|

Bilinçsiz İyimserlikler
Atasoy Müftüoğlu
Koşulları, gerçekçi bir
biçimde değerlendirerek; uygun, meşru konumlar, yöntemler tayin etmekle;
koşullarla bütünleşmek birbirinden çok farklı şeylerdir. Ahlaki
meşruiyeti bulunmayan koşullara, süreçlere ve tarihe mecbur ve mahkum
değiliz. Hepimizi kuşatan koşulların, süreçlerin ve tarihin farkında ve
bilincinde olarak yaşamak olumlu bir gerçekçiliği seçmek anlamına gelir;
koşullarla bütünleşmek ise, olumsuz, teslimiyetçi bir gerçekçiliktir.
Değiştirmediğimiz, dönüştürmediğimiz, değiştirmeyi ve dönüştürmeyi
düşünmediğimiz, bu amaçla çaba harcamadığımız takdirde; bizi baskılayan
koşullara boyun eğmiş oluruz. Hayatımızı devlet aklına göre, resmi akla
göre düzenleyemeyiz. Bizler, Müslümanlar olarak, koşullar değişse de,
değişmeyen bir aidiyet bilincini temsil etmekle yükümlüyüz.
Toplumlarımız belirsizlikler tarafından kuşatılınca; bireyler de
belirsiz, bilinçsiz tercihler yapmaya çalışıyor. Varoluşsal bir duruş
sergilememiz gerekirken, varoluş sorumluluğu üstlenmemiz gerekirken,
olağanüstü yoğunluklar yaşamamız gerekirken, insani bir hayat tarzı için
en yüksek standartları gerçekleştirmemiz gerekirken, sessizlikleri
seçiyoruz. Biz Müslümanlar, sükut'u erdem olarak gören bir anlayışın
mağdurlarıyız. Kuşkusuz, sükut'un erdem olduğu yerler ve zamanlar olduğu
gibi, konuşmanın, hayır demenin, sorgulamanın, hesaplaşmanın da erdem
olduğu yerler ve zamanlar vardır.
Günümüzde sınırlar ortadan kalkıyor, mesafeler sorun olmaktan çıkıyor,
hızlı enformasyon nakli yakınlıkları ve uzaklıkları yok ediyor.
İnsanlararası ilişkilerde fiziksel engeller ortadan kalkıyor. Zamansal
ve mekânsal uzaklıklar mazeret olmaktan çıkıyor. Coğrafyanın sonunu
konuşuyoruz, ancak, bütün bu gelişmelere rağmen, kültürler birbirine
yaklaşmıyor, kültürel çatışmalar ve gerilimler çoğalıyor. Kimi kültürler
ülkesizleşiyor, kimi ülkeler kültürsüzleşiyor, kültürel melezleşmeler
yaşanıyor. Mekanla sınırlı olmayan kültürler ortaya çıkıyor. Hemen her
toplumda aidiyet bunalımları yaşandığı gibi, aidiyet sığınaklarının da
önemi artıyor.
Bugünün tarihine ilişkin, etkin bir çözümleme yapamadığımız takdirde, bu
tarihin baskılarıyla/şiddetiyle mücadele edemeyiz. Boyun eğerek var
olmak, var olmak değildir. Bilinçsiz iyimserlikler, toplumları her zaman
edilginliklere, teslimiyetçiliklere sevk ediyor; bekleyişçi bir
zihniyete mahkûm ediyor. Özellikle, İslami kesimlerde, cemaat
liderlerinin, geleceğe ilişkin kehanetleri, kendilerini izleyen
toplulukları bilinçsiz iyimserliklere, meskenete, edilgenliğe ve hiç bir
eylemde bulunmaksızın beklemeye sevk ediyor.
Anlam, amaç ve erdem bütünlüklerine sahip olmayan bireyler, toplumlar ve
kültürler, hiç bir şekilde belirsizliklerden kurtulamazlar, İslam'ı ve
Müslümanları doğrudan doğruya ilgilendiren olaylar/gelişmeler karşısında
sessiz bir tarafsızlık sergileyen 'İslami' cemaatlerin bu tavırlarını
anlayabilmek mümkün değildir. Değişimi, direnişi savunmak; geleneğe,
geleneksel kültüre kapalı olmak anlamına gelmez. Gerekli olduğunda
değişim ve seçici/eleştirel bir gelenekçilik, birbirleriyle çatışmak
zorunda değildir. Geleneğe, yeniliğe ve değişime, İslami temeller,
sınırlar, ölçüler içerisinde yeni bir yorum kazandırılabilir.
