Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 349 | Ocak  2008

                   

 

 


 

Kara Bir Yalan Üzerine

Murat Kirişçi

Günümüz dünyasında kültürler yarışmakta ve hatta savaşmaktadır. Aslında burada kültürler kelimesi her ne kadar çoğul kullanıldıysa da Batı dünyasının oluşturduğu tekil "evrensel kültür" dünya üzerinde yaşayan halkların değişik yaşam şekillerini ve kültürlerini yok ederek hegemonik bir güç haline gelmektedir. Bu yaşam formu diğer yaşam formlarına hayat hakkı tanımamaktadır.
Değişik kavramsallaştırmalarla küresel bir ideoloji haline gelen bu "evrensel kültür", aslında Batı Medeniyeti denen ve eski Yunan mitolojisine dayanan kurgusal bir dayatmadan başka bir şey değildir. Bu kurgusal büyü, tüm dünyada ilköğretim seviyesinden lisansüstü çalışmalara kadar eğitim müfredatlarında değişmez "nas"lar halinde okutulmaktadır. Bu dünya görüşü sadece zihinleri sarmamış, aynı zamanda yaşamın her kısmına eklemlenerek pratik hayatı da istila etmiştir. Bu türden Batı merkezli tarih okumaları ve düşünce yönlendirmeleri Doğu'nun "geri kalmışlığı" üzerinden kendisine endüstriden bilime ve hatta teknolojiye değişik kılıflar bularak dünyanın her zerresine işlemekte ve bu yalanlara hiç kimsenin karşı koymaması için gerekli tüm önlemleri almaya çalışmaktadır. Socrates'ın, eşi bulunmaz bir sorgucu olduğu özgür düşünme metodunu öğrettiği tüm bu tarih okumalarında varken, bu türden düşünce sistemine karşı olma, sorgulama, alternatifler üretme, muhalif okumalar geliştirme ve yaşam içerisinde bunun pratiklerini bulabilme çabalarına ise düşman olarak bakılmaktadır.
Antik Yunan Medeniyeti uydurmacasının ortaya çıkışı Avrupa'nın felsefede, mimaride, bilimde, sanatta, ekonomide ve siyasette ilerleyip üstünlüğünü ilan ettikten sonra ortaya çıkmıştır. Batı düşüncesi Yunan'ı bu dönemden itibaren zihinsel bir sömürge politikası ile ele almış ve sonunda tamamıyla içselleştirip sahiplenmiştir. 150 yıl gibi kısa bir sürede "Antik Çağ", "Antik Yunan" yeniden oluşturulmuş, kurgulanmış ve piyasaya sunularak tüm dünyada yaygınlaştırılması sağlanmıştır. Bu durum aynı Roma gibi, Hıristiyanlık gibi Batılılaştırılmış bir Yunan'dır. Başlangıçta Yunan'ın bu tür durumu olduğunu hiçbir Batılı filozof ve entelektüel söylemez, tam tersine Yunan'a ait her tür gelişmenin Mısır, Fenike ve Anadolu'ya ait olduğunu bilirlerdi. Mesela 1721 yılında Montesquieu Mısırlıların dünyanın en büyük filozofları olduğunu dillendiriyordu. Ancak bu güçlü propaganda ve sömürgeleştirilen her yere taşınan bu kurgu bir yüzyıl sonra herkes tarafından unutuldu, söylenmez oldu.
Tümden reddetme ve tümden kabul arasında sorgulayıcı bir düşünce tarzı geliştirerek hakikat arayışına çıkmak ve hikmetle sorgulamak bu ve benzeri tahakküm edici zorbalara karşı en makul ve soğukkanlı tutum olacaktır. Martin Bernal'in kaleme aldığı "Kara Atena" kitabı bu türden bir bakış açısını yakalamayı amaçlamıştır. Kitaba ait bazı sıkıntılı durumlar tesbit edilebilse de genel olarak Batı'nın kurgusal-mitolojik üstünlük anlayışına ciddi bir darbe vurulduğu çarpıcı iddialar ve ispatlar mevcuttur.
Bu kitap, cilalı Avrupa imajının sorgulanması ile Grek-Roma geleneğinin hangi taban üzerinde yükseldiğinin, "Medeni Batı"nın masaldan ibaret aşırı yüceltilmiş kökenlerinin nerelere dayandığını göstermektedir. Modern öğreti, Antik Yunan'dan günümüze kadar beyaz Avrupa ırkının yükselişini ve yücelişini -belli bir döneme karanlık çağ deyip atlayarak- çizgisel bir zihniyetle anlatmakta, Avrupa merkezli kültürlerin dışındaki tüm coğrafyayı ve bu coğrafyada yaşayan insanları, kültürleri batı dışı-barbar olarak tanımlamaktadır. Bernal ise bu yapının tümüyle yalandan ibaret olduğunu ileri sürmektedir. Daha genelde, Almanya'nın ırk temelli kendini inşa sürecinde Saf - Ari ırkın kökeni olarak, İngiltere'nin de sömürge amaçları için yerli halkla bağ kurmak amacıyla birlikte inşa ettikleri Hint - Avrupa kültürü, dili, Aryan Medeniyeti gibi tezlerinde benzer ideolojik amaçların ürünü olduğu Bernal tarafından vurgulanmaktadır. Britanya'yı 1701 - 1901 yılları arasında yöneten Alman kökenli Hannover Hanedanı'ndan Kral George II tarafından İngiltere ve Almanya arasında kültür köprüsü olması amacıyla 1734 yılında kurulan Gottingen Üniversitesi çevresinde geliştirilen bu tezler, ırkçılık ve sömürgeciliği meşrulaştırıcı bir Doğu - Batı, kültür, medeniyet ve tarih kurgusuna dayanmaktadır.
