|

‘Türban’ Savaşları
İblis Söz Vermişti: ‘Senin Doğru Yolun Üzerine Oturacağım’
Ahya Aras
Bir kadın… TV stüdyosunda
bacak bacak üstüne atmış, koltuğa alabildiğine kaykılmış, çok müşteki
olduğunu zannettiğiniz, 'kadın düşmanı' feodalitenin pek büyük bir ağası
havasında konuşuyor. Hal ve hareketleri, beden dili gayet erkeksi. Bir
pala bıyığı, bir de çektikçe şak şak ötecek iri taneli otuzüçlük tesbihi
eksik. Sureta kadın işte. Ve başlıyor, bağırsaklarına doldurduğu 'hevai
fişekleri' peş peşe patlatmaya: Türban kadın özgürlüğünün en büyük
düşmanıdır! Türban, kadını erkekle eşitlemenin önündeki en ciddi
engeldir! Türban, erkek egemen bir toplumun egemen erkeklerinin kadına
dayattığı bir giyim tarzıdır! Erkek egemenliğinin önemli bir aracıdır!
Bu çağda bu kafa! Türkiye, pardösülü kadın manzaralarını nasıl kaldırır!
Bu sureta kadının tam karşısında oturan, aynı değerleri paylaştıkları
hemcinsi başlıyor, 'hevai fişeklerini' fırlatmaya: Türban beni
irkiltiyor, ruhum kararıyor! Karşımda başını sıkıca örtmüş bir kadın
gördüğüm zaman adeta boğuluyorum! Bu da, diğeri gibi, özgürleşme
mücadelesinden bahsediyor. Türbanı savunan kadınları anlamadığını,
bunların nerede yetişmiş olabileceğini sorguluyor. Sözünü ettiği
kadınlar hiç özgürlük mücadelesi vermişler miymiş? Hiç erkek
egemenliğine karşı çıkmışlar mıymış? Mahalle baskısına, kendi
'namuslarını' ve her şeylerini, başkalarıyla istedikleri gibi paylaşmak
hakkını kullanmaya karşı mahalle erkeklerinin baskısına karşı kavga
yapmışlar mıymış?
Bir diğeri, ne söylese kinini teskin etmeyeceğini anladığı için,
'türban' ile fahişelik arasında bir bağıntı kurmak geliyor aklına ve
patlatıyor barutunu: Sümerler'de fahişe kadınlar örtünüyorlardı!
Bu kadınların epeyce büyük bir cüretle sordukları, bunca örtülü (genç)
kadının nereden çıktığını anlamadıkları sorusunun benzerini ben
kendileri için sorma gereği duymuyorum. 'Nerede yetişti bunlar?'
demiyorum. Abes bir sorudur çünkü. Çünkü 'burada kâfir doğamaz ve
büyüyemez' serlevhalı bir toprak parçası ve böyle bir tarih kesiti
bilmiyorum. Çünkü iman ve küfür, mü'min ve kâfir, Müslüman ve müşrik
yaşıttırlar. Dolayısıyla, şu anda ülkede yaşanan tartışmaları yeni
çıkmış, ülke gündemine pat diye düşmüş bir sorunmuş gibi anlamak çok
yanıltıcı olur. Ezeli bir mücadelenin yeni bir versiyonudur karşımızda
duran.
Türbanlaştırdıkları tesettüre bu kadar kin ve nefretle saldıran bu
insanları dinleyince, onlara cevap bulmakta tabi ki zorlanmıyorum. Her
meselede olduğu gibi, bunda da zihnimi derhal Kitab-ı Kerim'in solmaz
pörsümez ayetleri donatıyor. Ve ilk başvuru metnim, Kitab'ın şu sözleri
oluyor:
"…De ki: Kininizden (kahrolup) ölün! Şüphesiz Allah kalplerin içindekini
hakkıyla bilmektedir."(1) Diyanet Vakfı mealinin 1987 Medîne baskısında
ayet şöyle çevrilmiş: "Kininizle geberin! deyiver." Fahreddin Razi'nin
Tefsir-i Kebir'ini tercüme eden mütercimler de ayeti bu şekilde
çevirmişler. Bu tercümenin, ayetin aslına daha yakın ve daha şık
olduğunu düşünüyorum.
