Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 349 | Ocak  2008

                   

 

 


MUHARREM ŞENER/ İZMİR

SORU 1: Ali İmran 32. ayetinde ve devamı olan 34. ayetinde Resullerin birbirinin zürriyetinden (soyundan) olmalarından bahsetmesi asırlara varan devir farkı olsa da tarz olarak Allah'ın aynı vahiylerini tebliğ etmeleri ve üstün tutmalarından mıdır? Eğer ki nesep olarak üstün iseler şimdilerde bile peygamber soyunun günümüze kadar kendilerine geldiğini söyleyen kimseler için de bu durum bir imtiyaz teşkil etmez mi?

CEVAP: Bu konu, ne dün ne de bugün insanların bir kısmına imtiyaz sağlamak için söylenmiş bir söz değildir. Allah, kitabında kime, hangi sebeple, ne kadar değer verdiğini "…Sizin Allah indinde en değerli olanınız takvaca en üstün olanınızdır…"(49/13) ayetiyle beyan etmiş ve soy sop meselesinin Allah katında bir üstünlük olmadığını bildirmiştir. Bununla birlikte Nuh (as)'ın tevhid mücadelesinin akışı içerisinde oğlu ile olan ilişkisini anlatırken, nesep bağını değil inanç bağını öne çıkartarak aynı akideye sahip olanları bir aile olarak değerlendirmiştir:
"Nuh Rabbine dua edip dedi ki: "Ey Rabbim! Şüphesiz oğlum da ailemdendir. Senin vâdin ise elbette haktır. Sen hakimler hakimisin." Allah: "Ey Nuh! O kesinlikle senin ehlin (âilen)'den değildir. Çünkü o salih olmayan bir amelin sahibidir. Hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme! Ben seni, cahillerden olmaktan sakındırırım.""(11/45-46)
Yine aynı konuda İbrahim (as)'ın duasına cevap verirken aynı ilkeyi ona da hatırlatmıştır: "Bir zamanlar Rabbi İbrahim'i bir takım kelimelerle sınamış, onları tam olarak yerine getirince: "Ben seni insanlara önder yapacağım" demişti. "(İbrahim): Soyumdan da (önderler yap, yâ Rabbi!)" dedi. Allah: Ahdim zalimlere ermez (onlar için söz vermem) buyurdu." (2/124) Bu, "senin soyundan gelen insanlar içerisinde salihler olduğu gibi zalimler de bulunacak. Bu şerefli önderlik görevini ancak salih kimselere vereceğiz. Bizim bu konudaki 'hükmümüz' budur" demektir.
Ali İmran suresinin 32. ayetiyle başlayan ve bu konuyu dile getiren yerde de buna işaret edilmektedir:
"De ki: Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez. Şüphe yok ki Allah, Adem'i, Nuh'u, İbrahim soyunu ve İmran soyunu seçti. Alemlere üstün kıldı. Bunlar birbirinden türemiş 'tek bir kuşaktır'. Hiç şüphesiz Allah işiten ve bilendir."(3/32-34)
Her üç ayeti birlikte değerlendirdiğimizde elçilerin fiziksel anlamda aynı nesepten/soydan gelen kimseler demek değil, aynı Allah'ın kulu ve elçisi olma şerefine ulaşan ve insanları da O'na kulluğa çağıran kimseler demektir. Bunların hepsi aynı aileden/aynı Allah'a inanan ve aynı ilahın elçileridir. Bunlardan ve çağrılarından "yüz çevirirseniz bilin ki, Allah kafirleri sevmez" denilmektedir. Yine Hucurat suresinin onuncu ayetinde: "Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'tan korkun ki esirgenesiniz."(49/10) buyurulmaktadır. Burada da yine nesep yoluyla değil inanç yoluyla meydana gelen bir kardeşlikten bahsedildiği gayet açıktır.
Bu ayetlerin bize vermiş olduğu anlayış noktasından baktığımızda bahsi geçen (3/33-34) ayetlerdeki "birbirinin soyundan" ifadesi, "aynı inanç ve ideali paylaşan ve aynı davanın yolcuları ve öncüleri olan kimselerdi" demektir. Bu tabir, nesep bağını ifade etmek için değildir. Bakara suresinde: "Yahudi veya Hıristiyan olun ki, doğru yolu bulmuş olasınız" diyenlere: ""Biz, Allah'a ve bize indirilene; İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve Esbâta indirilene, Musa ve İsa'ya verilenlerle Rableri tarafından diğer peygamberlere verilenlere, onlardan hiçbiri arasında fark gözetmeksizin inandık ve biz sadece Allah'a teslim olduk" deyin.(2/136) ayetinde belirtilen anlayışa vurgu yapılarak, Peygamberler arasındaki bağın, "Bereket ve Nübüvvet veraseti olup bir kan veraseti olmadığının beyan edilmesidir." Samimi olarak bir peygambere inanmış olan kimsenin, diğer peygamberlere de inanmasının gerekçesi olarak: "Hepsi aynı kaynaktan vahiy alan ve aynı ilahın elçileridir." O halde: "De ki: Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez."(3/32) hükmüne bağlantı yaparak, "Allah'ın elçilerinden birinin çağrısına kulak vermeyip, yüz çeviren kimsenin kafir olacağını ve kafirlerin ise Allah tarafından asla sevilmeyeceğini bildiriyor.
Ayrıca Peygamber soyundan olmak bir imtiyaz olsa idi, Hz Adem'in oğlu Kâbil, Hz. Nuh'un hanımı ve oğlu, Hz. İbrahim'in babası, Hz. Muhammed'in (as) amcalarından bir kısmı isyan üzere olmazdı. Allah kimsenin damarlarındaki kana, sulbünden geldiği anne ve babaya bakmıyor. O insanların kalbindeki imana ve o iman ile yaptıkları işlere bakıyor.
"İman eden ve nesilleri de iman konusunda kendilerinin yoluna uyanlar var ya, biz onların nesillerini kendilerine kattık. Bununla beraber onların amellerinden hiçbir şey eksiltmeyiz. Herkes kazandığı karşılığında rehindir."(52/21)

