|

MUHARREM ŞENER/ İZMİR
SORU 1: Ali İmran 32.
ayetinde ve devamı olan 34. ayetinde Resullerin birbirinin zürriyetinden
(soyundan) olmalarından bahsetmesi asırlara varan devir farkı olsa da
tarz olarak Allah'ın aynı vahiylerini tebliğ etmeleri ve üstün
tutmalarından mıdır? Eğer ki nesep olarak üstün iseler şimdilerde bile
peygamber soyunun günümüze kadar kendilerine geldiğini söyleyen kimseler
için de bu durum bir imtiyaz teşkil etmez mi?
CEVAP: Bu konu, ne dün ne
de bugün insanların bir kısmına imtiyaz sağlamak için söylenmiş bir söz
değildir. Allah, kitabında kime, hangi sebeple, ne kadar değer verdiğini
"…Sizin Allah indinde en değerli olanınız takvaca en üstün
olanınızdır…"(49/13) ayetiyle beyan etmiş ve soy sop meselesinin Allah
katında bir üstünlük olmadığını bildirmiştir. Bununla birlikte Nuh
(as)'ın tevhid mücadelesinin akışı içerisinde oğlu ile olan ilişkisini
anlatırken, nesep bağını değil inanç bağını öne çıkartarak aynı akideye
sahip olanları bir aile olarak değerlendirmiştir:
"Nuh Rabbine dua edip dedi ki: "Ey Rabbim! Şüphesiz oğlum da
ailemdendir. Senin vâdin ise elbette haktır. Sen hakimler hakimisin."
Allah: "Ey Nuh! O kesinlikle senin ehlin (âilen)'den değildir. Çünkü o
salih olmayan bir amelin sahibidir. Hakkında bilgin olmayan bir şeyi
benden isteme! Ben seni, cahillerden olmaktan sakındırırım.""(11/45-46)
Yine aynı konuda İbrahim (as)'ın duasına cevap verirken aynı ilkeyi ona
da hatırlatmıştır: "Bir zamanlar Rabbi İbrahim'i bir takım kelimelerle
sınamış, onları tam olarak yerine getirince: "Ben seni insanlara önder
yapacağım" demişti. "(İbrahim): Soyumdan da (önderler yap, yâ Rabbi!)"
dedi. Allah: Ahdim zalimlere ermez (onlar için söz vermem) buyurdu."
(2/124) Bu, "senin soyundan gelen insanlar içerisinde salihler olduğu
gibi zalimler de bulunacak. Bu şerefli önderlik görevini ancak salih
kimselere vereceğiz. Bizim bu konudaki 'hükmümüz' budur" demektir.
Ali İmran suresinin 32. ayetiyle başlayan ve bu konuyu dile getiren
yerde de buna işaret edilmektedir:
"De ki: Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler
ki Allah kâfirleri sevmez. Şüphe yok ki Allah, Adem'i, Nuh'u, İbrahim
soyunu ve İmran soyunu seçti. Alemlere üstün kıldı. Bunlar birbirinden
türemiş 'tek bir kuşaktır'. Hiç şüphesiz Allah işiten ve
bilendir."(3/32-34)
Her üç ayeti birlikte değerlendirdiğimizde elçilerin fiziksel anlamda
aynı nesepten/soydan gelen kimseler demek değil, aynı Allah'ın kulu ve
elçisi olma şerefine ulaşan ve insanları da O'na kulluğa çağıran
kimseler demektir. Bunların hepsi aynı aileden/aynı Allah'a inanan ve
aynı ilahın elçileridir. Bunlardan ve çağrılarından "yüz çevirirseniz
bilin ki, Allah kafirleri sevmez" denilmektedir. Yine Hucurat suresinin
onuncu ayetinde: "Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin
arasını düzeltin ve Allah'tan korkun ki esirgenesiniz."(49/10)
buyurulmaktadır. Burada da yine nesep yoluyla değil inanç yoluyla
meydana gelen bir kardeşlikten bahsedildiği gayet açıktır.
Bu ayetlerin bize vermiş olduğu anlayış noktasından baktığımızda bahsi
geçen (3/33-34) ayetlerdeki "birbirinin soyundan" ifadesi, "aynı inanç
ve ideali paylaşan ve aynı davanın yolcuları ve öncüleri olan
kimselerdi" demektir. Bu tabir, nesep bağını ifade etmek için değildir.
