|

Başörtüsü: Kahır mı Fahır mı?
Mehmed Durmuş
'Başörtüsü serüveni'…
Bir 'serüven' midir başörtüsü? Evet, belki bir yanıyla öyle. Fakat
lütfen hiç kimse bu serüveni, nasıl sonlanacağı hiç bilinmeyen bir
macera arayışı ya da, etkisinde kaldığı şövalye kahramanlıklarının bütün
benliğini esir aldığı Don Kişot'un akıl almaz girişimleri gibi
anlamasın.
Doğrusunu söylemek gerekirse 'başörtüsü' kelimesi de, dimağımda
ekşimtırak bir tadın oluşmasına yol açmaktadır. Nedeni basit: Örtü,
sadece baş için değil, (kadın) bedeninin bütünü içindir. Çünkü ister
istemez açıkta kalması gereken kısımların dışında, kadın bedeni tümüyle
ziynettir. Dinim, sadece başı örtmenin kâfi geldiğini emir buyurmakta
değildir; tıpkı başı örtmemeyi de emir buyurmadığı gibi. 'Örtünmek',
'hicap' ya da 'tesettür'ün yanında 'başörtüsü'nün eksik kaldığı
aşikârdır.
'Başörtüsü', kadının saçını bir kumaş parçasıyla sarıp sarmalamak mıdır?
Bu soruya, 'hayır!'dan başka cevap veremeyiz. 'Başörtüsü', ipliğin
kumaşa, kumaşın örtüye, örtünün haysiyete, haysiyetin vakar, şeref ve
izzete, vakar, şeref ve izzetin teslimiyete, teslimiyetin kulluğa,
kulluğun cennete dönüştüğü uzun, upuzun bir yoldur. Sırât-ı müstakîmin
ta kendisidir…
Başörtüsünü, düşüncesi kıt olanlardan başka kim 'bir metrelik bir bez
parçası'ndan ibaret görebilir? O, Akif'in, göğsünde koca bir umman
gizlemekte olan bülbülü misali, tanımlamaya her kalemin gücü yetmediği
muazzam bir felsefeyi, bir hayat nizamını içinde barındıran müthiş bir
simgedir. Evet, 'başörtüsü' bir simgedir: güzelliğin, zarafetin,
iffetin, hanımefendiliğin, mesafe koyabilmenin, ilkeli
toplumsallaşmanın, mü'min olma zevkinin, müslümanca yaşama iradesinin
simgesi… Bir yönüyle çiçektir başörtüsü, bir yönüyle silah. Bir yönüyle
esenlik dileği, bir yönüyle öfkedir. Bir yönüyle teslimiyet, bir yönüyle
baş kaldırıdır. Bir yönüyle tevâzû, bir yönüyle dik duruştur. Tıpkı
ahirette mü'minlerle münafıklar arasına çekileceği haber verilen sur
misali, mü'minlere bakan yüzü rahmet, münafıklara bakan yüzü azaptır.
Ağyara karşı sertlik, dostlara karşı alçakgönüllülüktür başörtüsü…
'Başörtüsü', nâmı diğer tesettür, belki bize bir kaç on yılın meselesi
gibi görünüyorsa da, işin gerçeği öyle değildir. Tesettür, atamız
Âdem'le anamız Havvâ'nın cennette var kılınışlarıyla birlikte başlamış,
İblis'in taraf olduğu bir var oluş mücadelesidir. İblis'in, Âdem'e,
dünyaya gözlerini açtığı andan itibaren hasım olduğu, hatırdan
çıkartılmamalıdır. İblis, Âdem'le eşine ne yapmaya çalışıyordu? Onlara,
aklınca Rablerini gammazlıyordu ve diyordu ki: Rabbiniz sizin bu ağaçtan
tatmanızı istemiyor! Çünkü Rabbiniz sizin ebedî olmanızı istemiyor! Siz
tabi ki benim öğütlerime kulak asmalı ve yasak ağaçtan tatmalısınız! Ben
size nasihat ediyorum! Kulaklarına fısıldıyordu Âdem'le eşinin: "İşin
sonunda ebedîlik var!"
