|

İşlerin Âkıbeti
Hüseyin Alan
GİRİŞ
Batılı İslam yorumcularının tespitlerine göre, geçen yüzyılda ortaya
çıkan İslamcılar üç farklı ekolde değerlendirildiler: 1- Sosyalizm ile
İslam'ın ortak yanlarını öne çıkaran 'sol İslam'; 2- Amerika'nın
komünizm tehlikesine karşı kullanmaya çalıştığı 'Amerikan İslam'ı'; ve
3- Selefi öğretilerden uzaklaşıp çıkarcı ve eyyamcı bir politika izleyen
'pragmatik-liberal İslam.'
Bu değerlendirmeler vakıayı tespitten öte farklı niyetler güdülerek de
yapılan çalışmaların ürünüdür. Burada ortalama insanların, özellikle
dinini devraldığı muharref mirastan öğrenmiş sayıca kalabalık
Müslümanların dinlerine olan güvenlerini sarsmak, birliklerini
parçalamak ön plandadır. Böylelikle zaten zayıflamış olan dini telakki,
kendi gerçeğinden kopacak, başka bir bağlama kaydırılacaktır.
Mevcut sistemi, ona uygun yaşama biçimini temelden reddedip kendi özgün
sistemini ve yaşama biçimini öneren dini öğreti, yorum farkıyla mevcudun
içinde kalmayı, orada bir yer edinmeyi onaylar hale dönüşecektir. Bu
durumda din; temel iddiasından vazgeçip kişisel kurtuluşu öneren manevi
bir tatmine, kültürel bir unsura dönecektir.
Bu değerlendirmelerden bir taşla birkaç kuş vurmayı amaçladıklarını
akılda tutalım. Uzun dönemler boyu, değişken sonuçların çıkartıldığı bu
çalışmalardan güttükleri hedefleri ve bekledikleri sonuçları ciddiye
almak zorundayız. Bu bağlamda gelinen şu noktayı hatırlamak, işin hangi
boyutta olduğunu göstermektedir; Süreç içerisinde Müslümanların
'zihinleri değişmiş', 'dini yorumları' sapkınlaşmış ve 'ümmet
birliğinin' yeniden kurulması engellenmiştir.
Batılılar ve onların ağızlarına bakanlar, siyasilerin de katkısı ile bu
araştırmalar için epey emek, tutması için de bolca para harcadılar. Bu
değerlendirmeleri esas kabul ettirerek varacakları en büyük hedefin;
'sahih İslam' gerçeğini ve oradan neşet eden 'İslami hareket'leri
bilerek göz ardı ettirmeleri çok önemlidir. Yakın dönemde 'ılımlı İslam'
tarzında bir yutturmacayı meşhur ederken, buna karşılık düşen sahih
anlayışı 'fundamantalizm-terörizm' yaftası ile gözden düşürerek töhmet
altına almak da bu hesabın çağdaş versiyonudur.
Bu günden bakarak bu çalışmaların semere verdiğini, kalabalıkların
üzerinde bir hayli etkili olduğunu söylemeliyiz. Bu bağlamda tümünün
başarısı; 'seküler zihniyetin' yaygın kabulü ile önemli bir noktaya
gelmiştir. Bu tarz düşünüşün doğal sonucu olarak ortaya çıkan
bozulmalardan; nass'ların çağdaş hayata uyarlanması gerektiği, vahyin
ruhundan/maksadından hareketle hükmünün tarihsel olarak
yorumlanabilirliği ve çağdaş sapkın değerlerin Müslüman(!) ağızlardan
'dini söylem' adına yeniden üretilmesi, anılması gereken zihniyet
kaymasına en güzel örnektir.
Bunun sonucudur ki; vahye temelde zıt olduğu halde 'evrensel' değerlere
uygun yaşama biçimlerinin dinen meşru sayılarak kanıksanması normal
sayılmaktadır. Modernleşme ve kent yaşamının imkanları ile 'özgür'leşen,
çıkarcı ve pragmatik 'birey'e dönüşen çağdaş insana da ancak böylesi bir
din gerekliydi ve o da üretilmiş oldu.
Batılıların bunca faaliyeti, onca işbirlikçisi her şeye rağmen hakikat
olanı, var olanı yok edememiştir, edemez de. Bunca koparılan yaygaralara
rağmen kafaların karışması, sahici ile sahtenin birbiri ile
harmanlanması, çok çok güneşin balçıkla sıvanması kadar
sürmüştür/sürecektir. Çünkü İslam dininin temel kaynağı olan kitap
korunmaktadır ve her zaman doğru okuyan birileri olmuştur.
Onların değerlendirmelerinde, parçalı olarak bazı hakikatlerin
bulunduğunu teslim edelim ama bu konudaki sorumluluğumuzu da
unutmayalım. Onların bu konudaki becerisi ve gücü, Müslümanların ihmal
ettiği bir hakikatin ihlalinden doğmaktadır. Bir vakıayı, bir olguyu
tanımlama ve kategorize etme konusu, önemli bir iştir. İşin kendi
gerçeğinden hareketle, bir olguyu, bir vakıayı kim tanımlar, meşhur
ederse, o olgu ve vakıayı yönlendirmek ve hâkimiyeti altına almak da en
çok onun hakkıdır.
EVVELKİLERİN BOZULMASI
Geçtiğimiz yüzyılda Müslümanlar, var olan ümmet birliklerini ve
egemenliklerini kaybetmişler, bunun yerine 'bağımsız ulus devlet'
formatında örgütlenmişlerdi. Kendi içlerinde bağımsızlık, kalkınma adına
üstün saydıkları batıl/batılı değerlerli almak için yaptıkları tüm
reform çabaları, hepsine birden, ortaklaşa bir teslimiyet dışında bir
sonuç getirmedi. Ümmetin yukardan aşağıya düştüğü bu zafiyetten
kaynaklanan zillet hali, bugün onlara asli güçlerini yitirmek ve
zayıflamak olarak yansıdı. Tercih edilen bu örgütlenme modeli, kendi
aralarında kardeşleri ile olan 'bağlarını' koparttığı gibi, en güçlü
kozları olan 'birliklerini' de kaybettirdi.
