek, cesaret ateşi yeniden alevlenecek, birlik ve dirlik sağlanacak, ümmetin şerefi için Allah'a adanmış topluluklar yeniden coşacaktır.
Basiret sahibi insanlar, dünyada olup bitenleri izleyen ve anlayanlar, değişik ulusların tarihinden haberdar olanlar, tarihi malumatlardan gereği gibi ibret çıkartanlar, hikmete ve ferasete ulaşanlardır. Allah'ın kitabında anlattığı kıssalardan, oradaki çöküş ve yükselişlerden doğru yorum yapan salihler ve toplulukları; bir ümmet ne zaman kötü bir duruma düşmüşse, sebebinin muhakkak Allah'ın ölçülerini terk etmekten, ayetlerin yorumlarını bozmaktan, kitabın ahkâmını dikkate almamaktan dolayı olduğunu bilirler. "Zira bir topluluk, iyi gidişi değiştirmedikçe Allah da verdiği nimeti değiştirmez. Şüphesiz Allah işiten ve bilendir" Demek ki, Kur'an'ı hâkim kılıp emir ve yasaklarına riayet etmedikçe, hiçbir işin akıbeti sağlama çıkmayacaktır.
Allah'ın toplumsal yasaları ve konu ile ilgili sünneti; bir toplumun güçten sonra zayıflığa, birlikten sonra dağılmaya, ilimden sonra sapkınlığa, adaletten sonra zulme, yükselişten sonra çöküşe maruz kalması kitabı ve ondaki adaleti terk etmekten dolayıdır ki, bu durum her topluluk için işleyen bir yasadır. Bunun tersi de aynı yasaya bağlıdır.
Ümmetin tarihini ve bugününü bilmeyen, zayıf-güçlü yanlarına vakıf olmayan, yükseliş ve çöküşün sebeplerini tespit edemeyen, etrafta olup bitenleri doğru göremeyenler; bu nedenle fesadı giderip ıslahı gerçekleştiremezler. Tarih içinde dine karışmış bidat ve hurafeleri göz ardı edenler, dini telakkinin sahici kaynaklardan koptuğunu hafife alanlar ve yabancı kültürlerin etkisi ile özgüvenini yitirmiş olanlar da, ümmetin dirilişine katkı sağlayamaz. Zira bu gibilerin önce kendini ıslah etmesi gerekmektedir.
BUGÜNE DAİR
Burada, yazının girişinde belirtilen konuyu, sahih İslam'ı ve oradan neşet eden İslami hareketleri kısaca da olsa değerlendirebiliriz. Öncelikle şu bilinmelidir ki; İslami hareketlerin en belirgin niteliği, alamet-i farikası sahihlik arayışıdır. O nedenle kitaba dayanan ve sahih sünnetin rehberliğini takip noktasında oluşan ve gelişen çağdaş her hareket, İslami harekettir. Mevcut bozulmayı ıslaha yönelmek, dine dayalı bir hayat planlamak ve ona göre konumlanarak Müslümanların birliğini, dini değerlerin yüceliğini hedeflemek temel amacıdır. Mevcudun aksayan yönlerini tamirata ya da içinde bir yer tutmaya ayarlı olmamak, bir diğer bariz özelliğidir. Onları İslami kılan da zaten bu özellikleridir.
Her hareket, ümmet birliğini oluşturmak, dini bağı yeniden güçlendirmek üzere hedefine kilitlenmiş salih kullar topluluğudur. Nihai hedef, fitnenin-fesadın hükümranlığına son vermek, yerine tevhidi hâkim kılmaktır. Bunun için gerekli hangi araca ihtiyaç duyar ise, usulüne uygun olarak ona sahip olmak için çalışmak vacip-farzdır. Nihayet bütün araçların hepsi, devlet dâhil bir tek gaye için gereklidir ve onların hiç birisi esas değildir. Yani, illaki ve her yoldan elde edilemezler. Bu arayış ve duruş, bu istinat ve hareket, her çağda, her dönemde ve her ülkede hep var olmuştur. Zaaflarının olması, yetkinliğe ulaşamaması, onların sorumluluklarını artırır ama onların bu niteliğini asla değiştirmez.
Her ülkede ve toplumda yerel-toplumsal şartlar ve siyasi yapılanma farklı olunca, hareketlerin mücadele taktiklerinde de farklılıklar olması doğal karşılanmalıdır. Dışardan bakan kem bir gözün, art bir niyetin bu hareketleri birbirinden kopuk ve farklı göstererek gözden düşürme çabaları da bu yüzdendir ve aldatılmamalıdır. Oysa onlar birbirlerini tanımamış olsalar da, aynı amacı hedefleyen, aynı ilkelere bağlı bir büyük bütünün hem küçük parçaları, hem de kendi içlerinde bağımsız bütündürler.
