|

“Devlet Değil Yurttaş Tehlikede!”
Neşe
Düzel/10/12/2007/Taraf
NEDEN?
Ülkemizde devletin şaşırtıcı bir hoyratlığı var. Malatya olayında
gördüğümüz gibi bir katili koruyabiliyor, delilleri, belgeleri
saklayabiliyor. Avcılar'da gördüğümüz gibi bir genç bir çocuğu bir
tekmede öldürebiliyor. Yargısı, devleti 'adaletten' daha çok sevdiğini
söylüyor. Bütün bunlar, kendi vatandaşını yok sayan, onu ezen bir devlet
ortaya çıkarıyor. Peki devlet nasıl bu hale geldi? neden devlet ve
vatandaş birbirinden bu kadar kopuk ve uzak? Bizim devletimiz, hukukun
devlet aleyhine olduğunu mu düşünüyor? Adalet sistemimizin suçlu devlet
görevlililerini koruması nasıl bir geçmişe dayanıyor? Niye Batı'da
olmayan bu tuhaf yapı Türkiye'de var? Bu çarpıklık nereden başladı?
Bunun tarihi kökenleri neler? Neden hukuk ve devlet arasında bir çatışma
var bu ülkede? Niye devlete vatandaştan hiç çekinmiyor? Bütün bu
konuları Hacettepe Üniversitesi öğretim üyesi siyaset antropologu doçent
Suavi Aydın'la konuştuk. TESEV'in yargıyla ilgili ikinci kitabını
hazırlamakta olan Suavi Aydın'ın ulus devlet, modernleşme,
milliyetçilik, Türk kimliği üzerine kitapları var.
NEŞE DÜZEL: Türkiye'de bir devlet sorunu var gibi gözüküyor. İnsanlar
devlete pek güvenmiyorlar. Sizce insanlar neden devlete güvenmiyorlar?
SUAVİ AYDIN: Bizde devlet, yurttaşların kontrol edebileceği bir güç
değil. İnsanlar, devletin kendisine her şeyi yapabileceğini
düşünüyorlar.
Niye böyle düşünüyorlar?
Çünkü bizde modern devlet yukarıdan aşağıya kuruldu. Önce devlet
seçkinleri yurttaşsız bir devlet kurdular. Sonra bu devlet için yurttaş
imal etmeye çalıştılar. Bunun için de zora başvurdular. Bu ülkede
insanlar devlet denince hala iki zor aygıtını anlarlar. Yargı ve asker.
Yani 'hakim' ve jandarma'yı anlarlar. Bizde insanların, devlet
karşısında belirli haklara sahip birer yurttaş olmasına izin verilmedi.
Bizim devlet şeffaf olamıyor bir türlü. Neden devletin içinde olanlar,
sürekli burada yaşayan insanlardan saklanıyor?
Bu ülkede devletin kurulmasında yurttaş katılımı olmadı da ondan. Eğer
bir devletin kurulmasına yurttaş katılmıyorsa, o devleti kuranların
kendi güçlerini korumaları ve meşruiyetlerini sağlamaları için iktidar
alanlarını gizlemeleri gerekir. Çünkü gizledikleriniz iktidarınızı
güçlendirir, sizi dokunulmaz kılar. İktidar alanınızı sakladığınız
ölçüde hesap vermezsiniz ve keyfi davranabilirsiniz. Türkiye'de birden
fazla iktidar alanı var. Özerk bazı alanlar söz konusu. Mesela asker
var. Askerin kendine ait özel bir hukuku var. Üstelik bu hukuk sivillere
de zaman zaman uygulanıyor. Oysa demokratik hukuk devletinde özerk
yapılar olmaz. AB'nin, 'Ülkede ikinci bir hukuk olmasın, her şeyi,
herkesi bütçe içine alın, her şey şeffaf olsun' diye dayatmasının nedeni
de bu zaten. Burası bir modern devlet ama…
Ama bir hukuk devleti değil, öyle mi?
Evet. Bu, 'Bonapartist' bir devlet. Yani 'zinde güçlerin' hakim olduğu,
yönlendirdiği, koruyup kolladığı bir devlet modeli bu. Askeri güçlerin
etrafında yer alan ittifak halkalarının yönettiği, dolayısıyla
demokratik olmayan ve hukuka yanaşmayan bir devlet tipi bu. Zaten bu
koşullardaki bir devletin bağımsız yargısı da olamaz. Bu devletin
zihniyeti Prusya devlet zihniyetidir.
