Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sa 349 | Ocak  2008

                   

 

 


Etnik Siyasetin Son Kozu Laiklik mi?

Altan Tan/25.12.2007/Zaman

22 Temmuz 2007 milletvekili seçimlerinden sonra en fazla tartışılan konuların başında Kürt oylarındaki dalgalanma geliyor. AK Parti'nin Doğu ve Güneydoğu genelinde yaklaşık % 54 oy alarak % 46,7 olan Türkiye ortalamasının üzerine çıkması; DTP'li bağımsız milletvekili adaylarının aldıkları oyların ise % 24'lerde kalarak AK Parti oylarının yarısının bile altına inmesi tüm dikkatleri bu noktaya çevirdi. Bu tablonun sebepleri incelenirken siyasi, sosyal, sınıfsal, ekonomik nedenlerin yanında bölgedeki din (İslamiyet) faktörü de irdelenmekte.
Son birkaç haftadır ulusal basında bu konuyla ilgili önemli analiz, yorum ve röportajlar arka arkaya yayınlanmakta. En son Aktüel dergisi konuyu kapağına taşıdı. PKK'nin Fethullah Gülen cemaati ile ilgili ithamlarına yer verdi. Milliyet gazetesinde Ece Temelkuran ise 'İslami kesim Kürt siyasetini ele geçiriyor' başlığıyla İslami grup ve cemaatlerin bölgedeki çalışmalarını sayfalarına taşıdı. İslami faaliyetlerle ilgili olarak en fazla mercek altına alınan yapılar AK Parti, Fethullah Gülen cemaati ve geçmişteki Hizbullah'ın devamı olduğunu iddia ettikleri Mustazaf-Der oldu. Ece Temelkuran dahil tüm yorumcuların ortak kanaati PKK-DTP çizgisinin kan kaybetmekte olduğu, buna karşın AK Parti'nin şahsında İslami grup ve cemaatlerin ise güçlendiği noktasında. Seçimlerden sonra bir dönem önceki DTP eşbaşkanı Diyarbakır Milletvekili Aysel Tuğluk'un dışında hiçbir DTP'li yetkili bu durumla ilgili objektif ve tatminkâr bir özeleştiri yapabilmiş değil. Aysel Tuğluk, Yeni Şafak gazetesindeki röportajında ciddi tespitlerde bulunuyor. DTP'nin seçim sonuçları ile ilgili analizleri kendinden çok dış faktörleri suçlayıcı bir üslupta toplanıyor. DTP çevrelerine göre:
AK Parti ve Gülen cemaati gibi gruplar, yoksul düşürülmüş Kürt halkını sadaka kültürü ile ele geçirmeye çalışmaktadır. Kent varoşlarında ve kırsal kesimde açlık sınırlarında yaşayan Kürt halkı ekonomik çaresizlik ile ulusal kimliği arasında bocalamakta ve bu çaresizliği İslami gruplar kullanmaktadır. Fakir fukara fonundan yapılan gıda-yiyecek ve yakacak yardımları, dağıtılan kurban etleri, öğrencilere verilen burs ve destekler hep bu amaçladır. Bölgedeki yeşil kart uygulaması Türkiye'nin diğer bölgelerinden farklı olarak uygulanmakta, hak etsin veya etmesin müsamahalı olarak büyük bir çoğunluğa verilmektedir. Yeşil kart sayısı bölge nüfusunun yaklaşık yarısı kadardır. (% 45-% 50)
Özellikle Fethullah Gülen cemaatinin Diyarbakır başta olmak üzere bölge illerinde açtığı ve sayılarını her geçen gün artırmakta olduğu 'okuma salonları' 7-15 yaş arasındaki Kürt çocuklarının büyük ilgisini çekmekte, yoksul ve çaresiz ailelerin çocukları ders çalıştırma ve eğitim yoluyla "elde edilmeye" çalışılmaktadır. Aynı şekilde zeki ve yetenekli Kürt çocukları seçilerek burslarla desteklenmekte, propaganda ile Kürt kimliğinden uzaklaştırılmaktadır.
Mazlum-Der, Mustazaf-Der, Toplum-Der ve Özgür-Der, gibi sivil toplum kuruluşları İslami radikalizmi beslemekte ve "derin güçler" bu kesimlere PKK'ye karşı bir denge unsuru olarak göz yummakta, hatta desteklemektedir. Derin devlet PKK'ye karşı geçmişte de dönem dönem bu yönteme başvurmuştur.