Başlangıçta ulema'nın, giderek eşrafın ve ardından siyasilerin
bozulması, doğal olarak toplumun da bozulmasını doğurmuştur. Öncelikli
bozulanlar toplumun ileri gelenleri olunca, toplumsal sünnetullah
işlemiş, bu konudaki hükmünü icra etmiştir: "Bir toplumu helak etmek
istediğimiz zaman, öncelikle onların ileri gelenlerini saptırırız…" Bu
kuralın ihlali ve yukarıdaki nedenler sonucu emperyalistlerin sömürü
tuzağına düştüler, yönetimleri de diğerlerinin denetimi altına girdi.
Sonuç olarak, dünya toplulukları arasında her bakımdan geri kaldılar,
ikinci sınıf muamele gördüler.
Toplumsal bozulmadan sonra olabilecek en kötü şey, bu duruma
gelmelerinin ve düştükleri pozisyonlarının yanlış yorumlanması olacaktı
ve bu yanılgıya da düştüler. Bu da başka bir toplumsal yasanın
(yukarıdaki ayetin tersinden işlerlik kazanması) ihlali idi. Neticede
dinlerini ve tarihlerini suçlayarak, kendilerini var kılan değerlerine
sırt döndüler.
Bunun sonucunda, bozgundan kurtulma adına sarıldıkları batıl değerler ve
onlara verdikleri önem, nesillerine de sirayet etti. Bu büyük bir
yanılgının ve yanlış yorumdan kaynaklanan sapkınlığın devamından başka
bir şey değildi. Bilgisiz ve köksüz kalan yeni nesillerde, işlevsel olan
İslamcı (!) grupların tasnifi, bu noktada çok işe yarayacaktır.
Bugün, bu büyük yanılgıda ısrar edilerek gelinen yer, hepsi için topluca
ve her açıdan, zillet halinin devamıdır. Maddi kaynaklarının ve her
türden imkânlarının sömürülmesi bir yana, mevcut durumu meşrulaştıracak
bir zihniyet değişikliğinin yerleşmesi, ciddiye alınacak bir
sapkınlıktır. Dolayısı ile yabancı bir kültürün üstünlüğünün
benimsenmesi (tevhidin kirlenmesi) gibi vahim bir durumun normal
karşılanması, anormalliğin bizatihi tescilidir. Burada söylenecek tek
söz kalmıştır; kendini inkâr edenlerin geleceği yerin, buradan daha iyi
veya bir başka yer olmayacağıdır.
Reel durumu resmeden birkaç kareye bakalım; Gençlerinin okumak,
hocalarının derinleşmek için illa ki batılı ülkelere gitmesi,
yiğitlerinin iş-aş bulma kaygısı ile göçmenliğe razı olması, despot
yönetimlerden kaçanların mülteci sıfatıyla ve bir insanlık ayıbı olarak
oralara sığınması, zenginlerinin tatillerini geçirmek için oraları
tercih etmesi… Sanatı-edebiyatı, modası-müziği, mimarisi-törenleri bir
yanda, çarşısı-pazarı, zengini-muktediri, üretimi-tüketimi,
yönetimi-muamelesi öte yanda tüm referansları ve ölçüsü hep batılı
değerlerdir. Bu durum, yeter de artar bir zavallılığın göstergesidir.
Kaynayan kazanların içlerinde ne olduğunu, bir örnekle yakından görelim.
Bunlardan hatırı sayılır hem de model ülke olarak gösterilen birisinden,
düşündürücü bir olay nakledelim. Yetmiş milyon nüfuslu Türkiye'de,
gelecekten umudunu kesmiş, bir güvencesi de kalmamış gençlerin sınır
kapıları açılsa % 80'inin Batılı ülkelere gideceğini yazıyor
araştırmacılar. Burada, 0-25 yaş arası toplam nüfusun 40 milyon olduğunu
zikredelim. Hem genç, hem dinamik, hem de ülkenin gelecek umudu bir
nüfus bu. Almanya ve Fransa hariç ki onlar da yaşlı bir nüfusa sahiptir,
neredeyse Avrupa da bu kadar nüfusa sahip ülke yok.
Bu ülkelerin gençleri neredeyse unuttular; Şam-Halep'i, Bağdat-Basra'yı,
Tahran-Isfahan'ı, Kahire'yi, İslam-abad'ı, Kabil-Peşaver'i,
Mekke-Medine'yi, Yemen'i, Kudüs'ü, İstanbul-Diyarbakır'ı,
Sevilla-Kurtuba'yı, Cezayir'i, Fas'ı, Sicilya'yı, Üsküp'ü... Ne
hikâyeleri okunur oldu canım yerlerin, ne kahramanları bilinir… Varsa
yoksa Londra, Paris, Berlin, Madrid, Washington, Roma, Tokyo…
Futbolcularının adları ezberde, sanatçılarının ismi dillerde,
müziği-modaları gönüllerde…
Başka bir kazana daha bakalım; 1971 muhtırasından sonra Erbakan
İsviçre'de, 28 Şubat 1977 sonrası Gülen Amerika'da. Kaçıyor bunlar, ama
nereye! Ülkenin İslamcı (!) aydınlarına sormaya gerek yok; hepsinin
yerleşmeyi tercih ettikleri ülkeler Batılı olanlarmış! (Geçelim efendim,
oraların daha özgür ülkeler olduğu masalını; kafaya, ufka ve hayale bak
sen. Meselenin özü de bu ya! Humeyni'yi kıyaslamayın sakın, onunki hem
mecburi ikametti hem de çok uzun süreleri Müslümanların arasında
geçirmişti, hatırlayın. Üstelik çıkarken çok farklıydı o, dönüşüne de
yansıyacaktı o fark…)
Bazen sorası geliyor insan'ın, hele birilerinin muhakkak batılı ülkeye
ait cebinde yedek pasaport taşıdıklarını da duyunca; sen de mi Brütüs!