Bakara suresinde: "Yahudi veya Hıristiyan olun ki, doğru yolu bulmuş
olasınız" diyenlere: ""Biz, Allah'a ve bize indirilene; İbrahim, İsmail,
İshak, Yakub ve Esbâta indirilene, Musa ve İsa'ya verilenlerle Rableri
tarafından diğer peygamberlere verilenlere, onlardan hiçbiri arasında
fark gözetmeksizin inandık ve biz sadece Allah'a teslim olduk"
deyin.(2/136) ayetinde belirtilen anlayışa vurgu yapılarak, Peygamberler
arasındaki bağın, "Bereket ve Nübüvvet veraseti olup bir kan veraseti
olmadığının beyan edilmesidir." Samimi olarak bir peygambere inanmış
olan kimsenin, diğer peygamberlere de inanmasının gerekçesi olarak:
"Hepsi aynı kaynaktan vahiy alan ve aynı ilahın elçileridir." O halde:
"De ki: Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler
ki Allah kâfirleri sevmez."(3/32) hükmüne bağlantı yaparak, "Allah'ın
elçilerinden birinin çağrısına kulak vermeyip, yüz çeviren kimsenin
kafir olacağını ve kafirlerin ise Allah tarafından asla sevilmeyeceğini
bildiriyor.
Ayrıca Peygamber soyundan olmak bir imtiyaz olsa idi, Hz Adem'in oğlu
Kâbil, Hz. Nuh'un hanımı ve oğlu, Hz. İbrahim'in babası, Hz. Muhammed'in
(as) amcalarından bir kısmı isyan üzere olmazdı. Allah kimsenin
damarlarındaki kana, sulbünden geldiği anne ve babaya bakmıyor. O
insanların kalbindeki imana ve o iman ile yaptıkları işlere bakıyor.
"İman eden ve nesilleri de iman konusunda kendilerinin yoluna uyanlar
var ya, biz onların nesillerini kendilerine kattık. Bununla beraber
onların amellerinden hiçbir şey eksiltmeyiz. Herkes kazandığı
karşılığında rehindir."(52/21)
SORU 2: Bakara 144-149
ve 150. ayetlerde Allah'ın dininde sembolik bir yeri olan Kıble
Müslümanlarla Yahudilerin hiçbir ortak yönünün kalmaması için mi
değiştirilmiştir? Bunu Allah'ın dininden olmayan her şeye bir darbe
olarak düşünebilir miyiz?
CEVAP: Elbette Allah,
dinini bütün dinlerden üstün kılarak, Hak ile batılın arasını açmıştır.
İslam'ın batıl ile hiçbir ortak noktasının olmadığını "Kafirun"
suresiyle zihinlere nakşetmiştir. Kıblenin değiştirilmesinde bu
ayrıştırmanın da payı olmakla birlikte, gerçekten iman edip Allah ve
Resulüne itaat edenlerle etmeyenleri ortaya çıkarıp gerçek yüzlerini
göstermiştir. "İşte böylece sizin insanlığa şahitler olmanız, Resûl'ün
de size şahit olması için sizi mutedil bir millet kıldık. Senin
yöneldiğin yeri (Kâbe'yi) biz ancak Peygamber'e uyanı, ökçeleri üzerinde
geri dönenden ayırt etmemiz için kıble yaptık. Bu, Allah'ın hidayet
verdiği kimselerden başkasına elbette ağır gelir. Allah sizin imanınızı
asla zayi edecek değildir. Zira Allah insanlara karşı şefkatli ve
merhametlidir."(2/143)
Bununla birlikte peygamberimizin içinde Kâbe'ye yönelme arzusu,
Medine'ye hicretle birlikte doğmuştu. Çünkü Kâbe'de kıldığı namazları
İbrahim makamında kılıyordu. Bulunduğu yer itibari ile Kâbe, Mescid-i
Aksa ile Peygamberimizin arasında kalıyordu. Ancak hicretten üç yıl önce
de namazlarını Kudüs'e doğru dönerek kılmaya başlamışlardı. Bu nedenle
Hicretten sonra Medine'de de Kudüs'e doğru kılıyorlardı. Müslümanlarla
beraber Ehli Kitap olanlar da Kudüs'e dönerek namazlarını kılıyorlardı.