Kitap Antik - Helen düşüncesinin nasıl uydurulduğunu geniş bir biçimde incelemekte ve özellikle etimolojik çalışmalarla bu tarihi sorgulayarak farklı tezler ortaya koymaktadır. Antik Yunan'a ait anlatılan felsefe, dil, inanç, kültür ve mimarinin M.Ö. 2100 - 110 arasında Yunanistan'ın Mısır sömürgesi döneminde oluştuğu ifade etmektedir. Bugün olumsuz atıf da bulunulsa dahi onları merkez almadan konuşulmayan ünlü filozofların -örneğin Platon- Mısır'da eğitim gördükleri iddia edilmektedir.
Tüm dünyayı istila etmiş olan Batı Medeniyeti tezleri, Düşünce Tarihinin merkezinin Antik Yunan olduğu gibi birçok uydurmayı ciddi bir biçimde inceleyen Kara Atena kitabı konuyla ilgili bir İngiliz'in bakış açısıyla bu konudaki eksikliği cesur bir şekilde ortaya koymaktadır.
Giriş Sadedinde…
1937 yılında Londra'da doğan Martin Bernal, X-ışını kristallografisindeki öncü çalışmalarıyla tanınan İrlanda asıllı fizikçi John Desmond Bernal'in oğludur. Kendisi, Çin Politik tarihi uzmanıdır. 20. yy başlarında Çin ile Batı arasındaki entelektüel ilişkiler ve çağdaş Çin politikası üzerine araştırmalar yapmıştır. 1962 yılında Çinhindi'nde devam eden savaş sırasında İngiltere'de Vietnam hakkında hiçbir çalışmanın olmadığını görerek kendini bu alanda çalışmalara yönlendirdi. Bu çalışmalarda amacı hem bu ülkede süren Amerikan zulmüne karşı yürütülen harekete katkı sağlamak hem de bir medeniyet araştırması yapmaktı.
Bernal, savaşın bitmeye yakın zamanları olan 1975 yılında bir orta yaş krizi yaşadığını ifade eder. Bu krizin sonunda araştırma merakı ve ilgisini Asya'dan Akdeniz'e çevirir. Yahudi tarihiyle ilgilenen Bernal, Yahudilerle ilişkili olan Kenani ve Fenike halklarını inceler. Fenikelilerinde Sami(semitik) dil konuştuklarını fark eder. İncelemeleri sonunda İbranice ve Fenikecenin aynı Kenani dil olması O'nu şaşırtır. İbranice öğrenmeye başlar ve İbranice'nin Grekçe ile benzer olduğunu fark eder. Be benzerliklerin tesadüfî olmadığına inanır. Bunun iki nedeni vardır: Birincisi, Çince, Japonca, Vietnamca ile Zambia ve Malavi'de konuşulan bir Bantu dili olan Çiceva konusunda araştırmalar yapmış bir kişi olarak, birbirleriyle ilişki içinde olmayan diller arasında bu kadar çok sayıda paralelliğin normal olmadığını bilmektedir. İkincisi, İbranice/Kenanicenin Filistin dağlarında, kıyıdan içlerde, tecrit olmuş bir durumda yaşayan küçük bir kabilenin dili olmadığını, tersine bütün Akdeniz'de, Fenikelilerin gidip yerleştiği her yerde konuşulan bir dil olduğunu kavramıştır. Bu nedenle, Grekçe ile İbranicede hem ses hem anlam bakımından benzer olan Hint-Avrupa kökünden gelmeyen çok sayıda önemli sözcüğün, Grekçeye Kenanice/Fenikeceden geçmiş olmaması için hiçbir neden yoktur.
Bu aşamada dostu David Owen'in rehberliğiyle Cyrus Gordon ve Michael Astour'un Sami ve Yunan medeniyetleri arasındaki genel ilişkileri inceleyen çalışmalarını okur ve bunlardan etkilenir. Astour, Fenikeli Kadmos'un Teb kentini kurmasıyla ilgili efsanelerin gerçek payı taşıdığı kanısındadır. Fakat Mısırlıların Yunanistan'da koloni kurduğu yolundaki efsaneleri katıksız hayal diye reddetmektedir. Çalışmaları ilerledikçe Grekçe kelime hazinesinin dörtte birinin Sami dillerinden geldiğine kanaat getirir. Yine Grekçe kelimelerin yüzde elliye yakınının da Hint-Avrupa kökünden geldiği bilindiğine göre geriye sadece dörtte bir kelimenin kökü hakkında bilgi sahibi olunamadığı ortaya çıkar. Bernal bu kısmın pre-helenik dilden kaynaklanmış olabileceği konusunda ciddi tereddütlere sahiptir. Bu kısmın Anadolu dillerinden gelmiş olabileceği ihtimali üzerinde durur. Fakat bu incelemelerden bir sonuç alamaz. 1979 yılında geç dönem Mısır dilini incelerken aradığı kökün bu kısım olduğunu görür. Tanrı adlarıyla yer adlarının dahi Mısır dilinden geldiğini anlar. Bernal'in bu anlamdaki etimolojik araştırmaları Helen öncesi düşünceyi dil anlamında tamamıyla ortadan kaldırmaktadır.
