|

Etnik
Siyasetin Son Kozu Laiklik mi?
Altan
Tan/25.12.2007/Zaman
22
Temmuz 2007 milletvekili seçimlerinden sonra en fazla tartışılan
konuların başında Kürt oylarındaki dalgalanma geliyor. AK Parti'nin Doğu
ve Güneydoğu genelinde yaklaşık % 54 oy alarak % 46,7 olan Türkiye
ortalamasının üzerine çıkması; DTP'li bağımsız milletvekili adaylarının
aldıkları oyların ise % 24'lerde kalarak AK Parti oylarının yarısının
bile altına inmesi tüm dikkatleri bu noktaya çevirdi. Bu tablonun
sebepleri incelenirken siyasi, sosyal, sınıfsal, ekonomik nedenlerin
yanında bölgedeki din (İslamiyet) faktörü de irdelenmekte.
Son birkaç haftadır ulusal basında bu konuyla ilgili önemli analiz,
yorum ve röportajlar arka arkaya yayınlanmakta. En son Aktüel dergisi
konuyu kapağına taşıdı. PKK'nin Fethullah Gülen cemaati ile ilgili
ithamlarına yer verdi. Milliyet gazetesinde Ece Temelkuran ise 'İslami
kesim Kürt siyasetini ele geçiriyor' başlığıyla İslami grup ve
cemaatlerin bölgedeki çalışmalarını sayfalarına taşıdı. İslami
faaliyetlerle ilgili olarak en fazla mercek altına alınan yapılar AK
Parti, Fethullah Gülen cemaati ve geçmişteki Hizbullah'ın devamı
olduğunu iddia ettikleri Mustazaf-Der oldu. Ece Temelkuran dahil tüm
yorumcuların ortak kanaati PKK-DTP çizgisinin kan kaybetmekte olduğu,
buna karşın AK Parti'nin şahsında İslami grup ve cemaatlerin ise
güçlendiği noktasında. Seçimlerden sonra bir dönem önceki DTP eşbaşkanı
Diyarbakır Milletvekili Aysel Tuğluk'un dışında hiçbir DTP'li yetkili bu
durumla ilgili objektif ve tatminkâr bir özeleştiri yapabilmiş değil.
Aysel Tuğluk, Yeni Şafak gazetesindeki röportajında ciddi tespitlerde
bulunuyor. DTP'nin seçim sonuçları ile ilgili analizleri kendinden çok
dış faktörleri suçlayıcı bir üslupta toplanıyor. DTP çevrelerine göre:
AK Parti ve Gülen cemaati gibi gruplar, yoksul düşürülmüş Kürt halkını
sadaka kültürü ile ele geçirmeye çalışmaktadır. Kent varoşlarında ve
kırsal kesimde açlık sınırlarında yaşayan Kürt halkı ekonomik çaresizlik
ile ulusal kimliği arasında bocalamakta ve bu çaresizliği İslami gruplar
kullanmaktadır. Fakir fukara fonundan yapılan gıda-yiyecek ve yakacak
yardımları, dağıtılan kurban etleri, öğrencilere verilen burs ve
destekler hep bu amaçladır. Bölgedeki yeşil kart uygulaması Türkiye'nin
diğer bölgelerinden farklı olarak uygulanmakta, hak etsin veya etmesin
müsamahalı olarak büyük bir çoğunluğa verilmektedir. Yeşil kart sayısı
bölge nüfusunun yaklaşık yarısı kadardır. (% 45-% 50)
Özellikle Fethullah Gülen cemaatinin Diyarbakır başta olmak üzere bölge
illerinde açtığı ve sayılarını her geçen gün artırmakta olduğu 'okuma
salonları' 7-15 yaş arasındaki Kürt çocuklarının büyük ilgisini
çekmekte, yoksul ve çaresiz ailelerin çocukları ders çalıştırma ve
eğitim yoluyla "elde edilmeye" çalışılmaktadır. Aynı şekilde zeki ve
yetenekli Kürt çocukları seçilerek burslarla desteklenmekte, propaganda
ile Kürt kimliğinden uzaklaştırılmaktadır.
Mazlum-Der, Mustazaf-Der, Toplum-Der ve Özgür-Der, gibi sivil toplum
kuruluşları İslami radikalizmi beslemekte ve "derin güçler" bu kesimlere
PKK'ye karşı bir denge unsuru olarak göz yummakta, hatta
desteklemektedir. Derin devlet PKK'ye karşı geçmişte de dönem dönem bu
yönteme başvurmuştur.
