Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 349 | Ocak  2008

                   

 

 


KİM GİDER KİM KALIR

Bilindiği üzere, Türkiye gündeminin değişmeyen tartışma maddeleri vardır. Bunlar özellikle medyanın marifetiyle zaman zaman kamuoyu gündemine taşınır ve bir süre manipülatif atışmalar yapıldıktan sonra dinlenmeye bırakılır ve sonra başka bir vesileyle ısıtılarak yeniden gündeme taşınırlar. Bu tartışmalardan birinin tipik iddiası da, Türkiye'nin 'dinci' bir tehdit altında olduğu ve bu tehdidin giderek güç kazandığı yönündedir. Daha önceleri 'irtica' başlığı altında gündeme gelen konunun, bir süredir, başka bir boyut kazandığını görüyoruz. Refahyol hükümeti döneminde cılız bir sesle dillendirilen bu yöndeki iddiaların AKP iktidarı döneminde daha farklı bir tonda dillendirilmeye çalışıldığı gözlemleniyor. Piyanist Fazıl Say'ın, Türkiye'de İslami eğilimlerin güçlendiği gerekçesiyle "ülkeyi terk etmeyi düşündüğünü" beyan etmesinin ve Haluk Şahin'in de, Radikal gazetesindeki yazısında, 2007 yılındaki siyasal gelişmeleri baz alarak "1. Cumhuriyet döneminin bittiğini" ilan etmesinin yazmasının ardından tartışmanın yeniden gündeme geldiğini ve fakat bu kez daha farklı bir boyutta geliştiğini söyleyebiliriz. Tartışmalarda laik-demokratik kesimin içindeki bazı unsurlar, daha önceki tartışmalarda olduğundan farklı olarak, bu ülkede kendilerini giderek daha fazla 'yabancı' hissetmeye başladıklarını ifade ediyorlar ve mevcut gidişatın devamı halinde ülkenin geleceğinin 'karanlık' olduğunu söylüyorlar. İşte bu yeni ifade biçimi ve hissiyatın üzerinde durulmalıdır ve ne kadarıyla gerçekliğe tekabül ettiği sorgulanmalıdır.
Bu noktada söylenebilecek ilk söz, mevcut hissiyatın sahibi olan laik kesimlerin, bu hissiyatlarını yanlış bir temele dayandırdıklarıdır. Bu kesimlere göre, "parti siyaseti yoluyla iktidarı ele geçiren 'İslamcı' kesimler, ülke siyasetinde ağırlıklı unsur haline gelmişler ve laik kesim azınlığa düşmüştür. Bunu görmek için toplumdaki başörtülü bayan sayısına bakmak bile yeterli olacaktır. 'Mahalle baskısı' artık dayanılmaz boyutlardadır. Bütün bunlar, bu ülkenin, Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyet'in yolundan 'saptığının' açık delilleridir. O halde Batılı-laik değerleri benimsemiş kesimlerin bu ülkede yaşamasının artık fazla bir anlamı kalmamıştır!" Laik kesimin bazı unsurları sahiden de bu hissiyata giderek daha fazla kapılmaktadırlar, ancak acaba gerçekler bu hissiyatla ne kadar örtüşmektedir? Öncelikle şunu ifade etmek gerekir ki, 'İslamcı gelişme'nin AKP üzerinden yapılması temel bir yanlıştır. AKP iktidarının, bu ülkede İslam'ın iktidar olmasıyla hiçbir bağı yoktur. Çünkü AKP, laik-demokratik düzene bağlılığını ilan etmiş, hatta geçmişinde var olduğunu iddia ettiği 'İslamcı' kimliğini de üzerinden çıkardığını deklare etmiş bir partidir. Uygulamalarıyla da, Batılı liberal-muhafazakar değerleri perçinleyici bir işlevi olmuştur. Bu genel siyasi eğilim içerisinde, tabanın bazı hissiyatlarına hitap eden söz ve fiillerin olması ise elbette doğal karşılanmalıdır. Çünkü bu, Türk siyasetinin tipik bir özelliğidir. Tabanın bazı arzularına, oy kaygısıyla hitap etmek gerekir. Fakat ciddi talepler, asla siyasi platforma taşınmaz. Bunun belki de en iyi ve en güncel örneği de başörtüsü konusudur. AKP, iki dönemdir tek parti hükümeti kurmuş olmasına rağmen, bu konuda hiçbir somut adım atmamıştır veya atamamıştır. Yeni Anayasa taslağı çerçevesinde bir takım gelişmeler olabileceği söylense de, bunun 'meşruiyet zemini'nin de yine laik-demokratik değerler olacağı bellidir. Yani başörtüsü yasağının, demokrasinin meşruiyet sınırları içerisinde kısmen kaldırılması, İslam'ın değil, laik-demokratik değerlerin başarısı olacaktır. Dolayısıyla, AKP'nin uygulamalarından yola çıkarak, bu ülkede İslami gelişmeyi 'ölçmek' mümkün değildir.
