Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 350 | Şubat  2008

                   

 

 


                           

Bilinçsiz İyimserlikler

Atasoy Müftüoğlu

Koşulları, gerçekçi bir biçimde değerlendirerek; uygun, meşru konumlar, yöntemler tayin etmekle; koşullarla bütünleşmek birbirinden çok farklı şeylerdir. Ahlaki meşruiyeti bulunmayan koşullara, süreçlere ve tarihe mecbur ve mahkum değiliz. Hepimizi kuşatan koşulların, süreçlerin ve tarihin farkında ve bilincinde olarak yaşamak olumlu bir gerçekçiliği seçmek anlamına gelir; koşullarla bütünleşmek ise, olumsuz, teslimiyetçi bir gerçekçiliktir. Değiştirmediğimiz, dönüştürmediğimiz, değiştirmeyi ve dönüştürmeyi düşünmediğimiz, bu amaçla çaba harcamadığımız takdirde; bizi baskılayan koşullara boyun eğmiş oluruz. Hayatımızı devlet aklına göre, resmi akla göre düzenleyemeyiz. Bizler, Müslümanlar olarak, koşullar değişse de, değişmeyen bir aidiyet bilincini temsil etmekle yükümlüyüz.
Toplumlarımız belirsizlikler tarafından kuşatılınca; bireyler de belirsiz, bilinçsiz tercihler yapmaya çalışıyor. Varoluşsal bir duruş sergilememiz gerekirken, varoluş sorumluluğu üstlenmemiz gerekirken, olağanüstü yoğunluklar yaşamamız gerekirken, insani bir hayat tarzı için en yüksek standartları gerçekleştirmemiz gerekirken, sessizlikleri seçiyoruz. Biz Müslümanlar, sükut'u erdem olarak gören bir anlayışın mağdurlarıyız. Kuşkusuz, sükut'un erdem olduğu yerler ve zamanlar olduğu gibi, konuşmanın, hayır demenin, sorgulamanın, hesaplaşmanın da erdem olduğu yerler ve zamanlar vardır.
Günümüzde sınırlar ortadan kalkıyor, mesafeler sorun olmaktan çıkıyor, hızlı enformasyon nakli yakınlıkları ve uzaklıkları yok ediyor. İnsanlararası ilişkilerde fiziksel engeller ortadan kalkıyor. Zamansal ve mekânsal uzaklıklar mazeret olmaktan çıkıyor. Coğrafyanın sonunu konuşuyoruz, ancak, bütün bu gelişmelere rağmen, kültürler birbirine yaklaşmıyor, kültürel çatışmalar ve gerilimler çoğalıyor. Kimi kültürler ülkesizleşiyor, kimi ülkeler kültürsüzleşiyor, kültürel melezleşmeler yaşanıyor. Mekanla sınırlı olmayan kültürler ortaya çıkıyor. Hemen her toplumda aidiyet bunalımları yaşandığı gibi, aidiyet sığınaklarının da önemi artıyor.
Bugünün tarihine ilişkin, etkin bir çözümleme yapamadığımız takdirde, bu tarihin baskılarıyla/şiddetiyle mücadele edemeyiz. Boyun eğerek var olmak, var olmak değildir. Bilinçsiz iyimserlikler, toplumları her zaman edilginliklere, teslimiyetçiliklere sevk ediyor; bekleyişçi bir zihniyete mahkûm ediyor. Özellikle, İslami kesimlerde, cemaat liderlerinin, geleceğe ilişkin kehanetleri, kendilerini izleyen toplulukları bilinçsiz iyimserliklere, meskenete, edilgenliğe ve hiç bir eylemde bulunmaksızın beklemeye sevk ediyor.
Anlam, amaç ve erdem bütünlüklerine sahip olmayan bireyler, toplumlar ve kültürler, hiç bir şekilde belirsizliklerden kurtulamazlar, İslam'ı ve Müslümanları doğrudan doğruya ilgilendiren olaylar/gelişmeler karşısında sessiz bir tarafsızlık sergileyen 'İslami' cemaatlerin bu tavırlarını anlayabilmek mümkün değildir. Değişimi, direnişi savunmak; geleneğe, geleneksel kültüre kapalı olmak anlamına gelmez. Gerekli olduğunda değişim ve seçici/eleştirel bir gelenekçilik, birbirleriyle çatışmak zorunda değildir. Geleneğe, yeniliğe ve değişime, İslami temeller, sınırlar, ölçüler içerisinde yeni bir yorum kazandırılabilir. Gelenekçiliği ve yenilikçiliği ikili