Böylece aralarında kıble birliği olmuştu. Ancak Peygamberimiz namaz
kılarken Kâbe'nin arkada kalmasına üzülüyor ve oraya dönmeyi arzu
ediyordu. Bu konu şöyle dile getiriliyor: "Yüzünü göğe çevirip durduğunu
görüyoruz. Hoşnut olacağın kıbleye seni elbette çevireceğiz. Artık
yüzünü Mescid-i Haram semtine çevir; bulunduğunuz yerde yüzlerinizi o
yöne çevirin. Doğrusu Kitap verilenler, bunun Rablerinden bir gerçek
olduğunu bilirler. Allah onların yaptıklarından gafil değildir." (2/144)
Buna rağmen yine de ileri geri konuşuyorlardı. "İnsanlardan bir kısım
beyinsizler: Yönelmekte oldukları kıblelerinden onları çeviren nedir
diyecekler? De ki: Doğu da batı da Allah'ındır. O dilediğini doğru yola
iletir." (2/142)
Bu konuda beyinsizlere Ehli Kitap’tan da katılanlar vardı. "Sen, Kitap
verilenlere her türlü delili getirsen, yine de kıblene uymazlar; sen de
onların kıblesine uyacak değilsin. Onlar birbirlerinin kıblesine de
uymazlar. And olsun ki, eğer sana gelen ilimden sonra onların
heveslerine uyarsan, şüphesiz o zaman zulmedenlerden olursun." (2/145)
"Kendilerine kitap verdiklerimiz onu (o kitaptaki vahiyleri ve vahyin
kendisine gelen Peygamberi -61/6), öz oğullarını tanıdıkları gibi
tanırlar. Buna rağmen onlardan bir gurup bile bile gerçeği gizlerler.
Gerçek olan, Rabbinden gelendir. O halde kuşkulananlardan olma! Herkesin
yöneldiği bir kıblesi vardır. (Ey müminler!) Siz hayır işlerinde
yarışın. Nerede olursanız olun sonunda Allah hepinizi bir araya getirir.
Şüphesiz Allah her şeye kadirdir. Nereden yola çıkarsan çık (namazda)
yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Bu emir Rabbinden sana gelen
gerçektir. (Biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir."
(2/146-149) buyurduğu açıklamalarıyla Peygamberimizi ve müminleri teskin
etmiştir.
Bu değişiklik hicretin ikinci yılı recep ayı ortalarında bir pazartesi
öğle namazını kılarken yapılmıştır. Seleme oğullarının mescidinde
kılınan namazın ilk iki rekâtı Kudüs'e doğru kılınırken, son iki rekatı
de Kabe'ye dönülerek kılınmıştır.
Kıble değişikliği, Ehli kitapla safların ayrılması anlamına geldiği
gibi; Müslümanların Mekke'ye verdikleri değeri, ilgiyi, sevgiyi ve
hasreti de ifade ediyordu. Başta Peygamberimiz olmak üzere tüm
muhacirler, hicret ederken arkalarında, içinde doğdukları yurdu, yuvayı,
yakınları, vatanı ve Beytullah'ı bırakıp gelmişlerdi. Bundan böyle beş
vakitte Kâbe'ye dönerek bu özlem ve hasretlerini biraz olsun teskin
edecek ve O'na kavuşmanın özlemiyle yaşayacaklardı. Bu olaydan dört yıl
sonra Hudeybiye anlaşması ve altı yıl sonra, sekizinci hicret yılında
Mekke'nin fethiyle de Müslümanlar Beytullah'a kavuşmuşlardı. Böylece
Kâbe putlardan temizlenip tevhit ehlinin ebediyyen kıblesi olmuştur.
SORU 3: Bakara 248.
ayetinde geçen "tabut" kelimesine meallerde değişik manalar verilmiştir.
Bu konuda M. Esed'in tespiti doğru mudur?
CEVAP: Muhammed Esed,
özetle, "sandık" kelimesine "kalp", "Melekler tarafından taşınmasına"
melekler tarafından verilen veya getirilen, Musa ve Harun ailesinden
kalanlara da ilahi kaynaklı olan mirasın kalp huzuru olarak melekler
eliyle sunulması anlamı vermiştir. Ayete verdiği manada bunu görmemiz
mümkündür.