SORU 2: Bakara 144-149 ve 150. ayetlerde Allah'ın dininde sembolik bir yeri olan Kıble Müslümanlarla Yahudilerin hiçbir ortak yönünün kalmaması için mi değiştirilmiştir? Bunu Allah'ın dininden olmayan her şeye bir darbe olarak düşünebilir miyiz?

CEVAP: Elbette Allah, dinini bütün dinlerden üstün kılarak, Hak ile batılın arasını açmıştır. İslam'ın batıl ile hiçbir ortak noktasının olmadığını "Kafirun" suresiyle zihinlere nakşetmiştir. Kıblenin değiştirilmesinde bu ayrıştırmanın da payı olmakla birlikte, gerçekten iman edip Allah ve Resulüne itaat edenlerle etmeyenleri ortaya çıkarıp gerçek yüzlerini göstermiştir. "İşte böylece sizin insanlığa şahitler olmanız, Resûl'ün de size şahit olması için sizi mutedil bir millet kıldık. Senin yöneldiğin yeri (Kâbe'yi) biz ancak Peygamber'e uyanı, ökçeleri üzerinde geri dönenden ayırt etmemiz için kıble yaptık. Bu, Allah'ın hidayet verdiği kimselerden başkasına elbette ağır gelir. Allah sizin imanınızı asla zayi edecek değildir. Zira Allah insanlara karşı şefkatli ve merhametlidir."(2/143)
Bununla birlikte peygamberimizin içinde Kâbe'ye yönelme arzusu, Medine'ye hicretle birlikte doğmuştu. Çünkü Kâbe'de kıldığı namazları İbrahim makamında kılıyordu. Bulunduğu yer itibari ile Kâbe, Mescid-i Aksa ile Peygamberimizin arasında kalıyordu. Ancak hicretten üç yıl önce de namazlarını Kudüs'e doğru dönerek kılmaya başlamışlardı. Bu nedenle Hicretten sonra Medine'de de Kudüs'e doğru kılıyorlardı. Müslümanlarla beraber Ehli Kitap olanlar da Kudüs'e dönerek namazlarını kılıyorlardı. Böylece aralarında kıble birliği olmuştu. Ancak Peygamberimiz namaz kılarken Kâbe'nin arkada kalmasına üzülüyor ve oraya dönmeyi arzu ediyordu. Bu konu şöyle dile getiriliyor: "Yüzünü göğe çevirip durduğunu görüyoruz. Hoşnut olacağın kıbleye seni elbette çevireceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram semtine çevir; bulunduğunuz yerde yüzlerinizi o yöne çevirin. Doğrusu Kitap verilenler, bunun Rablerinden bir gerçek olduğunu bilirler. Allah onların yaptıklarından gafil değildir." (2/144) Buna rağmen yine de ileri geri konuşuyorlardı. "İnsanlardan bir kısım beyinsizler: Yönelmekte oldukları kıblelerinden onları çeviren nedir diyecekler? De ki: Doğu da batı da Allah'ındır. O dilediğini doğru yola iletir." (2/142)
Bu konuda beyinsizlere Ehli Kitap’tan da katılanlar vardı. "Sen, Kitap verilenlere her türlü delili getirsen, yine de kıblene uymazlar; sen de onların kıblesine uyacak değilsin. Onlar birbirlerinin kıblesine de uymazlar. And olsun ki, eğer sana gelen ilimden sonra onların heveslerine uyarsan, şüphesiz o zaman zulmedenlerden olursun." (2/145) "Kendilerine kitap verdiklerimiz onu (o kitaptaki vahiyleri ve vahyin kendisine gelen Peygamberi -61/6), öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Buna rağmen onlardan bir gurup bile bile gerçeği gizlerler. Gerçek olan, Rabbinden gelendir. O halde kuşkulananlardan olma! Herkesin yöneldiği bir kıblesi vardır. (Ey müminler!) Siz hayır işlerinde yarışın. Nerede olursanız olun sonunda Allah hepinizi bir araya getirir. Şüphesiz Allah her şeye kadirdir. Nereden yola çıkarsan çık (namazda) yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Bu emir Rabbinden sana gelen gerçektir. (Biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir." (2/146-149) buyurduğu açıklamalarıyla Peygamberimizi ve müminleri teskin etmiştir.
Bu değişiklik hicretin ikinci yılı recep ayı ortalarında bir pazartesi öğle namazını kılarken yapılmıştır. Seleme oğullarının mescidinde kılınan namazın ilk iki rekâtı Kudüs'e doğru kılınırken, son iki rekatı de Kabe'ye dönülerek kılınmıştır.
Kıble değişikliği, Ehli kitapla safların ayrılması anlamına geldiği gibi; Müslümanların Mekke'ye verdikleri değeri, ilgiyi, sevgiyi ve hasreti de ifade ediyordu. Başta Peygamberimiz olmak üzere tüm muhacirler, hicret ederken arkalarında, içinde doğdukları yurdu, yuvayı, yakınları, vatanı ve Beytullah'ı bırakıp gelmişlerdi. Bundan böyle beş vakitte Kâbe'ye dönerek bu özlem ve hasretlerini biraz olsun teskin edecek ve O'na kavuşmanın özlemiyle yaşayacaklardı. Bu olaydan dört yıl sonra Hudeybiye anlaşması ve altı yıl sonra, sekizinci hicret yılında Mekke'nin fethiyle de Müslümanlar Beytullah'a kavuşmuşlardı. Böylece Kâbe putlardan temizlenip tevhit ehlinin ebediyyen kıblesi olmuştur.

SORU 3: Bakara 248. ayetinde geçen "tabut" kelimesine meallerde değişik manalar verilmiştir. Bu konuda M. Esed'in tespiti doğru mudur?

