|

KİM GİDER KİM KALIR
Bilindiği
üzere, Türkiye gündeminin değişmeyen tartışma maddeleri vardır. Bunlar
özellikle medyanın marifetiyle zaman zaman kamuoyu gündemine taşınır ve
bir süre manipülatif atışmalar yapıldıktan sonra dinlenmeye bırakılır ve
sonra başka bir vesileyle ısıtılarak yeniden gündeme taşınırlar. Bu
tartışmalardan birinin tipik iddiası da, Türkiye'nin 'dinci' bir tehdit
altında olduğu ve bu tehdidin giderek güç kazandığı yönündedir. Daha
önceleri 'irtica' başlığı altında gündeme gelen konunun, bir süredir,
başka bir boyut kazandığını görüyoruz. Refahyol hükümeti döneminde cılız
bir sesle dillendirilen bu yöndeki iddiaların AKP iktidarı döneminde
daha farklı bir tonda dillendirilmeye çalışıldığı gözlemleniyor.
Piyanist Fazıl Say'ın, Türkiye'de İslami eğilimlerin güçlendiği
gerekçesiyle "ülkeyi terk etmeyi düşündüğünü" beyan etmesinin ve Haluk
Şahin'in de, Radikal gazetesindeki yazısında, 2007 yılındaki siyasal
gelişmeleri baz alarak "1. Cumhuriyet döneminin bittiğini" ilan
etmesinin yazmasının ardından tartışmanın yeniden gündeme geldiğini ve
fakat bu kez daha farklı bir boyutta geliştiğini söyleyebiliriz.
Tartışmalarda laik-demokratik kesimin içindeki bazı unsurlar, daha
önceki tartışmalarda olduğundan farklı olarak, bu ülkede kendilerini
giderek daha fazla 'yabancı' hissetmeye başladıklarını ifade ediyorlar
ve mevcut gidişatın devamı halinde ülkenin geleceğinin 'karanlık'
olduğunu söylüyorlar. İşte bu yeni ifade biçimi ve hissiyatın üzerinde
durulmalıdır ve ne kadarıyla gerçekliğe tekabül ettiği sorgulanmalıdır.
Bu noktada söylenebilecek ilk söz, mevcut hissiyatın sahibi olan laik
kesimlerin, bu hissiyatlarını yanlış bir temele dayandırdıklarıdır. Bu
kesimlere göre, "parti siyaseti yoluyla iktidarı ele geçiren 'İslamcı'
kesimler, ülke siyasetinde ağırlıklı unsur haline gelmişler ve laik
kesim azınlığa düşmüştür. Bunu görmek için toplumdaki başörtülü bayan
sayısına bakmak bile yeterli olacaktır. 'Mahalle baskısı' artık
dayanılmaz boyutlardadır. Bütün bunlar, bu ülkenin, Atatürk'ün kurduğu
Cumhuriyet'in yolundan 'saptığının' açık delilleridir. O halde
Batılı-laik değerleri benimsemiş kesimlerin bu ülkede yaşamasının artık
fazla bir anlamı kalmamıştır!" Laik kesimin bazı unsurları sahiden de bu
hissiyata giderek daha fazla kapılmaktadırlar, ancak acaba gerçekler bu
hissiyatla ne kadar örtüşmektedir? Öncelikle şunu ifade etmek gerekir
ki, 'İslamcı gelişme'nin AKP üzerinden yapılması temel bir yanlıştır.