İblis, bu nasîhatlerinin altını, yeminiyle kalın bir şekilde çiziyordu.
Ben iblisin bu yeminini çok önemsiyorum. İblisin bu yeminli
nasîhatlerini göz ardı edersek, 'başörtüsü serüvenini' doğru
anlayamayacağımızı iddia ediyorum. İblis bir kere Âdem'e ve eşine
nasîhat ederek işi bitirmiş değildir. O şimdi de iş başındadır. İblis ya
okulun giriş kapısı yanında, ya bir gazete köşesinde, ya bir siyasi
mahfilde veya bazen bir 'ilahiyatçı hoca' cübbesi altında, ya da 'beyaz
cam'ın arkasında ikna odası açmakta ve bütün 'başörtülü' kızları oraya
çağırmaktadır: Ben size nasîhat ediyorum! İkna olmayacaksınız da ne
olacak? Neden başınıza bir metre bir bez sarmakta bu kadar ısrar
ediyorsunuz? Bakın benim de babaannem başörtülüydü. Ben şimdi
örtmüyorsam gâvur mu oldum yani? Her şey örtü demek midir? Kalp
temizliğinin, insan sevgisinin hiç mi önemi yok? Bir metrelik bir bez
parçası bir insanı bu kadar iyi yapabilir mi? Ülkemizde gerginlik
yaratmamalısınız! Şu anda her zamankinden daha fazla birlik ve
beraberliğe ihtiyacımız var! Ülkemiz, uygar devletler arasında hak
ettiği seçkin yerini almalıdır!
Ben size nasîhat ediyorum! Neden hep kadınlar başlarını örtmektedirler?
Hiç görmüyor musunuz, yüzyıllardır din hep erkek-egemen
yorumlanagelmektedir. Kadınlar özgür olmalıdırlar. Özgürlük hiçbir
pazarlığın konusu olamaz. Sizi kimse çuvala sokamaz. Kadın serbestçe
kişiliğini ortaya koyabilmelidir!
Ben size nasîhat ediyorum! Anne-babalarınız sizi okumaya gönderdi,
başkalarının oyuncağı olasınız diye değil… Sizler okumalı, bu güzel
ülkemizde görevler almalı, hayata atılmalı, ekonomik bağımsızlığınızı
kazanmalısınız. Hem bilmelisiniz ki, buralarda [görev alacağınız
yerlerde] sizler olmazsanız başkaları olur… Oraları neden o başkalarına
bırakasınız?...
İblis’in yeminine rağmen, Âdem ve eşi, çıplaklıklarının farkına varmış
ve edep yerlerini (ziynetlerini) cennet yaprakları ile örtmeye
koyulmuşlardı. Ne kadar ilkel değil mi, ilk erkekle ilk kadının
örtüleri? Hayır hayır, ne kadar medenî değil mi, onların örtünmeleri? Ey
Âdem'in çocukları! İşte bu, fıtratın sesidir. İkna odasında onu boğmaya
çalışan İblis'in bütün çabalarına rağmen bu, yaratılışın sesidir ve bu
ses 'örtünme insanî bir ihtiyaçtır' diye haykırmaktadır.
Örtünmek, Din'in geri kalan iman ve ahlak kaidelerinin tamamında olduğu
gibi, tarihin o uzun, inişli çıkışlı, kimi zaman engebeli, kimi zaman
düz yollarında, birbirinden farklı mekânlarda, farklı kavimlerde ve
farklı hânedanlar, krallar elinde, ahlak felsefeleri nazarında türlü
engellemelere maruz kalmış, türlü zorluklarla karşılaşmış olabilir.