Özetle "derin güçler" İslam dinini Karl Marks'ın geçmişte "Din afyondur"
tanımlaması gibi halkı uyutan bir afyon olarak kullanmakta, Kürt ulusal
kimliğini bastırmak ve silmek için din siyasete alet edilmektedir.
Kürtlere "din pompalanarak" dilleri alınmak istenmekte, Kürt halkı dini
ile dili arasında tercihe zorlanmaktadır.
Bölücü örgüt yukarıdaki değerlendirmeler nedeniyle bölgedeki cemaat,
grup ve aydınları hedef olarak göstermektedir. Kendi dışındaki her türlü
yapı, fikir ve çalışmayı kendi varlığına bir tehdit olarak algılamakta
ve bunların gerektiğinde şiddetle yok edilmesini söylemektedir. İslami
yapıların dışındaki diğer sol ulusalcı Kürt gruplarını da işbirlikçi
olarak ilan etmektedir. İşin ilginç yanı, Kürt sorununu sadece bir
"terör" sorunu olarak görmekte ısrar edenler de PKK dışında bir muhatap
istememektedir.
Bölgede devlet-din ilişkileri
Dünyadaki tüm istihbarat örgütleri (ve derin devletler) mevcut güçlü
düşmanlarına karşı ancak ileride tehlike oluşturabilecek henüz zayıf
grup ve cemaatleri bir denge unsuru olarak bir müddet destekler veya en
azından palazlanmalarına göz yumarlar. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra
birleşik büyük ve güçlü bir Hindistan isteyen Hindu Gandi'ye karşı
İngilizlerin Hindistan'ı Hindu-Müslüman olarak bölen Pakistan ve
Bangladeş Müslüman devletlerine yol vermeleri; İsrail'in El Fetih
örgütüne karşı Arapları bölme amacına yönelik olarak Hamas'ın
çalışmalarına bir müddet müsamaha göstermesi buna örnek olarak
gösterilebilir. 1925'teki Şeyh Sait olayı Türkiye'nin içine bölücü ve
ayrılıkçı bir İngiliz işbirlikçiliği olarak takdim edilirken Avrupa ve
dünya kamuoyuna ise şeriatçı-dinci-gerici bir başkaldırı olarak lanse
edilmiştir. Türkiye'de de "derin güçler" bu "tahterevalli" oyununu sıkça
oynamışlardır. Komünistler güçlendiğinde dindarları, dindarlar
güçlendiğinde Türk milliyetçilerini, Türk milliyetçiliği ileri
gittiğinde ise devletin "derin güçlerini" devreye sokmuşlardır. 12 Eylül
1980'den sonra 4 yıl hapiste kalan Alpaslan Türkeş, "Biz hapisteyiz ama
fikirlerimiz iktidarda" derken bu duruma dikkat çekmiştir.
1980 darbesinden sonra Diyarbakır Askerî Cezaevi'nde insanlar işkence
ile öldürülürken darbeciler cadde ve sokaklara ayet ve hadisli
bildiriler asmıştır. 1960'lara kadar bölgedeki güçlü geleneksel İslami
yapı medrese ve tarikatlara karşı laik seküler çalışmalara göz
yumulurken, 1970'li yılların başından itibaren sol Marksist formattaki
Kürt ulusalcılığına karşı feodal yapı (ağalar-beyler) ve dinî cemaatler
kullanılmak istenmiş, en mütevazı Kürt talepleri bile bölücülük ile
itham edilmiştir. Birçok siyasi analizciye göre 1990'lardan sonra
bölgede siyasi temsili çok büyük oranda ele geçiren PKK çizgisindeki
partilere karşı "derin güçler" radikal İslami hareketleri bir denge
unsuru olarak değerlendirmek istemişlerdir. Ancak bu dönemde bölgedeki
beyaz kadın tacirleri, kan emici tefeciler, eroin tüccarları, devleti
soyan vurguncular (bir kısmı müteahhit, bir kısmı sağlık sektörü ve
tarımda gübre, pamuk destek sahtekârları bir kısmı ise kaçak arıtma
rafine tesisi kuran akaryakıt kaçakçıları vs. ) hiçbir ciddi zarara
uğramazken en büyük zararı yine bu İslami gruplar görmüştür. Bölgede çok
sevilen aydın bir din adamı olan Übeydullah Dalar gibi yüzlerce insan
hayatını kaybetmiştir. Gizli bir el bölgedeki potansiyel Müslüman Kürt
liderlerin önemli bir kısmını tasfiye etmiştir.