Avrupa merkezci tarih okuması ya da tam anlamıyla tarih çarpıtması Bernal'e şu soruyu sorduruyordu: "Her şey bu kadar basit hatta bu kadar açıksa nasıl olurda bunu hiç kimse görmez, kimse bu konuya dair hiçbir şey söylemez?" Yunan medeniyeti oluşana kadar geçen yaklaşık bin yıllık süreç esnasında Mısır'ın, en büyük medeniyeti oluşturduğu tarihi kayıtlara geçmişti. Bu anlamda özellikle Doğu Akdeniz'in kültürel bir birliktelik oluşturduğu ve Mısır medeniyetinin bu kültürel hareketliliği beslediği ortadaydı. Yunanistan'ı oluşturan temel etmenin bu medeniyet olduğu da açıktı. Bernal için bu konuda en büyük kolaylık ise, dedesinin bir Ejiptolog(Eski Mısır Bilim Araştırmacısı) olmasıydı. Dedesinin çalışmalarını da sıkı bir biçimde inceleyen Bernal, Yunan ile Mısır'ı ilişkilendirmede çok hızlı yol almıştı.
Aslında Bernal'in tarih okumalarının amacı, Yunan'ın Fenike ve Mısır kolonisi olduğu ve yaşam şekilleri ve kültürlerini buralardan aldıklarını ispat etmek, bu arada da bu düşünceye Yunan tarih yazıcılarının inanıp inanmadıklarını görmekti. Gerçekten Yunan tarih yazıcılığı yapanlar bu durumun farkında olarak bir çarpıtmamı yapıyor yoksa gerçekten kör bir gözle mi bu yazcılığı yapıyorlardı? Bu araştırmalar Bernal'i şaşkına çevirişti. Çünkü "Avrupa medeniyetinin merkezinin Yunanistan" olduğuna dair yapılan tüm tarih yazıcılığının on dokuzuncu yüzyılda Kuzey Avrupa ırkçılığının ortaya çıkışı ile başladığı ve 1840 ve 1850 ler arasında geliştirildiğini görmüştü. Bu çalışmalar, Avrupa dışı her yaşam formunu yok saymış diğer tüm kültürleri barbarlıkla tanımlamıştı. Bernal ise bu yok saymanın en anlamlı açıklamasını kitabın başlığında göstermişti: The Fabrication of Ancient Greece 1785 - 1985(Antik Yunanistan Uydurmacası 1785-1985). Bernal bu çalışmanın ikinci cildinin başlığı ise; Greece European or Levantine: The Archeological and Documentary Evidence(Yunanistan Avrupalı mı, Levanten mi-Doğu Akdenizlimi-?: Arkeolojik ve Belgesel Kanıtlar). Henüz yazmadığı fakat taslak çalışmalarını tamamladığını ifade ettiği üçüncü cildin başlığı; Solving the Riddle of the Sphinx and Studies in Egypro-Greek Mitology (Sfenks Muammasının Çözümü ve Mısır-Grek Mitolojisi Alanında Başka İncelemeler).
Bu kitabın uzun giriş bölümünde Bernal konuya girerken iki model tanımı yapmaktadır: Yunanistan'ı Avrupalı olarak kabul eden ve adına "Ari(aryan)" denilen model ve Mısır ve Sami kültür alanının çevresinde ortaya çıkana ve adına "Levanten(Doğu Akdenizli)" denilen model. Bernal bu modellerden ikincisine "Eskiçağ Modeli" demektedir. Bu modele göre, Klasik ve Helenistik Çağda yaşayan Yunanlıların kültürleri Mısırlılar ve Fenikelilerin Yunanistan'a yerleşip değişik koloniler kurması ve hatta yerli ahaliyi medenileştirmesiyle oluşmuştur. Bundan sonrada Yunanlılar değişik birçok kültürden etkilenerek gelişmeye devam etmişlerdir. Yani bu modelde görülen en çarpıcı konu Yunanlıların dünyanın değişik kadim kültürleriyle, bilgelikleriyle tanışarak bu tanışmalardan etkilendikleridir.