"Ve peygamberleri onlara: "Bakın, meşru hükümranlığın bir işareti olarak
size içinde Rabbiniz tarafından bahşedilmiş bir iç huzuru ile Musa ve
Harun'un ailesinden geriye kalan, Meleklerce taşınan mirasın bulunduğu
bir kalp bağışlanacaktır. Eğer gerçekten inanıyorsanız, bunda sizin için
bir işaret vardır" dedi.(2/248)
Aynı ayetin diğer meallerdeki anlamı ise şöyle verilmiştir:
"Peygamberleri onlara şunu da söylemişti: Haberiniz olsun onun
Melikliğinin alâmeti size o Tabutun gelmesi olacaktır, ki onda
rabbinizden bir sekîne ve Al-i Musa ile Al-i Harun'un metrükâtından bir
bakiyye vardır, onu Melaike getirecektir, elbette bunda size kat'î bir
alâmet vardır, eğer müminlerseniz" (Elmalılı Hamdi Yazır) "Ve onlara
peygamberleri dedi ki: "Şüphesiz Tâlut'un hükümdarlığına açık alâmet,
size tabutun gelmesidir ki, onda Rabbiniz tarafından bir sekinet vardır
ve Mûsa ile Hârun hanedanının metrukatından bir bakiyye vardır. Onu
melekler yükleneceklerdir. Eğer siz mü'minler iseniz şüphe yok ki, onda
sizin için bir delil-i kat'i vardır."(Ömer Nasuhi Bilmen) "Peygamberleri
onlara: Onun hükümdarlığının alâmeti, Tabut'un size gelmesidir.
Meleklerin taşıdığı o Tabut'un içinde Rabbinizden size bir ferahlık ve
sükûnet, Musa ve Harun hanedanlarının bıraktıklarından bir kalıntı
vardır. Eğer inanmış kimseler iseniz sizin için bunda şüphesiz bir
alâmet vardır, dedi."(Diyanet Vakfı) "Peygamberleri onlara dedi ki;
'Talut'un hükümdarlığının belirtisi, size meleklerin taşıdığı bir
sandığın gelmesidir. Bu sandıkta Rabbinizden size yönelik bir huzur ile
birlikte Musa ve Harun ailelerinin geride bıraktıkları bazı önemli
eşyalar vardır. Eğer mümin kimseler iseniz, bu sizin için kesin bir
belirtidir/delildir." (Fi Zılal'il-Kur'an)
Ayetin orijinalinde, "tabut, sekinet, bâkiye, tereke, âl ve tahmilü"
kelimeleri geçmektedir. Bu kelimelerin anlamı lügatlerde şöyle
verilmektedir:
Tabut = sandık, Sekinet=sükuna kavuşmak, Bâkiye = geride kalan,
Tereke=Miras, Âl = aile, Tahmilü= taşımak.
Kelimeleri manası itibariyle ayetteki yerlerine koyduğumuz zaman en
uygun mananın Merhum Seyyid Kutup'un vermiş olduğu mana olduğunu
görürüz. Diğerleri de ona yakın olmakla birlikte o daha açık bir dille
maksadı ifade etmiştir. Bu mana ayetin siyak ve sibak ilişkisine ve
olayın anlatmak istediği mesaja daha uygun düşmektedir. Merhum Esed'in
bu konudaki vermiş olduğu manayı tercih etmiyoruz. Kelimeleri asli
manalarından kaydırmadan olduğu gibi almak ve anlamak maksada daha uygun
düşmektedir.
SORU 4: Nisa 17.
ayetinde: "cahillikle kötülük eden kimselerin" hemen sonra tevbe
etmeleri nasıl izah edilebilir? Bunun bilgisi ayetlerle kendisine
ulaştıktan ve öğrendikten sonra tevbe etmesi için mi?
CEVAP: Buradaki
"cehaleti" iki şekilde değerlendirmek mümkündür. Birincisi, neyin doğru
neyin yanlış olduğunu bilecek durumda olmayan bir kimsenin aklına estiği
gibi davranmasının sonucunda işlemiş olduğu günahlar. İkincisi ise,
doğruyu ve yanlışı bilecek konumda olduğu halde, yaptığı şeyin bizzat
yanlışlığını bilmemek veya hataen bir yanlış davranışta bulunmak.
İnsanın böyle bir duruma düşmesi, hataen, zaaflarına yenik düşerek,
ihmal ederek, tembellik göstererek böyle bir günahı işlemiş olabilir.
İşte Nisa suresinin 17. ayetinde ve beraberinde 6/54, 16/119 ayetlerinde
bahsedilen: "bilmeden bir günah işleyip de (yaptığı şeyin günah olduğu
bilgisi kendisine ulaşıp gerçeği öğrenince veya hatasını, kusurunu,
ihmalini öğrenince hemen tevbe edenlerin tevbesini kabul etmeyi Allah
üzerine almıştır. Allah onların tevbesini kabul eder. Allah her şeyi
bilendir, hikmet sahibidir" buyurmaktadır.