Fransız değil de Prusya mı? Bizim hep devlet sistemimizi Fransa'dan
aldığımız söylenir, doğru değil mi bu?
Devletin idari yapısını Fransa'dan aldılar. Vilayetler, kaza daireleri
kurdular. Ama bir devleti var eden, bu tür idari mekanizmalar oluşturmak
değildir. Devleti var eden onun zihniyetidir. Laiklik Fransız tipi olsa
da, Türkiye'deki devlet zihniyeti asla Fransız devlet zihniyeti
değildir. Bizdeki devlet zihniyeti Prusya zihniyetidir. Buna göre,
bireyin özgürlüğü ancak devletin çok güçlü olmasıyla mümkündür. O
nedenle devletin varlığı için yapılacak her şey mubahtır. Bizim modern
devlet modelini 19'uncu yüzyılda İttihatçılar Prusya'dan aldılar.
İttihatçılar'ın devleti hala sürüyor mu?
Biz bugün bununla boğuşuyoruz. Cumhuriyet bu devleti İttihatçılar'dan
aldı ve bu devlet Batı'dakiler gibi dönüşemedi. İttihatçılık sürüyor.
Türkiye hala 19'uncu yüzyılın ulus devlet modeliyle ayakta durmaya
çalışıyor. Oysa Avrupa'da 1950'den sonra yeni bir ulus devlet modeli
ortaya çıktı. Şimdi bütün dünya küreselleşmenin ihtiyaç duyduğu bu yeni
ulus devlete gidiyor ve Türkiye'de de aslında bu kavga yaşanıyor. Bu
küreselleşme ortamında biz yeni bir devlet modeline mi oturacağız yoksa
19'unzu yüzyılın ulus devletini mi sürdürmeye çalışacağız?
Hangisi sizce?
Devlet kurumları yeni ulus devlet modeline geçmeye karar verdiler. Çünkü
Avrupa Birliği'ne girmeye çalışmak bu demektir. AB, müktesebatıyla yeni
ulus devleti temsil ediyor. Bu devlette, 'hukuk, demokrasi, bireyin
hakları ve hukukun güvencesi' önde. Türkiye'de ise devletin içinde güçlü
olan bazı unsurlar bu yeni devlete direniyor. Bunlar ulusalcılar ve
1950'lerde çöken 19'uncu yüzyıl ulus devlet projesini yegane ve en doğru
yönetim tarzı olarak görüyorlar.
Bizde devlet bir yandan kendini saklıyor bir yandan da çok hoyrat
davranıyor. Malatya, Hrant Dink cinayetlerinin delilleri saklanabiliyor.
Arka arkaya polisin içine karıştığı ölüm olayları oluyor. Devlet
görevlileri nasıl bu kadar rahat ve kötü davranabiliyor, hatta
öldürebiliyor insanları?
Devletin içinde AB'ye üyelik kararından rahatsız olanların oluşturduğu
ciddi bir ittifak var. Belirli organlar ve kişiler, bu ittifaka
dayanarak kendilerini daha özerk hissetmeye ve daha rahat davranmaya
başladılar. Çok sayıda olay sessizce geçiştiriliyor. Mesela Şemdinli
iddianamesini yazan Van Savcısı'nın başına gelenler... Mesela Nokta
Dergisi'nin polis tarafından basılması ve derginin kapanması. Nokta
Dergisi'nden rahatsız olan doğrudan doğruya askerlerdi. Orada askerlerin
iteklemesi olmadan polisin ya da savcıların böyle bir işe girmesi
düşünülemez. Böyle iteklemeler zinciri var Türkiye'de.
Devletin kendi vatandaşlarına kötü davranması yeni bir şey mi yoksa
bunun tarihten gelen bir geleneği mi var?
Var tabii. Bizde devlet korkuyla anılan bir şey. Çünkü insanların
devletle teması hep korku üzerinden olmuş. İnsanlar devletin kendilerine
çok hoyrat davranacağını ve zarar vereceğini biliyorlar. Bu yüzden de
devletin jandarma, polis, yargı gibi zor kullanma aygıtlarıyla barışık
olmayı ve onlardan uzak durmayı tercih ediyorlar. Bu durumun tarihsel
bir nedeni var. Osmanlı Tanzimat'tan itibaren modern devlet olma çabası
içine girdi ve modern devletin bütün aygıtlarını, idari mekanizmalarını
coğrafi olarak her yere yaydı. Fransız vilayet sistemi geldi. Devletin
hükümranlık alanının her noktasında kaymakamlar, nahiye müdürleri,
onlara bağlı askeri teşkilatlar bulunmaya başladı. Böylece insanlar ilk
kez tek tek bireyler olarak devletle yüz yüze geldiler, temas ettiler.