Kitaba Bakış
Birinci Bölüm, Antikçağ'da Eskiçağ Modeli adını taşıyor. Bu bölümde ilk olarak Bernal yerli nüfus üzerinde tartışma açıyor. Yunanistan'daki yerli nüfus olarak bilinen Pelasglar, İyonlar ve Dorlar üzerinde tartışmalar yapıyor. Örneğin, Bernal'e göre Pelasg asimile olmamış yerli Yunanlılara verilen addır. Bu kavimler hakkında bilgi veren Bernal, Herdotos 'un Tarih kitabından yararlanmaktadır. Yine bu bölümde başka eslerden de yararlanılmaktadır. Aiskhylos'un "Yalvarıcılar" adlı oyunu bu bölümde bahsedilmektedir. Bu oyun Yunanistan anakarasındaki yerleşimi ana tema olarak almaktadır. Bu oyun kolonileştirmenin Yunan Trajedileri üzerindeki etkisini anlatan ve günümüze kadar ulaşmış en erken dönem oyunudur. Ayıca bu bölümde, Thucydides, Socarates, Aristotales gibi düşünürlerde tartışılır. Bu bölüme kısaca Klasik ve Helenistik çağda yaşayan Yunanlıların kendi geçmişlerini nasıl değerlendirdikleri anlatılmaktadır. O dönemde Yunanlıların hiçbirisi "Avrupa Medeniyetinin Beşiği" olmadıklarını kesin olarak biliyorlardı. Tam tersine medeniyetlerinin oluşmasının Mısır ve Fenikelilere borçlu olduklarını düşünüyorlardı. Bu bölümde Mısır ve Yunan dini inançları ve tapınma yöntemlerinin benzerliklerine dikkat çekiliyor. Bu bölümün sonunda Bernal Ari modeli savunanların kendi tezlerini destekleyecek bilinen alıntılar yapmamasının iddialarının zayıf olmasına sebep olduğunu gösterdiğini ifade etmektedir.
İkinci Bölüm, Mısır Bilgeliği ve Bunun Yunanlılarca Karanlık Çağlardan Rönesans'a Aktarılması adını taşıyor. Bu bölümde yüksek medeniyetin yıkılmasından sonraki Eski Mısır incelenmektedir. Mısır dininin özelliklerinin Hıristiyanlık içinde ve Hıristiyanlık dışı tarikatlarda ve hatta putperest olduğunu saklamayan Hermesçi gelenekler içinde yaşadığı ifade edilmektedir. Bu bölümünün başında İskenderiye kütüphanesinin M.S. 390 yılında bir grup Hıristiyan tarafından tahrip edilmesi ve yirmi beş yıl sonra filozof ve matematikçi Hypatia'nın St. Kiril'in kışkırttığı keşişler çetesi tarafından vahşice öldürülmesinin Mısır putperestliğinin sona erip Hıristiyan Karanlık Çağların başladığını anlatmaktadır. Mısır dini inanışı gücünü M.S. 2. yüzyıla kadar kendi korumuş, ancak bu dinin bir tür helenik devam ettiricisi olan neo-plantonculuk ve bunun Yahudi - Hıristiyan karşılığı olan gnostisizmin zayıflamasından sonra Hıristiyan düşünürler bu dini bir felsefeye dönüştürerek evcilleştirmişlerdir. Bu evcilleştirme süreci, Mısır bilgelik tanrısı Thot'un rasyonalize edilmiş versiyonu olan Hermes Trismegistus ve Mısır dininin son yüzyıllarında yazılmış Thot ile ilgili metinlerle özdeşleştirilir. Kilise otoriteleri Hermes Trismegistus'un mu yoksa Musa'nın ve İncil'in ahlak felsefesinin mi önce geldiğini hararetle tartışır. Bu konuda St. Augustine'in görüşü ağırlık kazanır ve Musa ile İncil daha önemli kabul edilir. Tersi gerçekleşmiş olsaydı, Hıristiyanlık bugün bilinenden farklı bir yola girmiş olacaktı. Kilise otoriteleri, Yunanlıların bilgeliği Mısırlılardan aldığı görüşündedir. Daha doğrusu 1600'lü yıllardan önce hiç kimse, ne Yunan medeniyetinin felsefesinin Mısır'dan geldiği inancını ne de bunların aktarıldığı başlıca yolların Yunanistan'ın Mısırlılarca kolonileştirilmesinden ve daha sonra Yunanlıların Mısır'da öğrenim görmesinden geçtiği inancını ciddi olarak sorgulamamış ve bu gerçekten şüphelenmemişlerdir. Isaac Newton'un çabası Mısırlıların kaybolmuş bilgilerini yeniden elde etmektir. Kopernik her ne kadar matematiğini büyük ölçüde İslam bilimine borçlu olsa da güneş merkezli (heliosantrik) evren modelini Mısırlılardan almıştır.
Üçüncü Bölüm, 17. ve 18. Yüzyıllarda Mısır'ın Zaferi adını taşıyor. Bu bölümde Hermesçiliğin 17. yüzyıldaki uzantıları araştırılmıştır. Bilimcilerin çoğu Hermesçi metinlerin saygınlığının 1614 yılında Isaac Casaubon'un metin eleştirisiyle ortadan kaldırılmış olduğunu ileri sürüyorsa da Bernal bu konuda az bir etkinin var olduğunu düşünmektedir. Casaboun'a göre metinler antik çağdan gelmemekte Hıristiyanlık sonrası döneme ait görünmektedir. Bu görüş özellikle 19.yüzyıldan sonra ispat gerektirmeyen bir olgu olarak kabul edilir. Oysa daha sonra Sir Filiners Petric, bunların en geç M.Ö. 5. yüzyıldan geldiğini gösterir. Yine Hermesçiliğe yönelik ilginin kaybolması, Mısır'a duyulan saygının azaldığı anlamına gelmemektedir. 17. yüzyıl sonunda Eski Mısır "Radikal Aydınlanma" ile bir arada düşünülüyor ve Hıristiyanlık ile politik statükoyu sarsmak için kullanılmaktaydı. 18. yüzyılda entelektüel yaşama egemen olan masonlar için Mısır imgesi son derece önemliydi. Nitekim, çoğunlukla bir diğer uzun ömürlü büyük İmparatorluk ile, yani Çin ile birlikte düşünülen Mısır, Avrupa'daki politik ve entelektüel düzen 1780'ler ve 1790'larda çözülene kadar, felsefesi ve bilimi, ama her şeyden önce politik sistemi nedeniyle büyük bir saygı gömüştü.