Bundan başka doğru ve yanlışı, suç ve günahı bildiği halde, mala
düşkünlüğün, ihtiraslarına kapılmanın, zaaflarına kurban olmanın,
kendini tatmin etme düşüncesinin sonucu v.b nedenlerden olarak günah
işleyip sonra da yaptıklarına gerçekten pişman olup düzelmeye karar
vererek Allah'a tevbe edenlerin de Allah tevbelerini kabul edeceğini
bildirmektedir: Allah'tan bağışlanma dile Allah çok bağışlayıcı ve
merhametlidir.(4/106) Kim kötülük işler veya kendine yazık eder de sonra
Allah'tan bağışlanma dilerse, Allah'ı mağfiret ve merhamet sahibi olarak
bulur.(4/110) Ancak tevbe edip durumlarını düzeltenler ve gerçeği açıkça
ortaya koyanlar başkadır. Zira ben onların tevbelerini kabul ederim. Ben
tevbeyi çokça kabul eden ve çokça esirgeyenim.(2/160) Rabbini överek
tesbih et, O'ndan bağışlanmanı dile, çünkü O, tevbeleri çok kabul
edendir. (110/3) Ey Muhammed! Bil ki, Allah'tan başka hiçbir ilâh
yoktur. Hem kendi günahın için, hem de mümin erkekler ve mümin kadınlar
için Allah'tan bağışlanma dile. Allah, sizin gezip dolaştığınız yeri de
duracağınız yeri de bilir. (47/19) Ey iman edenler! Samimi bir tevbe ile
Allah'a dönün. Umulur ki Rabbiniz sizin kötülüklerinizi örter.
Peygamberi ve Onunla birlikte iman edenleri utandırmayacağı günde Allah
sizi, içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokar. Onların önlerinden ve
sağlarından (amellerinin) nûrları aydınlatıp gider de, "Ey Rabbimiz!
Nûrumuzu bizim için tamamla, bizi bağışla; çünkü sen her şeye kadirsin"
derler. (66/8) Biz hangi peygamberi gönderdikse, sırf Allah'ın izni ile
itaat edilmek üzere gönderdik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri
zaman sana gelseler de Allah'tan günahlarının bağışlanmasını dileselerdi
ve Resul de onların bağışlanmasını dileseydi, elbette Allah'ı affedici,
merhametli bulurlardı. (4/64)
Allah, ancak şu durumda olan kimselerin tevbelerini kabul etmeyeceğini
bildiriyor: Kötülükleri işleyip dururken, ölüm gelip çatınca: Şimdi işte
gerçekten tevbe ettim, diyenlerin ve kafir olarak ölenlerin tevbesi
kabul değildir. İşte onlar için, elem verici bir azab
hazırlamışızdır.(4/18)
İman etmenin yaş haddi olmadığı gibi, işlediğimiz hatalardan/günahlardan
dolayı Allah'a yönelerek ondan bağışlanma dilemenin, tevbe edip mağfiret
istemenin de yaş haddi yoktur. Ancak ölüm sekeratı gelmeden aklımız,
gücümüz, bilincimiz yerinde iken yapabilmek kaydıyla. Burada dikkat
edilmesi gereken şey, kimsenin yarına ulaşma garantisi olmadığına göre,
hemen geçmişte yaptıklarımıza acilen tevbe edip Allah'tan bağışlamasını
dilerken, hal ve gelecekte aynı hatalara düşmekten de Allah'a
sığınmalıyız. Unutmayalım ki bir nefes önce diri, bir nefes sonra ölmüş
olabiliriz. Ölüm her fani olan canlıya bu kadar yakındır. Tevbelerini
bozmayanlar da Allah'a!
SORU 5: Kur'an'da
"Nasr" (yardım), Nasara, Havari ve Esbap kelimeleri kök mana olarak
birbirine yakın bir anlam ifade ediyor mu?
CEVAP: Saymış olduğunuz
kelimelerin hepsinin kök anlamları mana olarak bir noktada (yardım
noktasında) buluşmaktadır. Sözlük anlamları ise şöyledir:
Nasara =Yardım etti, Nasr = yardım, Nasârâ = yardım edenler, Hz İsa'ya
yardım edenler manasında "Nasârâ" ise Hz. İsa'nın dinine mensup olanlara
isim olarak verilmiştir. Havari= Seçilmiş, taraftar, yardımcı
anlamlarına gelmektedir. Bu kelime de Hz. İsa(as)’ın taraftarlarına isim
olmuştur. Bu konu, (3/52, 61/14) ayetlerinde bahsedilmektedir. "Eshab"
kelimesi de Essâhıbü= dost, arkadaş kelimesinin çoğuludur. Bu kelime de
peygamberimizi Müslüman olarak görme şerefine ulaşmış, ona dost, arkadaş
ve yardımcı olmuş kimseler için verilen bir sıfat olmuştur. Görüldüğü
gibi bu kelimeler, dost, yardımcı, arkadaş, taraftar ortak paydasında
birleşmektedirler.
