|

Yani
Başörtüsü Hiç mi Sınırlanmayacak?
Etyen Mahçupyan/23.12.2007/gazetem.net
Tartışmayı
pek bilmeyen ve gerçek tartışmalardan kaçma konusunda hayli mahir olan
kamuoyumuz, özellikle muhafazakar kesimden gelen bir partinin iktidarı
ile birlikte kadın meselesinde aniden fazlasıyla duyarlı hale gelmiş
görünüyor. Siyasi anlamı ve işlevi ön plana çıktığı ölçüde, laik
medyanın gündeminde yer alan bu konunun odak noktası ise başörtüsü.
Neyse ki başörtüsü toplumsal açıdan hak ettiği sıradanlığı çoktan elde
etmiş durumda. Çünkü sonuçta Müslüman kadınların inançlarının gereği
olarak başlarını kapatmalarından söz ediyoruz ve bunda pek de
tartışılacak bir şey yok. Bu olayın dinde var olup olmadığı tartışması
zaten bir noktadan sonra pek de anlamlı değil. Çünkü inanç, dinin ne
söylediği değil, dindarın dinden ne anladığıdır ve eğer insanların bir
bölümü kadınların başlarını kapatmalarını 'dinin gereği' olarak
sunuyorlarsa, bu onların inançları nedeniyledir. Dolayısıyla da
bazılarının yaptığı gibi, kutsal kitabın herhangi bir ayetine dönerek
dinin böyle bir yaptırım getirmediğini söylemek abes. Nitekim başlarını
örten kadınlar da söz konusu tercihlerini bu ayetleri okumuş olarak
ortaya koymaktalar. Dahası bir kadının kutsal kitabı hiç okumadan da
Müslümanlığa ilişkin bir kanaati olabilir. Bunun 'doğru' Müslümanlık
olmadığını söyleyenler çıkacak olsa da, mesele başörtülü kişinin kendi
algılamasına gelip dayanacaktır. Her okuyanın farklı bir biçimde
yorumlayabildiği açık olan kutsal metinlerin, sırf okunarak 'doğru'
anlaşılacağını sanmak zaten herhangi bir dindar için fazlasıyla
pozitivist bir önermedir. Dolayısıyla okumanın anlama açısından sınırlı
bir yeterlilik sağlayacağı zaten veri iken, hiç okumadan da Müslüman
olunabileceği aşikardır.
Burada meselenin esasına, yani 'sosyolojiye' geliyoruz… Çünkü din her
coğrafyada ve tüm zamanlarda daima bir cemaatin içinde öğrenilir,
uygulanır ve yaşanır. Diğer bir deyişle kişi zaten cemaatin daha önceden
var olan din yorumunun içine doğar. İnanç, söz konusu dinin etrafında,
ama bazen onunla doğrudan temas kurmadan şekillenir. Nitekim birçok
genç, hangi kültürden ve dinden olursa olsun, dini öğrenme isteği
duyduğunda çoğu zaman zaten o inancın içinde yoğrulmuş durumdadır ve tam
da bu nedenle dinini daha derinden öğrenme isteği duyar. Dolayısıyla da
örneğin başörtülü kadınların bu tercihlerini olumlayan bir cemaat içinde
yetiştiklerini, baş örtmenin doğal olduğu bir sosyal ortamın içinde
kişiliklerini bulduklarını gözden uzak tutamayız.
Ama 'sosyolojinin' gücü bundan da fazlasını ima ediyor… Çağımız
küreselleşmenin hızla yayıldığı, yeni standartların ve hayat
biçimlerinin coğrafyalar arasında kendiliğinden akışkanlık kazandığı bir
dönemi ifade ediyor. Bu durumun bir uzantısı da kültürel ürün ve
değerlerin bir ortak payda yaratmış olması. Tabii ki her yerel kültürün
kendine has nitelikleri devam ediyor; ancak her yerellik kendisini
küresel olanın içinde yeniden tanımlamak zorunda kaldığı için, değişiyor
da… Bu değişim çoğu zaman şekilsel ve yüzeysel olsa da, gerçekte kişinin
kendisini ve kendine ait olanı yeniden değerlendirmesini ima ediyor. Bu
duruma eskiden 'modernleşme' deniyordu. Şimdi o kelimenin yetersiz
kaldığını hissediyoruz, çünkü modernleşme modern olmayanın modern olana
benzemesi olarak algılanmaktaydı. Oysa bugünkü değişim modern kalıpların
kırılmasına, hatta bazen modern olanın kendi arzusuyla modern olmayana
doğru adım atmasına neden oluyor.