Dördüncü Bölüm, 18. Yüzyılda Mısır'a Karşı Düşmanlıklar adını taşıyor. Bu bölümle beraber Eskiçağ modelini yıkan ve Avrupa medeniyetinin kaynağı olarak Mısır yerine Yunanistan'ı koyan güçlerin kökenine gelinmiş oluyor. Bu güçlerin en önemli dördü üzerinde durulmaktadır: Hıristiyan Tepkiciliği, "İlerleme" Kavramının Doğuşu, Irkçılığın Artışı ve Romantik Helenizm. Bunların her biri birbiriyle ilişkilidir. "İlerleme" düşüncesi 18. yüzyılın ortalarından itibaren güç kazanmaya baslar. Hıristiyanlığın üstünlüğünü ve doğruluğunu kanıtlamaya çalışan bazı düşünürler bu görüşe dayanarak ve sonra ortaya çıkanın daha gelişmiş olduğu fikrinden hareketle, Yunanistan'ın Mısır'dan üstün olduğunu kanıtlamaya girişir. Bu düşünce akımları, kısa sürede, o zaman egemen olan iki akımla daha birleşir: Irkçılık ve romantizm. Bu bölümde Kuzey Amerika'daki kolonilerin öneminin artmasına ve buralarda yürütülen ikili politikaya (bir yandan yerli Amerikalıların soyunun tüketilmesi, öte yandan Afrikalı siyahların köleleştirilmesi) paralel olarak deri rengine dayalı ırkçılığın gelişimi ele alınmaktadır. Bu ırkçılık Locke, Hume ve öteki İngiliz düşünürlerin düşüncesini istila etmiştir. Bunların ve başka kıtaları keşfeden Avrupalıların etkisi, İngiltere kralı ve Almanya'daki Hannover kenti elektoru ikinci George tarafından 1734'de kurulan Gottingen üniversitesi üzerinde ve İngiltere ile Almanya arasındaki kültürel ilişkilerde önemli olur. Bu nedenle insanların ırk bakımından sınıflandırılması konusundaki ilk "akademik" çalışmanın 1770'lerde Gottingen üniversitesi profesörlerinden Johann Friedrich Blumenbach tarafından yapılması şaşırtıcı değildir. Bu sınıflandırma beyazları (ya da, beyaz ırkın en karakteristik özelliklerini taşıdığı inancıyla kullanılmaya başlanan yeni terimiyle Kafkasyalı ırkı) hiyerarşinin en tepesine yerleştiriyordu. Martin Bernal, Yunanlıların, kendi kültürlerini başka halklara borçlu olduklarını kabul etmemekle birlikte, yabancı kültürlere bir aşağılama duygusuyla baktıklarını, fakat bunun, 18. yüzyıl sonundaki romantik hareket ve Hıristiyan Avrupa ırkçılığı ile kıyaslandığında ihmal edilebilir. Avrupa'da ırkların iç özellikleri ve zihinsel yetenekleri itibarıyla farklı oldukları paradigması bütün insani araştırma ve incelemelere uygulanıyordu. Irkların karışması hiç istenmeyen bir şey, hatta bir felaket olarak görülüyordu. Bir medeniyetin yaratıcı olabilmesi için "ırkın saf" olması gerekiyordu. Böylece, Yunan medeniyetinin, yerli Avrupalılar ile burada yerleşen Afrikalı ve Samilerin karışması sonucu olduğunu düşünmek iyice tahammül edilemez bir şey haline geldi.
Beşinci Bölüm, Romantik Dilbilim, Hindistan'ın Yükselişi ve Mısır'ın Yıkılışı 1740 - 1880 adını taşıyor. Bu bölüm bir diğer ifadeyle Ari modelin yükselişini de ifade etmektedir. Bu bölüm tarihsel dilbilimin (linguistik) romantik köklerine ve 18. yüzyılın başlarında Hindistan'a karşı duyulan tutkuyu ele alarak başlıyor. Bu tutkunun nedeni, Sanskritçe ile Avrupa dilleri arasındaki ilişkinin ortaya konması idi. Bu bölümde, Avrupa ile Çin arasındaki ticaret dengesi Avrupa'nın lehine değiştikçe ve İngiltere ile Fransa'nın bu ülkeye karşı saldırıları yoğunlaştıkça Avrupa'nın Çin kültürüne karşı duyduğu saygının da ortadan kalkmaya başladığı gösteriliyor. Önceleri Çin incelmiş ve aydınlık bir kültüre sahip eski bir medeniyet olarak görülürken, zamanla geri, barbar, pis, yozlaşmış nitelemeleriyle anılmaya başlamıştır. Avrupa diğer kıtalara yayıldıkça ve yerli halklar kötü muameleye maruz kaldıkça, 18. yüzyılda Çin'e yakın bir paralellik taşıdığına inanılan Mısır hakkında da aynı şekilde görüş değişiklikleri ortaya çıkmaya başlar. Hem Çin, hem Mısır, üstün ırkların dinamik gelişmesi karşısında hareketsiz ve hantal yapılar olarak tarih öncesine itilirler. Mısır'ın itibar kaybına rağmen bu ülkeye gösterilen ilgi devam eder. Hatta 19. yüzyılda Napeleon'un 1798'deki Mısır seferinden ve Jean Francis Champollion'un hiyeroglifi deşifre etmesinden sonra bir canlanma da görülür. Bernal bu bölümde Champollion'un akademik dürtülerini mason gelenekleri ile ilişkisi bağlamında ve eski Mısır-eski Yunanistan-Hıristiyanlık arasındaki üçlü ilişki ışığında inceliyor.