Özgür, bunun onucu olarak da tesettür düşmanı kadınların sözlerine karşı
Al-i İmran suresinin 119. ayetini hatırlamam sadece, ayetin "kininizle
geberin!" kısmından kaynaklanmıyor. Bu ayet -siyak ve sibakıyla- baştan
sona, sanki özellikle günümüzdeki bu mücadeleyi özetlemek için nazil
olmuş gibidir. Şimdi ayete biraz daha yakından bakalım:
"Ey iman edenler! Kendi dışınızdakileri sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar
size fenalık etmekten asla geri durmazlar, hep sıkıntıya düşmenizi
isterler. Gerçekten, kin ve düşmanlıkları ağızlarından (dökülen
sözlerinden) belli olmaktadır. Kalplerinde sakladıkları (düşmanlıkları)
ise daha büyüktür. Eğer düşünüp anlıyorsanız, ayetlerimizi size
açıklamış bulunuyoruz."
"İşte siz öyle kimselersiniz ki, onlar sizi sevmedikleri halde siz
onları seversiniz. Siz, bütün kitaplara inanırsınız; onlar ise sizinle
karşılaştıklarında 'inandık' derler; kendi başlarına kaldıklarında da,
size olan kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar. De ki:
kininizle geberin! Şüphesiz Allah kalplerin içindekini hakkıyla
bilmektedir." (Al-i İmran, 118-119).
Ayetin tasvirleri, ilk indiği günkü gibi canlı ve yerli yerincedir.
Ayetin işaret ettiği gibi, toplum mühendislerinin söz, söylem ve
yazılarında İslam düşmanlıkları açıkça görülmektedir. Bunlar, küpün
dışına sızdırdıklarıdır. Kendi içlerindeki asıl düşmanlığın boyutları,
bu sızıntılardan tahmin edilebilir. Ayetin önemli bir işareti de,
kendilerini sevmedikleri halde, onlara muhabbet fedailiği yapan
inananlaradır. Üçüncü olarak, kâfirlerin Müslümanlarla karşılaştıkları
zaman "biz de inandık" deme gereği duymalarına dikkat çekilmektedir.
Bunu şöyle anlamak gerekir: Kur'an'ın zikrettiği bu zümre, herhangi bir
basın-yayın organında, kamunun duyacağı şekilde konuşur ya da yazarken,
mutlaka "ben inançlara karşı değilim; ben işte (mesela) türbanın siyasal
simge haline getirilmesine karşıyım! Benim çevremden şunlar şunlar da
örtülüdür" şeklinde savunma yapmak gereği duymaktadırlar. Bunların erkek
versiyonları da 'benim dedem de hacıdır' gibi kalıp cümlelerle,
içlerindeki kini gizleme oyununa başvururlar. İşte bu savunma refleksi,
"biz de inandık" demenin bu çağdaki izdüşümüdür.
Ayetin çağlar üstü aydınlatıcı açıklaması devam ediyor: Kâfirler kendi
aralarında kaldıkları zaman, size olan kinlerinden dolayı parmaklarının
uçlarını ısırırlar. Televizyon ekranından konuşurken, babaannesinin de
yaşmaklı olduğunu söyleme gereği duyan özgürlükçü bir kadın, sokakta
yürürken başörtülü bir kadınla karşılaştığı zaman boğulduğunu
hissediyor, resmen boğuluyor. Parmaklarının uçlarını ısırmanın bugünkü
izdüşümü de işte bu temsil değil midir?