İnsanların devletle ilişkisinde bu nasıl bir sonuç yarattı peki?
Devletin eli ayağı ülkenin her yerine uzandı. Oysa Osmanlı'da beylik
sistemi vardı. İstanbul taşraya tek bir adam gönderiyordu. Beylerbeyinin
taşradaki unsurları yerel oluyordu. Onun orada olmasının tek nedeni
merkezle yerel olan arasında aracılık yapmaktı. Eskiden devlet yerel
unsurlarla çalışırken, modern devlette her şey değişti. Devlet kendine
polis, jandarma gibi İstanbul'dan gönderdiği teşkilatlar kurdu. Daha da
önemlisi zorunlu askerlik başladı. Daha önce Osmanlı'da askerlik
profesyonel bir işti. Yeniçerilik de sancak askerliği profesyoneldi.
1830'lardan itibaren herkesin asker olduğu bir sisteme geçildi.
Zorunlu askerlik insanların devletle ilişkisini nasıl değiştirdi?
İnsanın, devletin aracı haline gelmesidir bu. Asker olunca, siz de artık
devletin bir unsuru haline geliyorsunuz ve devletin otoritesinden
payınızı alıyorsunuz. Devleti tanıyorsunuz. Devletin simgesel
örgütlenmesinin yol açtığı büyüklük algısı karşısında bir mağduriyet
hali yaşıyorsunuz. Askerlik yaparken hepimiz bu ikincillik halini
mecburen yaşadık. Bir de tabii Abdülhamit'le birlikte standart eğitim
başladı. Standart eğitim devletin ideolojisini taşıyan bir eğitimdir
Osmanlı'da ya da cumhuriyette devletin vatandaşlara iyi davrandığı bir
dönem var mı?
Şunu biliyoruz ki, Türkiye'de modern devlet kurulduğu andan itibaren
devlet daha hoyrat. Çünkü bu devlet örgütlü. Her yerde vatandaşa çok
yakın ve onunla temas ediyor. Ve bu devlet, bir hukuk devleti olmadığı
için kimseye hesap vermiyor. En tehlikeli devlet de bu zaten. Türkiye'de
temel mesele bu. Bu sistem 12 Eylül'le şahikasına ulaştı. Anayasa,
kanunlar, YÖK dahil bütün kurumlar, devleti korumak üzere oluşturuldu.
İşin acı yanı bugün kendine solcu diyenler işte bu devlet modelini
korumaya çalışıyorlar. Mesela bugün milletvekili dokunulmazlığı problem
ediliyor. Bu, Türkiye'de bugün sözü edilecek bir konu değil. Öyle
ikincil ki... Eski Yargıtay başkanının mafyayla ilişkileri, telefon
görüşmeleri çıktı. Ona kim dokunabildi? Dokunamıyorsunuz onlara. Bu
ülkede Genelkurmay başkanını da yargılayacak merci yok.
Peki… Diğer Avrupa ülkeleri de imparatorluklardan krallıklardan geliyor.
Onlar da faşist dönemler yaşadılar. Onlar nasıl değişebildiler, devleti
daha şeffaf ve daha uygar yapabildiler de biz yapamadık?
Onlar o dönemlerle hesaplaştılar. Türkiye'de hiçbir şeyle
hesaplaşılmadı. Ne darbelerle, ne Ermeni meselesiyle ne de Kürt
sorunuyla. Hiçbir şeyle hesaplaşmadan hukuka, demokrasiye varmak mümkün
mü? Hrant Dink ve Malatya davaları çok önemli nirengi noktalarıdır. Eğer
Hırant Dink'in ve Malatya'daki cinayetlerin ve de Trabzon'daki rahip
cinayetinin gerçek suçlularını bulamazsak, bu cinayetlerle hukuk yoluyla
hesaplaşamazsak, Türkiye hiç bir yere varamaz.