Bu tablo başörtüsünün bunca yıllık 'beklemeden' sonra nasıl olup da bir
anda 'türbana' evrilmiş olduğunu anlaşılır kılmakta. Başörtülü
kadınların çoğunun başlarındaki giysi için bu Fransızca köklü, modern
kokulu kelimeyi kullanmadıklarını biliyoruz. Onlar 'başörtüsü' demeyi
tercih ediyorlar… Ancak öte yandan da başlarındaki giysinin klasik,
geleneksel başörtüsünden epeyce farklı olduğu, çok daha itina
gerektirdiği ve haliyle çok daha iddialı olduğu da açık. Yani 'türban'
kelimesini kullanmayacak olsak bile, sosyal görünüm itibariyle bugün baş
örtme pratiğinin parçası olan ve birbirine pek de benzemeyen çok farklı
giysilerin bulunduğu gerçeğini göz ardı edemeyiz. Farklılığı yaratan,
bizzat başörtülü kadınların eski usül baş bağlamayı geleneğin uzantısı
olarak algılamalarıdır. Bugün 'türban', dindar olmakla birlikte o
geleneğin edilgen bir parçası olmayı kabullenmeyen kadınların giysisi.
Yani cemaatinin dışında bir dünya olduğunu bilen ve o dünyaya da
seslenen küresel bir kişileşmenin tezahürü…
Ama 'sosyolojinin' gücü bizi bunun da ötesine geçmemiz için zorluyor…
Baş örtmede 'türban' kullanımı genç kızlığa adım atmanın, ailenin
ataerkil kabuğunu kırmanın, erkek despotizmi karşısında nefes alacak bir
alan açmanın; ve aynı zamanda sosyalleşmenin, boş zaman kullanımının,
kendi kültürünü üretmenin ve paylaşmanın mümkün kılınması demek… Tam da
bu nedenle 'türbanlı' kadınların dindarlık düzeyleri ve dinden ne
anladıkları büyük bir çeşitlilik arz ediyor. İnanç bu insanlara başın
örtünmesi gerektiğini söylüyor; ama başın nasıl örtüleceğine söz konusu
kadın karar veriyor ve bu karar artık dinsel değil… Bu sosyolojik ve
psikolojik bir karar. Nitekim anketlere göre 'türbanlı' kadınların
sayısında belirgin bir artış yokken, başlarında var olan giysinin adına
'türban' diyen kadınların artması, bu baş bağlama yönteminin arzu edilir
bir kadınlık haline tekabül ettiğini ortaya koymakta. Diğer bir deyişle
'türban' takıyor olmak, birçok kadın için 'başörtüsü' takıyor olmaktan
daha prestijli, daha cazip ve daha kişilikli. Ancak bazılarının sandığı
üzere daha 'dindar' veya daha 'siyasi' değil…
Bu ayıklamayı yaptıktan sonra, laik kesimin içinde başörtüsü etrafında
yürütülen iki tartışmayı ele alabiliriz. Hemen aklınıza başörtülü
kadınların baskı nedeniyle başlarını kapattıkları, özgürlüklerini
yitirdikleri türünden cahilane söylemler gelebilir… Bizim bunlarla
işimiz yok. Değer verdiğimiz iki tartışma demokratların, yani
başörtüsüne yıllar boyunca destek vermiş ve halen vermekte olanların
kafasından geçenlere ilişkin. Bunlardan birincisi hizmet alan/hizmet
veren ayrımı üzerine oturuyor. Öne sürülen tez ise başörtüsünün hizmet
alanlar için tamamen serbest olması, ancak hizmet veren pozisyonunda
olan kişilerin başlarının açık olması gerektiği. İkinci tartışma ise,
başörtüsünün bir kişisel tercih olarak ancak belirli bir yaştan sonra
kullanılmasının kabul edilebilir olduğuna ilişkin. Yani reşit kişilerin
başörtüsü takma özgürlüğü tanınırken, henüz reşit olmayanların
başlarının açık olması gerektiği söylenmiş oluyor.
Böylece başörtüsünün sınırının kendi zihniyetimiz açısından nasıl
çizileceği sorusuyla yüzleşmek durumunda kalıyoruz. Buradan hareketle de
'demokratlığın' ne olduğuna, böyle bir meselede nasıl bir konum alması
gerektiğine ilişkin çıkarsamalar yapmamız mümkün olabilecek… Dikkat
edilirse birinci tartışma mekansal, ikincisi ise zamana ilişkin bir
sınırlama arayışı içinde. Birinci tartışma kişinin kamusal alanda ne
yaptığına, ikincisi ise kamusal alana ne zaman çıktığına bakıyor.