PKK-din ilişkileri
Birçok siyasetçiye göre ideolojik koordinatları itibarıyla PKK tipik bir
Kürt "tek parti zihniyeti"dir. PKK güçlendikçe feodal yapı zayıflamakta,
kırsal yapı çözülmekte, kadın-erkek ilişkileri farklılaşmaktadır. PKK
aynı zamanda Batıcı pozitivist aydınlanmacı hareketin de temsilciliğini
yapmaktadır. Bu anlamıyla aynı zamanda geleneksel tarikat çizgisindeki
İslami yapının değişmesi (değiştirilmesi) ve seküler-laik-kentli Kürt
profilinin ortaya çıkarılmasındaki en önemli aktördür. Klasik Kürt
hareketlerinin ana gövdesini feodal yapılar oluştururken PKK en genel
ifadesi ile Kürt bireylerine dayanmaktadır. PKK'nin laik seküler çizgide
olması kendi tercihidir. Esas eleştirilen yanı muhalif fikirlere karşı
tahammülsüzlüğü, çoğu kez laiklikten "laikçiliğe" kayması Kemalist
yöntem ve davranışları taklit etmesidir. İran'da Şah'lık rejimi
süresince İslam öncesi Pers kültürü, Arap dünyasında İslam öncesi
cahiliye şiiri, Mısır'da firavunlar dönemi, Türkiye'de Türklerin
Anadolu'ya gelmeden önceki Orta Asya şaman kültürü yüceltilirken; Kürt
tarihinin İslam öncesi dönemindeki Zerdüştlük anlayışı öne çıkarılmakta,
14 asırlık İslam dönemi ise işgal ve zorla kabul olarak takdim
edilmektedir. Bu tip politikalar Türkiye'de tek parti, İran'da Şah'lık
rejimi, Arap dünyasında Mısır'da Cemal Abdülnasır, Irak ve Suriye'de ise
Baas Partisi siyasetleriyle benzeşmektedir. Prof. Mahir Kaynak,
"Geleneksel feodal Barzani-Talabani çizgisine karşı modern laik-seküler
PKK'yı dikkate almak, değerlendirmek gerekir." derken sanırım bu tespiti
dile getirmek istemektedir. PKK tüm bu İslam ve din değerlendirmelerine
karşın dönem dönem (sıkıştıkça) İslam dinini kullanmak istemiş bunu da
"siyasal İslam-kültürel İslam" olarak ayırarak kitlesine izah etmeye
çalışmıştır.
PKK, İslam'ı ise kâinat-madde-insan ve hayatı tanımlayan topyekûn bir
İlahî nizam olarak kabul etme yerine bu bütünlüğü reddederek kültürel
bir gelenek olarak kabul etmiştir. Bölücü örgüt; İslam karşıtıdır,
propagandalarına karşılık ise yer yer "halkın inancına saygı" formatında
bir duruş ve politika benimsemiştir. Nitekim PKK 1990'ların ortalarına
doğru Almanya'da Kürdistan Dindarlar Birliği'ni kurmuş, bir müddet sonra
da Kürdistan Aleviler Birliği ve Kürdistan Yezidiler Birliği
kurulmuştur.
Din afyon mudur?
Karl Marks "Din afyondur" derken aynı zamanda Hıristiyanlığın Batı
dünyasındaki tarihî seyrini de göz önüne koymuştur. Emperyalistlerin
Afrika'daki çalışmalarını anlatan bir Afrikalı yazar, "Batılılar
topraklarımıza geldiklerinde onların boyunlarında haçlar, bizim
boyunlarımızda altın kolyelerimiz vardı. Bir müddet sonra gittiklerinde
ise bizim boyunlarımızda haçlar, onların boyunlarında bizim altın
kolyelerimiz vardı." derken Hıristiyan misyonerlerin dini nasıl bir
sömürü aracı olarak kullandıklarını nefis bir şekilde anlatır.