Gerek örtü üzerinden gerekse başka İslami hayat tezahürlerinden
parmaklarının uçlarını ısırmanın biçimleri ve ısıranların sayısı
gelecekte çoğalacaktır. 'Parmak ucu ısırma' fantezileri
geliştirilecektir mutlaka.
Tesettürlü mü'min kadınların sayısının artmasından dolayı 'boğuluyor
gibi olmak' ve hatta boğulmak, bir insanın en demokratik hakkıdır. Madem
ki 'özgürlük', işte özgürlük. Dileyen burayı terk eder gider, dileyen
'boğuluyor gibi olma' hakkını kullanır, dileyen, yerküreyi terk eder,
uzayda (Rahman, 33) kendine tesettürsüz, İslamsız, namazsız, Kur'an'sız,
alkollü, bol putlu bir dünya arayışına girer. (Bu sözlerim umarım
ulusalcı 'ya sev ya terk et!' diklenmesiyle karıştırılmaz).
Bilinmelidir ki Müslümanlar da kâfirleri gördükleri zaman içleri sürurla
dolmamaktadır. Fakat Müslümanlar kâfirlere, Kur'an ile inzar etmek
görevlerinin bir numaralı objeleri gözüyle baktıkları için, kalmalarını
daha çok isterler. Kâfirler İslam'la uyarılmış olsalar da, olmasalar da,
mutlaka Allah'ın Rahman ve Rahim sıfatını, merhamet kavramını
zihinlerinin bir yerinde hazır bulundururlar. Bir de mü'minler şunu
bilirler ki, insanların kâfir olma hakları vardır. Herkes hesabını
Allaha vereceği için, boğulacak kadar karamsarlığa düşmeleri söz konusu
olmaz. Nasıl olsa mülk Allah’ındır ve hüküm de O'nundur. Bir gün hükmünü
verecektir.
Bu, insanların Allah'a, dinine ve peygamberine düşmanlık etmeleri,
Müslümanları tasalandırmaz anlamına gelmemektedir. Müslümanların ilki
olan Muhammed (sav) de çok üzülmüştü buna. Lakin onun Rabbi, mealen, ne
yani, bir tünel kazıp içine mi gireceksin, bir merdiven kurup, onları
ikna edecek bir mucize mi getireceksin! (En'am, 35) şeklinde uyarmış,
rahat olmasını salık vermişti.
İslam'a inanmayanlar, İslam'ın nezih tesettür emrine 'türban' adını
taktılar. Bu, İslami dili baştan sona sekülerleştirme siyasetinin önemli
bir parçasıdır. Maksat belli: 'Tesettür', mahalle baskısı yapar! Biz
biliyoruz ki, türban tesettürden, tesettür de İslam'dan kinayedir.
Yapılan bütün küfürler, hakaret ve saldırılar İslam’adır. Hatta İslam da
Allah'dan kinayedir. Aydınlanmacı zihnin asıl problemi Allah iledir. (En'am,
33). Kıyamete kadar bu kin, nefret ve adavet devam edecektir.
Ben, İslam düşmanlarına bazı önemli gerçekleri şu şekilde hatırlatmak
isterim:
Sizler, kininizin dozundan dolayı ortadan ikiye bölünseniz de,
şuurlarınızı tamamen yitirseniz de (zaten bi-şuur olduğunuzu Kitap
söylüyor. Bakara, 9, 12), ülkeyi terk etseniz de, sonuçta 'insan'sınız.
İnsansınız, yani yaratılmış varlıklarsınız; ilah değilsiniz, kadir-i
mutlak hiç değilsiniz. İcabında bir sineği bile kendinizden savmaktan
aciz yaratıklarsınız. Her ne kadar kendinizi 'özgür' olarak ifade
etseniz de, doğumlu ve ölümlü olmanız bunu yalanlamaktadır. Allah'a
savaş açmanız, Don Kişot'a rahmet okutturmaktadır. Bir insan ırz, iffet,
namus, şeref ve haysiyetten, ahlaktan, fıtrata uymaktan bu kadar
ürkmemelidir. Bir insan, kendine hayat veren şeylere bu kadar kör ve
sağır olmamalıdır. Bir insan, hiç değilse kendisini bir ananın
doğurduğunu düşünmeli ve o ana üzerinden, bütün kadınlık vasıflarının ne
kadar saygı duyulası mükerrem değerler olduğunu aklına getirmelidir.
