|

Kara Bir
Yalan Üzerine
Murat Kirişçi
Günümüz dünyasında kültürler yarışmakta ve
hatta savaşmaktadır. Aslında burada kültürler kelimesi her ne kadar
çoğul kullanıldıysa da Batı dünyasının oluşturduğu tekil "evrensel
kültür" dünya üzerinde yaşayan halkların değişik yaşam şekillerini ve
kültürlerini yok ederek hegemonik bir güç haline gelmektedir. Bu yaşam
formu diğer yaşam formlarına hayat hakkı tanımamaktadır.
Değişik kavramsallaştırmalarla küresel bir ideoloji haline gelen bu
"evrensel kültür", aslında Batı Medeniyeti denen ve eski Yunan
mitolojisine dayanan kurgusal bir dayatmadan başka bir şey değildir. Bu
kurgusal büyü, tüm dünyada ilköğretim seviyesinden lisansüstü
çalışmalara kadar eğitim müfredatlarında değişmez "nas"lar halinde
okutulmaktadır. Bu dünya görüşü sadece zihinleri sarmamış, aynı zamanda
yaşamın her kısmına eklemlenerek pratik hayatı da istila etmiştir. Bu
türden Batı merkezli tarih okumaları ve düşünce yönlendirmeleri Doğu'nun
"geri kalmışlığı" üzerinden kendisine endüstriden bilime ve hatta
teknolojiye değişik kılıflar bularak dünyanın her zerresine işlemekte ve
bu yalanlara hiç kimsenin karşı koymaması için gerekli tüm önlemleri
almaya çalışmaktadır. Socrates'ın, eşi bulunmaz bir sorgucu olduğu özgür
düşünme metodunu öğrettiği tüm bu tarih okumalarında varken, bu türden
düşünce sistemine karşı olma, sorgulama, alternatifler üretme, muhalif
okumalar geliştirme ve yaşam içerisinde bunun pratiklerini bulabilme
çabalarına ise düşman olarak bakılmaktadır.
Antik Yunan Medeniyeti uydurmacasının ortaya çıkışı Avrupa'nın
felsefede, mimaride, bilimde, sanatta, ekonomide ve siyasette ilerleyip
üstünlüğünü ilan ettikten sonra ortaya çıkmıştır. Batı düşüncesi Yunan'ı
bu dönemden itibaren zihinsel bir sömürge politikası ile ele almış ve
sonunda tamamıyla içselleştirip sahiplenmiştir. 150 yıl gibi kısa bir
sürede "Antik Çağ", "Antik Yunan" yeniden oluşturulmuş, kurgulanmış ve
piyasaya sunularak tüm dünyada yaygınlaştırılması sağlanmıştır. Bu durum
aynı Roma gibi, Hıristiyanlık gibi Batılılaştırılmış bir Yunan'dır.
Başlangıçta Yunan'ın bu tür durumu olduğunu hiçbir Batılı filozof ve
entelektüel söylemez, tam tersine Yunan'a ait her tür gelişmenin Mısır,
Fenike ve Anadolu'ya ait olduğunu bilirlerdi. Mesela 1721 yılında
Montesquieu Mısırlıların dünyanın en büyük filozofları olduğunu
dillendiriyordu. Ancak bu güçlü propaganda ve sömürgeleştirilen her yere
taşınan bu kurgu bir yüzyıl sonra herkes tarafından unutuldu, söylenmez
oldu.
Tümden reddetme ve tümden kabul arasında sorgulayıcı bir düşünce tarzı
geliştirerek hakikat arayışına çıkmak ve hikmetle sorgulamak bu ve
benzeri tahakküm edici zorbalara karşı en makul ve soğukkanlı tutum
olacaktır. Martin Bernal'in kaleme aldığı "Kara Atena" kitabı bu türden
bir bakış açısını yakalamayı amaçlamıştır. Kitaba ait bazı sıkıntılı
durumlar tesbit edilebilse de genel olarak Batı'nın kurgusal-mitolojik
üstünlük anlayışına ciddi bir darbe vurulduğu çarpıcı iddialar ve
ispatlar mevcuttur.
Bu kitap, cilalı Avrupa imajının sorgulanması ile Grek-Roma geleneğinin
hangi taban üzerinde yükseldiğinin, "Medeni Batı"nın masaldan ibaret
aşırı yüceltilmiş kökenlerinin nerelere dayandığını göstermektedir.
Modern öğreti, Antik Yunan'dan günümüze kadar beyaz Avrupa ırkının
yükselişini ve yücelişini -belli bir döneme karanlık çağ deyip
atlayarak- çizgisel bir zihniyetle anlatmakta, Avrupa merkezli
kültürlerin dışındaki tüm coğrafyayı ve bu coğrafyada yaşayan insanları,
kültürleri batı dışı-barbar olarak tanımlamaktadır. Bernal ise bu
yapının tümüyle yalandan ibaret olduğunu ileri sürmektedir. Daha
genelde, Almanya'nın ırk temelli kendini inşa sürecinde Saf - Ari ırkın
kökeni olarak, İngiltere'nin de sömürge amaçları için yerli halkla bağ
kurmak amacıyla birlikte inşa ettikleri Hint - Avrupa kültürü, dili,
Aryan Medeniyeti gibi tezlerinde benzer ideolojik amaçların ürünü olduğu
Bernal tarafından vurgulanmaktadır. Britanya'yı 1701 - 1901 yılları
arasında yöneten Alman kökenli Hannover Hanedanı'ndan Kral George II
tarafından İngiltere ve Almanya arasında kültür köprüsü olması amacıyla
1734 yılında kurulan Gottingen Üniversitesi çevresinde geliştirilen bu
tezler, ırkçılık ve sömürgeciliği meşrulaştırıcı bir Doğu - Batı,
kültür, medeniyet ve tarih kurgusuna dayanmaktadır.