CEVAP: Muhammed Esed, özetle, "sandık" kelimesine "kalp", "Melekler tarafından taşınmasına" melekler tarafından verilen veya getirilen, Musa ve Harun ailesinden kalanlara da ilahi kaynaklı olan mirasın kalp huzuru olarak melekler eliyle sunulması anlamı vermiştir. Ayete verdiği manada bunu görmemiz mümkündür.
"Ve peygamberleri onlara: "Bakın, meşru hükümranlığın bir işareti olarak size içinde Rabbiniz tarafından bahşedilmiş bir iç huzuru ile Musa ve Harun'un ailesinden geriye kalan, Meleklerce taşınan mirasın bulunduğu bir kalp bağışlanacaktır. Eğer gerçekten inanıyorsanız, bunda sizin için bir işaret vardır" dedi.(2/248)
Aynı ayetin diğer meallerdeki anlamı ise şöyle verilmiştir: "Peygamberleri onlara şunu da söylemişti: Haberiniz olsun onun Melikliğinin alâmeti size o Tabutun gelmesi olacaktır, ki onda rabbinizden bir sekîne ve Al-i Musa ile Al-i Harun'un metrükâtından bir bakiyye vardır, onu Melaike getirecektir, elbette bunda size kat'î bir alâmet vardır, eğer müminlerseniz" (Elmalılı Hamdi Yazır) "Ve onlara peygamberleri dedi ki: "Şüphesiz Tâlut'un hükümdarlığına açık alâmet, size tabutun gelmesidir ki, onda Rabbiniz tarafından bir sekinet vardır ve Mûsa ile Hârun hanedanının metrukatından bir bakiyye vardır. Onu melekler yükleneceklerdir. Eğer siz mü'minler iseniz şüphe yok ki, onda sizin için bir delil-i kat'i vardır."(Ömer Nasuhi Bilmen) "Peygamberleri onlara: Onun hükümdarlığının alâmeti, Tabut'un size gelmesidir. Meleklerin taşıdığı o Tabut'un içinde Rabbinizden size bir ferahlık ve sükûnet, Musa ve Harun hanedanlarının bıraktıklarından bir kalıntı vardır. Eğer inanmış kimseler iseniz sizin için bunda şüphesiz bir alâmet vardır, dedi."(Diyanet Vakfı) "Peygamberleri onlara dedi ki; 'Talut'un hükümdarlığının belirtisi, size meleklerin taşıdığı bir sandığın gelmesidir. Bu sandıkta Rabbinizden size yönelik bir huzur ile birlikte Musa ve Harun ailelerinin geride bıraktıkları bazı önemli eşyalar vardır. Eğer mümin kimseler iseniz, bu sizin için kesin bir belirtidir/delildir." (Fi Zılal'il-Kur'an)
Ayetin orijinalinde, "tabut, sekinet, bâkiye, tereke, âl ve tahmilü" kelimeleri geçmektedir. Bu kelimelerin anlamı lügatlerde şöyle verilmektedir:
Tabut = sandık, Sekinet=sükuna kavuşmak, Bâkiye = geride kalan, Tereke=Miras, Âl = aile, Tahmilü= taşımak.
Kelimeleri manası itibariyle ayetteki yerlerine koyduğumuz zaman en uygun mananın Merhum Seyyid Kutup'un vermiş olduğu mana olduğunu görürüz. Diğerleri de ona yakın olmakla birlikte o daha açık bir dille maksadı ifade etmiştir. Bu mana ayetin siyak ve sibak ilişkisine ve olayın anlatmak istediği mesaja daha uygun düşmektedir. Merhum Esed'in bu konudaki vermiş olduğu manayı tercih etmiyoruz. Kelimeleri asli manalarından kaydırmadan olduğu gibi almak ve anlamak maksada daha uygun düşmektedir.

SORU 4: Nisa 17. ayetinde: "cahillikle kötülük eden kimselerin" hemen sonra tevbe etmeleri nasıl izah edilebilir? Bunun bilgisi ayetlerle kendisine ulaştıktan ve öğrendikten sonra tevbe etmesi için mi?