Temiz ve aziz İslam dini şüphesiz ki afyon olamaz. İslam adalettir,
İslam hukuktur, İslam güzel ve temiz ahlaktır. Zalimin düşmanı,
çaresizlerin sığınağıdır. Birçok ayet ve hadiste bu rahmet anlayışı
açıkça ortaya konulmuştur. "Bir haksızlık gördüğünüzde önce elinizle,
gücünüz yetmiyorsa dilinizle engel olmaya çalışın, o da olmuyorsa
kalbinizle (içinizden) buğzedin (kınayın).", "Haksızlığa karşı susan
dilsiz şeytandır. ", "Ne zalim olun ne de mazlum. " ifadeleri bu
anlayışa en açık örneklerdir. İslam tarihi boyunca onlarca farklı kavim,
din ve mezhep İslam hukukunun teminatı altında inkâr, imha ve asimile
edilmeden yaşamıştır. Ancak Türkiye'deki İslami grup ve cemaatlerin
önemli bir kısmı Kürt sorununu en azından görmezden gelmişlerdir. Bunda
Ali Bulaç'ın yıllar önceki bir yazısında izah ettiği gibi birkaç önemli
neden vardır.
Bölünme fobisi: Milyonlarca kilometrekarelik Osmanlı İmparatorluğu'nun
cebren ve hile ile içten ve dıştan parçalanması Yunan, Romen, Ermeni,
Sırp, Bulgar gibi Hıristiyan unsurlar yanında Arnavutlar ve Araplar gibi
Müslüman kavimlerin de Osmanlı İmparatorluğu'ndan ayrılması İslami
kesimlerde derin bir bölünme fobisi meydana getirmiştir. Özellikle
Balkan ve Kafkaslar'dan gelenler anayurtlarını kaybettiklerinden bu
endişe onlarda daha da belirgin ve şiddetlidir.
Osmanlı'dan beri Türk İslam anlayışı; hilafetin 1517'de Mısır'dan
İstanbul'a getirilmesi bir üstünlük en azından liderlik bilinçaltı
oluşturmuştur. Müslümanlık anlayışında ümmetçilikten ziyade
"milliyetçi-lider-ağabey" anlayışı İslamî anlayışla iç içe geçmiş yer
yer milliyetçilik ile İslamcılık neredeyse ayrıştırılamaz olmuştur. Bu
anlayışta 'ordu' "Peygamber ocağı" diyerek kutsanmış, devlet bir tabu
haline getirilmiş "asker millet", "devlet ebet müddet" kavramları
bilinçlere kazınmıştır. Bu meyanda 4. Murad ile meşhur şair Nefi'nin
konuşmaları çok önemli bir örnektir. "Devletin bekası için gerekirse
bütün halkı feda ederim" diyen 4. Murad'a şair Nefi'nin, "Devlet dahi
halk içindir padişahım" cevabı nefistir. Nefi'nin bu cevabı hâkim değil,
hadim (hizmetkâr) devlet anlayışının en güzel örneklerinden biridir.
Son 30-40 yılda Kürt kimliği ile ilgili siyasal taleplerin önderlerinin
çok büyük oranda Marksist-sol gelenekten gelen din karşıtı kimselerden
oluşması, İslamî kesimlerin Kürt sorununa karşı mesafeli kalmalarının
bir başka sebebidir. Kürt siyasetçilerinin Marksist-sol çizgide olmaları
komünist-Kürtçü ibaresini yerleştirmiş; Kürtlük komünistlikle eş tutulup
damgalanarak tehlikeli ve zararlı bir fikir olarak dışlanmıştır.
Yukarıdaki nedenlerden dolayıdır ki İslami grup parti ve cemaatlerin
önemli bir kısmı her türlü Kürt talebini bölücülük sapkınlık ve ırkçılık
olarak değerlendirmiştir. Hâlbuki en kısa ve kestirme yoldan
"Dillerinizin ve renklerinizin ayrı ayrı olması Allah'ın ayetleridir"
(Rum Suresi, ayet 22) ifadesi ile, "Kendiniz için ne istiyorsanız
Müslüman kardeşiniz için de onu isteyiniz." hadis-i şerifini
hatırlasalar, milliyetçilik yerine ümmetçilik anlayışını hakem ve ölçü
olarak koysalar sorun bu kadar karmaşık bir hale gelmezdi. Kürt sorunu
da en azından Müslümanlar için bir "sorun" olmaktan çıkardı. Kürt
ulusalcılığına din adına, ümmetçilik adına karşı çıkarken Türk
ulusalcılığını savunmak ve meşru görmek mümkün değildir. |