Haydi burada Müslümanlardan nefret ettiniz, diyelim ki fazla mütevazi
davrandınız ve bazı çalgıcılarınızın blöfü gibi, ülkeyi terk edip, size
yaraşır bir yere yerleştiniz, orası, kendinden kaçtığınız Allah'ın
yarattığı bir toprak parçası olmayacak mı? Orada soluyacağınız havayı
başka bir Allah mı yaratmış olacak? Yediğiniz ama biteviye nankörlük
yaptığınız rızıkları başka bir tanrı mı verecek? Orada teneke, plastik
ve para özlü tanrıcıklarınızdan fırsat bulup da kafanızı çevirdiğiniz
gökyüzü, kocaman bir tepsi gibi size gülümseyen dolunay, türban düşmanı
bir ilah tarafından mı tasarlanmış olacak?
Haydi diyelim ki, kederlerinizi unutacak bir kent, beton plazalardan
oluşan bir metropol, bir apartman kovuğu buldunuz ve orada 'asude' bir
hayat yaşadınız… Peki ölmemeyi nasıl başarmayı düşünüyorsunuz? Ölmemeyi
başaramayacağınıza göre, ikinci kez yaratılmaya (yeniden dirilmeye)
nasıl karşı duracaksınız? Yeniden yaratıldıktan sonra, sizi hiç yoktan
var eden Allah'a hesap vermeden nasıl sıvışacaksınız? Hesap vereceğinize
göre, hangi ilahların torpili ile cehennem ateşinden kurtulacaksınız?
Bütün bunların hiçbirinden kurtulamayacaksınız. Sizden önce dünyadan,
aynı dertten muzdarip yığınlarca türdeşiniz geldi geçti. Ama hiçbirisi
ölümü kendinden savamadı. Ölüm gerçek olduğuna göre, ölümden sonrasına
dair ilahi vaatlerin tamamının da gerçek olmadığına dair bir deliliniz
var mı?
Aslında biz biliyoruz ki, sizin kininiz ne türbana, ne başörtüsüne, ne
tesettüre, ne mü'min kadınlaradır. Hatta sizler gerçek anlamda
Peygamber'e ve onun getirdiği Kitaba da değil, doğrudan ve bizzat
Allah'a düşmansınız. (En'am, 33). Evet sizler Allah'ın düşmanlarısınız.
Tıpkı sizden önceki selefleriniz gibi 'Allah', başka tanrılarınızla
karışık biçimde anılırsa rahatlarsınız, şeriksiz olarak sadece Allah adı
anıldığı zaman gerginleşirsiniz. (Zümer, 45). Çünkü tevhid vücut
kimyanızı bozmaktadır.
Sizler Allah'ı yalanlıyorsunuz, tekzip ediyorsunuz. Bunu Kur'an
etraflıca anlatmaktadır. Allah'ın vahiy indirmesine tahammülünüz yoktur.
Allah'ın, insan hayatını tanzim etmek üzere Din vaz etmesini asla
kabullenemiyorsunuz. Siz, insanların tamamen heva ve heveslerine göre,
şeytani arzulara göre bir hayat kurmalarından yanasınız. Ben size açık
ve net bir söz söyleyeyim: Kur'an sizleri 'kâfir' olarak
tanımlamaktadır. Kur'an'a göre sizler kâfirsiniz! Kâfir, yani örten...