Lakin öyle inanıyorum ki, tarihin hiçbir döneminde tesettür, modernizm
ayarında bir düşmanla karşılaşmamıştır. Modernizm, ahlakın, namusun,
iffetin, insan ama bilhassa kadın şeref ve haysiyetinin en yaman
düşmanıdır. Yanılıyor olabilirim ama hiçbir dönemde kadının örtüsü,
başkalarını bu kadar rahatsız edici olmamıştır. Bu haliyle modern siyasî
mekanizmalar, kadının örtüsüne, değme firavunlara taş çıkartacak kadar
tahammülsüzdürler.
Modernizm, evlerimizin içine, hem de en mahrem alanlarımıza kadar girdi.
Modernizmin kirletmediği bir karış bile mukaddes alanımız kalmadı.
Mahremiyeti tamamen yitirdik. Yeni nesillerin (iyice kısırlaşan) kelime
dağarcığında, mahremiyetin kutsallığına delalet edecek bir sözcük
bulunmamaktadır. Bütün kavramlarımız, değer yargılarımız, yaşam
biçimimiz, güve yemiş yaprak misali delik deşik oldu. İblis, babamızı ve
anamızı aldatarak elbiselerini soymuş ve ayıplarını birbirlerine
göstermişti. Modernizm İblis'den bir adım daha öte gitti. O, insan
edebini teşhir etmekte ve en utanmaz biçimde satmaktadır. Samiri'nin
hizbi misali, bu çağın insanının kalbine örtüsüzlük sevgisi
içirilmektedir. Bir toplumun, adeta Allah'ın "aşağılık maymunlar olun!"
emrine uygun düşmek için yarıştığını görmek ne kadar acı vericidir.
Rabbimizin buyurduğu gibi, İblis ve yandaşları, onları fark edemeyen
birtakım sözde namazlıları nasıl da ciddi şekilde izlemekte ve onları
kendi tuzağına düşürmektedir. Kimi 'muhafazakâr' anne ve babalar körpe
yavrularını hiç acımadan ve Allah'tan hiç korkmadan, İblis'in ağına
bırakıveriyorlar. Tıpkı kız çocuklarını diri diri toprağa gömen cahiliye
dönemi anne-babaları gibi… Kendisi 'örtülü', ama ciğerpâresinin örtüsüz
olmasından kaygı duymuyor pek çok anne ve baba.
'Tesettür serüveni'nde geldiğimiz son nokta şudur: 'Başörtüsü', İslam'a
karşı yürütülen yerine göre 'gizli', yerine göre 'açık'; yerine göre
'sıcak', yerine göre 'soğuk' bir savaşın simgesi durumundadır. 'İç' ve
'dış' ayırımıyla sıralanan 'tehdit'lerin hiçbirisi bu uğurda
'başörtüsü'nün dengine çıkamamaktadır. 'En tehlikeliler' sıralamasında
zirvedeki yerini hep korumaktadır başörtüsü. Savaş başörtüsü üzerinden
yapılmaktadır. Kitap Ehli, Muhammed (sav)e indirilene sabah inanıp,
akşam inkâr etmek suretiyle güya moral bozukluğu meydana getirme
taktiğini benimsemişti. (3/72). Günümüzün kimi ehli kitabı da aynı
taktikle, önce (sabahleyin) örtünüp, sonra (akşamleyin) açılarak
mü'minler üzerinde teessür, münkirler nezdinde ise sürûr meydana
getirmek istiyorlar. İblis ve yandaşları katında izzet arıyorlar,
izzetin tamamen Allah katında olduğunu unutarak… Ve İblis bu olayı şöyle
yorumluyor: Tanrımıza hamdolsun, böylece bir putu daha devirdik!
Devrilen kim dersiniz?