Özetle "derin güçler" İslam dinini Karl Marks'ın geçmişte "Din afyondur" tanımlaması gibi halkı uyutan bir afyon olarak kullanmakta, Kürt ulusal kimliğini bastırmak ve silmek için din siyasete alet edilmektedir. Kürtlere "din pompalanarak" dilleri alınmak istenmekte, Kürt halkı dini ile dili arasında tercihe zorlanmaktadır.
Bölücü örgüt yukarıdaki değerlendirmeler nedeniyle bölgedeki cemaat, grup ve aydınları hedef olarak göstermektedir. Kendi dışındaki her türlü yapı, fikir ve çalışmayı kendi varlığına bir tehdit olarak algılamakta ve bunların gerektiğinde şiddetle yok edilmesini söylemektedir. İslami yapıların dışındaki diğer sol ulusalcı Kürt gruplarını da işbirlikçi olarak ilan etmektedir. İşin ilginç yanı, Kürt sorununu sadece bir "terör" sorunu olarak görmekte ısrar edenler de PKK dışında bir muhatap istememektedir.
Bölgede devlet-din ilişkileri
Dünyadaki tüm istihbarat örgütleri (ve derin devletler) mevcut güçlü düşmanlarına karşı ancak ileride tehlike oluşturabilecek henüz zayıf grup ve cemaatleri bir denge unsuru olarak bir müddet destekler veya en azından palazlanmalarına göz yumarlar. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra birleşik büyük ve güçlü bir Hindistan isteyen Hindu Gandi'ye karşı İngilizlerin Hindistan'ı Hindu-Müslüman olarak bölen Pakistan ve Bangladeş Müslüman devletlerine yol vermeleri; İsrail'in El Fetih örgütüne karşı Arapları bölme amacına yönelik olarak Hamas'ın çalışmalarına bir müddet müsamaha göstermesi buna örnek olarak gösterilebilir. 1925'teki Şeyh Sait olayı Türkiye'nin içine bölücü ve ayrılıkçı bir İngiliz işbirlikçiliği olarak takdim edilirken Avrupa ve dünya kamuoyuna ise şeriatçı-dinci-gerici bir başkaldırı olarak lanse edilmiştir. Türkiye'de de "derin güçler" bu "tahterevalli" oyununu sıkça oynamışlardır. Komünistler güçlendiğinde dindarları, dindarlar güçlendiğinde Türk milliyetçilerini, Türk milliyetçiliği ileri gittiğinde ise devletin "derin güçlerini" devreye sokmuşlardır. 12 Eylül 1980'den sonra 4 yıl hapiste kalan Alpaslan Türkeş, "Biz hapisteyiz ama fikirlerimiz iktidarda" derken bu duruma dikkat çekmiştir.
1980 darbesinden sonra Diyarbakır Askerî Cezaevi'nde insanlar işkence ile öldürülürken darbeciler cadde ve sokaklara ayet ve hadisli bildiriler asmıştır. 1960'lara kadar bölgedeki güçlü geleneksel İslami yapı medrese ve tarikatlara karşı laik seküler çalışmalara göz yumulurken, 1970'li yılların başından itibaren sol Marksist formattaki Kürt ulusalcılığına karşı feodal yapı (ağalar-beyler) ve dinî cemaatler kullanılmak istenmiş, en mütevazı Kürt talepleri bile bölücülük ile itham edilmiştir. Birçok siyasi analizciye göre 1990'lardan sonra bölgede siyasi temsili çok büyük oranda ele geçiren PKK çizgisindeki partilere karşı "derin güçler" radikal İslami hareketleri bir denge unsuru olarak değerlendirmek istemişlerdir. Ancak bu dönemde bölgedeki beyaz kadın tacirleri, kan emici tefeciler, eroin tüccarları, devleti soyan vurguncular (bir kısmı müteahhit, bir kısmı sağlık sektörü ve tarımda gübre, pamuk destek sahtekârları bir kısmı ise kaçak arıtma rafine tesisi kuran akaryakıt kaçakçıları vs. ) hiçbir ciddi zarara uğramazken en büyük zararı yine bu İslami gruplar görmüştür. Bölgede çok sevilen aydın bir din adamı olan Übeydullah Dalar gibi yüzlerce insan hayatını kaybetmiştir. Gizli bir el bölgedeki potansiyel Müslüman Kürt liderlerin önemli bir kısmını tasfiye etmiştir.