CEVAP: Buradaki "cehaleti" iki şekilde değerlendirmek mümkündür. Birincisi, neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilecek durumda olmayan bir kimsenin aklına estiği gibi davranmasının sonucunda işlemiş olduğu günahlar. İkincisi ise, doğruyu ve yanlışı bilecek konumda olduğu halde, yaptığı şeyin bizzat yanlışlığını bilmemek veya hataen bir yanlış davranışta bulunmak. İnsanın böyle bir duruma düşmesi, hataen, zaaflarına yenik düşerek, ihmal ederek, tembellik göstererek böyle bir günahı işlemiş olabilir.
İşte Nisa suresinin 17. ayetinde ve beraberinde 6/54, 16/119 ayetlerinde bahsedilen: "bilmeden bir günah işleyip de (yaptığı şeyin günah olduğu bilgisi kendisine ulaşıp gerçeği öğrenince veya hatasını, kusurunu, ihmalini öğrenince hemen tevbe edenlerin tevbesini kabul etmeyi Allah üzerine almıştır. Allah onların tevbesini kabul eder. Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir" buyurmaktadır.
Bundan başka doğru ve yanlışı, suç ve günahı bildiği halde, mala düşkünlüğün, ihtiraslarına kapılmanın, zaaflarına kurban olmanın, kendini tatmin etme düşüncesinin sonucu v.b nedenlerden olarak günah işleyip sonra da yaptıklarına gerçekten pişman olup düzelmeye karar vererek Allah'a tevbe edenlerin de Allah tevbelerini kabul edeceğini bildirmektedir: Allah'tan bağışlanma dile Allah çok bağışlayıcı ve merhametlidir.(4/106) Kim kötülük işler veya kendine yazık eder de sonra Allah'tan bağışlanma dilerse, Allah'ı mağfiret ve merhamet sahibi olarak bulur.(4/110) Ancak tevbe edip durumlarını düzeltenler ve gerçeği açıkça ortaya koyanlar başkadır. Zira ben onların tevbelerini kabul ederim. Ben tevbeyi çokça kabul eden ve çokça esirgeyenim.(2/160) Rabbini överek tesbih et, O'ndan bağışlanmanı dile, çünkü O, tevbeleri çok kabul edendir. (110/3) Ey Muhammed! Bil ki, Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. Hem kendi günahın için, hem de mümin erkekler ve mümin kadınlar için Allah'tan bağışlanma dile. Allah, sizin gezip dolaştığınız yeri de duracağınız yeri de bilir. (47/19) Ey iman edenler! Samimi bir tevbe ile Allah'a dönün. Umulur ki Rabbiniz sizin kötülüklerinizi örter. Peygamberi ve Onunla birlikte iman edenleri utandırmayacağı günde Allah sizi, içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokar. Onların önlerinden ve sağlarından (amellerinin) nûrları aydınlatıp gider de, "Ey Rabbimiz! Nûrumuzu bizim için tamamla, bizi bağışla; çünkü sen her şeye kadirsin" derler. (66/8) Biz hangi peygamberi gönderdikse, sırf Allah'ın izni ile itaat edilmek üzere gönderdik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah'tan günahlarının bağışlanmasını dileselerdi ve Resul de onların bağışlanmasını dileseydi, elbette Allah'ı affedici, merhametli bulurlardı. (4/64)
Allah, ancak şu durumda olan kimselerin tevbelerini kabul etmeyeceğini bildiriyor: Kötülükleri işleyip dururken, ölüm gelip çatınca: Şimdi işte gerçekten tevbe ettim, diyenlerin ve kafir olarak ölenlerin tevbesi kabul değildir. İşte onlar için, elem verici bir azab hazırlamışızdır.(4/18)
İman etmenin yaş haddi olmadığı gibi, işlediğimiz hatalardan/günahlardan dolayı Allah'a yönelerek ondan bağışlanma dilemenin, tevbe edip mağfiret istemenin de yaş haddi yoktur. Ancak ölüm sekeratı gelmeden aklımız, gücümüz, bilincimiz yerinde iken yapabilmek kaydıyla. Burada dikkat edilmesi gereken şey, kimsenin yarına ulaşma garantisi olmadığına göre, hemen geçmişte yaptıklarımıza acilen tevbe edip Allah'tan bağışlamasını dilerken, hal ve gelecekte aynı hatalara düşmekten de Allah'a sığınmalıyız. Unutmayalım ki bir nefes önce diri, bir nefes sonra ölmüş olabiliriz. Ölüm her fani olan canlıya bu kadar yakındır. Tevbelerini bozmayanlar da Allah'a!

SORU 5: Kur'an'da "Nasr" (yardım), Nasara, Havari ve Esbap kelimeleri kök mana olarak birbirine yakın bir anlam ifade ediyor mu?