karşıtlıklar haline getirmemek gerekir. Kendi tarihsel kültürel birikimine sırt çeviren toplumlar, hiç bir alanda özgün inşa'lar gerçekleştiremezler. Tarihsel birikimden, kültür ve uygarlık birikiminden bağımsız bir bugün ve gelecek inşa edilemez. Ancak, bu birikim ve miras'dan seçici bir şekilde yararlanılabilmelidir. Bir başkasına öykünen bireyler gibi, bir başka topluma öykünen toplumlar da, benliklerini, kimlik ve karakterlerini yitirirler. Gelenekten yararlanmak, gelenekleri körü körüne tekrar etmek anlamına gelmez. Geleneksel olan ile, yeni olan arasında bir denge ve uyum sağlanabilir. Hangi alanda olursa olsun, taklit insanı gülünç duruma düşürür.
Günümüzde hayatı, aşırı dünyeviliğin neden olduğu yozlaşmalar istila ediyor. Kapitalist zihniyet bütün doğallıkları yıkıyor, hayatın/tabiatın içerisinde var olan her şeyi acımasızca sömürüyor. Ekonomik aklın ve mantığın mutlaklaştırılması; hayatın içerisinde, hiç bir kültürel, düşünsel, duygusal, şiirsel çabaya, ilgiye yer bırakmıyor, ihtiyaçlarımızı reklam ve pazarlama aygıtları belirliyor. Büyük kentlerdeki yeni hayat tarzları, birlikteliği değil, yalıtılmışları esas alıyor. Komşuluklar bitiyor. Anlık çıkar hesapları, değerlendirmeler, uzun vadeli çözümleme çabalarını geçersiz kılıyor. Tavan güncellikler, yoksullaşan duyarlıklar, nicel yaklaşımlara, nicel ilişkilere yol açıyor. Medyatik zevkler, ilgiler, magazinler, hip-hop kültürü, pembe diziler, pembe romanlar, beden güzelliğine dayalı bir güzellik anlayışı, yeni bir kültür oluşturuyor. Otantik eski çağ bilgelikleri moda haline gelebiliyor. Hint mistisizmi moda haline gelebiliyor. İnsanlar artık sahip oldukları mal-mülk-para ile, yaptıkları işlerle tanımlanıyor. Ahlaki, kültürel, hikemi niteliklere, erdemlere sahip olmak bir kıymet taşımıyor. Sefahat çılgınlıkları bir kültür haline geliyor. Her tür bayağılık hiç bir utanç duygusuna kapılmadan sergilenebiliyor; şöhret olmak için, yetenekli, nitelikli, sahici, kültürlü, erdemli olmak gerekmiyor. Herkesin ilgisini çekebilecek kadar şöhret olmak için, her tür bayağılığı, pespayeliği, sahteliği sergileme becerisine sahip olmak yetiyor.
Geçmişte birlikte olduğumuz kimi arkadaşlarımız, kardeşlerimiz, dostlarımız; yeni imajlarına gölge düşürebileceğimiz endişesiyle artık bizimle birlikte sınıflandırılmak istemiyorlar. Pek çok arkadaşımız İslami kimliklerini bir yana bırakarak profesyonel kimlik sahibi olmaya, marka sahibi olmaya çalışıyor. İslami kesimlerde de, maalesef, mal fetişizmi, gösterişçi tüketim, paragöz hayat tarzları, alışveriş aşırılıkları yayılıyor, insanlar bir şekilde servetlerini sergileme yolları arıyor.
Çılgın bir tarihsel dönemde, baş döndürücü/karmaşık çelişkiler yaşıyoruz. Anormal tarihsel süreçler, bireyleri de, toplumları da, anti-sosyal davranış biçimlerine, koşullar ve baskılar karşısında boyun eğmeye, bir tür kaderciliğe ya da sorumsuzca, büyük bir vurdumduymazlık içerisinde yaşamaya sevkediyor. Direnerek var olmaya çalışmak bir tür delilik ya da meczupluk gibi algılanabiliyor. Ne pahasına olursa olsun, hepimiz, gündeme eleştirel olarak bakabilmeliyiz, gündemi sorgulayabilecek bir dikkate sahip olabilmeliyiz. Bilincimize ve kalbimize heyecan ve coşku veren anlamlarla bütünleşmeliyiz. Varoluş gücümüzü ve irademizi ilahi anlamlara borçlu bulunduğumuzu aklımızdan ve kalbimizden çıkarmamalıyız.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...