Bizim devletimiz, hukukun devlet aleyhine olduğunu mu düşünüyor?
Evet. Aslında kendi bindiği dalı kesiyor. Devletin meşruiyetinin temeli
hukuktur. Eğer hukuka dayanmıyorsa, o yapıya devlet denemez. O, sadece
bir çıkar birliğidir, bir büyük örgütlenmedir. Ama devlet değildir. Ve
bu örgütlenme çürür. Çünkü hukuka dayanmayan bir devlet çürür. Çürüdüğü
de aşikar zaten. Bizde devletin her yerinden bir şeyler patlıyor.
Devleti koruyoruz derken, hukuksuzluklarıyla devleti çürütüyorlar. En
yüksek yargının başının bile mafyayla telefonla görüşüyor.
Eğer yargı sistemimiz evrensel hukuk kurallarına göre işleseydi devlet
bu kadar hoyrat olabilir miydi vatandaşına karşı?
Olamazdı tabii. Uygulayıcılar başlarına bir şey gelir diye korkarlardı o
zaman. Eğer siz adamı karakolda öldürmeye cesaret ediyorsanız, ya da
birini cinayet işlemeye teşvik ediyorsanız, size bir şey yapılmayacağına
dair güvendiğiniz bir şeyler var demektir. Sizi kim yargılayacaksa,
orada korunacağınızı düşünüyorsunuz demektir. Oysa devlet 'hukuk'
demektir.
Yoksa meşruiyeti olmaz ve geriye sadece bürokratik bir yapı kalır.
Batı'da devlet hukukun üzerine oturuyor. Bizde ise oturmuyor. Çünkü
bizde devletin kuruluşu Batı'dakinden bambaşka. Devleti yurttaş kurmuyor
bizde. Devleti Osmanlı bürokrasisinden, İttihatçı damardan gelenler
kuruyor. Oysa Batı'da bir sürü devrim, bir süre halk hareketi var.
Devleti kuran kadronun arkasında toplum var.
Bizde devleti kuran kadronun arkasında toplum yok mu?
Bizde devleti kuranların arkasında toplum yok. Zaten Cumhuriyet'in ilk
yıllarında Terakki Perver Cumhuriyet Fırkası, Serbest Fırka gibi
deneyimlerde görüyoruz. Muhalefetin güçleneceğini hissettikleri anda
Cumhuriyet'in kurucuları o partileri kapattılar. Eğer kurucuların
arkasında toplum olsaydı, muhalefet hemen öyle güçlenemezdi.
Niye cumhuriyeti kuranların arkasında toplum yok?
1923'e dek toplumun etnik, dini pek çok unsuru arasında bir konsensus
vardı. Daha İslami, daha Anadolucu bir söylem vardı. 1923'ten itibaren
proje değişti ve laikliği ve Türklüğü esas alan bir devlet projesine
geçildi. Ve, 1924'te bu projenin anayasasını çıkararak konsensusu
dağıttılar. Sadece Kürtlerle Türkler arasında değil, Nakşiler,
Mevleviler vb. o güne dek destek vermiş pek çok dini unsurla olan
konsensus da dağıldı. 1923'e kadar mecliste bir sürü şeyh, şıh vardı.
1923'te gitti onlar. 1924 Anayasası'yla İslam'la ve etnik unsurlarla bağ
koptu. Kürtlerle de, Çerkezlerle de koptu. 1920 Anayasası'nda bir takım
sol unsurlar vardı, onlar da gitti. Mesela 1920 Anayasasının yönetme
modeli daha yereldi. Yerel şuralar vardı. Yönetim de merkezileşti.
Dolayısıyla devleti kuran kadroların arkasında hangi toplumu
bulacaksınız ki? O zaman, önce kendinize bir toplum tasarlayacaksınız ve
sonra insanları buna benzetmeye çalışacaksınız demektir ki, bizde bu
yapıldı işte. Cumhuriyet o günden beri kendi toplumunu kurmaya
çalışıyor.
Neden hukuk ve devlet arasında bir çatışma var bu ülkede?
Bu devleti toplum kurmadı da ondan. Hukuk kime lazımdır? Topluma
lazımdır. Ama bu ülkede hukukla insanlar arasında ciddi bir yabancılaşma
var.
Kürt sorunu, devletteki hukuksuzluğun artmasında rol oynadı mı?