"İsa, onlardaki inkârcılığı sezince: Allah yolunda bana yardımcı
olacaklar kimlerdir? dedi. Havârîler: Biz, Allah yolunun
yardımcılarıyız; Allah'a inandık, şahit ol ki bizler Müslümanlarız,
cevabını verdiler."(3/52) "Ey iman edenler! Allah'ın yardımcıları olun.
Nitekim Meryem oğlu İsa havârîlere: Allah'a (giden yolda) benim
yardımcılarım kimdir? demişti. Havârîler de: Allah (yolunun)
yardımcıları biziz, demişlerdi. İsrail oğullarından bir zümre inanmış,
bir zümre de inkâr etmişti. Nihayet biz inananları, düşmanlarına karşı
destekledik. Böylece üstün geldiler."(61/14) Bu ayetlerde "Ensar" ve
"havari" kelimeleri aynen kullanılmıştır.
SORU 6: Âli İmran
suresinin 130. ayetinde: "Ey iman edenler! Faizi kat kat artırarak
yemeyin" buyurulmaktadır. Kat kat artırmadan faizi yiyebilir miyiz?
CEVAP: Malum olduğu üzere
Kur'an yirmi üç yılda tamamlanan bir kitaptır. Bu nedenle topluma
konulan hükümler de tedrici olarak bu zaman dilimine yayılmıştır.
İçkinin (insan aklını giderip sarhoş eden içeceklerin) yasaklanması
birkaç aşamada yapıldığı gibi; faizin (riba'nın) yasaklanması da birkaç
aşamada yapılmıştır. İşte bu ayet (3/130) o aşamalardan bu sürecin
ortasında gelen bir ayettir. Riba konusunda ilk gelen ayet Rum suresi
30/39. ayetidir: "İnsanların malları içinde artsın diye verdiğiniz her
hangi bir faiz Allah katında artmaz; fakat, Allah'ın rızasını dileyerek
verdiğiniz herhangi bir sadaka böyle değildir. İşte onlar sevaplarını
kat kat artıranlardır."
Bu ayetin geldiği ortamı bize yansıtan ayetlere baktığımızda, insanlara
rızkını verenin, genişletip daraltanın Allah olduğunu; akrabaya, yoksula
yolda kalmışa hakkının verilmesinin gerekliliğine, bunun Allah'ın
rızasını dileyenler için daha hayırlı olduğuna dikkat çekilerek,
mallarını artırmak için faize vermenin Allah katında artıcı olmadığını,
fakat Allah'ın rızasını isteyerek verilen zekat ve sadakanın kat kat mal
ve sevap olarak artacağını bildiriyor. Bunun anlamı, henüz yasaklanmamış
ama faizin çirkinliğini Allah için verilen sadakanın ise güzelliğini
insanlığa takdim ediliyor olmasıdır. Bunun ardından gelen Medine
döneminin ilk çeyreğine rastlayan yıllarda (ki Uhud Savaşı'ndan sonra
olduğu rivayetleri vardır) bahse konu olan 3/130. ayeti gelmiştir. Bu
ayetin nüzul sebebi olarak nakledilen olaylardan birisi de şöyledir:
Kureyşliler Bedir yenilgisinin öcünü almak için Uhud'a kalabalık bir
orduyla gelerek, tam olmasa da kısmi bir başarı elde ederek de
dönüyorlar. Müslümanlar, bu orduyu meydana getiren ekonomik gücün
arkasında Kureyş'in sermayedarlarının olduğunu; bunların ekonomik
güçlerinin faiz yoluyla elde edildiğini düşünerek, henüz yasaklanmamış
olduğu için, Müslümanlardan bir kısmı faize yönelerek elde edilen
kazançla güçlü bir ordu hazırlamayı öneriyorlar. İşte Uhud savaşının
atmosferinde söylenen bu söze Allah Teala’nın cevabı: "Ey iman edenler!