Fakat medyaya da yansıyan fotoğraflar veya görüntülerde olduğu gibi, toplumda başörtülü bayan sayısının artışı neyi simgelemektedir? Toplumda başörtülü bayanların sayısının 'açık' olanlardan fazla oluşunu hiç mi dikkate almamak gerekir? Yapılan kamuoyu araştırmalarında Türk halkının giderek daha çok 'dindarlaştığı' yönünde çıkan sonuçları da mı göz ardı mı etmek gerekir? Laik kesim içerisindeki bazı kesimlerin akıllarına gelen bu soruların cevabı elbette vardır fakat bu cevapları aktüel politikadaki gelişmelere endeksli olarak aramamak gerekir. Evet, Türk halkının tesettür pratiğini giderek daha fazla icra ettiğini söylemek mümkündür; fakat bu, AKP'nin uyguladığı politikaların sonucu vs. değildir. Bu, İslam dünyasındaki (hatta dünyadaki) genel eğilimin bir sonucudur. İslam, olanca baskı ve iğdişleştirme politikalarına rağmen, toplumsal bazda güç kazanmaya devam etmektedir. Ancak bu etkiyi, 'dini tezahürler' üzerinden değil, özellikle 'ideolojik' planda takip etmek gerekmektedir. İslam, ideolojik anlamda dünyada 'yükselen değer'dir ve bunun doğal sonucu olarak, toplumsal düzlemde tezahürlerini göstermektedir. Bu tezahürleri bastırma veya yok sayma yönündeki çabalar da, istenen sonucu vermemektedir. Siyasi iktidarlar, bu gelişmenin önünü almak için her türlü tedbiri alsalar bile, gelişmeyi güdükleştirmeyi ve yok etmeyi başaramamaktadırlar. İğdişleştirme yönündeki çabalardan sonuç almalarına rağmen, yine de emellerine ulaşamamaktadırlar. Ve işte tam da bu noktada, AKP gibi partilerin 'iğdişleştirme' açısından işlevsel önemi üzerinde durulmalıdır. Haluk Şahin'in söylediği gibi, AKP döneminde Cumhuriyet treni raydan çıkmış değildir, bilakis, bu dönemde AKP gibi partiler eliyle "İslamî gelişme raydan çıkarılmaya çalışılmaktadır." Fuller tarzı analistlerin önerdiği yöntem de budur. Amaç, 'İslamcı' talepleri, aktüel politika platformuna taşıyıp sistem-içi unsur haline getirmek ve böylece aktüel 'tehlike'yi bertaraf etmektir. AKP pratiğinin bu amacı gerçekleştirme yönündeki 'başarısını' görmek ise çok zor olmasa gerektir.