AKP iktidarının, bu ülkede İslam'ın iktidar olmasıyla hiçbir bağı
yoktur. Çünkü AKP, laik-demokratik düzene bağlılığını ilan etmiş, hatta
geçmişinde var olduğunu iddia ettiği 'İslamcı' kimliğini de üzerinden
çıkardığını deklare etmiş bir partidir. Uygulamalarıyla da, Batılı
liberal-muhafazakar değerleri perçinleyici bir işlevi olmuştur. Bu genel
siyasi eğilim içerisinde, tabanın bazı hissiyatlarına hitap eden söz ve
fiillerin olması ise elbette doğal karşılanmalıdır. Çünkü bu, Türk
siyasetinin tipik bir özelliğidir. Tabanın bazı arzularına, oy
kaygısıyla hitap etmek gerekir. Fakat ciddi talepler, asla siyasi
platforma taşınmaz. Bunun belki de en iyi ve en güncel örneği de
başörtüsü konusudur. AKP, iki dönemdir tek parti hükümeti kurmuş
olmasına rağmen, bu konuda hiçbir somut adım atmamıştır veya
atamamıştır. Yeni Anayasa taslağı çerçevesinde bir takım gelişmeler
olabileceği söylense de, bunun 'meşruiyet zemini'nin de yine
laik-demokratik değerler olacağı bellidir. Yani başörtüsü yasağının,
demokrasinin meşruiyet sınırları içerisinde kısmen kaldırılması,
İslam'ın değil, laik-demokratik değerlerin başarısı olacaktır.
Dolayısıyla, AKP'nin uygulamalarından yola çıkarak, bu ülkede İslami
gelişmeyi 'ölçmek' mümkün değildir.
Fakat medyaya da yansıyan fotoğraflar veya görüntülerde olduğu gibi,
toplumda başörtülü bayan sayısının artışı neyi simgelemektedir? Toplumda
başörtülü bayanların sayısının 'açık' olanlardan fazla oluşunu hiç mi
dikkate almamak gerekir? Yapılan kamuoyu araştırmalarında Türk halkının
giderek daha çok 'dindarlaştığı' yönünde çıkan sonuçları da mı göz ardı
mı etmek gerekir? Laik kesim içerisindeki bazı kesimlerin akıllarına
gelen bu soruların cevabı elbette vardır fakat bu cevapları aktüel
politikadaki gelişmelere endeksli olarak aramamak gerekir. Evet, Türk
halkının tesettür pratiğini giderek daha fazla icra ettiğini söylemek
mümkündür; fakat bu, AKP'nin uyguladığı politikaların sonucu vs.
değildir. Bu, İslam dünyasındaki (hatta dünyadaki) genel eğilimin bir
sonucudur. İslam, olanca baskı ve iğdişleştirme politikalarına rağmen,
toplumsal bazda güç kazanmaya devam etmektedir. Ancak bu etkiyi, 'dini
tezahürler' üzerinden değil, özellikle 'ideolojik' planda takip etmek
gerekmektedir. İslam, ideolojik anlamda dünyada 'yükselen değer'dir ve
bunun doğal sonucu olarak, toplumsal düzlemde tezahürlerini
göstermektedir. Bu tezahürleri bastırma veya yok sayma yönündeki çabalar
da, istenen sonucu vermemektedir. Siyasi iktidarlar, bu gelişmenin önünü
almak için her türlü tedbiri alsalar bile, gelişmeyi güdükleştirmeyi ve
yok etmeyi başaramamaktadırlar. İğdişleştirme yönündeki çabalardan sonuç
almalarına rağmen, yine de emellerine ulaşamamaktadırlar. Ve işte tam da
bu noktada, AKP gibi partilerin 'iğdişleştirme' açısından işlevsel önemi
üzerinde durulmalıdır. Haluk Şahin'in söylediği gibi, AKP döneminde
Cumhuriyet treni raydan çıkmış değildir, bilakis, bu dönemde AKP gibi
partiler eliyle "İslamî gelişme raydan çıkarılmaya çalışılmaktadır."
Fuller tarzı analistlerin önerdiği yöntem de budur. Amaç, 'İslamcı'
talepleri, aktüel politika platformuna taşıyıp sistem-içi unsur haline
getirmek ve böylece aktüel 'tehlike'yi bertaraf etmektir. AKP pratiğinin
bu amacı gerçekleştirme yönündeki 'başarısını' görmek ise çok zor olmasa
gerektir.