İblis başörtüsünü tamamen kaldırıp attıramadıkları üzerinde de
mücadeleden vazgeçmiş değildir. Şöyle tartışıyorlar: İblis'in
türbanlaştırdığı 'başörtüsü', modernleştirilebilir mi,
modernleştirilemez mi? Oysa başörtüsü 'türban' adını aldığı günden beri
zaten modernleştirilmiştir. Bugün artık Nur suresinin ve Ahzap suresinin
emri gereği değil, sırf işte kadın olarak, yakıştığı için veya kimliğin
bir parçası v.b. gerekçelerle örtünmek gibi bir vakâ ile karşı
karşıyayız. Tesettürün setr etmesi gereken kadın cinselliği, bu yeni
tarz türbanla tam tersine bariz hale getirilmektedir. Hatta başörtüsü,
kadına ait bütün değerlerin satışa çıkartıldığı podyumlarda, salevâtlar,
tekbirler eşliğinde defile nesnesi bile yapılabilmektedir.
Buradaki çapraşıklığı nasıl gideririz? Aslında Rabbimiz, Kitabımız
Kur'an'da bu meseleyi pek güzel çözümlemiştir bizim için. Elbise
dediğimiz bezden mamuller, mahrem yerlerimizi örtmeye ve süslenmemize
yarar. Fakat asıl örtü/setr etme takvâ ile olur. 'Ayıp yerlerimizi'
örten aslında kumaş değil, takvâ elbisesidir. Takvâ elbisesi, kumaştan
yapılan elbiseden öncedir. Eğer takvâ yoksa, örtünme beyhudedir.
Takvâsız kadının ya da erkeğin örtüsü sureta örtüdür, hatta
örtüsüzlüktür. İnsanı saygın kılan, takvâyla bütünleşen bir örtünmedir.
Dolayısıyla, 'türban modernleştirilebilir mi?' ayartmasına karşı, 'takvâ
bu çağa taşınabilir mi?' sorusu, anlamlı bir cevap olur kanaatindeyim.
Ne takvâdan ne de tesettürden feragat etme hakkımız vardır. Takvâlı
tesettürlüler, tesettürlü takvâlılar olmak mecburiyetindeyiz. Bunun daha
da veciz ifadesi şöyle olur sanırım: Allah'a kul olmak zorundayız.
'Bir başka açıdan' baktığımızda son yıllarda, hiçbir şeyin tesettür
kadar Olimpos'ta oturanları gayza yöneltmediğini görürüz. Acaba
tesettürde 'yanlış' olan nedir? Bir kadının örtünmesi başkalarını neden
bu kadar öfkelendirir? Tesettür bazı insanları neden bu kadar rahatsız
etmektedir? Örtünmek insan fıtratına mı aykırı, kadının bedenine zarar
mı veriyor, çözümsüz çevre kirliliğine mi sebep oluyor? Ülkenin
kalkınmasına, toplumda terörün, fakirliğin, rüşvetin ve adaletsizliğin
yayılmasına mı yol açıyor?
Bu soruların saçma olduğunu kabul ve itiraf ediyorum. Zira mademki
yukarıda, İblis'in örtünmeye olan ezelî ve kökten karşıtlığına dikkat
çektim, o halde örtünmeye düşmanlık yapmak için ülke kalkınması,
fakirlik ya da çevre kirliliği gibi sorunlar arasında bir ilgi kurulması
gerekmemektedir. Mademki İblis'in misyonu, insanları Allah’ın açık-seçik
yolundan (sırât) saptırmaktır, gayri Müslim bir zümre nazarında
tesettürün kabul görmemesi de doğaldır. Bunu şöyle de izah edebiliriz:
Tesettüre tamamen karşı çıkan zümreler nezdinde eğer Kur'an Allah'ın,
son elçisine inzal buyurduğu, insanlığı kurtuluşa erdirecek hak Kitap,
Muhammed (sav), o Kitabı tebliğ eden hak Rasûl; Allah, buyruklarına
kulak asılması gereken âlemlerin Rabbi, Rahmân ve Rahîm, din gününün
sahibi tek İlah olarak kabul ediliyor da, sadece tesettür, itirazın
sebebi oluyorsa, o zaman bu meseleyi yeniden düşünmemiz, kusuru,
örtündüğünü söyleyen insanlarda (kendimizde) aramamız icap eder. Ola ki,
örtünme biçiminde veya tavır ve tutumlarında bir yanlış vardır. Belki
de, örtünmekle beraber, mesela örtüsüzlere, hak etmedikleri ve Allah'ın
izin vermediği bir muamelede bulunuyorlardır.