PKK-din ilişkileri
Birçok siyasetçiye göre ideolojik koordinatları itibarıyla PKK tipik bir Kürt "tek parti zihniyeti"dir. PKK güçlendikçe feodal yapı zayıflamakta, kırsal yapı çözülmekte, kadın-erkek ilişkileri farklılaşmaktadır. PKK aynı zamanda Batıcı pozitivist aydınlanmacı hareketin de temsilciliğini yapmaktadır. Bu anlamıyla aynı zamanda geleneksel tarikat çizgisindeki İslami yapının değişmesi (değiştirilmesi) ve seküler-laik-kentli Kürt profilinin ortaya çıkarılmasındaki en önemli aktördür. Klasik Kürt hareketlerinin ana gövdesini feodal yapılar oluştururken PKK en genel ifadesi ile Kürt bireylerine dayanmaktadır. PKK'nin laik seküler çizgide olması kendi tercihidir. Esas eleştirilen yanı muhalif fikirlere karşı tahammülsüzlüğü, çoğu kez laiklikten "laikçiliğe" kayması Kemalist yöntem ve davranışları taklit etmesidir. İran'da Şah'lık rejimi süresince İslam öncesi Pers kültürü, Arap dünyasında İslam öncesi cahiliye şiiri, Mısır'da firavunlar dönemi, Türkiye'de Türklerin Anadolu'ya gelmeden önceki Orta Asya şaman kültürü yüceltilirken; Kürt tarihinin İslam öncesi dönemindeki Zerdüştlük anlayışı öne çıkarılmakta, 14 asırlık İslam dönemi ise işgal ve zorla kabul olarak takdim edilmektedir. Bu tip politikalar Türkiye'de tek parti, İran'da Şah'lık rejimi, Arap dünyasında Mısır'da Cemal Abdülnasır, Irak ve Suriye'de ise Baas Partisi siyasetleriyle benzeşmektedir. Prof. Mahir Kaynak, "Geleneksel feodal Barzani-Talabani çizgisine karşı modern laik-seküler PKK'yı dikkate almak, değerlendirmek gerekir." derken sanırım bu tespiti dile getirmek istemektedir. PKK tüm bu İslam ve din değerlendirmelerine karşın dönem dönem (sıkıştıkça) İslam dinini kullanmak istemiş bunu da "siyasal İslam-kültürel İslam" olarak ayırarak kitlesine izah etmeye çalışmıştır.
PKK, İslam'ı ise kâinat-madde-insan ve hayatı tanımlayan topyekûn bir İlahî nizam olarak kabul etme yerine bu bütünlüğü reddederek kültürel bir gelenek olarak kabul etmiştir. Bölücü örgüt; İslam karşıtıdır, propagandalarına karşılık ise yer yer "halkın inancına saygı" formatında bir duruş ve politika benimsemiştir. Nitekim PKK 1990'ların ortalarına doğru Almanya'da Kürdistan Dindarlar Birliği'ni kurmuş, bir müddet sonra da Kürdistan Aleviler Birliği ve Kürdistan Yezidiler Birliği kurulmuştur.
Din afyon mudur?
Karl Marks "Din afyondur" derken aynı zamanda Hıristiyanlığın Batı dünyasındaki tarihî seyrini de göz önüne koymuştur. Emperyalistlerin Afrika'daki çalışmalarını anlatan bir Afrikalı yazar, "Batılılar topraklarımıza geldiklerinde onların boyunlarında haçlar, bizim boyunlarımızda altın kolyelerimiz vardı. Bir müddet sonra gittiklerinde ise bizim boyunlarımızda haçlar, onların boyunlarında bizim altın kolyelerimiz vardı." derken Hıristiyan misyonerlerin dini nasıl bir sömürü aracı olarak kullandıklarını nefis bir şekilde anlatır.