Bir tanesinin yönü de doğuya, kardeşleri yanına, kültürel vasatına olsa
ya! Onların çıkası canları pek tatlı belli ama ne tür bir fesat
ürettiklerinin de farkındalar mı acaba? Aslında bu gibiler hiç
önemsenmeyebilir amma, onlara bakan gözler, hele gençler var ya, işte
onların da 'yönü' mecburen Batıya dönük kalıyor. İşin kötüsü de bu…
(Onlar öyledir diye çalakalem silmeyelim, bizim bağımızın gülleri
bunlar, ne diye el âlem koklasın ki.)
Uzatmadan soralım, bu durum bir kader, değişmesi mümkün olmayan bir hal
midir? Kur'an’da defaatle tekrar edildiği, detayını bildiğimiz Hz.
Muhammed (as)'in ilk döneminde olduğu gibi; bozgundan sonra tekrar
dirilmenin, egemenlik haklarına sahip olmanın ve dolayısı ile müşriklere
karşı üstün gelmenin bir yolu yok mudur? Bu soruyu soran, konuyu
detayları ile düşünen duyarlı her Müslüman, cevaba katkı sağlamak ama
sorumluluğunu da hatırlamakla yükümlüdür.
OLMASI GEREKEN
Müslümanların asıl görevi; Müslüman olmanın kurallarını tescil eden
Allah'a, onları Müslüman kılan esaslara, dolayısı ile O'nun kitabına
teslim olmaları ve bu çerçevede kalmalarıdır. Bu inzal edilene uygun
temel bir kuraldır: "Ey iman edenler, iman ediniz…" Bu teslimiyetin
sağlıklı göstergesi, hem Müslüman olan kardeşleri ile kendi aralarında,
hem de Müslüman olmayan diğerleri ile olan ilişkilerinde, kitabın
hükümleri ile hükmetmeleridir. Her halükarda ve her durumda,
hükmedecekleri bir ilişki ve alan hep vardır.
Sanıldığının aksine, bunun için devlet olmalarına gerek yoktur. Kendi
aralarında gerçekleştirmek zorunda oldukları bir topluluk, bunun için
yeter şarttır. (Burada tekli bir kurtuluş yolu yoktur; kendine, evine
dönerek, grubuna ya da bölgesine kapanarak olsa da. Meczupluk hali yoksa
eğer, dönülecek bir yerin, aslında olmadığı ve her yerin kuşatıldığı
bilinmelidir.)
Ama Allah'ın arzında çıkılacak, ulaşılacak yer ve kalabalıklar bolca
vardır. Sorumluluk alanları ve muhataplar da oralardadır. İbrahimî
duruşu öne sürerek bireyselliğe ve alan kaybına mazeret üretmek ve bu
hale meşruiyet kazandırmak, büyük bir yanılsamadır. Bunun için bile,
öncelikle 'İbrahim' olmak şarttır. İbrahim de bir yerlere zaten hiç
dönmedi, birilerine has hiç olmadı.
Toplulukların kendi aralarında kitabî hükmün geçerli olması demek,
onların bir taraftan birliklerini ve yollarını müstakim kılmaları iken
diğer taraftan, kendilerine yönelik muhtemel tehditlere karşı da hazır
olmaları demektir.
Peygamberlerin ve salihlerin yaşadığı toplumlarda, onların ilk
dönemlerinde var olan bozulmuş hal; fesadın yaygın, zulmün egemen olduğu
durumdur. Bir başka deyişle kitabın terk edildiği, Hakk'ın hükümlerine
itibar edilmediği ama zulmün (şirk) cari olduğu bir durumdur. Bilindiği
gibi, Hz. Âdem ve Süleyman (as) dışında diğer peygamberler, tevhidin
bozulduğu, fesadın egemen olduğu toplumlara gelmişlerdi. Oralarda tek
kişi ile başlayan hareketlerin ıslah çalışmalarını, riayet ettikleri
kuralları ve ulaştıkları sonuçları kitabımızdan da biliyoruz. Oralarda,
o toplumların içinde iken hallerini değiştirenlerin ve çok büyük
başarıyı yakalayanların mücadeleleri, temel özellikleri ve yöntemleri
uzun uzadıya anlatılır.
Salihlerin üstün tuttukları ve geçerli kıldıkları kuralları kısa da olsa
hatırlamak hem ufkumuzu açacak, hem de yolumuzu aydınlatacaktır. Bu
bağlamda verilebilir en temel ve kestirme cevap; kitabın aralarında
okunuyor, kurallarına da teslim olunuyor olmasıdır. Hepimizin
onaylayacağı bu tespit, kitabın hükümlerinin hem kendi aralarında hem de
diğerlerine karşı hâkim kılınması demektir. İşte salihler topluluğu,
bağlılıklarını ve birliklerini bu sayede sağlam (Bünyan-ün mersus)
tuttular, saldırganlara karşı da bu sayede karşı durdular (vakarlı).
Bu kısa ve temel tespitten hareketle, bugüne dair konuşarak ayrıntılara
bakabiliriz; Kur'an yeniden ama doğru olarak okunmaya devam edilecektir.
Doğru okuma teslimiyeti getirecek, teslimiyet de kitabın hükümlerini,
önce birlikte okuyanlara hükmetmesini sağlayacaktır. Bu sade ve net
olarak açıklanmış durum, şu bereketli hâsılayı kendiliğinden üretir:
Müslümanları Müslüman kılan değerlerin tahkimi ve birlik olmalarının
önündeki zihinsel ve pratik sınırlamaların, aslında sanal olduğu gerçeği
açığa çıkmıştır.