Ne var ki örtünmeye düşmanlık yapmak için bunların hiçbirisini beklemek
gerekmemektedir. Kısa yoldan söylemek gerekirse, örtü düşmanlığı
yapılmadan din karşıtlığı, Kur'an karşıtlığı, peygamber aleyhtarlığı
yapılamaz. Örtü düşmanlığı olmadan, Allah düşmanlığı eksik kalırdı. Bir
zümrenin, Allah'a dostluk edip de, örtüye düşmanlık beslemesi
düşünülemez. Bunun tersi de geçerlidir. Kaynukaoğulları’nın yaptığı, bir
Müslüman kadının örtüsüne yapılmış sıradan bir sataşma değildi. Son
Din'e ve onun şerefli elçisine olan kinlerinin 'başörtüsü' üzerinden
yürütülmesiydi hadise.
İşte tam bu noktada attığımız adımlara dikkat etmeli, ne yaptığımıza iyi
bakmalıyız diyorum. Egemenlerin, başındaki örtüsüne işaret parmağını
doğrultarak, "madem sevmiyorsun, o halde terk et!" paylamasıyla tard
edilen mü'mine hanımlar, başörtüsünü, kendilerini tard edenlerden talep
edilecek bir 'hak' olarak görmemelidirler. Başörtüsü, bu anlamda bir
'hak' değildir. O bir görevdir, bir kulluk eylemidir, 'yukarıdan' gelen
bir emirdir. Mü'min erkek ve mü'min kadınların yaşam tarzıdır. Bu görev
yaşanır, ama istenmez. Ona engel olanlar tabi ki olacaktır. Sanırım şu
noktada netlik gerekmektedir: Biz örtüden yana mıyız, birtakım
dünyalıklardan yana mı? Takvâlı olmayı mı istiyoruz, çok para kazanmayı
mı? Bizi örtüden men edenlerin verecekleri 'az bir meta'ı mı
arzuluyoruz, Allah'ın lütfedeceği ebedî saadeti mi? Eğer her ikisini
birden kazanalım istiyorsak, muharref İncil'in, "hem Allah'a hem de
mammona kulluk edemezsiniz" sözüne kulak asmamız hayrımıza olur. Mammon,
yani dünyevi geçimlik…
Bir mü'min kadının, bizzat yasağı koyan mütegallibeden 'başörtüsü hakkı'
talep etmesi, bütün Müslümanlara çok ağır gelmelidir. Aynı mü'min
kadının başını açması, örtüyü yasaklayanlardan merhamet dilenmesinden
belki de daha ehven bir günahtır. Allah'ın düşmanından izin alarak
Allah’a kulluk yapmak hangi nebînin sünnetinde görülmüştür?
Başörtüsü tartışmaları bağlamında, İblis'in bıraktığı miras gereği,
kavram kargaşası ve inancımızın flûlaştırılmasına izin vermemeliyiz.
Yapılan her saldırı, bilhassa genç kuşaklar üzerinde özür dileyici ürkek
bir iz bırakmaktadır.