Kürt meselesi devletin beka sorunu olarak algılandığı için, devleti
korumak için yapılması gerekenler öne çıktı. Bütün hukuksuzluklar mubah
hale geldi. 19'uncu yüzyılın ulus devleti yurttaşı kültürel bir varlık
olarak kurar. Yani Türk olarak, Sünni olarak, Alman olarak, Protestan
olarak… Siz bir kişi olmaktan önce Türksünüzdür, Almansınızdır.
Hanefisinizdir, Protestan ya ad Katoliksinizdir. Yurttaşı kültürel
olarak tanımlayıp, devleti bu kültürel yurttaş üzerine kurduğunuzda
ortaya Türk devleti , Alman devleti çıkar. Ama çağın yeni ulus devleti
ve AB projesi farklı.
Vatandaşlık açısından nasıl farklı?
Kültürel vatandaşlık barış sağlamıyor, kavgaya çatışmaya yol açıyor.
Bugünün ulus devletleri kültürel vatandaşın yerine anayasal vatandaşı
yani siyasi vatandaşı koydular. Bu vatandaş, sadece kişi olmasından
dolayı hukuk sahibi oldu ve din, ırk gibi özellikleri ikincilleşti. Bu
özellikler sadece koruma altına alındı.
Türkiye AB sürecinde ilerledikçe Türklük ne olacak sizce?
Kişiye dönüşecek. Türkün adı yine Türk, Kürtün adı da Kürt olacak ama
ama bu özellikler ikincil olacak. Birey olmak, insan olmak öncelikli
olacak. Evinin balkonuna Türk bayrağı asmak ve bunun simgelediği şey,
insanları bu ülkeye bağlayan şey olmaktan çıkacak. Benim bu ülkede
doğmuş olmam, buranın hukuken vatandaşı olmam için yetecek. Türkiye'nin
bu noktaya gelmesi lazım. Yurttaş yaratmayı bırakmalıyız.
Türkiye, devletini hukuka uygun bir hale getirebilir mi?
Getirir ama çok uğraşmak lazım. Çünkü bu sadece yasayla ilgili değil.
Uygulama çok önemli. Bunun için hem güvenlik güçlerinin yönetiminde hem
de yargıda çok ciddi bir kadro değişikliği yapmak lazım. Hukukla
ilişkisi olan insanlar göreve getirilmeli. Hukuku öne alan bir yargı yok
Türkiye'de. Araştırmalar ortada. Eğer bir yargıç, 'Karşıma bir dava
geldiğinde ben hukuka bakmam, devletin çıkarına bakarım' diyorsa… Böyle
düşünen yargıçlarla bir yere varmak ne kadar mümkün? Mesela yargıcın
zihninde 'Kıbrıs'ın kuzeyini Türk devletinin elinde tutması zaruridir'
diye bir bilgi varsa, ona göre hareket edecektir. Kıbrıs'ta işlenmiş bir
faili meçhul cinayetin bağlantıları devletin bütün kademelerinde
görmezden gelinecektir.
Peki Avrupa Birliği'ne üye olmamız devleti nasıl etkiler?
Türkiye'nin mevzuatı, kanunları oluğu gibi değişecek demektir bu. Ama
bizim için önemli olan uygulamadır, kolluk güçlerinin ve yargının
davranışlarının, zihniyetinin ne ölçüde değişeceğidir. Ben yurttaş
baskısı olmadan, sadece AB'nin onların zihniyetini değiştireceğini
sanmıyorum. Hukukla, yurttaşla bağını koparmış bir devlet var.
Cinayetlerden devlet görevlileri çıkıyor. Bu zihniyet sorunu eğitim
süreciyle çözülebilir ancak. Adalet Bakanlığı bir ara çok ciddi hizmet
içi eğitim yapıyordu. Kaymakam adaylarına ben de ders verdim.
Kaymakamlar devletin, yurttaşın, hukukun tanımını, aralarındaki ilişkiyi
hala mı bilmiyorlar?
İnanın bilmiyorlar. Onların kafasındaki devletle bugün şekillenmekte
olan çağın devleti arasında fark var. Devlet tehlikede korkusundan
arınmaları gerekiyor. Devletin değil, asıl yurttaşın tehlikede olduğunun
onlara gösterilmesi lazım. Bunun için eğitimden başka çare yok.
Türkiye'de medya düzgün olsa sorun daha kolay çözülecek ama düzgün bir
medya yok. |