Bu aşamada, bu barikatların rahatlıkla aşılacağı görülür ve özgüven
gelir. İşte bu hal ikinci şıktaki her tür saldırganlığa karşı koyma
hazırlığını da, kendiliğinden devreye sokar. Karşı koyma, salihlerin
pozisyonuna bağlı olarak karşı tarafın baskısı, süreçle ve dengelerle
bağlantılı olarak gelişen bir iştir. Fakat her aşamaya uygun bir
karşılığı da vardır.
İlk bakışta basit bir slogan gibi gözüken ve gereği yapılmayarak
tüketilen bu hikmetli faaliyet, aslında çok büyük bir fonksiyon icra
eder ve birr'i doğurur. Bu hal bir taraftan beraberliklere müthiş bir
dinamizm getirir, diğer taraftan aslında kaybettiğimiz rahmet ve
bereketle buluşur. (Kitabı okuyup durduğumuz halde bu değişim
gerçekleşmiyor, bereket hasıl olmuyorsa eğer, önce dönüp kendimize,
sonra da salihlere bir bakmalı.)
Bilinen üslupla bunun bir diğer anlatımı da şöyledir; kitabın
hükümlerinin hâkim kılınmaya başlaması demek, önce nefislerde olan
yanlışların değiştirilip atılması, onların yerine fıtri olanların
yerleştirilmesi demektir. Bu süreçte bunlar yapılırken, bizlerde var
olan ezilmişlik, güvensizlik, içe kapanıklık, geri kalmışlık,
horlanmışlık, zayıflık ve azlık gibi içe dönük bütün psikolojik duvarlar
yıkılır. Bu arada ve aynı süreçte, dışardan hissettirilen tüm baskılar,
korkular ve dayatmalar da kendiliğinden bir yola girer.
Bu hayırlı faaliyet sürerken, Müslümanlar birbirlerinin haklarını
korumaya başlar ve birbirlerine sahip çıkarlar. Bu, kitabın birbirinden
kopuk olmayan bir başka hükmüne teslim olmanın gereğidir. Bu durum, aynı
zamanda dışardan gelebilecek muhtemel saldırılara karşı hazırlığın ve
hazır duruşun da adıdır. Çünkü korunmaya ve üstün tutulmaya çalışılan
her hak, yıkılan bir batıla karşılıktır. Bu haldir ki bir yandan var
olan zillet halini giderir, diğer yandan toplumu yeniden canlandırır ve
izzeti geri getirir. İşte doğru çıkış budur ve salihler de böyle
başlamışlardı.
Uzun yıllar süren okuma faaliyetlerini, kapalı devre sürdürülen teorik
temrinleri, şu ayeti ya da hükmü ben şöyle anlıyorum diyerek
ayrılık-gayrilik üretmeleri bir de bu açıdan düşünelim. Yahut öncelikle
bilgilenme ve düşünüşte değişimi haklı olarak öne sürerken o durakta
kalıp, birlikteliği ve bağı güçlendirmeyi başka zamanlara erteleyerek
suni sıralama yapmayı bir daha değerlendirelim. Tarihten, coğrafyadan,
verili şartları üreten felsefi yapıdan, kurumlardan, toplumlar arası
ilişkilerden, tercihlerden, birlik ve ayrılıklardan, dostluktan ve
düşmanlıktan bihaber, dolayısı ile toplumsal sünneti, Allah'ın
yasalarını doğru kavrayamayanlardan olursak eğer, bozulmuş kavimlerin
içinde zillet üretmeye devam eder dururuz. Bu durum, okumaya devam
ettiğimiz halde, daha ilk dersten çaktığımızın resmidir.
Unutmayalım ki, Muaviye'ler esatir, salihler de roman kahramanları
değildir. Dikkat edilirse, dışarıda olup bitenler, itikat meselesinden
daha çok, bir tercih-tutum meselesidir. Buradaki unsur, insani zaaftır,
güçten yana oynamaktır. Ama bu hal, zaten hep olup durmaktadır. Mesele,
bu gibilerin nereye oynadığı ya da yanlış oynayanların düşüncesini
değiştirecek zamanı kollamak değil, her neslin ve grubun bizzat üzerine
düşeni yapıp yapmadığıdır. Kendi imtihanlarını vermesidir. İşler aslında
bizim büyüttüğümüz kadar zor değildir. Nasıl mı?
SALİHLER
Salih örneklik yapmış olan öncekilere baktığımızda, sıralamayı doğru
yaptığımızda, benzer şeyleri görebiliriz. Onlar da öncelikle kitaba ve
onun örnek uygulaması olan sünnete tabi oldular da, bunun sonucunda
ilkin kendi aralarında birliklerini kurdular. Bir taraftan birlikleri
kurulurken diğer taraftan karşı tepki kendiliğinden geliyordu. Bu işte
inşa, karşı duruş ve ona karşı tepki birbirinden kopuk şeyler değildir.
Bu işler otomatik olarak birbirlerini tetikleyen bir sürecin
parçalarıdır. O halde mesele, sürecin neresinde olunduğu kadar,
sorumluların nerede durduğudur.
Biliyoruz ki peygamber ve arkadaşlarında, daha kitabın az bir kısmı
nazil olmuşken ve ancak olanlarla iktifa ederlerken bile çıkış ve
duruşları örnektir. Birkaç sûrede (özetle) de olsa, kitabın tamamı
(ayrıntı ile) da olsa yapılan işlem aynıydı. Önemli olan, istenenlerin
gereğini, yetkinlik oranında yapmaktır.
İşte bu nedenle onların kalpleri kitabın hidayeti ile nurlandı, yolları
peygambere itaatle müstakimleşti. Onlar da önceden toplumları içinde,
diğerleri gibi zaten bir yaşayışla yaşayıp gidiyorlardı. Değerlerine
önem veriyor, onları üstün tutuyorlar ve onlara göre şekilleniyorlardı.
Ama aynı adamlar Müslüman olunca, bu defa hayatlarında önemli bir
değişiklik gerçekleşti. Sade ve basit bir değişimdi bu; yapageldikleri
işlerini, duruşlarını ve yönelişlerini, yeni bir dizilişle dizmekti.