Kat kat arttırılmış olarak faiz yemeyin. Allah'tan sakının ki kurtuluşa
eresiniz."(3/130) "Kâfirler için hazırlanmış bulunan ateşten
sakının!"(3/131) "Size merhamet edilmesi için, Allah'a ve Peygamber'e
itaat edin." (3/132) "Rabbinizin bağışına ve takvâ sahipleri için
hazırlanmış olup genişliği gökler ve yer kadar olan cennete
koşun!(3/133)
Uhud'taki yenilginin ardından böyle düşünenlere gerekli açıklamayı
(3136) yaparak, başarının sırrını bir noktaya bağlıyor: "Başarı için
Allah ve Resulüne itaat edeceksiniz ve başarıyı Allah'tan
isteyeceksiniz. Bedir'de bir avuç iken sizi galip getiren Allah'tı, yine
buna muktedirdir. Bu iş parayla, çoklukla olmaz; teslimiyet ve Allah'a
dayanıp güvenmekle olur. Gerekirse size beş bin melekle de yardım
ederiz" buyuruyor.
İşte bu ayet böyle bir ortamda gelerek yanlış anlayışları bastırıp:
"faizi kat kat yemeyin, Allah'tan korkun ki kurtuluşa eresiniz" ilkesini
hatırlatıyor. Bunun "mefhum-u muhalif'inden" hareketle: "Artırmadan
yenilir" demek mümkün değildir. Fıkıhtaki bu kural her yerde
kullanılabilecek bir yöntem de değildir. Bugün bizim için hükmün
(Kur'an'ın) tamamı gelmiş, Kur'an tamamlanmıştır. Faizi kesinlikle
yasaklayan ayetler Bakara suresinin 275-281 ayetleridir. Bu ayetlerde
faiz kesin bir dil ile yasaklanmış, gerekçeleri de açıklanmıştır. Bundan
sonra faiz, Müslüman için meşru bir kazanç yolu değildir. "Çoğu haram
olan şeyin azı da haramdır" kaidesine göre de, azı-çoğu, kat-kat olanı
ile olmayanı arasında fark yoktur. Kazanç yolunun faiz olması yeter
sebeptir. "Karz-ı hasen" anlayışı İslam'ın önerdiği bir yöntem iken;
faiz anlayışı da gayr-ı İslamî bir akidenin önerdiği bir yöntemdir. Bu
nedenledir ki, Yüce Allah faize yönelenleri şöyle uyarmıştır: "Böyle
yapmazsanız (faizi bırakmazsanız), bunun Allah'a ve peygamberine karşı
açılmış bir savaş olduğunu bilin. Eğer tevbe ederseniz sermayeniz
sizindir. Böylece haksızlık etmemiş ve haksızlığa uğramamış olursunuz."
(2/279) "Öyle bir günden korkunuz ki, o gün Allah'a döndürüleceksiniz.
Sonra da herkese kazancı tamamıyla ödenecek ve hiç kimse haksızlığa
uğramayacaktır." (2/281) "Faizi yasaklayan ayetlerin en son gelen hüküm
ayetleri olduğu ve bu ayetler hakkında Peygamberimize yeterince soru
sorulmadığından bu konu tam anlaşılmamıştır. Çünkü bu ayetlerin
gelmesinden kısa bir zaman sonra Peygamberimiz vefat etmiştir" iddiasını
asla doğru bulmuyoruz.
Allah dinini ikmal edip tamamladığını ve İslam adını verdiğini ve ondan
da razı olduğunu (5/3) ifade etmiştir. Kur'an'da ayrıca bir çok ayette:
"Hakka dönsünler diye işte âyetleri böylece ayrı ayrı açıklıyoruz."
(7/174) "Suçluların yolu da açığa çıksın diye âyetleri işte böyle ayrı
ayrı açıklarız" (6/55) ifadelerini de birlikte düşündüğümüzde, faiz
ayetlerinin açıklanmadan, anlaşılmadan bırakılmış olmasını anlamak
mümkün değildir.
Tarihi bir belge olan Veda Hutbesi'nde de, bu konu zikredilmektedir:
"…Biliniz ki, faizin her çeşidi kaldırılmıştır. Allah böyle
hükmetmiştir. İlk kaldırdığım faiz Abdülmuttalib'in oğlu -amcam-
Abbas'ın faizidir. Ama ana paranız sizindir. Ne zulmediniz ne de zulme
uğrayınız."