Peki gerçek bu olduğu halde, laik kesimin bazı unsurlarının "ülkeyi terk
etme" hissiyatına kapılmasını nasıl açıklamak gerekir? Bu noktada
söylenecek ilk söz, bu kesimin korkularıyla alakalıdır. Bu kesimin
korkuları, aklının önündedir. Genellikle de pür laik 'yaşam tarzı'na
bağlıdırlar. Bu kesimin toplumdaki dini tezahürlerin artışını bile kendi
yaşam tarzlarına yönelik ciddi bir 'tehdit' olarak algılamasının nedeni
de budur. Fakat daha 'akılcı' hareket eden ve genellikle yönetim
kadrolarında bulunan veya bu kadrolarla ilişki içinde olan laik kesim
ise, bazı dini tezahürlerin toplumda daha belirgin bir şekilde
görülmesini, laik-yaşam tarzının tehdit altında olduğuna yormaz.
Bilakis, kendi iktidarlarının sağlamlaştırılması için bu tezahürlerden
yararlanmayı düşünür. Bunu da, 'ılımlı' dini kesimleri güçlendirip, asıl
tehdit olarak gördüğü 'radikal' akımların karşısına çıkararak yapar. Bu
noktada 'İslamizasyon' taktiğine başvuran sistem, böylece bir taşla iki
kuş vurmuş olur. Hem tehdit olarak gördüğü kesimlerle mücadelenin önemli
bir bölümünün yükünü kendi üzerinden atmış olur, hem de ideolojik
mücadelelerin en etkili silahı 'dine karşı din' taktiğinin meyvelerini
devşirmiş olur. Ilımlı söylemin, hakim Batılı ideolojiyi meşrulaştırıcı
özelliği sayesinde de, iktidarını perçinlemiş olur.
Bu arada, "ülkeyi terk etme" hissiyatının başka bazı boyutlarını da
irdelemek gerekmektedir. Bilindiği gibi, Cumhuriyet'in kuruluşundan bu
yana, laik değerlere bağlı olmayan ideolojilerin taraftarları "ya sev,
ya terk et" sloganına muhatap olmuşlardır. Bu kesimlere, komünist iseler
Moskova'ya, Şeriatçı iseler Suudi Arabistan veya İran'a gitmeleri
söylenmiştir. Çünkü bu sloganın dillendirildiği dönemde, laik kesimler
bu ülkenin 'sahipleri'dirler ve eleştirilen ideolojilerin bağlıları da,
'sevmedikleri' bu ülkeyi terk etmelidirler. Fakat şimdi durum değişmiş
ve bu kez sanki laik kesimler için artık bu ülke 'yaşanmaz' hale
gelmiştir! Gidilecek yer ise bellidir. Bu kesimler, ülkede dini
tezahürlerin artmasından rahatsız olmakta ve 'yaşanabilir' yer olarak
gördükleri Batı'ya göçmeyi düşünmektedirler. İşte bu noktada,
laik-kesimlerin 'kökeni'ne ilişkin bir değerlendirme yapılmalıdır. Gerçi
şu an Türkiye o pozisyonda değildir ama, bu ülke sahiden 'dini' bir
kimliğe bürünürse, bu kesimlerin "geldikleri yere gitmek isteyecekleri"
açıktır ve bunu doğal karşılamak gerekir. Çünkü her insan, 'ait olduğu
yerde' kendini rahat hisseder. Laik düşünce, bu ülkenin 'özünde' yoktur;
Batı'dan gelmiştir. Yani "kökü dışarıdadır." Dolayısıyla, bu ideolojinin
bağlılarının, yaşam alanlarının daraldığını hissettikleri yerde yaşamak
istememeleri de son derece doğaldır.