Yeni bir amaç çerçevesinde işlerini yoluna koymaktı.
Bağlı oldukları aidiyetleri başka bir aidiyete, asabiyeleri başka bir
asabiyeye dönüşüyordu. Bu nedenle toplulukları ikiye bölmüşler, bu
nedenle ayrı bir topluluk olmuşlardı. Zaten buydu, yeni dizilişleri.
Diğerlerinin karşı koyuşları ve tepkileri de bu noktayaydı. İnançta
ortaklık etmeye, uzlaşmaya bu nedenle hazırdılar. Her şey bu kadar sade
ve anlaşılırdır. Efendimler, amalar, heleler falan, sonrakilerin
ürettikleri uzatmalar olup bitmeyecek mazeretlerdir. Bu da birer
tercihtir, bu da bu kadar sade ve net değil mi efendim?
Herkes işi bu kadar bilmiyor olabilir, herkes sıralamayı doğru yapmamış
olabilir. Tabii ki olabilir, mazurdur da. O zaman da bilenlerin işi
nereye sürüklediğine, daveti nereye yönlendirdiğine, dini nasıl
anlattığına bakmak gerekmez mi?
Salih topluluklar kitabı okudular, teslim oldular ve emrolundukları gibi
de dosdoğru durdular. Kitabın hükümleri önce kendileri aralarında hâkim
olunca; onların bu onurlu çıkışları çalışma, cesaret, mücadele, birlik,
öz güven olarak kendilerine döndü, cihat anlayışları da doğru çerçeveye
oturdu. Çağlarının realitesine mahkûm olmadılar ama kendi realiteleri
ile tarihin dönüşümünü gerçekleştirdiler. Allah'ın toplumsal yasalarını,
sünnetullah'ı iyi biliyorlardı. Bunları doğru yorumlayarak, bu konularda
gaflete düşmeyerek yürüdüler. Sonrası malum, kâfirlere boyun eğdirdiler.
Kendi çevrelerindeki siyasi-toplumsal yapıların ve işleyişlerin
mahiyetine vakıftılar; çünkü fesadı ortadan kaldırmaya taliptiler. Bu
işlerin de bir kanunu vardı ve onlar bu işi iyi biliyorlardı. O
nedenledir ki, kısa zamanda kendilerini takva zırhı ile güçlendirdiler
ve nihayet siyasi üstünlük onlara geçti.
Sonraki Müslümanlara baktığımızda tersinden aynı şeyleri görebiliriz.
Bunlar önce kitabın hükümlerini parçaladılar, sonra yorumlarını
saptırdılar. Sünnetullah'ı doğru tespit edemediler ve dolayısı ile
emredildikleri gibi dosdoğru olamadılar. Yanlış tevekkül ve kader
anlayışı; onları yeterince gayretli olmama, düşmanı hafife alma hatta
dost kılma, çok şeyi gayb'den bekleme gibi büyük yanılgılara düşürdü. Bu
da onların hayatında pahalıya mal oldu. Tıpkı kitabı terk eden diğerleri
gibi; küfre teslimiyet, kâfire boyun eğme ve her haliyle esaretin
zilleti onları da buldu. Sonuçta toplumsal bozulma ve fesadın
yaygınlaşması geri geldi.
Durumları karşılıklı kıyaslayarak, bilinen bir hakikati tekrar edelim;
kitabî ilkelere teslim olan bir Müslüman, salih bir kişiliği doğal
olarak kuşanır. Salih bir kulun vekili de, velisi de Allah'tır. Kaza
kader anlayışının sahihliği, ömrün süreli olduğu, rızkı Allah’ın
tekeffül ettiği, her şeyin kaderinin Allah'ın elinde olduğu, vaadinden
dönmediği, kurallarında bir değişiklik yapmadığı gibi gaybi hakikatler,
onun hem iman etiği hem de teslim olduğu temel ilkelerdir. Bunlar aynı
zamanda onun, diğerlerinden farklı üstünlükleridir. Dolayısı ile
diğerleri kendi işine bakarken, o da kendi işine bakar.
İmanına sahip çıkan bu salih kul; hakkını savunmak, dinini ve toplumunu
üstün tutmak için Allah'ın farzlarını yerine getirir, haramlarından
sakınır. O, sıkıntıdan, yokluktan veya başa gelebilecek zorluklardan
korkmaz. Malından harcama yaparken fakirlikten, cihada çıkarken de
ölümden çekinmez. "… Bir işi bitirmişken (hemen) diğer işine bakar ve
ancak Rabbine yönelir."
Zorluklara katlanır, dehşetli günlerde ricat etmez. İşlerin üzerine
gider ve her zaman dik durur. Onurluluk ve asil davranışlar ona aittir.
Mertlik ve cömertlik, adalet ve merhamet onun belirgin nitelikleridir.
Servetini biriktirip onunla övünmez, zenginliği ve sayıca kalabalık
olmayı üstünlük olarak görmez. Irkçılık ve grupçuluk yapmaz. İhtiyaç
sahiplerini gözeten odur, insanlara hakkı ve ahiret'i hatırlatan da o.
Yalancı şahitlik yapmaz, çıkarları uğruna hiç kimseye zulmetmez.
Kendine, inancına, toplumuna düşmanlık yapanlara bile o çerçevede
karşılık verirken, Allah'ın kullarından her kim olursa olsun, ondan hep
iyilik görür.
Müslüman'ın varlığı insanlık için bir şanstır. Çünkü o, adaletli
davranıp adaleti üstün tutar. Şefkat sahibi olup merhameti yeğler.
Hikmetli konuşup tenvir eder, rahmeti kuşanıp iyiliklerde yarışır.
Allah'tan korkar zulme meyletmez, zayıfın yanında yer alır haksıza karşı
durur. İzzeti güçlülükte ve servette değil, adalette gören bir yiğittir
o.