CEVAP: Saymış olduğunuz kelimelerin hepsinin kök anlamları mana olarak bir noktada (yardım noktasında) buluşmaktadır. Sözlük anlamları ise şöyledir:
Nasara =Yardım etti, Nasr = yardım, Nasârâ = yardım edenler, Hz İsa'ya yardım edenler manasında "Nasârâ" ise Hz. İsa'nın dinine mensup olanlara isim olarak verilmiştir. Havari= Seçilmiş, taraftar, yardımcı anlamlarına gelmektedir. Bu kelime de Hz. İsa(as)’ın taraftarlarına isim olmuştur. Bu konu, (3/52, 61/14) ayetlerinde bahsedilmektedir. "Eshab" kelimesi de Essâhıbü= dost, arkadaş kelimesinin çoğuludur. Bu kelime de peygamberimizi Müslüman olarak görme şerefine ulaşmış, ona dost, arkadaş ve yardımcı olmuş kimseler için verilen bir sıfat olmuştur. Görüldüğü gibi bu kelimeler, dost, yardımcı, arkadaş, taraftar ortak paydasında birleşmektedirler.
"İsa, onlardaki inkârcılığı sezince: Allah yolunda bana yardımcı olacaklar kimlerdir? dedi. Havârîler: Biz, Allah yolunun yardımcılarıyız; Allah'a inandık, şahit ol ki bizler Müslümanlarız, cevabını verdiler."(3/52) "Ey iman edenler! Allah'ın yardımcıları olun. Nitekim Meryem oğlu İsa havârîlere: Allah'a (giden yolda) benim yardımcılarım kimdir? demişti. Havârîler de: Allah (yolunun) yardımcıları biziz, demişlerdi. İsrail oğullarından bir zümre inanmış, bir zümre de inkâr etmişti. Nihayet biz inananları, düşmanlarına karşı destekledik. Böylece üstün geldiler."(61/14) Bu ayetlerde "Ensar" ve "havari" kelimeleri aynen kullanılmıştır.

SORU 6: Âli İmran suresinin 130. ayetinde: "Ey iman edenler! Faizi kat kat artırarak yemeyin" buyurulmaktadır. Kat kat artırmadan faizi yiyebilir miyiz?