Temiz ve aziz İslam dini şüphesiz ki afyon olamaz. İslam adalettir, İslam hukuktur, İslam güzel ve temiz ahlaktır. Zalimin düşmanı, çaresizlerin sığınağıdır. Birçok ayet ve hadiste bu rahmet anlayışı açıkça ortaya konulmuştur. "Bir haksızlık gördüğünüzde önce elinizle, gücünüz yetmiyorsa dilinizle engel olmaya çalışın, o da olmuyorsa kalbinizle (içinizden) buğzedin (kınayın).", "Haksızlığa karşı susan dilsiz şeytandır. ", "Ne zalim olun ne de mazlum. " ifadeleri bu anlayışa en açık örneklerdir. İslam tarihi boyunca onlarca farklı kavim, din ve mezhep İslam hukukunun teminatı altında inkâr, imha ve asimile edilmeden yaşamıştır. Ancak Türkiye'deki İslami grup ve cemaatlerin önemli bir kısmı Kürt sorununu en azından görmezden gelmişlerdir. Bunda Ali Bulaç'ın yıllar önceki bir yazısında izah ettiği gibi birkaç önemli neden vardır.
Bölünme fobisi: Milyonlarca kilometrekarelik Osmanlı İmparatorluğu'nun cebren ve hile ile içten ve dıştan parçalanması Yunan, Romen, Ermeni, Sırp, Bulgar gibi Hıristiyan unsurlar yanında Arnavutlar ve Araplar gibi Müslüman kavimlerin de Osmanlı İmparatorluğu'ndan ayrılması İslami kesimlerde derin bir bölünme fobisi meydana getirmiştir. Özellikle Balkan ve Kafkaslar'dan gelenler anayurtlarını kaybettiklerinden bu endişe onlarda daha da belirgin ve şiddetlidir.
Osmanlı'dan beri Türk İslam anlayışı; hilafetin 1517'de Mısır'dan İstanbul'a getirilmesi bir üstünlük en azından liderlik bilinçaltı oluşturmuştur. Müslümanlık anlayışında ümmetçilikten ziyade "milliyetçi-lider-ağabey" anlayışı İslamî anlayışla iç içe geçmiş yer yer milliyetçilik ile İslamcılık neredeyse ayrıştırılamaz olmuştur. Bu anlayışta 'ordu' "Peygamber ocağı" diyerek kutsanmış, devlet bir tabu haline getirilmiş "asker millet", "devlet ebet müddet" kavramları bilinçlere kazınmıştır. Bu meyanda 4. Murad ile meşhur şair Nefi'nin konuşmaları çok önemli bir örnektir. "Devletin bekası için gerekirse bütün halkı feda ederim" diyen 4. Murad'a şair Nefi'nin, "Devlet dahi halk içindir padişahım" cevabı nefistir. Nefi'nin bu cevabı hâkim değil, hadim (hizmetkâr) devlet anlayışının en güzel örneklerinden biridir.
Son 30-40 yılda Kürt kimliği ile ilgili siyasal taleplerin önderlerinin çok büyük oranda Marksist-sol gelenekten gelen din karşıtı kimselerden oluşması, İslamî kesimlerin Kürt sorununa karşı mesafeli kalmalarının bir başka sebebidir. Kürt siyasetçilerinin Marksist-sol çizgide olmaları komünist-Kürtçü ibaresini yerleştirmiş; Kürtlük komünistlikle eş tutulup damgalanarak tehlikeli ve zararlı bir fikir olarak dışlanmıştır.
Yukarıdaki nedenlerden dolayıdır ki İslami grup parti ve cemaatlerin önemli bir kısmı her türlü Kürt talebini bölücülük sapkınlık ve ırkçılık olarak değerlendirmiştir. Hâlbuki en kısa ve kestirme yoldan "Dillerinizin ve renklerinizin ayrı ayrı olması Allah'ın ayetleridir" (Rum Suresi, ayet 22) ifadesi ile, "Kendiniz için ne istiyorsanız Müslüman kardeşiniz için de onu isteyiniz." hadis-i şerifini hatırlasalar, milliyetçilik yerine ümmetçilik anlayışını hakem ve ölçü olarak koysalar sorun bu kadar karmaşık bir hale gelmezdi. Kürt sorunu da en azından Müslümanlar için bir "sorun" olmaktan çıkardı. Kürt ulusalcılığına din adına, ümmetçilik adına karşı çıkarken Türk ulusalcılığını savunmak ve meşru görmek mümkün değildir.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...