Yüce Allah, bu nitelikleri kuşanmış salihleri ve faziletli müminleri
överken; "insanlar onlara, düşmanlarınız size karşı bir ordu topladılar,
onlardan korkun dediler de, bu onların imanını artırdı ve 'Allah bize
yeter, o ne güzel vekildir', dediler. Bu yüzden kendilerine bir fenalık
dokunmaksızın Allah’tan bir nimet ve bollukla geri döndüler. Allah’ın
rızasına uydular. Allah büyük ve bol nimet sahibidir".
İşte bunlardan sonra gelenler ve bozulanlar, kitabı terk etikler,
salihlerdeki değerleri arkalarına attılar. Sahip oldukları ile
kibirlenip böbürlendiler. Sonra parçalandılar ve kuvvetleri elinden
gitti. Bölündüler de başlarına gelmeyen kalmadı. Zalimlerin egemenliği
altına girdiler de zillete düştüler. Sonra her birisi kendi derdine
düştü. En sonunda emperyalist kâfirlerin, sömürgeci şirketlerin, zalim
güçlerin kültürlerine aldandılar da kendi inançlarına olan güvenleri de
zayıfladı.
Oysa Müslümanları toplumsal bakımdan, diğerlerinden üstün kılan
değerlerin en önemlisi onlardadır. Aralarındaki en güçlü bağ olan İslam
bağı ve onun oluşturduğu ümmet birliğidir bu. "İnananlar ancak
kardeştirler…" Bundan daha güçlü hiçbir bağ yoktur. Bu bağı yeniden
oluşturmanın ve güçlü tutmanın yolu da bellidir; A-Kitaba tabi olup
adaletten ayrılmamak, B-işleri ehline vermek ve C-istişare mekanizmasını
canlı tutmaktır.
İzzet ve egemenlik; üstünlük ve güç potansiyelini harekete geçirmekle
doğrudan ilintilidir. Müslümanların varlığını, birliğini korumada
öncelik de, her zaman adaleti ayakta tutmaktır. Çünkü adalet mülkün
temelidir.
Aralarında adaleti küçümseyen ve gözetmeyen bir topluluk, asla başarıyı
yakalayamaz. O nedenle Allah’tan korkup emirlerine sarılmalı, hakları
sahiplerine vermeli, insanlara güzellikle davranmalıdır. Komşular,
etraftakiler, diğer din mensupları hakkında adil olmalı, her durumda
hadler aşılmamalıdır. Haksızlık etmek ve hakları çiğnemek, ümmet bağını
güçlendirmeye ve dirliği kurmaya yönelenlerin vasfı asla olmamalıdır.
Çünkü bu, kitabın hükmünü geçersiz kılar, fesadı yayar ve bozulmayı
getirir.
Eksiklerin giderilip tamamlanması, iyilikte yardımlaşıp haksızlıktan
uzaklaşma ile olacakken, yukarıdaki değerler üzerinde birlik olmak
asabiyetimizin temel harcı olacaktır.
Bu durumda salihleri ve gruplarını birlik yapacak, gönülleri ve
gövdeleri birbirlerine bağlayacak ilke bellidir: Kitap ve sünnet. Her
durumda baz budur. Hayata müdahale ve canlılık için içtihat rahmettir.
Taassup ve fırka asabiyesinden kaçınılmalıdır. Temel ilkeler
çerçevesinde niyetler hakka teslimiyet olunca, zor olan işler
kolaylaşacaktır. "Sizler cehennem çukurunun kenarında idiniz… Allah
kalplerinizi telif etti de kardeşler oldunuz…"Bu konudaki sünnetullah,
dileyenlere her zaman işleyen bir kanundur.
Önceki salihlerde de bunları görmekteyiz. Bu işler ibadi bir anlayışa ve
duruşa dönüşünce, her bir mümine düşen iki iyilik de (dünya ve ahiret)
ancak böyle gerçekleşecektir. Salih kişiliği kuşanarak sorumluluğu
üstlenmek, dünyada izzetli bir duruş üretmek, yani Hakk'ın, hak
değerlerin şahitliğini yapmak iyiliklerin ilki ve bunun sonunda ahiret
huzuruna kavuşmak da iyiliklerin ikincisi olacaktır.
İSTİKAMET VE SÜNNETULLAH
Tarihi süreçlerde, zamanın kendisi ve şartlar bu yapıdaki ümmete
sırtını asla çevirmedi, yeniden derlenip toparlanma zamanı da hiçbir
ümmet ve nesil için geçmedi. Dolayısı ile ümitsizlik mümine göre
değildir.
Her topluluk gücünü, kendisini oluşturan tek tek fertlerin toplamından
alır. Fertler yüksek değerlere sahip kişiliklerden oluşur, bu değerler
de üstün tutulursa eğer, o toplum izzetlidir, şereflidir, üstündür.
Müslümanların dini bağı ve Ümmetin gücü de yukarıdaki özellikleri
taşıyan müminlerin toplamından gelmektedir. Bu güç, gücü oluşturan
ilkeler, Müslümanlar da potansiyel olarak hep vardır. Vardır çünkü saygı
duydukları kitabı ortada ve korunmuş olarak durmaktadır. O halde kitabın
rehberliğinde yeniden birlik olarak ümmeti canlandırmak, ayrılıkları ve
zayıflıkları gidermek her zaman ve her çağda mümkündür.
İslam dini eşsizliği ve üstünlüğü ile Allah nezdinde geçerli tek dindir.
Tevhit inancı akılları temizler, fıtrata döndürür, inzal edilenle
destekler. Yine nefislerde var olan vehimlerden ve kirliliklerden de
arındırır. Ona teslim olan insanın önüne şeref ve izzet kapılarını açar,
amacını gösterir, fazilet yarışına sokar ve talip olan herkesi dosdoğru
yolda tutar.