Altıncı Bölüm, Helen Tutkunluğu 1: Eskiçağ Modeli'nin Yıkılışı adını taşıyor. Her ne kadar ırkçılık daima eski model'e duyulan düşmanlığın en önemli kaynaklarından ve Ari model'in en önemli dayanaklarından biri olmuş ise de, Mısır'ın önemine yönelik en sistemli saldırılar 18. yüzyılın sonu ile 19. yüzyılın başlarında başladı. Bu saldırılar, Yunanlılar tarafından ifade edilen Mısır'ın önemli olduğu inancına meydan okuyordu. Eski model'e yönelik ilk meydan okumaların, 1815-1830 arasında meydana gelmesi anlamlıdır. Bu yıllar, Fransız Devrimi'nin ardındaki güç olarak görülen rasyonalizme karşı en yoğun gerici tepki yıllarıydı. Hıristiyanlık Avrupa ile özdeşleştiriliyor ve bu ikisi "ilerlemecilik" düşüncesine birleştiriliyordu. Aynı yıllarda "genç" Avrupalı Yunanlılar "eski" Asyalı Türklere karşı mücadeleye başlamıştı. Bu Avrupa'daki Helen sevgisi ile birleşti. 1820'lerde Gottingen üniversitesi profesörlerinden Karl Otrfried Muller kaynak metin eleştirisi alanındaki yeni teknikleri kullanarak, Yunanistan'daki Mısır yerleşimlerine dair bütün kayıtlara itibar kaybettirme çalışmasına başladı. Eski model, Yunan kültürünün aslen Avrupalı olduğu ve felsefe ile medeniyetin Yunanistan'dan kaynaklandığı yolundaki inançların önünde bir engel olarak görülüyordu. Bu engel bir Hint-Avrupa dil ailesi fikrinin genel kabul görmesinden de önce "bilimsel" olarak ortadan kaldırıldı.
Yedinci Bölüm, bir önceki bölümün doğrudan devamı niteliğinde olup Helen Tutkusu 2: Yeni Bilimsel Araştırmaların İngiltere'ye Aktarılması ve Ari model'in yükselişi, 1830-1860 adını taşımaktadır. Antik medeniyet mensuplarının tersine, Ari model'in savunucuları "ilerlemecilik" düşüncesine derin bir iman besliyordu. Galipler daha gelişmiş ve mağluplardan "daha iyi" olarak görülüyordu. Artik ırkların bir biyografisi olarak görülen tarih, güçlü ve canlı halkların güçsüz ve zayıf halklar üzerindeki zaferlerinden ibaretti. "Irklar", yurtlarındaki coğrafi ve iklimsel şartlardan şekilleniyordu ve her çağda yeni biçimler alan birtakım değişmez özelliklere sahipti. Bu bilim adamları için, dünya tarihinde görülen en büyük "ırkın" Avrupa ya da Ari ırkı olduğu tartışma götürmez gerçekti. Sadece bu "Irk" bütün diğer halkları fethetme ve ileri, dinamik uygarlıklar kurma yeteneğine sahipti. Asyalı ve Afrikalıların meydana getirdiği bütün öteki toplumlar ise statik durağan idi. Slavlar ve İspanyollar bazı kenar Avrupalılar başka "ırklar" tarafından fethedilebilirdi, ama "aşağı ırklar"ın fethinin tersine, bu asla kalıcı ve yararlı olamazdı. "Efendi ırkların" ötekileri fethetmesi ise yararlıydı.

Sekizinci Bölüm, Fenikelilerin Yükselişi ve Düşüşü, 1830 - 1885 adını taşıyor. Bu bölümde Mısır’ın itibar kaybedişi ve Yunanistan'ın kuruluşunda Mısır'ın etkisinin reddedilmesi bir bakıma Fenikelilerin işine yaradığı anlatılmıştı. Çünkü Fenikeliler hala reddedilmiyordu. Burada Fenikelilerin kültürel olarak Yahudilere yakın olduğu iddia edilmektedir. Yahudilerden nefret etme duygusu modern ırkçılıkla birleşince antisemitizme kaymıştı. Bütün Avrupalı düşünürler bilinçli ya da bilinçsiz olarak Fenikelileri antik çağ Yahudisi olarak tanımlıyordu. Hatta onlardan kurnaz Sami tüccarlar olarak bahsediyorlardı. Bu bölümde Samilerin hangi ırktan olduğu ve dilbilim açısından Sami dillerinin basit olduğu ve bir medeniyeti tanımlamaya yetecek düzeyde olmadığından Coğrafi hafifliğe kadar değişik aşağılama çalışmaları anlatılmakta ve Fenikeliler hakkında İngiliz ve Fransız görüşlerine ayrı ayrı yer verilmektedir. 19. yüzyıl ortasındaki görüşe göre, dünya tarihi Ariler ile Samiler arasındaki alışverişten oluyordu. Samiler din ve şiiri ortaya çıkarmış, Ari fatihler de bilim, felsefe, özgürlük ve sahip olunmaya değer başka ne varsa bunları oluşturmuştu. Samilere gösterilen bu sınırlı kabul, Yahudilere yönelik dinsel nefretin ortadan kalkması ile ırksal anti-semitizmin doğusu arasındaki sınırlı dönemde meydana gelmişti. Anti-semitizmin doğuşuyla ortadan kalkacaktı. Çeşitli nedenlerden dolayı Fenikelilere saygınlık kazandırmaktan kaçınmak isteyen bilimciler, Yunan ve öteki Avrupa kültürlerinde küçültülemeyen Sami öğeleri Asurlulara ve Babillilere mal etmeye başladılar. Bu şekilde Yunanistan'la ilgili her tür etkiyi geldiği yönden çalarak kendi düşündükleri yönlere gelişigüzel dağıttılar.