Kitap Antik - Helen düşüncesinin nasıl uydurulduğunu geniş bir biçimde
incelemekte ve özellikle etimolojik çalışmalarla bu tarihi sorgulayarak
farklı tezler ortaya koymaktadır. Antik Yunan'a ait anlatılan felsefe,
dil, inanç, kültür ve mimarinin M.Ö. 2100 - 110 arasında Yunanistan'ın
Mısır sömürgesi döneminde oluştuğu ifade etmektedir. Bugün olumsuz atıf
da bulunulsa dahi onları merkez almadan konuşulmayan ünlü filozofların
-örneğin Platon- Mısır'da eğitim gördükleri iddia edilmektedir.
Tüm dünyayı istila etmiş olan Batı Medeniyeti tezleri, Düşünce Tarihinin
merkezinin Antik Yunan olduğu gibi birçok uydurmayı ciddi bir biçimde
inceleyen Kara Atena kitabı konuyla ilgili bir İngiliz'in bakış açısıyla
bu konudaki eksikliği cesur bir şekilde ortaya koymaktadır.
Giriş Sadedinde…
1937 yılında Londra'da doğan Martin Bernal, X-ışını
kristallografisindeki öncü çalışmalarıyla tanınan İrlanda asıllı fizikçi
John Desmond Bernal'in oğludur. Kendisi, Çin Politik tarihi uzmanıdır.
20. yy başlarında Çin ile Batı arasındaki entelektüel ilişkiler ve
çağdaş Çin politikası üzerine araştırmalar yapmıştır. 1962 yılında
Çinhindi'nde devam eden savaş sırasında İngiltere'de Vietnam hakkında
hiçbir çalışmanın olmadığını görerek kendini bu alanda çalışmalara
yönlendirdi. Bu çalışmalarda amacı hem bu ülkede süren Amerikan zulmüne
karşı yürütülen harekete katkı sağlamak hem de bir medeniyet araştırması
yapmaktı.
Bernal, savaşın bitmeye yakın zamanları olan 1975 yılında bir orta yaş
krizi yaşadığını ifade eder. Bu krizin sonunda araştırma merakı ve
ilgisini Asya'dan Akdeniz'e çevirir. Yahudi tarihiyle ilgilenen Bernal,
Yahudilerle ilişkili olan Kenani ve Fenike halklarını inceler.
Fenikelilerinde Sami(semitik) dil konuştuklarını fark eder. İncelemeleri
sonunda İbranice ve Fenikecenin aynı Kenani dil olması O'nu şaşırtır.
İbranice öğrenmeye başlar ve İbranice'nin Grekçe ile benzer olduğunu
fark eder. Be benzerliklerin tesadüfî olmadığına inanır. Bunun iki
nedeni vardır: Birincisi, Çince, Japonca, Vietnamca ile Zambia ve
Malavi'de konuşulan bir Bantu dili olan Çiceva konusunda araştırmalar
yapmış bir kişi olarak, birbirleriyle ilişki içinde olmayan diller
arasında bu kadar çok sayıda paralelliğin normal olmadığını bilmektedir.
İkincisi, İbranice/Kenanicenin Filistin dağlarında, kıyıdan içlerde,
tecrit olmuş bir durumda yaşayan küçük bir kabilenin dili olmadığını,
tersine bütün Akdeniz'de, Fenikelilerin gidip yerleştiği her yerde
konuşulan bir dil olduğunu kavramıştır. Bu nedenle, Grekçe ile
İbranicede hem ses hem anlam bakımından benzer olan Hint-Avrupa kökünden
gelmeyen çok sayıda önemli sözcüğün, Grekçeye Kenanice/Fenikeceden
geçmiş olmaması için hiçbir neden yoktur.
Bu aşamada dostu David Owen'in rehberliğiyle Cyrus Gordon ve Michael
Astour'un Sami ve Yunan medeniyetleri arasındaki genel ilişkileri
inceleyen çalışmalarını okur ve bunlardan etkilenir. Astour, Fenikeli
Kadmos'un Teb kentini kurmasıyla ilgili efsanelerin gerçek payı taşıdığı
kanısındadır. Fakat Mısırlıların Yunanistan'da koloni kurduğu yolundaki
efsaneleri katıksız hayal diye reddetmektedir. Çalışmaları ilerledikçe
Grekçe kelime hazinesinin dörtte birinin Sami dillerinden geldiğine
kanaat getirir. Yine Grekçe kelimelerin yüzde elliye yakınının da
Hint-Avrupa kökünden geldiği bilindiğine göre geriye sadece dörtte bir
kelimenin kökü hakkında bilgi sahibi olunamadığı ortaya çıkar. Bernal bu
kısmın pre-helenik dilden kaynaklanmış olabileceği konusunda ciddi
tereddütlere sahiptir. Bu kısmın Anadolu dillerinden gelmiş olabileceği
ihtimali üzerinde durur. Fakat bu incelemelerden bir sonuç alamaz. 1979
yılında geç dönem Mısır dilini incelerken aradığı kökün bu kısım
olduğunu görür. Tanrı adlarıyla yer adlarının dahi Mısır dilinden
geldiğini anlar. Bernal'in bu anlamdaki etimolojik araştırmaları Helen
öncesi düşünceyi dil anlamında tamamıyla ortadan kaldırmaktadır.