Sizler Allah'ın ilahlık, rablık, hüküm koyuculuk ve diğer sıfatlarını
örtüyorsunuz. Allah'ı yok saymak istiyorsunuz. 'Allahsız' bir dünya,
'Allahsız' bir hayat, 'Allahsız' bir cemiyet kurmak istiyorsunuz.
'Allahsız', dolayısıyla ahlaksız, edepsiz, arlanmasız; ayıp, günah,
sevap, haram ve helal bilmeyen bir nesil peydahlamak istiyorsunuz.
Allah'ı küfrettiğiniz için, O'nun tesettür emrini küfür etmeniz
sıradandır. Fakat biliniz ki, mü'mine kadınların tesettür ibadetini yok
saymak, hatta bununla da yetinmeyip sövmek, hakaret etmek,
saldırganlaşmak ve giderek 'boğulacak kadar çıldırmak'la hiçbir şey
yapmış olmazsınız.
Örtünme ile fahişelik arasında bağ kuran akıl hocanıza ne demeli? Öyle
anlaşılıyor ki ona biraz Arapça ve din dersi vermenin tam zamanıdır.
'Fahişe' kelimesi Arapçadır. Kur'an 'fahişe' kelimesini on üç kere, 'fahşa'yı
yedi kere ve 'fevahiş'i de dört kere kullanmıştır. 'Fahşa'nın ve 'fahışe'nin
anlamını hiç kimse Kur'an'ı bilen mü'minlerden daha iyi bilemez. Önce
biraz lügate müracaat edelim isterseniz, 'fahışe'yi anlamak için…
'Fe-hu-şe' fiili ve 'fuhş' mastarı, gerek söz ve gerekse fiilin kötü,
çirkin, aşırı kötü olmasını ifade eder. Fuhuş, kadının yaptığı çirkin
bir iştir. 'Fahış', çok cimri ve alçak kimse ve aynı zamanda aklın kabul
etmediği kötü şey anlamına gelmektedir. 'Fahışe', zina yapan kadını
ifade ettiği gibi, çok kötü ve çirkin, ahlaksız denilebilecek başka
işler için de kullanılmaktadır. 'Fahşa', yine aşırı derecede kötü,
çirkin işleri ifade eder.
Bizim iman ettiğimiz Allah, fuhşun, fahişeliğin her türlüsünü, açığını
ve gizlisini yasak etmiştir. Fahşayı, münker şeyleri ve haddi aşmayı (bağy)
men etmiştir. (Nahl, 90). Allah müminlere, fahşanın bütün türlerinden ve
münker (çirkin şeyler)den uzak tutması için namazı emretmiştir. (Ankebut,
45). Mü'minler hasbelkader kötü bir iş yaparlarsa, Allah'a tevbe edip
bağışlanma dileme imkânları vardır. Allah'ı zikretmek müminlerin
kişiliğini onarır, psikolojilerini düzeltir, ruh sağlığı kazandırır.
(Al- İmran, 135).
Kâfirlerin dostu şeytan ise kendi yandaşlarına fahşayı ve münkeri
emreder. Onlara bütün çirkinlikleri güzel gösterir. Allah hakkında,
bilgiye dayanmayan, cahilce sözler söyletir. (Bakara, 169, 268; Nur,
21).
Mü'minler toplumu arasında fuhşun, fahişeliğin (her türlü fahşa)
yayılmasını isteyenlere Allah hem bu dünyada, hem de ahirette şiddetli
bir azap hazırlamıştır.
İslam, fahişeliği büyük bir günah saymakta ve zina yapan kadın ve
erkeğin her birine yüz değnek vurulmasını takdir etmektedir. (Nur, 2).