Peki gerçek bu olduğu halde, laik kesimin bazı unsurlarının "ülkeyi terk etme" hissiyatına kapılmasını nasıl açıklamak gerekir? Bu noktada söylenecek ilk söz, bu kesimin korkularıyla alakalıdır. Bu kesimin korkuları, aklının önündedir. Genellikle de pür laik 'yaşam tarzı'na bağlıdırlar. Bu kesimin toplumdaki dini tezahürlerin artışını bile kendi yaşam tarzlarına yönelik ciddi bir 'tehdit' olarak algılamasının nedeni de budur. Fakat daha 'akılcı' hareket eden ve genellikle yönetim kadrolarında bulunan veya bu kadrolarla ilişki içinde olan laik kesim ise, bazı dini tezahürlerin toplumda daha belirgin bir şekilde görülmesini, laik-yaşam tarzının tehdit altında olduğuna yormaz. Bilakis, kendi iktidarlarının sağlamlaştırılması için bu tezahürlerden yararlanmayı düşünür. Bunu da, 'ılımlı' dini kesimleri güçlendirip, asıl tehdit olarak gördüğü 'radikal' akımların karşısına çıkararak yapar. Bu noktada 'İslamizasyon' taktiğine başvuran sistem, böylece bir taşla iki kuş vurmuş olur. Hem tehdit olarak gördüğü kesimlerle mücadelenin önemli bir bölümünün yükünü kendi üzerinden atmış olur, hem de ideolojik mücadelelerin en etkili silahı 'dine karşı din' taktiğinin meyvelerini devşirmiş olur. Ilımlı söylemin, hakim Batılı ideolojiyi meşrulaştırıcı özelliği sayesinde de, iktidarını perçinlemiş olur.
Bu arada, "ülkeyi terk etme" hissiyatının başka bazı boyutlarını da irdelemek gerekmektedir. Bilindiği gibi, Cumhuriyet'in kuruluşundan bu yana, laik değerlere bağlı olmayan ideolojilerin taraftarları "ya sev, ya terk et" sloganına muhatap olmuşlardır. Bu kesimlere, komünist iseler Moskova'ya, Şeriatçı iseler Suudi Arabistan veya İran'a gitmeleri söylenmiştir. Çünkü bu sloganın dillendirildiği dönemde, laik kesimler bu ülkenin 'sahipleri'dirler ve eleştirilen ideolojilerin bağlıları da, 'sevmedikleri' bu ülkeyi terk etmelidirler. Fakat şimdi durum değişmiş ve bu kez sanki laik kesimler için artık bu ülke 'yaşanmaz' hale gelmiştir! Gidilecek yer ise bellidir. Bu kesimler, ülkede dini tezahürlerin artmasından rahatsız olmakta ve 'yaşanabilir' yer olarak gördükleri Batı'ya göçmeyi düşünmektedirler. İşte bu noktada, laik-kesimlerin 'kökeni'ne ilişkin bir değerlendirme yapılmalıdır. Gerçi şu an Türkiye o pozisyonda değildir ama, bu ülke sahiden 'dini' bir kimliğe bürünürse, bu kesimlerin "geldikleri yere gitmek isteyecekleri" açıktır ve bunu doğal karşılamak gerekir. Çünkü her insan, 'ait olduğu yerde' kendini rahat hisseder. Laik düşünce, bu ülkenin 'özünde' yoktur; Batı'dan gelmiştir. Yani "kökü dışarıdadır." Dolayısıyla, bu ideolojinin bağlılarının, yaşam alanlarının daraldığını hissettikleri yerde yaşamak istememeleri de son derece doğaldır.