Avrupa merkezci tarih okuması ya da tam anlamıyla tarih çarpıtması
Bernal'e şu soruyu sorduruyordu: "Her şey bu kadar basit hatta bu kadar
açıksa nasıl olurda bunu hiç kimse görmez, kimse bu konuya dair hiçbir
şey söylemez?" Yunan medeniyeti oluşana kadar geçen yaklaşık bin yıllık
süreç esnasında Mısır'ın, en büyük medeniyeti oluşturduğu tarihi
kayıtlara geçmişti. Bu anlamda özellikle Doğu Akdeniz'in kültürel bir
birliktelik oluşturduğu ve Mısır medeniyetinin bu kültürel hareketliliği
beslediği ortadaydı. Yunanistan'ı oluşturan temel etmenin bu medeniyet
olduğu da açıktı. Bernal için bu konuda en büyük kolaylık ise, dedesinin
bir Ejiptolog(Eski Mısır Bilim Araştırmacısı) olmasıydı. Dedesinin
çalışmalarını da sıkı bir biçimde inceleyen Bernal, Yunan ile Mısır'ı
ilişkilendirmede çok hızlı yol almıştı.
Aslında Bernal'in tarih okumalarının amacı, Yunan'ın Fenike ve Mısır
kolonisi olduğu ve yaşam şekilleri ve kültürlerini buralardan
aldıklarını ispat etmek, bu arada da bu düşünceye Yunan tarih
yazıcılarının inanıp inanmadıklarını görmekti. Gerçekten Yunan tarih
yazıcılığı yapanlar bu durumun farkında olarak bir çarpıtmamı yapıyor
yoksa gerçekten kör bir gözle mi bu yazcılığı yapıyorlardı? Bu
araştırmalar Bernal'i şaşkına çevirişti. Çünkü "Avrupa medeniyetinin
merkezinin Yunanistan" olduğuna dair yapılan tüm tarih yazıcılığının on
dokuzuncu yüzyılda Kuzey Avrupa ırkçılığının ortaya çıkışı ile başladığı
ve 1840 ve 1850 ler arasında geliştirildiğini görmüştü. Bu çalışmalar,
Avrupa dışı her yaşam formunu yok saymış diğer tüm kültürleri
barbarlıkla tanımlamıştı. Bernal ise bu yok saymanın en anlamlı
açıklamasını kitabın başlığında göstermişti: The Fabrication of Ancient
Greece 1785 - 1985(Antik Yunanistan Uydurmacası 1785-1985). Bernal bu
çalışmanın ikinci cildinin başlığı ise; Greece European or Levantine:
The Archeological and Documentary Evidence(Yunanistan Avrupalı mı,
Levanten mi-Doğu Akdenizlimi-?: Arkeolojik ve Belgesel Kanıtlar). Henüz
yazmadığı fakat taslak çalışmalarını tamamladığını ifade ettiği üçüncü
cildin başlığı; Solving the Riddle of the Sphinx and Studies in
Egypro-Greek Mitology (Sfenks Muammasının Çözümü ve Mısır-Grek
Mitolojisi Alanında Başka İncelemeler).
Bu kitabın uzun giriş bölümünde Bernal konuya girerken iki model tanımı
yapmaktadır: Yunanistan'ı Avrupalı olarak kabul eden ve adına
"Ari(aryan)" denilen model ve Mısır ve Sami kültür alanının çevresinde
ortaya çıkana ve adına "Levanten(Doğu Akdenizli)" denilen model. Bernal
bu modellerden ikincisine "Eskiçağ Modeli" demektedir. Bu modele göre,
Klasik ve Helenistik Çağda yaşayan Yunanlıların kültürleri Mısırlılar ve
Fenikelilerin Yunanistan'a yerleşip değişik koloniler kurması ve hatta
yerli ahaliyi medenileştirmesiyle oluşmuştur. Bundan sonrada Yunanlılar
değişik birçok kültürden etkilenerek gelişmeye devam etmişlerdir. Yani
bu modelde görülen en çarpıcı konu Yunanlıların dünyanın değişik kadim
kültürleriyle, bilgelikleriyle tanışarak bu tanışmalardan
etkilendikleridir.
Kitaba Bakış
Birinci Bölüm, Antikçağ'da Eskiçağ Modeli adını taşıyor. Bu bölümde ilk
olarak Bernal yerli nüfus üzerinde tartışma açıyor. Yunanistan'daki
yerli nüfus olarak bilinen Pelasglar, İyonlar ve Dorlar üzerinde
tartışmalar yapıyor. Örneğin, Bernal'e göre Pelasg asimile olmamış yerli
Yunanlılara verilen addır. Bu kavimler hakkında bilgi veren Bernal,
Herdotos 'un Tarih kitabından yararlanmaktadır. Yine bu bölümde başka
eslerden de yararlanılmaktadır. Aiskhylos'un "Yalvarıcılar" adlı oyunu
bu bölümde bahsedilmektedir. Bu oyun Yunanistan anakarasındaki yerleşimi
ana tema olarak almaktadır. Bu oyun kolonileştirmenin Yunan Trajedileri
üzerindeki etkisini anlatan ve günümüze kadar ulaşmış en erken dönem
oyunudur. Ayıca bu bölümde, Thucydides, Socarates, Aristotales gibi
düşünürlerde tartışılır. Bu bölüme kısaca Klasik ve Helenistik çağda
yaşayan Yunanlıların kendi geçmişlerini nasıl değerlendirdikleri
anlatılmaktadır. O dönemde Yunanlıların hiçbirisi "Avrupa Medeniyetinin
Beşiği" olmadıklarını kesin olarak biliyorlardı. Tam tersine
medeniyetlerinin oluşmasının Mısır ve Fenikelilere borçlu olduklarını
düşünüyorlardı. Bu bölümde Mısır ve Yunan dini inançları ve tapınma
yöntemlerinin benzerliklerine dikkat çekiliyor. Bu bölümün sonunda
Bernal Ari modeli savunanların kendi tezlerini destekleyecek bilinen
alıntılar yapmamasının iddialarının zayıf olmasına sebep olduğunu
gösterdiğini ifade etmektedir.
