Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sa 349 | Ocak  2008

                   

 

 


Yani Başörtüsü Hiç mi Sınırlanmayacak?

Etyen Mahçupyan/23.12.2007/gazetem.net

Tartışmayı pek bilmeyen ve gerçek tartışmalardan kaçma konusunda hayli mahir olan kamuoyumuz, özellikle muhafazakar kesimden gelen bir partinin iktidarı ile birlikte kadın meselesinde aniden fazlasıyla duyarlı hale gelmiş görünüyor. Siyasi anlamı ve işlevi ön plana çıktığı ölçüde, laik medyanın gündeminde yer alan bu konunun odak noktası ise başörtüsü.
Neyse ki başörtüsü toplumsal açıdan hak ettiği sıradanlığı çoktan elde etmiş durumda. Çünkü sonuçta Müslüman kadınların inançlarının gereği olarak başlarını kapatmalarından söz ediyoruz ve bunda pek de tartışılacak bir şey yok. Bu olayın dinde var olup olmadığı tartışması zaten bir noktadan sonra pek de anlamlı değil. Çünkü inanç, dinin ne söylediği değil, dindarın dinden ne anladığıdır ve eğer insanların bir bölümü kadınların başlarını kapatmalarını 'dinin gereği' olarak sunuyorlarsa, bu onların inançları nedeniyledir. Dolayısıyla da bazılarının yaptığı gibi, kutsal kitabın herhangi bir ayetine dönerek dinin böyle bir yaptırım getirmediğini söylemek abes. Nitekim başlarını örten kadınlar da söz konusu tercihlerini bu ayetleri okumuş olarak ortaya koymaktalar. Dahası bir kadının kutsal kitabı hiç okumadan da Müslümanlığa ilişkin bir kanaati olabilir. Bunun 'doğru' Müslümanlık olmadığını söyleyenler çıkacak olsa da, mesele başörtülü kişinin kendi algılamasına gelip dayanacaktır. Her okuyanın farklı bir biçimde yorumlayabildiği açık olan kutsal metinlerin, sırf okunarak 'doğru' anlaşılacağını sanmak zaten herhangi bir dindar için fazlasıyla pozitivist bir önermedir. Dolayısıyla okumanın anlama açısından sınırlı bir yeterlilik sağlayacağı zaten veri iken, hiç okumadan da Müslüman olunabileceği aşikardır.
Burada meselenin esasına, yani 'sosyolojiye' geliyoruz… Çünkü din her coğrafyada ve tüm zamanlarda daima bir cemaatin içinde öğrenilir, uygulanır ve yaşanır. Diğer bir deyişle kişi zaten cemaatin daha önceden var olan din yorumunun içine doğar. İnanç, söz konusu dinin etrafında, ama bazen onunla doğrudan temas kurmadan şekillenir. Nitekim birçok genç, hangi kültürden ve dinden olursa olsun, dini öğrenme isteği duyduğunda çoğu zaman zaten o inancın içinde yoğrulmuş durumdadır ve tam da bu nedenle dinini daha derinden öğrenme isteği duyar. Dolayısıyla da örneğin başörtülü kadınların bu tercihlerini olumlayan bir cemaat içinde yetiştiklerini, baş örtmenin doğal olduğu bir sosyal ortamın içinde kişiliklerini bulduklarını gözden uzak tutamayız.
Ama 'sosyolojinin' gücü bundan da fazlasını ima ediyor… Çağımız küreselleşmenin hızla yayıldığı, yeni standartların ve hayat biçimlerinin coğrafyalar arasında kendiliğinden akışkanlık kazandığı bir dönemi ifade ediyor. Bu durumun bir uzantısı da kültürel ürün ve değerlerin bir ortak payda yaratmış olması. Tabii ki her yerel kültürün kendine has nitelikleri devam ediyor; ancak her yerellik kendisini küresel olanın içinde yeniden tanımlamak zorunda kaldığı için, değişiyor da… Bu değişim çoğu zaman şekilsel ve yüzeysel olsa da, gerçekte kişinin kendisini ve kendine ait olanı yeniden değerlendirmesini ima ediyor. Bu duruma eskiden 'modernleşme' deniyordu. Şimdi o kelimenin yetersiz kaldığını hissediyoruz, çünkü modernleşme modern olmayanın modern olana benzemesi olarak algılanmaktaydı. Oysa bugünkü değişim modern kalıpların kırılmasına, hatta bazen modern olanın kendi arzusuyla modern olmayana doğru adım atmasına neden oluyor.