Sağlıklı bir vücudun, sağlıklı çalışan organlarıdır onlar. Bazı organların görevini yapamaz olmaları, onları ayrı bir vücudun parçaları kılmaz ama sadece sıkıntı verir. Her zaman olabilecek arızi bir durumdur bu ve tedavisi de mümkündür. Parçaların toplamında eksik kalan kalp veya beyin, geçen asrın mirası, bu neslin de zaafıdır. Buna rağmen her birisinin stratejileri, temel ilkeleri, duruşları ve hedefleri tektir ve farklılık göstermez. O nedenle her birisi, aynı zamanda ve kendi içinde bir bütündür. Aklı kıt, zihinleri değişmiş olanların dışında hiçbir Müslüman, farklı dinler, farklı hareketler ayrımına inanmaz, bu konuda fesat üretmez, üretilen fesadı da yaymaz. .
Ümmetin bozulma ve dağılmasından sonra, İslami hareketler çok büyük mesafeler almışlardır. Her birisinin tecrübesi, ümmetin altın değerinde birikimleridir. Yüzyılların biriktirdiği ağır iç sarsıntı ve çürümeler, akabinde son yüzyılda yediği büyük dış darbeden sonra zillet hali ve fesadın egemen olması doğaldı. Buna rağmen ümmetin yeniden canlanmaya ve kaderine sahip çıkmaya başlaması da doğaldı ve çok da sürmemiştir. Toplumların tarihinde, insan ömrünün bir sigara molası kadar olduğu hatırlanıp şaşkınlığa ve aceleciliğe düşülmemelidir. Ya da kimse miladı kendi grubuyla başlatarak zulme alet de olmamalıdır.
1948'de Pak-İstan, 1979'da İran ve 1990'larda Sudan, İslami hareketlerin farklı yollardan devlet nimetine kavuştuğu ülkelerdir. Küresellik ve emperyalist tuzakların çağdaş şartlarına karşılık uygun politika üretememekten kaynaklanan zaafları, onları ulus devlet formatına sıkıştırmış olsa da, bu durum geçici, çağdaş bir aşama olarak değerlendirilebilir. Buna rağmen gelinen nokta küçümsenemez boyuttadır.
Gönüller isterdi ki; Fransız Devrimi’nin dünya çapındaki etkisi, bunlar eliyle de olsundu. Fakat onların değerlerinin her tarafa yayılması, değerlerinin çok üstün olmasından değil, değerlerin arkasında duran güçten, batılıların güç birliğinden kaynaklanmıştı. Bu noktayı unutmamak, ümmet birliğinin oluşmasını neden engellediklerini de buradan hareketle daha iyi anlamak mümkündür. Bu nokta belki atlandı, belki grup taassubu kör nokta üretti. Önemli olan eksiğin görülmesidir. Demek ki, gönlün istediğini gövde de istemeli imiş.
Filistin, Afganistan, Filipinler, Lübnan, Çeçenistan, Bosna, Irak benzeri fiilen işgal edilmiş bölgelerde, örgütlenmenin ve direnişin adı İslam'dır. Geçmişte dine bulaşmış tortuları, mezhebi asabiyeyi, coğrafi-etnik kirlilikleri barındırsa da, onurluluk ve soyluluk İslami hareketlerdedir. Dayatılan ve güdümlenen sosyalist, ırkçı ideolojiler iflas etmiş, demokratik-liberal reformların, zulmü ve fesadı gizlediği açığa çıkmaya başlamıştır. Miadı dolan batıl değerler çare olmaktan da çıkmış durumdadır. Gruplararası asabiyenin çağdaş tehlikelerini görmek, büyük bir kazanım getirmiştir.
Mısır, Ürdün, Türkiye, Cezayir, Fas, Suriye gibi ülkelerde, sistem sağlık belirtileri veren hareketlerin önünü almak adına, bir taraftan sahtelerinin önünü açmış, diğer taraftan nefes darlığı çekenleri devşirme yoluna giderek kendisini rehabilite etmiştir. Buralar, bu gibilere tanınan imkânlarla imrendiricilik yayarken, sahici olanları sistem içine çekerek bozmanın ve umutsuzluğa düşürmenin hesaplarının tutulduğu yerlerdir. Organ nakli ile ancak o organı yaşatmak ama ölü hücreleri diriltmek nasıl mümkün değilse, suni teneffüsle ömür uzatmak da beyhude gayrettir. Gerçek ve tescilli markalar piyasaya çıktığında, taklitlerinin alıcıları kalmayacak, oyun da bozulacaktır. Burada iş, özgün olanlara düşmektedir. Şu husus asla unutmamalıdır; hiçbir iş bizimle kaim, bize de muhtaç değildir ama bizim vereceğimiz katkılar ancak bizim sorumluluğumuzdur. "Kim Allah'ın dinine yardım ederse…"
İşlerin akıbeti şüphesiz Allah'ın elindedir. Allah' (cc) da koyduğu kuralları değiştirmemiştir. Kul üzerine düşeni yaparsa, Allah da gereğini yapacaktır. Vaadinden dönmez O. Dinini sahih kılarak sorumluluğunu üstlenenler, İslami bağını güçlendirerek ümmete ulaşmak isteyenler, fesada karşı durup ıslaha yönelenler, izzeti yakalayıp ahirette huzura kavuşacaklarını bilirler. Sorumluluğunu hatırlayıp takvayı kuşananlara, adalete sarılıp kardeşlerine koşanlara ve her durumda dik durup dünyaya meyletmeyenlere hadi bakalım, kolay gelsin.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...