Bu cümleden olarak diyorum ki, "başörtüsünü siyasete alet ediyorlar"
sözüne tepki verirken bir daha düşünelim! Öncelikle bu sözün tefsirini
iyi yapalım. Aslında bu sözün ardında büyük bir gerçek yatmakta değil
midir? Ben bu sözü şöyle anlıyorum. Örtülü mü'min bir kadın, örtüsüyle
bir duruş sergilemekte, belirli bir inanç ve dünya görüşünü, yaşam
tarzını dışa vurmaktadır. İnançların, dünya görüşlerinin, yaşam
tarzlarının sürekli çatışma halinde olduğu bu dünya hayatında, örtülü
bir kadının, kendi safını, hizbini, dünya görüşünü dışa vurmasından daha
doğal ne olabilir? Bu anlamda kadınlar erkeklerden daha büyük bir
cesaret göstermektedirler ve onları tebrik etmeliyiz. Cesurca, korkmadan
kendini 'ele veren' değil, 'ben buradayım ve işte buyum' diyen mestûre
kadın, o 'bir metre bez parçası' diye küçümsenen örtüsüyle, tek başına
bütün modern küresel güçlere meydan okumaktaysa, tebrik edilmek hakkı
değil midir?
Sözünü ettiğimiz bu kadın, siyaset anlayışının nasıl olacağını, işitme,
görme ve idrak etme yeteneğini kaybetmemiş herkese açıkça ilan
etmektedir. "Eğer ben emir sahibi olursam, neye göre hüküm vereceğim
bellidir" demektedir o kadın. Başörtüsünün siyasî bir simge olduğunu
söyleyenler isabet etmektedirler. Yanlış olan, dinin siyasete 'alet
edildiği' kısmıdır. Çünkü ortada 'alet etme' değil, açık bir mesaj söz
konusudur. Dinin (örtünün) siyasete alet edildiğini söyleyenlerin
maksadının, örtülü kadınların oyunu alan partilerin önünü kesmek olması,
bu sözün ardındaki gerçeği değiştirici değildir.
'Başörtüsü siyasete alet edilmektedir' itirazını, 'mini etek siyasete
alet edilmemekte midir?' diye karşılamak bu yoruma göre, anlamını
yitirmektedir. Çünkü önemli olan, benim 'başörtü'mün doğru algılanıp
algılanmadığıdır. Eğer benim namazımın, ibadetlerimin, hayatımın,
ölümümün ve tabi ki başörtümün Allah için olduğu hem dost, hem de düşman
tarafından doğru algılanmışsa, bundan kıvanç duymam gerekir. Örtü, namaz
ve siyaset arasında ayrılık değil, aynılık, birlik ve tevhid olduğunu
idrak edebilmiş kimse, düşmanım da olsa doğruyu yakalamış,
'başörtüsü'nün özgül ağırlığını fark etmiştir. Şuayb (a.s), namazını
doğru anlayan düşmanlarına, "yok canım, siz beni yanlış anlıyorsunuz" mu
demeliydi?
Bütün ibadetler gibi 'başörtüsü' de, onun karşıtlarının tavırlarına göre
yapılmaz. İslam edilgen ve tepkisel değil, etkin, inisiyatif sahibi
kullar olmamızı emreder. Başkaları istediği ya da istemediği için değil,
Allah'ın emri olduğu için mü'min erkekler ve mü'min kadınlar örtülü
olurlar, ırzlarını korurlar, gözlerini haramdan kaçındırırlar. Aksi bir
keyfiyet Müslümanlar tarafından kabul göremez. Kaçıncı yüzyıla girersek
girelim, çağ ne olursa olsun, hangi muasır uygarlık olursa olsun, örtü
Allah'ın emridir ve mü'min erkek ve kadınların değeridir. Bu uğurda
Allah'ın yardımı her zaman mü'minlerle beraberdir. Allah dururken
mü'minler başka alanlarda çare aramamalıdırlar. Tıpkı Fatıma'nın (r.a)
da aramadığı gibi.
* Bu yazı, İLKDER'in Haziran/2007'de Hz. Fatıma'yı anma etkinlikleri
çerçevesinde "Geçmişten Günümüze Başörtüsü Serüveni" adıyla düzenlediği
yarışma için kaleme alınmıştır. |