CEVAP: Malum olduğu üzere Kur'an yirmi üç yılda tamamlanan bir kitaptır. Bu nedenle topluma konulan hükümler de tedrici olarak bu zaman dilimine yayılmıştır. İçkinin (insan aklını giderip sarhoş eden içeceklerin) yasaklanması birkaç aşamada yapıldığı gibi; faizin (riba'nın) yasaklanması da birkaç aşamada yapılmıştır. İşte bu ayet (3/130) o aşamalardan bu sürecin ortasında gelen bir ayettir. Riba konusunda ilk gelen ayet Rum suresi 30/39. ayetidir: "İnsanların malları içinde artsın diye verdiğiniz her hangi bir faiz Allah katında artmaz; fakat, Allah'ın rızasını dileyerek verdiğiniz herhangi bir sadaka böyle değildir. İşte onlar sevaplarını kat kat artıranlardır."
Bu ayetin geldiği ortamı bize yansıtan ayetlere baktığımızda, insanlara rızkını verenin, genişletip daraltanın Allah olduğunu; akrabaya, yoksula yolda kalmışa hakkının verilmesinin gerekliliğine, bunun Allah'ın rızasını dileyenler için daha hayırlı olduğuna dikkat çekilerek, mallarını artırmak için faize vermenin Allah katında artıcı olmadığını, fakat Allah'ın rızasını isteyerek verilen zekat ve sadakanın kat kat mal ve sevap olarak artacağını bildiriyor. Bunun anlamı, henüz yasaklanmamış ama faizin çirkinliğini Allah için verilen sadakanın ise güzelliğini insanlığa takdim ediliyor olmasıdır. Bunun ardından gelen Medine döneminin ilk çeyreğine rastlayan yıllarda (ki Uhud Savaşı'ndan sonra olduğu rivayetleri vardır) bahse konu olan 3/130. ayeti gelmiştir. Bu ayetin nüzul sebebi olarak nakledilen olaylardan birisi de şöyledir: Kureyşliler Bedir yenilgisinin öcünü almak için Uhud'a kalabalık bir orduyla gelerek, tam olmasa da kısmi bir başarı elde ederek de dönüyorlar. Müslümanlar, bu orduyu meydana getiren ekonomik gücün arkasında Kureyş'in sermayedarlarının olduğunu; bunların ekonomik güçlerinin faiz yoluyla elde edildiğini düşünerek, henüz yasaklanmamış olduğu için, Müslümanlardan bir kısmı faize yönelerek elde edilen kazançla güçlü bir ordu hazırlamayı öneriyorlar. İşte Uhud savaşının atmosferinde söylenen bu söze Allah Teala’nın cevabı: "Ey iman edenler! Kat kat arttırılmış olarak faiz yemeyin. Allah'tan sakının ki kurtuluşa eresiniz."(3/130) "Kâfirler için hazırlanmış bulunan ateşten sakının!"(3/131) "Size merhamet edilmesi için, Allah'a ve Peygamber'e itaat edin." (3/132) "Rabbinizin bağışına ve takvâ sahipleri için hazırlanmış olup genişliği gökler ve yer kadar olan cennete koşun!(3/133)
Uhud'taki yenilginin ardından böyle düşünenlere gerekli açıklamayı (3136) yaparak, başarının sırrını bir noktaya bağlıyor: "Başarı için Allah ve Resulüne itaat edeceksiniz ve başarıyı Allah'tan isteyeceksiniz. Bedir'de bir avuç iken sizi galip getiren Allah'tı, yine buna muktedirdir. Bu iş parayla, çoklukla olmaz; teslimiyet ve Allah'a dayanıp güvenmekle olur. Gerekirse size beş bin melekle de yardım ederiz" buyuruyor.