İkinci Bölüm, Mısır Bilgeliği ve Bunun Yunanlılarca Karanlık Çağlardan
Rönesans'a Aktarılması adını taşıyor. Bu bölümde yüksek medeniyetin
yıkılmasından sonraki Eski Mısır incelenmektedir. Mısır dininin
özelliklerinin Hıristiyanlık içinde ve Hıristiyanlık dışı tarikatlarda
ve hatta putperest olduğunu saklamayan Hermesçi gelenekler içinde
yaşadığı ifade edilmektedir. Bu bölümünün başında İskenderiye
kütüphanesinin M.S. 390 yılında bir grup Hıristiyan tarafından tahrip
edilmesi ve yirmi beş yıl sonra filozof ve matematikçi Hypatia'nın St.
Kiril'in kışkırttığı keşişler çetesi tarafından vahşice öldürülmesinin
Mısır putperestliğinin sona erip Hıristiyan Karanlık Çağların
başladığını anlatmaktadır. Mısır dini inanışı gücünü M.S. 2. yüzyıla
kadar kendi korumuş, ancak bu dinin bir tür helenik devam ettiricisi
olan neo-plantonculuk ve bunun Yahudi - Hıristiyan karşılığı olan
gnostisizmin zayıflamasından sonra Hıristiyan düşünürler bu dini bir
felsefeye dönüştürerek evcilleştirmişlerdir. Bu evcilleştirme süreci,
Mısır bilgelik tanrısı Thot'un rasyonalize edilmiş versiyonu olan Hermes
Trismegistus ve Mısır dininin son yüzyıllarında yazılmış Thot ile ilgili
metinlerle özdeşleştirilir. Kilise otoriteleri Hermes Trismegistus'un mu
yoksa Musa'nın ve İncil'in ahlak felsefesinin mi önce geldiğini
hararetle tartışır. Bu konuda St. Augustine'in görüşü ağırlık kazanır ve
Musa ile İncil daha önemli kabul edilir. Tersi gerçekleşmiş olsaydı,
Hıristiyanlık bugün bilinenden farklı bir yola girmiş olacaktı. Kilise
otoriteleri, Yunanlıların bilgeliği Mısırlılardan aldığı görüşündedir.
Daha doğrusu 1600'lü yıllardan önce hiç kimse, ne Yunan medeniyetinin
felsefesinin Mısır'dan geldiği inancını ne de bunların aktarıldığı
başlıca yolların Yunanistan'ın Mısırlılarca kolonileştirilmesinden ve
daha sonra Yunanlıların Mısır'da öğrenim görmesinden geçtiği inancını
ciddi olarak sorgulamamış ve bu gerçekten şüphelenmemişlerdir. Isaac
Newton'un çabası Mısırlıların kaybolmuş bilgilerini yeniden elde
etmektir. Kopernik her ne kadar matematiğini büyük ölçüde İslam bilimine
borçlu olsa da güneş merkezli (heliosantrik) evren modelini
Mısırlılardan almıştır.
Üçüncü Bölüm, 17. ve 18. Yüzyıllarda Mısır'ın Zaferi adını taşıyor. Bu
bölümde Hermesçiliğin 17. yüzyıldaki uzantıları araştırılmıştır.
Bilimcilerin çoğu Hermesçi metinlerin saygınlığının 1614 yılında Isaac
Casaubon'un metin eleştirisiyle ortadan kaldırılmış olduğunu ileri
sürüyorsa da Bernal bu konuda az bir etkinin var olduğunu düşünmektedir.
Casaboun'a göre metinler antik çağdan gelmemekte Hıristiyanlık sonrası
döneme ait görünmektedir. Bu görüş özellikle 19.yüzyıldan sonra ispat
gerektirmeyen bir olgu olarak kabul edilir. Oysa daha sonra Sir Filiners
Petric, bunların en geç M.Ö. 5. yüzyıldan geldiğini gösterir. Yine
Hermesçiliğe yönelik ilginin kaybolması, Mısır'a duyulan saygının
azaldığı anlamına gelmemektedir. 17. yüzyıl sonunda Eski Mısır "Radikal
Aydınlanma" ile bir arada düşünülüyor ve Hıristiyanlık ile politik
statükoyu sarsmak için kullanılmaktaydı. 18. yüzyılda entelektüel yaşama
egemen olan masonlar için Mısır imgesi son derece önemliydi. Nitekim,
çoğunlukla bir diğer uzun ömürlü büyük İmparatorluk ile, yani Çin ile
birlikte düşünülen Mısır, Avrupa'daki politik ve entelektüel düzen
1780'ler ve 1790'larda çözülene kadar, felsefesi ve bilimi, ama her
şeyden önce politik sistemi nedeniyle büyük bir saygı gömüştü.