Ne var ki her iki pozisyon da bizzat demokratlığın içinden bakıldığında
epeyce problemli gözükmekte. Hizmet alan/veren ayırımından hareket
etmenin gerekçesi, bir başörtülünün hizmet veren konumda olduğunda
karşısındakinde ön yargı yaratabileceği ve bu durumun hizmeti belki de
verilebilir olmaktan çıkaracağı. Ne var ki bu tespit başörtüsü takmayan
hizmet alıcıların başörtüsü takan hizmet vericilere ideolojik bir
bakışla yaklaştıklarını söylüyor. Ancak ideolojik bakışlar hemen her
zaman karşılıklıdır… Örneğin başörtülü bir kadının da başörtüsüz bir
yargıç tarafından önyargılı karşılanacağına dair korku duyması hiç
yadırgatıcı olmaz. Dahası, hizmet verenlerin niçin başörtüsüz olmaları
gerektiğine ilişkin olarak öne sürülen gerekçenin bizzat kendisi, laik
önyargıyı azımsayan ve meşrulaştıran bir niteliğe sahip. Oysa önyargı
düzeyinin laiklerde daha az olduğunun söylenmesinin pek kolay olmadığı
bir yana; uyanacak önyargının sadece hizmet alanlar değil, hizmet
verenler için de geçerli olacağı açık. Hatta vatandaşlık deneyimimizin
hizmet verenlerin hizmet alanlardan çok daha fazla önyargılı olduklarını
kanıtlamış durumda olduğu bile söylenebilir. Bu durumda hizmet
verenlerin başörtüsüz olma kuralı, tüm başörtülü hizmet alanlar için
belirsiz bir önyargı tehdidi ile karşı karşıya kalmalarını ifade eder.
Dolayısıyla gerçekten demokrat bir çözüm hem hizmet alan hem de verenler
için olabildiğince çeşitliliğin mümkün kılınması, kişisel karar ve
tercih özgürlüğünün kamusal alana yansımasının sağlanmasıdır.
Başörtüsü takmanın belirli bir yaşa gelmiş olmakla bağlantılı olmasını
ima eden önermeye gelince, burada mesele bir genç kızın inanç alanında
ne zaman 'reşit' sayılması gerektiğine ilişkindir. Acaba bu yaş devletin
çeşitli hak ve yükümlülüklerle bağlantılı olarak koymuş olduğu 18
olabilir mi? Ama herhalde kişisel inanç konusunda hangi yaşın reşit
olduğu sorusunu laik devlete sormayacağız… Öte yandan gençlerin daha
erken yaşta evlendikleri bir coğrafyada, bir erkekle beraber olmak için
yaşı uygun sayılan bir genç kızın, henüz inancı gereği başını örtme
yaşının gelmemiş olduğunu iddia etmek de pek kolay değil. Bu durumda
reşit olma yaşını indirmek gerekecektir ama acaba nereye kadar? Ergenlik
bir unsur olarak ele alınabilse de, her kadın için değişkenlik arz
etmesi genel bir kural konmasını engellemekte. Buna karşılık sosyolojik
gözlemler muhafazakar ailelerin tam da bu bedensel değişimle birlikte
çocuğu bir 'genç kız' olarak algılamaya başladıklarını ve baş örtme
pratiğinin ergenlikle yakın bir ilinti içinde olduğunu ortaya koyuyor.
Bu durumda bir kızın başörtüsü takma tercihinin ailesine bırakılması
mantıklı bir önerme gibi gözükmekte.
Ancak bu noktada demokratların kafasında soru işaretleri uyanıyor, çünkü
ailelerin ataerkil zihniyeti nedeniyle bazı kızların kendi istemedikleri
halde başörtüsü takmak zorunda kalabileceklerini hayal etmek zor değil.
Öte yandan bunun tersini engelleyen bir yaptırım cihazı da yok. Yani
başını örtmesine izin vermeyen ailesi yüzünden başı açık kalan bir genç
kızın bu otoriter aile karşısında hakkını kim savunacak? Bu ihtimali
düşünmemek, muhafazakar ailelerin laik ailelerden daha bağnaz
olduklarını, gençler üzerindeki dinsel baskının sadece dindar ailelerde
olduğunu varsaymayı gerektirir. Oysa mesele din olduğunda, inançsız
aileler de muhtemelen kendi açılarından en az inançlı aileler kadar
baskı uygulama potansiyeli taşımakta.
Böylece demokratlar ataerkil olanla otoriter olan arasında bir tercih
yapmak durumunda kalabiliyorlar… Ne var ki söz konusu ikilemin aşılması
bu iki zihniyetten birine destek vermekten değil, bir başka var olma
biçimini önerebilmekten geçiyor. Bu ise gençlerin kendi gerçek
tercihlerini ortaya koyabilecekleri ortamların aile dışında üretilmesini
ve bu 'konuşma alanlarının' devletin ideolojik perspektifinin dışında
tutulmasını ima ediyor. Normal bir ülkede örneğin bizzat liselerin ve
üniversitelerin bu yönde rehberlik desteği sağlaması ve bu hizmetin de
hizmet alan/veren ayrımı yapmayan bir bakış içinde yürütülmesi
beklenirdi. Ne var ki Türkiye bu 'normal' halin hala çok uzağında olduğu
için, söz konusu tartışmalar da anlaşılan bir süre daha hükmünü
sürdürecek…
Başlıktaki sorunun cevabını arayanlar için ise, benim kısa ve öznel
yanıtım 'evet'... Başörtüsünün sınırlandırılması öncelikle başörtülülere
ait bir mesele olarak algılanmalı ve bu kesimin iç çeşitliliğinin
üreteceği demokratlığa da güven çıkarılmalı. Başkalarının demokrat
potansiyelini içselleştiremezsek kendimizin demokrat olduğunu nasıl
söyleriz? |