Gelenekçiliği ve yenilikçiliği ikili karşıtlıklar haline getirmemek
gerekir. Kendi tarihsel kültürel birikimine sırt çeviren toplumlar, hiç
bir alanda özgün inşa'lar gerçekleştiremezler. Tarihsel birikimden,
kültür ve uygarlık birikiminden bağımsız bir bugün ve gelecek inşa
edilemez. Ancak, bu birikim ve miras'dan seçici bir şekilde
yararlanılabilmelidir. Bir başkasına öykünen bireyler gibi, bir başka
topluma öykünen toplumlar da, benliklerini, kimlik ve karakterlerini
yitirirler. Gelenekten yararlanmak, gelenekleri körü körüne tekrar etmek
anlamına gelmez. Geleneksel olan ile, yeni olan arasında bir denge ve
uyum sağlanabilir. Hangi alanda olursa olsun, taklit insanı gülünç
duruma düşürür.
Günümüzde hayatı, aşırı dünyeviliğin neden olduğu yozlaşmalar istila
ediyor. Kapitalist zihniyet bütün doğallıkları yıkıyor, hayatın/tabiatın
içerisinde var olan her şeyi acımasızca sömürüyor. Ekonomik aklın ve
mantığın mutlaklaştırılması; hayatın içerisinde, hiç bir kültürel,
düşünsel, duygusal, şiirsel çabaya, ilgiye yer bırakmıyor,
ihtiyaçlarımızı reklam ve pazarlama aygıtları belirliyor. Büyük
kentlerdeki yeni hayat tarzları, birlikteliği değil, yalıtılmışları esas
alıyor. Komşuluklar bitiyor. Anlık çıkar hesapları, değerlendirmeler,
uzun vadeli çözümleme çabalarını geçersiz kılıyor. Tavan güncellikler,
yoksullaşan duyarlıklar, nicel yaklaşımlara, nicel ilişkilere yol
açıyor. Medyatik zevkler, ilgiler, magazinler, hip-hop kültürü, pembe
diziler, pembe romanlar, beden güzelliğine dayalı bir güzellik anlayışı,
yeni bir kültür oluşturuyor. Otantik eski çağ bilgelikleri moda haline
gelebiliyor. Hint mistisizmi moda haline gelebiliyor. İnsanlar artık
sahip oldukları mal-mülk-para ile, yaptıkları işlerle tanımlanıyor.
Ahlaki, kültürel, hikemi niteliklere, erdemlere sahip olmak bir kıymet
taşımıyor. Sefahat çılgınlıkları bir kültür haline geliyor. Her tür
bayağılık hiç bir utanç duygusuna kapılmadan sergilenebiliyor; şöhret
olmak için, yetenekli, nitelikli, sahici, kültürlü, erdemli olmak
gerekmiyor. Herkesin ilgisini çekebilecek kadar şöhret olmak için, her
tür bayağılığı, pespayeliği, sahteliği sergileme becerisine sahip olmak
yetiyor.
Geçmişte birlikte olduğumuz kimi arkadaşlarımız, kardeşlerimiz,
dostlarımız; yeni imajlarına gölge düşürebileceğimiz endişesiyle artık
bizimle birlikte sınıflandırılmak istemiyorlar. Pek çok arkadaşımız
İslami kimliklerini bir yana bırakarak profesyonel kimlik sahibi olmaya,
marka sahibi olmaya çalışıyor. İslami kesimlerde de, maalesef, mal
fetişizmi, gösterişçi tüketim, paragöz hayat tarzları, alışveriş
aşırılıkları yayılıyor, insanlar bir şekilde servetlerini sergileme
yolları arıyor.
Çılgın bir tarihsel dönemde, baş döndürücü/karmaşık çelişkiler
yaşıyoruz. Anormal tarihsel süreçler, bireyleri de, toplumları da,
anti-sosyal davranış biçimlerine, koşullar ve baskılar karşısında boyun
eğmeye, bir tür kaderciliğe ya da sorumsuzca, büyük bir vurdumduymazlık
içerisinde yaşamaya sevkediyor. Direnerek var olmaya çalışmak bir tür
delilik ya da meczupluk gibi algılanabiliyor. Ne pahasına olursa olsun,
hepimiz, gündeme eleştirel olarak bakabilmeliyiz, gündemi
sorgulayabilecek bir dikkate sahip olabilmeliyiz. Bilincimize ve
kalbimize heyecan ve coşku veren anlamlarla bütünleşmeliyiz. Varoluş
gücümüzü ve irademizi ilahi anlamlara borçlu bulunduğumuzu aklımızdan ve
kalbimizden çıkarmamalıyız. |