Dördüncü Bölüm, 18. Yüzyılda Mısır'a Karşı Düşmanlıklar adını taşıyor.
Bu bölümle beraber Eskiçağ modelini yıkan ve Avrupa medeniyetinin
kaynağı olarak Mısır yerine Yunanistan'ı koyan güçlerin kökenine
gelinmiş oluyor. Bu güçlerin en önemli dördü üzerinde durulmaktadır:
Hıristiyan Tepkiciliği, "İlerleme" Kavramının Doğuşu, Irkçılığın Artışı
ve Romantik Helenizm. Bunların her biri birbiriyle ilişkilidir.
"İlerleme" düşüncesi 18. yüzyılın ortalarından itibaren güç kazanmaya
baslar. Hıristiyanlığın üstünlüğünü ve doğruluğunu kanıtlamaya çalışan
bazı düşünürler bu görüşe dayanarak ve sonra ortaya çıkanın daha
gelişmiş olduğu fikrinden hareketle, Yunanistan'ın Mısır'dan üstün
olduğunu kanıtlamaya girişir. Bu düşünce akımları, kısa sürede, o zaman
egemen olan iki akımla daha birleşir: Irkçılık ve romantizm. Bu bölümde
Kuzey Amerika'daki kolonilerin öneminin artmasına ve buralarda yürütülen
ikili politikaya (bir yandan yerli Amerikalıların soyunun tüketilmesi,
öte yandan Afrikalı siyahların köleleştirilmesi) paralel olarak deri
rengine dayalı ırkçılığın gelişimi ele alınmaktadır. Bu ırkçılık Locke,
Hume ve öteki İngiliz düşünürlerin düşüncesini istila etmiştir. Bunların
ve başka kıtaları keşfeden Avrupalıların etkisi, İngiltere kralı ve
Almanya'daki Hannover kenti elektoru ikinci George tarafından 1734'de
kurulan Gottingen üniversitesi üzerinde ve İngiltere ile Almanya
arasındaki kültürel ilişkilerde önemli olur. Bu nedenle insanların ırk
bakımından sınıflandırılması konusundaki ilk "akademik" çalışmanın
1770'lerde Gottingen üniversitesi profesörlerinden Johann Friedrich
Blumenbach tarafından yapılması şaşırtıcı değildir. Bu sınıflandırma
beyazları (ya da, beyaz ırkın en karakteristik özelliklerini taşıdığı
inancıyla kullanılmaya başlanan yeni terimiyle Kafkasyalı ırkı)
hiyerarşinin en tepesine yerleştiriyordu. Martin Bernal, Yunanlıların,
kendi kültürlerini başka halklara borçlu olduklarını kabul etmemekle
birlikte, yabancı kültürlere bir aşağılama duygusuyla baktıklarını,
fakat bunun, 18. yüzyıl sonundaki romantik hareket ve Hıristiyan Avrupa
ırkçılığı ile kıyaslandığında ihmal edilebilir. Avrupa'da ırkların iç
özellikleri ve zihinsel yetenekleri itibarıyla farklı oldukları
paradigması bütün insani araştırma ve incelemelere uygulanıyordu.
Irkların karışması hiç istenmeyen bir şey, hatta bir felaket olarak
görülüyordu. Bir medeniyetin yaratıcı olabilmesi için "ırkın saf" olması
gerekiyordu. Böylece, Yunan medeniyetinin, yerli Avrupalılar ile burada
yerleşen Afrikalı ve Samilerin karışması sonucu olduğunu düşünmek iyice
tahammül edilemez bir şey haline geldi.
Beşinci Bölüm, Romantik Dilbilim, Hindistan'ın Yükselişi ve Mısır'ın
Yıkılışı 1740 - 1880 adını taşıyor. Bu bölüm bir diğer ifadeyle Ari
modelin yükselişini de ifade etmektedir. Bu bölüm tarihsel dilbilimin
(linguistik) romantik köklerine ve 18. yüzyılın başlarında Hindistan'a
karşı duyulan tutkuyu ele alarak başlıyor. Bu tutkunun nedeni,
Sanskritçe ile Avrupa dilleri arasındaki ilişkinin ortaya konması idi.
Bu bölümde, Avrupa ile Çin arasındaki ticaret dengesi Avrupa'nın lehine
değiştikçe ve İngiltere ile Fransa'nın bu ülkeye karşı saldırıları
yoğunlaştıkça Avrupa'nın Çin kültürüne karşı duyduğu saygının da ortadan
kalkmaya başladığı gösteriliyor. Önceleri Çin incelmiş ve aydınlık bir
kültüre sahip eski bir medeniyet olarak görülürken, zamanla geri,
barbar, pis, yozlaşmış nitelemeleriyle anılmaya başlamıştır. Avrupa
diğer kıtalara yayıldıkça ve yerli halklar kötü muameleye maruz
kaldıkça, 18. yüzyılda Çin'e yakın bir paralellik taşıdığına inanılan
Mısır hakkında da aynı şekilde görüş değişiklikleri ortaya çıkmaya
başlar. Hem Çin, hem Mısır, üstün ırkların dinamik gelişmesi karşısında
hareketsiz ve hantal yapılar olarak tarih öncesine itilirler. Mısır'ın
itibar kaybına rağmen bu ülkeye gösterilen ilgi devam eder. Hatta 19.
yüzyılda Napeleon'un 1798'deki Mısır seferinden ve Jean Francis
Champollion'un hiyeroglifi deşifre etmesinden sonra bir canlanma da
görülür. Bernal bu bölümde Champollion'un akademik dürtülerini mason
gelenekleri ile ilişkisi bağlamında ve eski Mısır-eski
Yunanistan-Hıristiyanlık arasındaki üçlü ilişki ışığında inceliyor.