Bozulmanın yolu, tevhidi kirletip batıla meyletmek ve batıl değerleri
üstün tutmak ise, kurtulmanın ve yücelmenin yolu da, tevhidi değerleri
yeniden canlandırmak ve onu bulaşmış kirliliklerden arındırmaktır.
Medeniyet ve zenginlik, güçlülük ve üstünlük tevhidi değerler üzerine
kurulmaz ve vahyi çerçevede kontrol edilmezse, çalışmanın ve başarının
Allah nezdinde hiçbir anlamı ve karşılığı kalmaz. Yeryüzünde fesat
çıkartıp kan dökerek, zulmü ayakta tutup şirki geçerli kılarak, bu
temele dayalı bir servet ve güç oluşturarak yücelmek bir Müslüman'a, bir
ümmete asla yaraşmaz. Batılı zalimlerin yolları ve durumu, ulaştıkları
servet ve güçleri, işte bu nedenle örnek alınamaz ve reddedilmelidir.
Batılıların değerleri ve yolu, bu nedenlerle de batıldır ve taklit
edilmemelidir.
Buna karşılık ümmet kendi düşünce temellerine yeniden dönebilir. Bu
temel, İslam'ın esaslarına geri dönmek, kitabın hükümlerini uygulayarak
ayakta tutmaktır. Salihlerin yolları böylece örnek alındığında, kalpler
arındırılacak, ahlak güzelleştirilecek, cesaret ateşi yeniden
alevlenecek, birlik ve dirlik sağlanacak, ümmetin şerefi için Allah'a
adanmış topluluklar yeniden coşacaktır.
Basiret sahibi insanlar, dünyada olup bitenleri izleyen ve anlayanlar,
değişik ulusların tarihinden haberdar olanlar, tarihi malumatlardan
gereği gibi ibret çıkartanlar, hikmete ve ferasete ulaşanlardır.
Allah'ın kitabında anlattığı kıssalardan, oradaki çöküş ve
yükselişlerden doğru yorum yapan salihler ve toplulukları; bir ümmet ne
zaman kötü bir duruma düşmüşse, sebebinin muhakkak Allah'ın ölçülerini
terk etmekten, ayetlerin yorumlarını bozmaktan, kitabın ahkâmını dikkate
almamaktan dolayı olduğunu bilirler. "Zira bir topluluk, iyi gidişi
değiştirmedikçe Allah da verdiği nimeti değiştirmez. Şüphesiz Allah
işiten ve bilendir" Demek ki, Kur'an'ı hâkim kılıp emir ve yasaklarına
riayet etmedikçe, hiçbir işin akıbeti sağlama çıkmayacaktır.
Allah'ın toplumsal yasaları ve konu ile ilgili sünneti; bir toplumun
güçten sonra zayıflığa, birlikten sonra dağılmaya, ilimden sonra
sapkınlığa, adaletten sonra zulme, yükselişten sonra çöküşe maruz
kalması kitabı ve ondaki adaleti terk etmekten dolayıdır ki, bu durum
her topluluk için işleyen bir yasadır. Bunun tersi de aynı yasaya
bağlıdır.
Ümmetin tarihini ve bugününü bilmeyen, zayıf-güçlü yanlarına vakıf
olmayan, yükseliş ve çöküşün sebeplerini tespit edemeyen, etrafta olup
bitenleri doğru göremeyenler; bu nedenle fesadı giderip ıslahı
gerçekleştiremezler. Tarih içinde dine karışmış bidat ve hurafeleri göz
ardı edenler, dini telakkinin sahici kaynaklardan koptuğunu hafife
alanlar ve yabancı kültürlerin etkisi ile özgüvenini yitirmiş olanlar
da, ümmetin dirilişine katkı sağlayamaz. Zira bu gibilerin önce kendini
ıslah etmesi gerekmektedir.
BUGÜNE DAİR
Burada, yazının girişinde belirtilen konuyu, sahih İslam'ı ve oradan
neşet eden İslami hareketleri kısaca da olsa değerlendirebiliriz.
Öncelikle şu bilinmelidir ki; İslami hareketlerin en belirgin niteliği,
alamet-i farikası sahihlik arayışıdır. O nedenle kitaba dayanan ve sahih
sünnetin rehberliğini takip noktasında oluşan ve gelişen çağdaş her
hareket, İslami harekettir. Mevcut bozulmayı ıslaha yönelmek, dine
dayalı bir hayat planlamak ve ona göre konumlanarak Müslümanların
birliğini, dini değerlerin yüceliğini hedeflemek temel amacıdır.
Mevcudun aksayan yönlerini tamirata ya da içinde bir yer tutmaya ayarlı
olmamak, bir diğer bariz özelliğidir. Onları İslami kılan da zaten bu
özellikleridir.
Her hareket, ümmet birliğini oluşturmak, dini bağı yeniden güçlendirmek
üzere hedefine kilitlenmiş salih kullar topluluğudur. Nihai hedef,
fitnenin-fesadın hükümranlığına son vermek, yerine tevhidi hâkim
kılmaktır. Bunun için gerekli hangi araca ihtiyaç duyar ise, usulüne
uygun olarak ona sahip olmak için çalışmak vacip-farzdır. Nihayet bütün
araçların hepsi, devlet dâhil bir tek gaye için gereklidir ve onların
hiç birisi esas değildir. Yani, illaki ve her yoldan elde edilemezler.
Bu arayış ve duruş, bu istinat ve hareket, her çağda, her dönemde ve her
ülkede hep var olmuştur. Zaaflarının olması, yetkinliğe ulaşamaması,
onların sorumluluklarını artırır ama onların bu niteliğini asla
değiştirmez.
Her ülkede ve toplumda yerel-toplumsal şartlar ve siyasi yapılanma
farklı olunca, hareketlerin mücadele taktiklerinde de farklılıklar
olması doğal karşılanmalıdır. Dışardan bakan kem bir gözün, art bir
niyetin bu hareketleri birbirinden kopuk ve farklı göstererek gözden
düşürme çabaları da bu yüzdendir ve aldatılmamalıdır. Oysa onlar
birbirlerini tanımamış olsalar da, aynı amacı hedefleyen, aynı ilkelere
bağlı bir büyük bütünün hem küçük parçaları, hem de kendi içlerinde
bağımsız bütündürler.