Tam da bu noktada, modern düşüncesinin İslam coğrafyasındaki akıbeti üzerine bazı şeyler söylemek gerekmektedir. Modernleştirici elit kesimler, İslam coğrafyasında 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra ideolojik hakimiyeti ele geçirmişlerdir ve post-modern döneme kadar da bu üstünlükleri devam etmiştir. Fakat modernitenin kendi içinde geçirdiği krizin sonucu olarak Büyük Anlatı'ların eski itibarlarını yitirmesi ve Müslümanların da Öze Dönüş akımı çerçevesinde 'uyanış' belirtileri göstermesiyle birlikte gidişat tersine dönmüştür. İslam dünyasının iç dinamiklerinin de görece katkısıyla birlikte, modernite, cazibesini yitirmiştir. İşte İslam coğrafyasında dini tezahürlerinin artmasının asıl nedeni budur. Batı, bu gelişmenin farkındadır; önlem almak istemektedir, hatta almaktadır ancak alınan önlemler, bu gelişmeyi engellemeye yetmemektedir. Düşen dev, tekrar ayağa kalkmaya çalışmaktadır. Ayakları üzerinde durması elbette zaman alacaktır. Ancak 'uyanma' her şeyin başıdır. Uykudan sonra yorgun vücut artık dinlenmiştir. Kalkıp, işine gücüne bakabilir. Elbette ki harici etkilerle uyanan devin tekrar uyutulması, uyumuyorsa da ayağına çelme takılması yönünde çabalar da vardır. Fakat eğer dev, uykusunu yeterince almışsa ve dinç olarak kalkmışsa, harici etkiler başarılı olamayacaktır. İşte bu yüzden, devin uykusunu yeterince alıp almadığı, bundan sonraki sürecin belirleyici faktörü olacaktır. İslam dünyasının dinç olarak uykusundan uyanıp uyanmadığını anlamak için, 'düşünsel yetkinlik' düzeyine bakmak gerekir. Bu noktada, bir asır öncesine göre ilerleme olduğunu söylemek mümkündür. Müslümanlar, 'başlangıç dönemi'ni bitirmek üzeredirler. Artık 'düşüncenin okullaşması' süreci başlayacaktır. Bu süreç sağlıklı bir şekilde işlediğinde ise, İslam dünyasının çehresi tamamen değişecektir.
Evet, İslam dünyasını değiştirecek, onu küresel siyasetin aktif bir aktörü haline getirecek olan şey, düşüncenin okullaşması sürecinin sağlıklı işlemesidir. Çünkü her diri yapının temelinde bir sağlam düşünce temeli vardır. İslam dünyası, kendi kavramlarıyla düşünüp, kendi kavramlarıyla konuşabildiği anda, dünyayı da değiştirecek güce sahip olacaktır. O zaman modernite, bu yeni gücün karşısında tutunamayacak ve tuzla buz olacaktır. Ardından da toplumsal ve siyasal yapılar değişecektir. Değişimlerin doğası böyle işler. Önce 'düşüncede devrim' olur, ardından da toplumda ve siyaset alanında. Bu yüzden, Müslümanlar, çabalarını düşüncenin okullaşması noktasında yoğunlaşmalıdırlar. Bu ise her şeyden önce İslam'ın temel kavramlarına vukufiyeti gerektirir. Bu gerçekleşmediği zaman, moderniteyi yenmek de mümkün olmayacaktır. Müslümanlar orijinal İslami dili kullanmayı öğrenmedikçe, ürettikleri her fikir, modernitenin 'yeniden üretilmesi' anlamına gelecektir. Moderniteyi yenmenin yolu, İslami dil'i yetkinlikle kullanabilmekten geçer. İslam dünyasının geneline bakıldığında, artık bu önemli sorunun farkına varılmaya başlandığını söylemek de mümkündür. Eğer bu süreç olumlu yönde gelişirse, bu mücadelede Batı'nın teknolojik ve askeri üstünlüğünün hiçbir kıymet-i harbiyesinin olmadığı da net bir şekilde görülecektir. Çünkü o zaman İslam, 'insanlığın umudu' olacak ve artık beyinlerindeki engellerden kurtulan insanlar 'fevc fevc' İslam'a koşacaklardır.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...

www.iktibas.info www.iktibas.info