Fakat en önemlisi şudur: Allah, zinadan uzak durmayı emreder. Zira zina
bir 'fahışe'dir, yani çirkin, hayâsız, ahlaksız bir yoldur, akleden bir
toplumun kabul edemeyeceği bir yaşam tarzıdır. (İsra, 32). İslam'a göre,
zina eden bir erkek zina eden ya da müşrik bir kadınla ancak
evlenebilir. Zina eden bir kadın da ancak zina eden bir erkeğe ya da
müşrik bir erkeğe layıktır. (Nur, 3). Kısacası kötü kadınlar kötü
erkeklere, kötü erkekler kötü kadınlara; namuslu kadınlar namuslu
erkeklere, namuslu erkekler de namuslu kadınlara yaraşır (Nur, 26).
Çünkü müşrikler necistirler (Tevbe, 28) ve mü'minlerle bir ilişkileri
olamaz.
İslam, insan şeref ve haysiyetine o kadar düşkündür ki, namuslu
kadınlara zina iftirası atan ahlaksızlara, seksen değnek vurulmasını
emreder. (Nur, 4). Ayrıca Allah bunları hem dünyada hem de ahirette
lanetlemiştir. (Nur, 23).
İnsanlar arasında fahşanın yayılmasını önlemek için Rabbimiz, mü'min
erkeklere ve mü'min kadınlara namuslarını korumalarını, fahşa içerikli
bakışlardan kendilerini alıkoymalarını hatırlatmış, aynı sebebe binaen,
mü'min kadınların sokağa örtüsüz çıkmamalarını, dış elbiselerini
giyinmelerini ve zinetlerini yabancılara göstermemelerini emretmiştir.
(Nur, 30-31; Ahzap, 59). Bu da yetmemekte, erkek ve kadın mü'minleri,
hayatları boyunca, marufu emredip münkerden nehyetmekle
görevlendirmektedir. (Al-i İmran, 104, 110).
Aklını ipotek etmiş İslam cahilleri! İşte gördüğünüz gibi, İslam
fahşanın/fahışenin en küçüğüne bile geçit vermemektedir. Yeryüzünde
fuhşun, fahşanın ve fahişenin hiç olmamasını arzu eden yegâne sistem
İslam'dır. İslam, zinasız, alkolsüz, kumarsız, haramsız bir dünya kurmak
istemektedir. Sizler ise tıpkı İblis gibi, münkeri emredip, marufu
nehyetmeyi görev bilmektesiniz. Dünya görüşünüzün temelinde kadınların
örtüsüzleştirilmesi vardır. 'Türban' tartışmalarınızın özünü,
kadın-erkek münasebetlerinde Allah'ın haram kıldığı her türlü günahın
engellenmesi endişesi oluşturmaktadır. Bir mü'min kadının namuslu ve
iffetli kalması sizi, tıpkı Lut kavmi gibi rahatsız etmektedir. Lut
kavmi, Lut'u ve mü'minleri, "onlar fazla temiz kimselermiş!" diyerek
küçümsüyorlar ve yurdu terk etmelerini istiyorlardı. (A'raf, 82; Neml,
56).
Müslüman kadınların örtüsünden, daha doğru bir ifadeyle yeryüzünün
Müslümanlaşmasından hiç kimse bir zarar görmez. Bütün kâinat olduğu
gibi, cemiyetler de Allah’a tam teslim olduklarında huzur bulacaklardır.
Bu huzuru istemeyenler, büyük bir kusur işlemektedirler.
Son olarak bilmenizi isterim ki, yeryüzü Allah’ındır. Oraya dilediği
kimseleri varis kılar. Allah nurunu, kâfirlerin ve müşriklerin arzuları
hilafına, elbette tamamlayacağı hususunda kesin güvence vermektedir.
Mü'min kadınlar örtünmeden yana irade beyan ettikleri sürece hiçbir
kuvvet bunun önüne geçemeyecektir. Hiç kimse ağzıyla Allah'ın nurunu
söndürme gücüne malik değildir. Allah'dan başka güç ve kuvvet yoktur.
(La havle ve-la kuvvete illi billah).
(1) -Al-i İmran, 119. Ali Özek başkanlığında altı kişilik heyetin
hazırladığı Diyanet Vakfı Meali. |