Altıncı Bölüm, Helen Tutkunluğu 1: Eskiçağ Modeli'nin Yıkılışı adını
taşıyor. Her ne kadar ırkçılık daima eski model'e duyulan düşmanlığın en
önemli kaynaklarından ve Ari model'in en önemli dayanaklarından biri
olmuş ise de, Mısır'ın önemine yönelik en sistemli saldırılar 18.
yüzyılın sonu ile 19. yüzyılın başlarında başladı. Bu saldırılar,
Yunanlılar tarafından ifade edilen Mısır'ın önemli olduğu inancına
meydan okuyordu. Eski model'e yönelik ilk meydan okumaların, 1815-1830
arasında meydana gelmesi anlamlıdır. Bu yıllar, Fransız Devrimi'nin
ardındaki güç olarak görülen rasyonalizme karşı en yoğun gerici tepki
yıllarıydı. Hıristiyanlık Avrupa ile özdeşleştiriliyor ve bu ikisi
"ilerlemecilik" düşüncesine birleştiriliyordu. Aynı yıllarda "genç"
Avrupalı Yunanlılar "eski" Asyalı Türklere karşı mücadeleye başlamıştı.
Bu Avrupa'daki Helen sevgisi ile birleşti. 1820'lerde Gottingen
üniversitesi profesörlerinden Karl Otrfried Muller kaynak metin
eleştirisi alanındaki yeni teknikleri kullanarak, Yunanistan'daki Mısır
yerleşimlerine dair bütün kayıtlara itibar kaybettirme çalışmasına
başladı. Eski model, Yunan kültürünün aslen Avrupalı olduğu ve felsefe
ile medeniyetin Yunanistan'dan kaynaklandığı yolundaki inançların önünde
bir engel olarak görülüyordu. Bu engel bir Hint-Avrupa dil ailesi
fikrinin genel kabul görmesinden de önce "bilimsel" olarak ortadan
kaldırıldı.
Yedinci Bölüm, bir önceki bölümün doğrudan devamı niteliğinde olup Helen
Tutkusu 2: Yeni Bilimsel Araştırmaların İngiltere'ye Aktarılması ve Ari
model'in yükselişi, 1830-1860 adını taşımaktadır. Antik medeniyet
mensuplarının tersine, Ari model'in savunucuları "ilerlemecilik"
düşüncesine derin bir iman besliyordu. Galipler daha gelişmiş ve
mağluplardan "daha iyi" olarak görülüyordu. Artik ırkların bir
biyografisi olarak görülen tarih, güçlü ve canlı halkların güçsüz ve
zayıf halklar üzerindeki zaferlerinden ibaretti. "Irklar", yurtlarındaki
coğrafi ve iklimsel şartlardan şekilleniyordu ve her çağda yeni biçimler
alan birtakım değişmez özelliklere sahipti. Bu bilim adamları için,
dünya tarihinde görülen en büyük "ırkın" Avrupa ya da Ari ırkı olduğu
tartışma götürmez gerçekti. Sadece bu "Irk" bütün diğer halkları
fethetme ve ileri, dinamik uygarlıklar kurma yeteneğine sahipti. Asyalı
ve Afrikalıların meydana getirdiği bütün öteki toplumlar ise statik
durağan idi. Slavlar ve İspanyollar bazı kenar Avrupalılar başka
"ırklar" tarafından fethedilebilirdi, ama "aşağı ırklar"ın fethinin
tersine, bu asla kalıcı ve yararlı olamazdı. "Efendi ırkların" ötekileri
fethetmesi ise yararlıydı.
Sekizinci Bölüm, Fenikelilerin Yükselişi
ve Düşüşü, 1830 - 1885 adını taşıyor. Bu bölümde Mısır’ın itibar
kaybedişi ve Yunanistan'ın kuruluşunda Mısır'ın etkisinin reddedilmesi
bir bakıma Fenikelilerin işine yaradığı anlatılmıştı. Çünkü Fenikeliler
hala reddedilmiyordu. Burada Fenikelilerin kültürel olarak Yahudilere
yakın olduğu iddia edilmektedir. Yahudilerden nefret etme duygusu modern
ırkçılıkla birleşince antisemitizme kaymıştı. Bütün Avrupalı düşünürler
bilinçli ya da bilinçsiz olarak Fenikelileri antik çağ Yahudisi olarak
tanımlıyordu. Hatta onlardan kurnaz Sami tüccarlar olarak
bahsediyorlardı. Bu bölümde Samilerin hangi ırktan olduğu ve dilbilim
açısından Sami dillerinin basit olduğu ve bir medeniyeti tanımlamaya
yetecek düzeyde olmadığından Coğrafi hafifliğe kadar değişik aşağılama
çalışmaları anlatılmakta ve Fenikeliler hakkında İngiliz ve Fransız
görüşlerine ayrı ayrı yer verilmektedir. 19. yüzyıl ortasındaki görüşe
göre, dünya tarihi Ariler ile Samiler arasındaki alışverişten oluyordu.