Tam da bu noktada, modern düşüncesinin İslam coğrafyasındaki akıbeti
üzerine bazı şeyler söylemek gerekmektedir. Modernleştirici elit
kesimler, İslam coğrafyasında 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra
ideolojik hakimiyeti ele geçirmişlerdir ve post-modern döneme kadar da
bu üstünlükleri devam etmiştir. Fakat modernitenin kendi içinde
geçirdiği krizin sonucu olarak Büyük Anlatı'ların eski itibarlarını
yitirmesi ve Müslümanların da Öze Dönüş akımı çerçevesinde 'uyanış'
belirtileri göstermesiyle birlikte gidişat tersine dönmüştür. İslam
dünyasının iç dinamiklerinin de görece katkısıyla birlikte, modernite,
cazibesini yitirmiştir. İşte İslam coğrafyasında dini tezahürlerinin
artmasının asıl nedeni budur. Batı, bu gelişmenin farkındadır; önlem
almak istemektedir, hatta almaktadır ancak alınan önlemler, bu gelişmeyi
engellemeye yetmemektedir. Düşen dev, tekrar ayağa kalkmaya
çalışmaktadır. Ayakları üzerinde durması elbette zaman alacaktır. Ancak
'uyanma' her şeyin başıdır. Uykudan sonra yorgun vücut artık
dinlenmiştir. Kalkıp, işine gücüne bakabilir. Elbette ki harici
etkilerle uyanan devin tekrar uyutulması, uyumuyorsa da ayağına çelme
takılması yönünde çabalar da vardır. Fakat eğer dev, uykusunu yeterince
almışsa ve dinç olarak kalkmışsa, harici etkiler başarılı olamayacaktır.
İşte bu yüzden, devin uykusunu yeterince alıp almadığı, bundan sonraki
sürecin belirleyici faktörü olacaktır. İslam dünyasının dinç olarak
uykusundan uyanıp uyanmadığını anlamak için, 'düşünsel yetkinlik'
düzeyine bakmak gerekir. Bu noktada, bir asır öncesine göre ilerleme
olduğunu söylemek mümkündür. Müslümanlar, 'başlangıç dönemi'ni bitirmek
üzeredirler. Artık 'düşüncenin okullaşması' süreci başlayacaktır. Bu
süreç sağlıklı bir şekilde işlediğinde ise, İslam dünyasının çehresi
tamamen değişecektir.
Evet, İslam dünyasını değiştirecek, onu küresel siyasetin aktif bir
aktörü haline getirecek olan şey, düşüncenin okullaşması sürecinin
sağlıklı işlemesidir. Çünkü her diri yapının temelinde bir sağlam
düşünce temeli vardır. İslam dünyası, kendi kavramlarıyla düşünüp, kendi
kavramlarıyla konuşabildiği anda, dünyayı da değiştirecek güce sahip
olacaktır. O zaman modernite, bu yeni gücün karşısında tutunamayacak ve
tuzla buz olacaktır. Ardından da toplumsal ve siyasal yapılar
değişecektir. Değişimlerin doğası böyle işler. Önce 'düşüncede devrim'
olur, ardından da toplumda ve siyaset alanında. Bu yüzden, Müslümanlar,
çabalarını düşüncenin okullaşması noktasında yoğunlaşmalıdırlar. Bu ise
her şeyden önce İslam'ın temel kavramlarına vukufiyeti gerektirir. Bu
gerçekleşmediği zaman, moderniteyi yenmek de mümkün olmayacaktır.
Müslümanlar orijinal İslami dili kullanmayı öğrenmedikçe, ürettikleri
her fikir, modernitenin 'yeniden üretilmesi' anlamına gelecektir.
Moderniteyi yenmenin yolu, İslami dil'i yetkinlikle kullanabilmekten
geçer. İslam dünyasının geneline bakıldığında, artık bu önemli sorunun
farkına varılmaya başlandığını söylemek de mümkündür. Eğer bu süreç
olumlu yönde gelişirse, bu mücadelede Batı'nın teknolojik ve askeri
üstünlüğünün hiçbir kıymet-i harbiyesinin olmadığı da net bir şekilde
görülecektir. Çünkü o zaman İslam, 'insanlığın umudu' olacak ve artık
beyinlerindeki engellerden kurtulan insanlar 'fevc fevc' İslam'a
koşacaklardır. |