İşte bu ayet böyle bir ortamda gelerek yanlış anlayışları bastırıp: "faizi kat kat yemeyin, Allah'tan korkun ki kurtuluşa eresiniz" ilkesini hatırlatıyor. Bunun "mefhum-u muhalif'inden" hareketle: "Artırmadan yenilir" demek mümkün değildir. Fıkıhtaki bu kural her yerde kullanılabilecek bir yöntem de değildir. Bugün bizim için hükmün (Kur'an'ın) tamamı gelmiş, Kur'an tamamlanmıştır. Faizi kesinlikle yasaklayan ayetler Bakara suresinin 275-281 ayetleridir. Bu ayetlerde faiz kesin bir dil ile yasaklanmış, gerekçeleri de açıklanmıştır. Bundan sonra faiz, Müslüman için meşru bir kazanç yolu değildir. "Çoğu haram olan şeyin azı da haramdır" kaidesine göre de, azı-çoğu, kat-kat olanı ile olmayanı arasında fark yoktur. Kazanç yolunun faiz olması yeter sebeptir. "Karz-ı hasen" anlayışı İslam'ın önerdiği bir yöntem iken; faiz anlayışı da gayr-ı İslamî bir akidenin önerdiği bir yöntemdir. Bu nedenledir ki, Yüce Allah faize yönelenleri şöyle uyarmıştır: "Böyle yapmazsanız (faizi bırakmazsanız), bunun Allah'a ve peygamberine karşı açılmış bir savaş olduğunu bilin. Eğer tevbe ederseniz sermayeniz sizindir. Böylece haksızlık etmemiş ve haksızlığa uğramamış olursunuz." (2/279) "Öyle bir günden korkunuz ki, o gün Allah'a döndürüleceksiniz. Sonra da herkese kazancı tamamıyla ödenecek ve hiç kimse haksızlığa uğramayacaktır." (2/281) "Faizi yasaklayan ayetlerin en son gelen hüküm ayetleri olduğu ve bu ayetler hakkında Peygamberimize yeterince soru sorulmadığından bu konu tam anlaşılmamıştır. Çünkü bu ayetlerin gelmesinden kısa bir zaman sonra Peygamberimiz vefat etmiştir" iddiasını asla doğru bulmuyoruz.
Allah dinini ikmal edip tamamladığını ve İslam adını verdiğini ve ondan da razı olduğunu (5/3) ifade etmiştir. Kur'an'da ayrıca bir çok ayette: "Hakka dönsünler diye işte âyetleri böylece ayrı ayrı açıklıyoruz." (7/174) "Suçluların yolu da açığa çıksın diye âyetleri işte böyle ayrı ayrı açıklarız" (6/55) ifadelerini de birlikte düşündüğümüzde, faiz ayetlerinin açıklanmadan, anlaşılmadan bırakılmış olmasını anlamak mümkün değildir.
Tarihi bir belge olan Veda Hutbesi'nde de, bu konu zikredilmektedir: "…Biliniz ki, faizin her çeşidi kaldırılmıştır. Allah böyle hükmetmiştir. İlk kaldırdığım faiz Abdülmuttalib'in oğlu -amcam- Abbas'ın faizidir. Ama ana paranız sizindir. Ne zulmediniz ne de zulme uğrayınız."
Bu durum gösteriyor ki, ayetler Veda Haccı'ndan önce gelmiş ve ilk uygulamalar da yapılmıştır. Bundan sonra Veda Hutbesi'nde dünyaya ilan edilmiştir. Bu olaydan sonra (Veda Hutbesi: 8 Mart 632, vefatı: 27 mayıs 632) yaklaşık üç ay aralarında yaşamıştır. Bu denli insanları ilgilendiren bir konuyu anlamamış olsalardı peygambere gelerek ne anlama geldiğini sormazlar mı idi? Olaylar gösteriyor ki, Allah'ın hükmünün ne anlama geldiği gayet açıktır. Faizin ne olduğu konusuna gelince, o toplum yediden yetmişe bunun her çeşidiyle iç içe yaşadığından bunun anlamını da herkesten iyi biliyorlardı. Ayrıca Peygamberin diliyle "her çeşidi" diye de açıklandığına göre konunun sorulacak yanı kalmamıştır. Allah hükmünü anlaşılmaz bir halde bırakır mı?