Bu durum gösteriyor ki, ayetler Veda Haccı'ndan önce gelmiş ve ilk
uygulamalar da yapılmıştır. Bundan sonra Veda Hutbesi'nde dünyaya ilan
edilmiştir. Bu olaydan sonra (Veda Hutbesi: 8 Mart 632, vefatı: 27 mayıs
632) yaklaşık üç ay aralarında yaşamıştır. Bu denli insanları
ilgilendiren bir konuyu anlamamış olsalardı peygambere gelerek ne anlama
geldiğini sormazlar mı idi? Olaylar gösteriyor ki, Allah'ın hükmünün ne
anlama geldiği gayet açıktır. Faizin ne olduğu konusuna gelince, o
toplum yediden yetmişe bunun her çeşidiyle iç içe yaşadığından bunun
anlamını da herkesten iyi biliyorlardı. Ayrıca Peygamberin diliyle "her
çeşidi" diye de açıklandığına göre konunun sorulacak yanı kalmamıştır.
Allah hükmünü anlaşılmaz bir halde bırakır mı?
SORU 7: Kur'an'da "Ya
Rabbi" veya "Rabbenâ " kelimeleri yazılış olarak farklı olduğu halde
çevirilerde neden "Ey Rabbim" veya " Ey Rabbimiz" şeklinde çevriliyor?
Özellikle ikincisinin başında "Ya" olmadığı halde.
CEVAP : Bu Arap dilinin
kurallarından bir kuraldır. "Ya" nida harfidir. Yani bir kimseyi
çağırmak için çağırmak istediğimiz ismin (münada'nın) başına getirilir.
Bu cümlede "ya" nida edatı, "Rabbena" da münadadır. Bu cümlenin açılımı
şöyledir: "Ed'ûû yâ Rabbena" = ey rabbimiz ben seni çağırıyorum. Bu
cümlenin başındaki Eed'ûû= çağırıyorum (veya "ünadî"= ben çağırıyorum,
nida ediyorum da olabilir) fiilini kaldırarak, cümle "yâ Rabbenâ" olarak
ifade edilir. Bazen de başındaki nida harfi olan "Yâ" da kaldırılarak,
"Rabbenâ" şeklinde ifade edilebilir. Yine anlamı = Ey rabbimiz demektir.
Bu dili bilenler bu kuralı da bilir. Bu nedenle tercüme ederken iki
yazılışı da aynı anlamda tercüme etmişlerdir.
Bu bizim dilimizde de böyledir. Sesimizi duyurup isteğimizi bildirmek
istediğimiz bir kimseye çağırırken: "Ey Ahmet gel" dediğimiz gibi,
"Ahmet gel" de deriz. Gerekirse gelme fiilini de kaldırıp, ses tonumuzun
vurgusuyla "Ahmet!" dememiz yeterli olur. Bu cümlenin açılımı da "Ahmet
ben seni çağırıyorum, gel" demektir.
SORU 8: Yine
çevirilerde "ve" kelimesine: "Andolsun, ve, zira, çünkü, eğer" gibi
anlamlar verilmiş ya da hiç anlam verilmemiştir. "Bel ve bela"
kelimeleri de "Evet-hayır, bilakis" kelimesiyle çevrilmiştir. Bunlar
nazil olduğu dönemde bir tek mana ile yerine otururken sonraları anlam
kayması mı olmuştur? Bizim de o ilk günkü manayı bilmemiz gerekli değil
midir?
CEVAP: Arapça da "vav"
çok marifetlidir ve cümle içindeki kullanıldığı yere göre görev yapar,
anlam kazanır. 1-Atıf harfidir, 2-söz başında bulunur iptida edatıdır.
3-Hal cümlesinin başında bulunur. 4- Söz arasında üst tarafa bağlı
olmayan cümlenin başında bulunur. 5- Parantez arası cümle başında
bulunur. 6- Beraberlik bildiren mefulün başında bulunur ve yukarıya
atfedilmez. 7- Yemin bildiren vav cer edatı olur. "Vallahi" tabirindeki
gibi, Allah'a yemin olsun demektir. 8- nicelik bildiren "Rubbe" yerine
kullanılır ve "nice" anlamına gelir. Kısaca bu dilin bir özelliğidir ve
bulunduğu yere göre anlam kazanır.
"Bel" de bir edattır ve atıf edatıdır; hayır ve belki-bilakis
anlamlarına gelir. "Bela" da bir edattır ve olumsuz soruya karşı
"evet-bilakis" anlamında kullanılır. Bu gibi konularda bir anlam kayması
söz konusu değildir. Anlam kaymaları daha ziyade kavramlar üzerinde
düşünülmelidir, diyor sizleri Allah'a emanet ediyoruz. |