Samiler din ve şiiri ortaya çıkarmış, Ari fatihler de bilim, felsefe,
özgürlük ve sahip olunmaya değer başka ne varsa bunları oluşturmuştu.
Samilere gösterilen bu sınırlı kabul, Yahudilere yönelik dinsel nefretin
ortadan kalkması ile ırksal anti-semitizmin doğusu arasındaki sınırlı
dönemde meydana gelmişti. Anti-semitizmin doğuşuyla ortadan kalkacaktı.
Çeşitli nedenlerden dolayı Fenikelilere saygınlık kazandırmaktan
kaçınmak isteyen bilimciler, Yunan ve öteki Avrupa kültürlerinde
küçültülemeyen Sami öğeleri Asurlulara ve Babillilere mal etmeye
başladılar. Bu şekilde Yunanistan'la ilgili her tür etkiyi geldiği
yönden çalarak kendi düşündükleri yönlere gelişigüzel dağıttılar.
Dokuzuncu Bölüm, Fenike Sorununa Nihai Çözümü, 1885 - 1945 adını taşıyor.
1880'lerde anti-semitizmin doğuşuyla Fenikelilere saldırılar da
yoğunlaşmaya başladı. Fenikelilerin artık yarı ilahi bir statü tanınan
Yunanlıların medeniyetine herhangi bir katkıda bulunmuş olması kabulü
imkânsız bir düşünce olarak görülüyordu. Aşırı Ari model denilebilecek
bu tutum, özellikle Paris kültür ve bilim çevrelerinde faaliyet gösteren
asimile olmuş bir Alzaslı Yahudi olan Salamon Reinach ile İtalya'da
dersler veren Julius Beloch'un görüşlerinde açıkça görülüyordu. Bunlara
göre, Fenikeliler Yunanlılara sesli harflere dayanan alfabeyi
aktarmaktan başka bir katkıda bulunmamıştı. Diğer bilim adamlarının
görüşleri bu aşırılıkta olmasa da, öz olarak aynı idi. Fenikelilerin
Yunanlılar üzerindeki etkisinin nihai tasfiyesi 1920'lerde meydana geldi.
En gerici çevreler 1917 Rus devrimi'nde ve üçüncü enternasyonal'in
kurulmasında Yahudilerin önemli bir rol oynadığını iddia ediyorlardı.
Fenikelilerin Yunan kültürü üzerindeki tüm etkisi yok sayılmaya başlandı.
Hatta M.Ö. 8. yüzyılda Fenikelilerin Ege ve İtalya'daki varlıkları
hakkındaki kayıtlar bile yok sayılıyordu. Yunanlıların yaptığı tek
alıntı sayılan alfabenin önemi de azaltılmaya çalışılıyordu. Önce sadece
sesli harflere dayalı bir alfabenin büyük bir yenilik sağlamayacağı
söylenerek Yunanlıların sesli harfleri yazıya geçirmeye başlamalarına
büyük bir önem atfedilmeye başlandı. Sesli harfler olmadan bir alfabe
alfabe sayılmaz, insan mantıklı olarak düşünemezdi. Daha sonra,
alıntının mekânı değiştirilerek, Rodos, Kıbrıs ve sonunda Suriye
sahillerindeki hayali bir Yunan kolonisine aktarıldı. Böylece "dinamik"
Yunanlar alfabeyi Yunanistan'a gelen Fenikelilerden pasif olarak almıyor,
doğrudan yerine giderek alıp getiriyordu. Fenikelilerin gelmesiyle almış
olsalardı, bu aynı zamanda Samilerle bir ırkın karışması anlamına
gelecekti ve bu da kabul edilemezdi. Üçüncü olarak, alıntının tarihi M.Ö.
720'lere indirildi. Bu polis'in yaratılmasına zaman bırakacak kadar
emniyetli bir tarihti. Gerçi bu, Lineer B yazısının ortadan kalkmasıyla
yeni alfabenin alıntısı arasında uzun bir cehalet dönemi meydana
getiriyordu, ama bunun aslında bir avantaj olduğu görüldü. Bu cehalet
dönemi Homer'i okuma yazma bilmeyen bir toplumun ozanı haline
getiriyordu. Böylece, Mikene çağı ile eski çağlar arasına tam bir
karanlık çağ giriyordu. Bu şekilde, eski tarih ve eski model iyice
itibardan düşürülmüş oluyordu.
2. dünya savaşı sonrası geniş Ari model'e dönüş 1930'larda pozitivizmin
"gerçek" bilimlerde zayıflamasına rağmen, mantık ve eski tarih gibi
kenar alanlarda güç kazandığı görüldü. Böylece klasik uygarlık
çalışmalarında Fenike sorunu nihai ve bilimsel olarak çözülmüş
sayılıyordu. Artık bu disiplin emin bir şekilde yoluna devam edebilirdi.
Paradigma kurulmuştu. Bunu böyle kabul etmeyen herhangi bir bilim adamı
yetersiz ya da sahtekar olarak kabul ediliyordu. Bu tavır sayesinde
paradigma, anti-semitizmin sonuçları 1945'de ortaya çıkmasından sonra
bile otuz yıldan fazla süre yaşadı. Ancak uzun vadede aşırı Ari
model'den tavizler verildi.