SORU 7: Kur'an'da "Ya Rabbi" veya "Rabbenâ " kelimeleri yazılış olarak farklı olduğu halde çevirilerde neden "Ey Rabbim" veya " Ey Rabbimiz" şeklinde çevriliyor? Özellikle ikincisinin başında "Ya" olmadığı halde.

CEVAP : Bu Arap dilinin kurallarından bir kuraldır. "Ya" nida harfidir. Yani bir kimseyi çağırmak için çağırmak istediğimiz ismin (münada'nın) başına getirilir. Bu cümlede "ya" nida edatı, "Rabbena" da münadadır. Bu cümlenin açılımı şöyledir: "Ed'ûû yâ Rabbena" = ey rabbimiz ben seni çağırıyorum. Bu cümlenin başındaki Eed'ûû= çağırıyorum (veya "ünadî"= ben çağırıyorum, nida ediyorum da olabilir) fiilini kaldırarak, cümle "yâ Rabbenâ" olarak ifade edilir. Bazen de başındaki nida harfi olan "Yâ" da kaldırılarak, "Rabbenâ" şeklinde ifade edilebilir. Yine anlamı = Ey rabbimiz demektir. Bu dili bilenler bu kuralı da bilir. Bu nedenle tercüme ederken iki yazılışı da aynı anlamda tercüme etmişlerdir.
Bu bizim dilimizde de böyledir. Sesimizi duyurup isteğimizi bildirmek istediğimiz bir kimseye çağırırken: "Ey Ahmet gel" dediğimiz gibi, "Ahmet gel" de deriz. Gerekirse gelme fiilini de kaldırıp, ses tonumuzun vurgusuyla "Ahmet!" dememiz yeterli olur. Bu cümlenin açılımı da "Ahmet ben seni çağırıyorum, gel" demektir.

SORU 8: Yine çevirilerde "ve" kelimesine: "Andolsun, ve, zira, çünkü, eğer" gibi anlamlar verilmiş ya da hiç anlam verilmemiştir. "Bel ve bela" kelimeleri de "Evet-hayır, bilakis" kelimesiyle çevrilmiştir. Bunlar nazil olduğu dönemde bir tek mana ile yerine otururken sonraları anlam kayması mı olmuştur? Bizim de o ilk günkü manayı bilmemiz gerekli değil midir?

CEVAP: Arapça da "vav" çok marifetlidir ve cümle içindeki kullanıldığı yere göre görev yapar, anlam kazanır. 1-Atıf harfidir, 2-söz başında bulunur iptida edatıdır. 3-Hal cümlesinin başında bulunur. 4- Söz arasında üst tarafa bağlı olmayan cümlenin başında bulunur. 5- Parantez arası cümle başında bulunur. 6- Beraberlik bildiren mefulün başında bulunur ve yukarıya atfedilmez. 7- Yemin bildiren vav cer edatı olur. "Vallahi" tabirindeki gibi, Allah'a yemin olsun demektir. 8- nicelik bildiren "Rubbe" yerine kullanılır ve "nice" anlamına gelir. Kısaca bu dilin bir özelliğidir ve bulunduğu yere göre anlam kazanır.
"Bel" de bir edattır ve atıf edatıdır; hayır ve belki-bilakis anlamlarına gelir. "Bela" da bir edattır ve olumsuz soruya karşı "evet-bilakis" anlamında kullanılır. Bu gibi konularda bir anlam kayması söz konusu değildir. Anlam kaymaları daha ziyade kavramlar üzerinde düşünülmelidir, diyor sizleri Allah'a emanet ediyoruz.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...