Dokuzuncu Bölüm, Fenike Sorununa Nihai Çözümü, 1885 - 1945 adını taşıyor. 1880'lerde anti-semitizmin doğuşuyla Fenikelilere saldırılar da yoğunlaşmaya başladı. Fenikelilerin artık yarı ilahi bir statü tanınan Yunanlıların medeniyetine herhangi bir katkıda bulunmuş olması kabulü imkânsız bir düşünce olarak görülüyordu. Aşırı Ari model denilebilecek bu tutum, özellikle Paris kültür ve bilim çevrelerinde faaliyet gösteren asimile olmuş bir Alzaslı Yahudi olan Salamon Reinach ile İtalya'da dersler veren Julius Beloch'un görüşlerinde açıkça görülüyordu. Bunlara göre, Fenikeliler Yunanlılara sesli harflere dayanan alfabeyi aktarmaktan başka bir katkıda bulunmamıştı. Diğer bilim adamlarının görüşleri bu aşırılıkta olmasa da, öz olarak aynı idi. Fenikelilerin Yunanlılar üzerindeki etkisinin nihai tasfiyesi 1920'lerde meydana geldi. En gerici çevreler 1917 Rus devrimi'nde ve üçüncü enternasyonal'in kurulmasında Yahudilerin önemli bir rol oynadığını iddia ediyorlardı. Fenikelilerin Yunan kültürü üzerindeki tüm etkisi yok sayılmaya başlandı. Hatta M.Ö. 8. yüzyılda Fenikelilerin Ege ve İtalya'daki varlıkları hakkındaki kayıtlar bile yok sayılıyordu. Yunanlıların yaptığı tek alıntı sayılan alfabenin önemi de azaltılmaya çalışılıyordu. Önce sadece sesli harflere dayalı bir alfabenin büyük bir yenilik sağlamayacağı söylenerek Yunanlıların sesli harfleri yazıya geçirmeye başlamalarına büyük bir önem atfedilmeye başlandı. Sesli harfler olmadan bir alfabe alfabe sayılmaz, insan mantıklı olarak düşünemezdi. Daha sonra, alıntının mekânı değiştirilerek, Rodos, Kıbrıs ve sonunda Suriye sahillerindeki hayali bir Yunan kolonisine aktarıldı. Böylece "dinamik" Yunanlar alfabeyi Yunanistan'a gelen Fenikelilerden pasif olarak almıyor, doğrudan yerine giderek alıp getiriyordu. Fenikelilerin gelmesiyle almış olsalardı, bu aynı zamanda Samilerle bir ırkın karışması anlamına gelecekti ve bu da kabul edilemezdi. Üçüncü olarak, alıntının tarihi M.Ö. 720'lere indirildi. Bu polis'in yaratılmasına zaman bırakacak kadar emniyetli bir tarihti. Gerçi bu, Lineer B yazısının ortadan kalkmasıyla yeni alfabenin alıntısı arasında uzun bir cehalet dönemi meydana getiriyordu, ama bunun aslında bir avantaj olduğu görüldü. Bu cehalet dönemi Homer'i okuma yazma bilmeyen bir toplumun ozanı haline getiriyordu. Böylece, Mikene çağı ile eski çağlar arasına tam bir karanlık çağ giriyordu. Bu şekilde, eski tarih ve eski model iyice itibardan düşürülmüş oluyordu.
2. dünya savaşı sonrası geniş Ari model'e dönüş 1930'larda pozitivizmin "gerçek" bilimlerde zayıflamasına rağmen, mantık ve eski tarih gibi kenar alanlarda güç kazandığı görüldü. Böylece klasik uygarlık çalışmalarında Fenike sorunu nihai ve bilimsel olarak çözülmüş sayılıyordu. Artık bu disiplin emin bir şekilde yoluna devam edebilirdi. Paradigma kurulmuştu. Bunu böyle kabul etmeyen herhangi bir bilim adamı yetersiz ya da sahtekar olarak kabul ediliyordu. Bu tavır sayesinde paradigma, anti-semitizmin sonuçları 1945'de ortaya çıkmasından sonra bile otuz yıldan fazla süre yaşadı. Ancak uzun vadede aşırı Ari model'den tavizler verildi.