Bu tablo başörtüsünün bunca yıllık 'beklemeden' sonra nasıl olup da bir anda 'türbana' evrilmiş olduğunu anlaşılır kılmakta. Başörtülü kadınların çoğunun başlarındaki giysi için bu Fransızca köklü, modern kokulu kelimeyi kullanmadıklarını biliyoruz. Onlar 'başörtüsü' demeyi tercih ediyorlar… Ancak öte yandan da başlarındaki giysinin klasik, geleneksel başörtüsünden epeyce farklı olduğu, çok daha itina gerektirdiği ve haliyle çok daha iddialı olduğu da açık. Yani 'türban' kelimesini kullanmayacak olsak bile, sosyal görünüm itibariyle bugün baş örtme pratiğinin parçası olan ve birbirine pek de benzemeyen çok farklı giysilerin bulunduğu gerçeğini göz ardı edemeyiz. Farklılığı yaratan, bizzat başörtülü kadınların eski usül baş bağlamayı geleneğin uzantısı olarak algılamalarıdır. Bugün 'türban', dindar olmakla birlikte o geleneğin edilgen bir parçası olmayı kabullenmeyen kadınların giysisi. Yani cemaatinin dışında bir dünya olduğunu bilen ve o dünyaya da seslenen küresel bir kişileşmenin tezahürü…
Ama 'sosyolojinin' gücü bizi bunun da ötesine geçmemiz için zorluyor… Baş örtmede 'türban' kullanımı genç kızlığa adım atmanın, ailenin ataerkil kabuğunu kırmanın, erkek despotizmi karşısında nefes alacak bir alan açmanın; ve aynı zamanda sosyalleşmenin, boş zaman kullanımının, kendi kültürünü üretmenin ve paylaşmanın mümkün kılınması demek… Tam da bu nedenle 'türbanlı' kadınların dindarlık düzeyleri ve dinden ne anladıkları büyük bir çeşitlilik arz ediyor. İnanç bu insanlara başın örtünmesi gerektiğini söylüyor; ama başın nasıl örtüleceğine söz konusu kadın karar veriyor ve bu karar artık dinsel değil… Bu sosyolojik ve psikolojik bir karar. Nitekim anketlere göre 'türbanlı' kadınların sayısında belirgin bir artış yokken, başlarında var olan giysinin adına 'türban' diyen kadınların artması, bu baş bağlama yönteminin arzu edilir bir kadınlık haline tekabül ettiğini ortaya koymakta. Diğer bir deyişle 'türban' takıyor olmak, birçok kadın için 'başörtüsü' takıyor olmaktan daha prestijli, daha cazip ve daha kişilikli. Ancak bazılarının sandığı üzere daha 'dindar' veya daha 'siyasi' değil…
Bu ayıklamayı yaptıktan sonra, laik kesimin içinde başörtüsü etrafında yürütülen iki tartışmayı ele alabiliriz. Hemen aklınıza başörtülü kadınların baskı nedeniyle başlarını kapattıkları, özgürlüklerini yitirdikleri türünden cahilane söylemler gelebilir… Bizim bunlarla işimiz yok. Değer verdiğimiz iki tartışma demokratların, yani başörtüsüne yıllar boyunca destek vermiş ve halen vermekte olanların kafasından geçenlere ilişkin. Bunlardan birincisi hizmet alan/hizmet veren ayrımı üzerine oturuyor. Öne sürülen tez ise başörtüsünün hizmet alanlar için tamamen serbest olması, ancak hizmet veren pozisyonunda olan kişilerin başlarının açık olması gerektiği. İkinci tartışma ise, başörtüsünün bir kişisel tercih olarak ancak belirli bir yaştan sonra kullanılmasının kabul edilebilir olduğuna ilişkin. Yani reşit kişilerin başörtüsü takma özgürlüğü tanınırken, henüz reşit olmayanların başlarının açık olması gerektiği söylenmiş oluyor.
Böylece başörtüsünün sınırının kendi zihniyetimiz açısından nasıl çizileceği sorusuyla yüzleşmek durumunda kalıyoruz. Buradan hareketle de 'demokratlığın' ne olduğuna, böyle bir meselede nasıl bir konum alması gerektiğine ilişkin çıkarsamalar yapmamız mümkün olabilecek… Dikkat edilirse birinci tartışma mekansal, ikincisi ise zamana ilişkin bir sınırlama arayışı içinde. Birinci tartışma kişinin kamusal alanda ne yaptığına, ikincisi ise kamusal alana ne zaman çıktığına bakıyor.
Ne var ki her iki pozisyon da bizzat demokratlığın içinden bakıldığında epeyce problemli gözükmekte. Hizmet alan/veren ayırımından hareket etmenin gerekçesi, bir başörtülünün hizmet veren konumda olduğunda karşısındakinde ön yargı yaratabileceği ve bu durumun hizmeti belki de verilebilir olmaktan çıkaracağı. Ne var ki bu tespit başörtüsü takmayan hizmet alıcıların başörtüsü takan hizmet vericilere ideolojik bir bakışla yaklaştıklarını söylüyor. Ancak ideolojik bakışlar hemen her zaman karşılıklıdır… Örneğin başörtülü bir kadının da başörtüsüz bir yargıç tarafından önyargılı karşılanacağına dair korku duyması hiç yadırgatıcı olmaz. Dahası, hizmet verenlerin niçin başörtüsüz olmaları gerektiğine