Sağlıklı bir vücudun, sağlıklı çalışan organlarıdır onlar. Bazı
organların görevini yapamaz olmaları, onları ayrı bir vücudun parçaları
kılmaz ama sadece sıkıntı verir. Her zaman olabilecek arızi bir durumdur
bu ve tedavisi de mümkündür. Parçaların toplamında eksik kalan kalp veya
beyin, geçen asrın mirası, bu neslin de zaafıdır. Buna rağmen her
birisinin stratejileri, temel ilkeleri, duruşları ve hedefleri tektir ve
farklılık göstermez. O nedenle her birisi, aynı zamanda ve kendi içinde
bir bütündür. Aklı kıt, zihinleri değişmiş olanların dışında hiçbir
Müslüman, farklı dinler, farklı hareketler ayrımına inanmaz, bu konuda
fesat üretmez, üretilen fesadı da yaymaz. .
Ümmetin bozulma ve dağılmasından sonra, İslami hareketler çok büyük
mesafeler almışlardır. Her birisinin tecrübesi, ümmetin altın değerinde
birikimleridir. Yüzyılların biriktirdiği ağır iç sarsıntı ve çürümeler,
akabinde son yüzyılda yediği büyük dış darbeden sonra zillet hali ve
fesadın egemen olması doğaldı. Buna rağmen ümmetin yeniden canlanmaya ve
kaderine sahip çıkmaya başlaması da doğaldı ve çok da sürmemiştir.
Toplumların tarihinde, insan ömrünün bir sigara molası kadar olduğu
hatırlanıp şaşkınlığa ve aceleciliğe düşülmemelidir. Ya da kimse miladı
kendi grubuyla başlatarak zulme alet de olmamalıdır.
1948'de Pak-İstan, 1979'da İran ve 1990'larda Sudan, İslami hareketlerin
farklı yollardan devlet nimetine kavuştuğu ülkelerdir. Küresellik ve
emperyalist tuzakların çağdaş şartlarına karşılık uygun politika
üretememekten kaynaklanan zaafları, onları ulus devlet formatına
sıkıştırmış olsa da, bu durum geçici, çağdaş bir aşama olarak
değerlendirilebilir. Buna rağmen gelinen nokta küçümsenemez boyuttadır.
Gönüller isterdi ki; Fransız Devrimi’nin dünya çapındaki etkisi, bunlar
eliyle de olsundu. Fakat onların değerlerinin her tarafa yayılması,
değerlerinin çok üstün olmasından değil, değerlerin arkasında duran
güçten, batılıların güç birliğinden kaynaklanmıştı. Bu noktayı
unutmamak, ümmet birliğinin oluşmasını neden engellediklerini de buradan
hareketle daha iyi anlamak mümkündür. Bu nokta belki atlandı, belki grup
taassubu kör nokta üretti. Önemli olan eksiğin görülmesidir. Demek ki,
gönlün istediğini gövde de istemeli imiş.
Filistin, Afganistan, Filipinler, Lübnan, Çeçenistan, Bosna, Irak
benzeri fiilen işgal edilmiş bölgelerde, örgütlenmenin ve direnişin adı
İslam'dır. Geçmişte dine bulaşmış tortuları, mezhebi asabiyeyi,
coğrafi-etnik kirlilikleri barındırsa da, onurluluk ve soyluluk İslami
hareketlerdedir. Dayatılan ve güdümlenen sosyalist, ırkçı ideolojiler
iflas etmiş, demokratik-liberal reformların, zulmü ve fesadı gizlediği
açığa çıkmaya başlamıştır. Miadı dolan batıl değerler çare olmaktan da
çıkmış durumdadır. Gruplararası asabiyenin çağdaş tehlikelerini görmek,
büyük bir kazanım getirmiştir.
Mısır, Ürdün, Türkiye, Cezayir, Fas, Suriye gibi ülkelerde, sistem
sağlık belirtileri veren hareketlerin önünü almak adına, bir taraftan
sahtelerinin önünü açmış, diğer taraftan nefes darlığı çekenleri
devşirme yoluna giderek kendisini rehabilite etmiştir. Buralar, bu
gibilere tanınan imkânlarla imrendiricilik yayarken, sahici olanları
sistem içine çekerek bozmanın ve umutsuzluğa düşürmenin hesaplarının
tutulduğu yerlerdir. Organ nakli ile ancak o organı yaşatmak ama ölü
hücreleri diriltmek nasıl mümkün değilse, suni teneffüsle ömür uzatmak
da beyhude gayrettir. Gerçek ve tescilli markalar piyasaya çıktığında,
taklitlerinin alıcıları kalmayacak, oyun da bozulacaktır. Burada iş,
özgün olanlara düşmektedir. Şu husus asla unutmamalıdır; hiçbir iş
bizimle kaim, bize de muhtaç değildir ama bizim vereceğimiz katkılar
ancak bizim sorumluluğumuzdur. "Kim Allah'ın dinine yardım ederse…"
İşlerin akıbeti şüphesiz Allah'ın elindedir. Allah' (cc) da koyduğu
kuralları değiştirmemiştir. Kul üzerine düşeni yaparsa, Allah da
gereğini yapacaktır. Vaadinden dönmez O. Dinini sahih kılarak
sorumluluğunu üstlenenler, İslami bağını güçlendirerek ümmete ulaşmak
isteyenler, fesada karşı durup ıslaha yönelenler, izzeti yakalayıp
ahirette huzura kavuşacaklarını bilirler. Sorumluluğunu hatırlayıp
takvayı kuşananlara, adalete sarılıp kardeşlerine koşanlara ve her
durumda dik durup dünyaya meyletmeyenlere hadi bakalım, kolay gelsin. |