Onuncu Bölüm Savaş Sonrası Durum: Geniş Ari Modeli'ne dönüş, 1945 - 1985
adını taşıyordu. Yukarıda ifade edilen süreç bu bölümde incelenmektedir.
Martin Bernal, Fenikelilerin itibarlarının iade edilmesinde İsrail'in
kurulusunun etkili olduğunu yazıyor. 1949'dan beri Yahudiler, ya da en
azından İsrailli Yahudiler tam Avrupalı olarak kabul edilmektedir. Sami
kökenli bir dil konuşmanın, insanların askeri başarılar kazanmasını
engellemediği görülmüştür. Artık, Avrupa uygarlığında Yahudi-Hıristiyan
zinciri öne çıkarılmaktadır. Aşırı Ari model'den tavizler verilmesinde
Cyrus Gordon ile Michael Astour'un çalışmaları etkili olur. Gordon, eski
doğu Akdeniz dillerini yaşayan herkesten daha iyi bilen bir kişi olarak
kabul edilmektedir. Astour'un çalışmaları aşırı Ari model'e üç temel
saldırı yöneltir. Birincisi, onun bu konuda bir kitap yazması bile
akademik statükoya meydan okuma anlamına gelmektedir. Bir klasik
uygarlıklar uzmanının Yunanlıların ve Romalıların Ortadoğu üzerindeki
etkisinden söz edilmesi izin verilmez bir şey olarak görülüyordu. Bir
Sami uzmanının Yunanlılar hakkında yazmaya hakkı olamazdı. İkincisi,
Astour arkeolojinin, tarih öncesi ile ilgili mitler, efsaneler, dil ve
isimler gibi diğer kaynaklardan daha üstün kabul edilmesine karşı
çıkıyordu. Böylece eski tarihin "bilimsel" statüsünü tehdit ediyordu.
Üçüncü olarak, klasik uygarlıklar ile ilgili olarak bir bilgi
sosyolojisi ortaya koyarak bu toplumlardaki bilimsel çalışmalar ile
toplumun diğer alanları arasında bağlantılar kurdu. Hatta, Fenikelilere
gölge düşürülmesinin anti-semitizmle ilgili olduğuna işaret etti. Bu
kadar "zındıklık" cezalandırılmadan yoluna devam edemezdi. Astour'un
çalışmalarına ağır eleştiriler yöneltildi ve alan çalışması yapması
engellendi. Fakat Gordon gibi onun çalışmaları da büyük etkilerde
bulundu.
Kara Atena'nın birinci cildi, bir öngörü ile sona eriyor: Geniş Ari
model'in üstesinden gelmek, aşırı Ari model'i yıkmaktan daha uzun bir
zaman alacaktır, fakat eski model'in düzeltilmiş biçimi, önümüzdeki
yüzyılın başlarında kabul görecektir.
Bernal "İmal edilmiş bir efsane olan Eski Yunan" ın gerçeklerini
özellikle etimolojik çalışmalarla ortaya koymaya çalışmıştır. Eski
Yunan'ın köklerinin kültürler arası etkileşimden doğduğunu göstermeye
çalıştığı kitapta bu uydurmanın ve algılama modelinin Avrupa
ırkçılığıyla beraber başladığının net olarak görülememesine şaşırmıştır.
Bu anlamda kitabın tümüne bakıldığında dünya üzerindeki değişik
medeniyetlerin düşünce geleneklerinin nasıl göz ardı edildiği
görülmektedir.
Değişik coğrafyalarda değişik yaşam biçimlerinin oluşturduğu kültürel
geçmişlerin yok sayılması ve tüm düşünce geleneğinin Eski Yunan'a
dayandırılması Batı'nın kendini insanlığın merkezi görme sevdasının,
isteğinin ve çalışmalarının en güzel örneğidir. Ancak bu türden
eleştirel kitapların azlığı, bilim dünyasında ve özel görüşmelerde dahi
bu kritiğin yapılamıyor olması bu uydurmayı hazırlayanların
sömürgeciliğinin gücünü göstermesi bakımından önemlidir. Bu kritiğin
İslam dünyasında da yapılamıyor olması ise işin en acı kısmıdır. Buradan
da anlaşılmaktadır ki, Müslümanların bilgi konusundaki eksiklikleri ve
değişik bilim disiplinlerini kullanamıyor olması, günümüzde ise "öteki"
olmaktan korkması dolayısıyla bilimsel çalışmaları verildiği şekliyle
kullanması konuya getirilecek yorumları bile tümden ortadan kaldırmıştır.
Kullanılan dil ve atfedilen kaynaklara bakılığında İslam dünyasındaki
çalışmalar, olumsuzlama başlığı altında bile bu imal edilmiş düşünce
geleneğini kullanmaktan kendisini alamamaktadır.
Varlığın sebebi, hayatın anlamı, maddenin özü gibi birçok konuda Eski
Yunan geleneğinden gelen bilgilerden önce Kur'an merkezli düşünce
geleneği üzerinden bu sorulara cevap verilebilmelidir. Varlığın,
bilginin, metodun ve hareketin Kur'an'dan nasıl hayata
yansıtılabileceğinin kesin olarak belirtildiği, pratiklerinin
gösterildiği bir düşünce geleneği oluşturmak Müslümanların asli görevi
olmalıdır. Kara Atena gibi Batı dünyasının düşünce geleneğinden yükselen
eleştirel sesleri görerek boş bırakılan bu alanda ciddi ve bilgi-fikir
dolu çalışmalar yapılmalıdır. |