Onuncu Bölüm Savaş Sonrası Durum: Geniş Ari Modeli'ne dönüş, 1945 - 1985 adını taşıyordu. Yukarıda ifade edilen süreç bu bölümde incelenmektedir. Martin Bernal, Fenikelilerin itibarlarının iade edilmesinde İsrail'in kurulusunun etkili olduğunu yazıyor. 1949'dan beri Yahudiler, ya da en azından İsrailli Yahudiler tam Avrupalı olarak kabul edilmektedir. Sami kökenli bir dil konuşmanın, insanların askeri başarılar kazanmasını engellemediği görülmüştür. Artık, Avrupa uygarlığında Yahudi-Hıristiyan zinciri öne çıkarılmaktadır. Aşırı Ari model'den tavizler verilmesinde Cyrus Gordon ile Michael Astour'un çalışmaları etkili olur. Gordon, eski doğu Akdeniz dillerini yaşayan herkesten daha iyi bilen bir kişi olarak kabul edilmektedir. Astour'un çalışmaları aşırı Ari model'e üç temel saldırı yöneltir. Birincisi, onun bu konuda bir kitap yazması bile akademik statükoya meydan okuma anlamına gelmektedir. Bir klasik uygarlıklar uzmanının Yunanlıların ve Romalıların Ortadoğu üzerindeki etkisinden söz edilmesi izin verilmez bir şey olarak görülüyordu. Bir Sami uzmanının Yunanlılar hakkında yazmaya hakkı olamazdı. İkincisi, Astour arkeolojinin, tarih öncesi ile ilgili mitler, efsaneler, dil ve isimler gibi diğer kaynaklardan daha üstün kabul edilmesine karşı çıkıyordu. Böylece eski tarihin "bilimsel" statüsünü tehdit ediyordu. Üçüncü olarak, klasik uygarlıklar ile ilgili olarak bir bilgi sosyolojisi ortaya koyarak bu toplumlardaki bilimsel çalışmalar ile toplumun diğer alanları arasında bağlantılar kurdu. Hatta, Fenikelilere gölge düşürülmesinin anti-semitizmle ilgili olduğuna işaret etti. Bu kadar "zındıklık" cezalandırılmadan yoluna devam edemezdi. Astour'un çalışmalarına ağır eleştiriler yöneltildi ve alan çalışması yapması engellendi. Fakat Gordon gibi onun çalışmaları da büyük etkilerde bulundu.
Kara Atena'nın birinci cildi, bir öngörü ile sona eriyor: Geniş Ari model'in üstesinden gelmek, aşırı Ari model'i yıkmaktan daha uzun bir zaman alacaktır, fakat eski model'in düzeltilmiş biçimi, önümüzdeki yüzyılın başlarında kabul görecektir.
Bernal "İmal edilmiş bir efsane olan Eski Yunan" ın gerçeklerini özellikle etimolojik çalışmalarla ortaya koymaya çalışmıştır. Eski Yunan'ın köklerinin kültürler arası etkileşimden doğduğunu göstermeye çalıştığı kitapta bu uydurmanın ve algılama modelinin Avrupa ırkçılığıyla beraber başladığının net olarak görülememesine şaşırmıştır. Bu anlamda kitabın tümüne bakıldığında dünya üzerindeki değişik medeniyetlerin düşünce geleneklerinin nasıl göz ardı edildiği görülmektedir.
Değişik coğrafyalarda değişik yaşam biçimlerinin oluşturduğu kültürel geçmişlerin yok sayılması ve tüm düşünce geleneğinin Eski Yunan'a dayandırılması Batı'nın kendini insanlığın merkezi görme sevdasının, isteğinin ve çalışmalarının en güzel örneğidir. Ancak bu türden eleştirel kitapların azlığı, bilim dünyasında ve özel görüşmelerde dahi bu kritiğin yapılamıyor olması bu uydurmayı hazırlayanların sömürgeciliğinin gücünü göstermesi bakımından önemlidir. Bu kritiğin İslam dünyasında da yapılamıyor olması ise işin en acı kısmıdır. Buradan da anlaşılmaktadır ki, Müslümanların bilgi konusundaki eksiklikleri ve değişik bilim disiplinlerini kullanamıyor olması, günümüzde ise "öteki" olmaktan korkması dolayısıyla bilimsel çalışmaları verildiği şekliyle kullanması konuya getirilecek yorumları bile tümden ortadan kaldırmıştır. Kullanılan dil ve atfedilen kaynaklara bakılığında İslam dünyasındaki çalışmalar, olumsuzlama başlığı altında bile bu imal edilmiş düşünce geleneğini kullanmaktan kendisini alamamaktadır.
Varlığın sebebi, hayatın anlamı, maddenin özü gibi birçok konuda Eski Yunan geleneğinden gelen bilgilerden önce Kur'an merkezli düşünce geleneği üzerinden bu sorulara cevap verilebilmelidir. Varlığın, bilginin, metodun ve hareketin Kur'an'dan nasıl hayata yansıtılabileceğinin kesin olarak belirtildiği, pratiklerinin gösterildiği bir düşünce geleneği oluşturmak Müslümanların asli görevi olmalıdır. Kara Atena gibi Batı dünyasının düşünce geleneğinden yükselen eleştirel sesleri görerek boş bırakılan bu alanda ciddi ve bilgi-fikir dolu çalışmalar yapılmalıdır.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...