ilişkin olarak öne sürülen gerekçenin bizzat kendisi, laik önyargıyı azımsayan ve meşrulaştıran bir niteliğe sahip. Oysa önyargı düzeyinin laiklerde daha az olduğunun söylenmesinin pek kolay olmadığı bir yana; uyanacak önyargının sadece hizmet alanlar değil, hizmet verenler için de geçerli olacağı açık. Hatta vatandaşlık deneyimimizin hizmet verenlerin hizmet alanlardan çok daha fazla önyargılı olduklarını kanıtlamış durumda olduğu bile söylenebilir. Bu durumda hizmet verenlerin başörtüsüz olma kuralı, tüm başörtülü hizmet alanlar için belirsiz bir önyargı tehdidi ile karşı karşıya kalmalarını ifade eder. Dolayısıyla gerçekten demokrat bir çözüm hem hizmet alan hem de verenler için olabildiğince çeşitliliğin mümkün kılınması, kişisel karar ve tercih özgürlüğünün kamusal alana yansımasının sağlanmasıdır.
Başörtüsü takmanın belirli bir yaşa gelmiş olmakla bağlantılı olmasını ima eden önermeye gelince, burada mesele bir genç kızın inanç alanında ne zaman 'reşit' sayılması gerektiğine ilişkindir. Acaba bu yaş devletin çeşitli hak ve yükümlülüklerle bağlantılı olarak koymuş olduğu 18 olabilir mi? Ama herhalde kişisel inanç konusunda hangi yaşın reşit olduğu sorusunu laik devlete sormayacağız… Öte yandan gençlerin daha erken yaşta evlendikleri bir coğrafyada, bir erkekle beraber olmak için yaşı uygun sayılan bir genç kızın, henüz inancı gereği başını örtme yaşının gelmemiş olduğunu iddia etmek de pek kolay değil. Bu durumda reşit olma yaşını indirmek gerekecektir ama acaba nereye kadar? Ergenlik bir unsur olarak ele alınabilse de, her kadın için değişkenlik arz etmesi genel bir kural konmasını engellemekte. Buna karşılık sosyolojik gözlemler muhafazakar ailelerin tam da bu bedensel değişimle birlikte çocuğu bir 'genç kız' olarak algılamaya başladıklarını ve baş örtme pratiğinin ergenlikle yakın bir ilinti içinde olduğunu ortaya koyuyor. Bu durumda bir kızın başörtüsü takma tercihinin ailesine bırakılması mantıklı bir önerme gibi gözükmekte.
Ancak bu noktada demokratların kafasında soru işaretleri uyanıyor, çünkü ailelerin ataerkil zihniyeti nedeniyle bazı kızların kendi istemedikleri halde başörtüsü takmak zorunda kalabileceklerini hayal etmek zor değil. Öte yandan bunun tersini engelleyen bir yaptırım cihazı da yok. Yani başını örtmesine izin vermeyen ailesi yüzünden başı açık kalan bir genç kızın bu otoriter aile karşısında hakkını kim savunacak? Bu ihtimali düşünmemek, muhafazakar ailelerin laik ailelerden daha bağnaz olduklarını, gençler üzerindeki dinsel baskının sadece dindar ailelerde olduğunu varsaymayı gerektirir. Oysa mesele din olduğunda, inançsız aileler de muhtemelen kendi açılarından en az inançlı aileler kadar baskı uygulama potansiyeli taşımakta.
Böylece demokratlar ataerkil olanla otoriter olan arasında bir tercih yapmak durumunda kalabiliyorlar… Ne var ki söz konusu ikilemin aşılması bu iki zihniyetten birine destek vermekten değil, bir başka var olma biçimini önerebilmekten geçiyor. Bu ise gençlerin kendi gerçek tercihlerini ortaya koyabilecekleri ortamların aile dışında üretilmesini ve bu 'konuşma alanlarının' devletin ideolojik perspektifinin dışında tutulmasını ima ediyor. Normal bir ülkede örneğin bizzat liselerin ve üniversitelerin bu yönde rehberlik desteği sağlaması ve bu hizmetin de hizmet alan/veren ayrımı yapmayan bir bakış içinde yürütülmesi beklenirdi. Ne var ki Türkiye bu 'normal' halin hala çok uzağında olduğu için, söz konusu tartışmalar da anlaşılan bir süre daha hükmünü sürdürecek…
Başlıktaki sorunun cevabını arayanlar için ise, benim kısa ve öznel yanıtım 'evet'... Başörtüsünün sınırlandırılması öncelikle başörtülülere ait bir mesele olarak algılanmalı ve bu kesimin iç çeşitliliğinin üreteceği demokratlığa da güven çıkarılmalı. Başkalarının demokrat potansiyelini içselleştiremezsek kendimizin demokrat olduğunu nasıl söyleriz?

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...